Hikayeler

Yüzümdeki Adam
Okunma: 1026
Sibel Kaya - Mesaj Gönder


Belki de ipin ucunu bırakmalı artık. Boşluk nereye götürürse oraya koyvermeli kendini. Çok yoruldum çünkü. Küçücük bir cocuğa bile söz geçiremeyecek kadar sıkı tutunuyorum görünmez ama her şeyden çok var olan o ipe. Çocuk bile görüyor bunu… ve bu yüzden de diğer büyüklerden çok farklı bir yere koyuyor beni tazecik zihninde. İzlerim belirginleşmeden, üzerinden tekrar tekrar geçilip sonsuza dek orada mıhlanıp kalmadan bir hamlede bulunmalıyım hemen. “Ben kafandaki kadın değilim.” demeliyim ona böylece. “Bak, ellerim bomboş ve yine de ayakta durabiliyorum. Bir şeylere tutunmam gerekmiyor.”

 

Çocuklar tam bir baş belası olabiliyorlar böyle durumlarda. Çok yalnız kalmışsan ve gözlerin ve yüzün yalanlayıp duruyorsa yalnız olmadığına dair tüm sözcüklerini, asla bir çocuğu yanına fazla yaklaştırmayacaksın. Aksi halde bir anda kolun kanadın kırılabilir, kaçmaya çalıştığın o aynada uzun uzun seyrederken bulursun kendini. Evdeki aynalar yerli yerindedir. Tam da senin istediğin gibi, acıtmayan bir uzaklıkta… Ama o küçük, şirin oğlan çok meraklıymışsın gibi sana şimdiye dek hiç karşılaşmadığın, çok nadide bir ayna tutar birden. Görünümü çok farklı olsa da, dünyanın en net gösteren sırlı camı vardır karşında.

 

İşte bu küçük afacan da o büyülü aynalardan birini tutuyor yüzüme. Kendimi görmeye en hazırlıksız olduğum bir anda hem de… Saçımı bile taramadım daha. Yüzüm, giyimim ve daha birsürü parçamla bir bir ele vereceğim şimdi kendimi. Karşımdaki, bir çocuğun masum yüzü değil de gerçek bir ayna olsaydı hiç düşünmez, hemen kaçırırdım ondan gözlerimi. Ama bana bir soru sormuştu ve üstelik de dikkatini sadece duyacaklarına değil gördüklerine de vermiş görünüyordu. Gözünü bile kırpmadan yüzüme bakıyordu. Cevapların saddece kelimelerle sınırlı kalmadığını anlayabilecek bir yaştaydı çünkü. Bu yüzden tek bir ayrıntıyı kaçırmamaya çalışıyordu yüzümde. Kaçacak tek bir nokta bırakmıyordu gözleri. Kaçarsam cevabı tek kelime etmeden, bir çırpıda vermiş olacaktım ona. Böylelikle de kaçmak bir yana, daha da yaklaşacaktım. Onu haklı çıkaracak, “Farklıyım ben!” diyecektim o sorunun gerisindeki yargıyı yüzüme dökerek.

 

“Çünkü öyle ortamları sevmiyorum canım.” dedim, yeni sorulara dönüşmesine izin vermeyecek kadar kesin bir yargı tonu katarak cümleme. “Sorudan hoşlanmadım.” tonunu da bir yerine iliştirerek…

 

Ama bu cin bakışlı oğlan görünenin ötesini keşfedecek kadar derinlerde geziniyordu. Bir resim sergisinde dolaşan biri gibi… Bir tablonun önünde durup uzun uzun bakan; ardından ayrıntılarda kaybolmadan, bütün olarak görebilmek için  birkaç adım uzaklaşan resimden… Geldiğinden beri küçük küçük parçaları yakalamakla meşguldü: Saçlarımı taramamış olmam… Uykulu gözlerim… Salonun kadınsal dokunuşlardan çok uzakta kalan derbederliği…

 

Son birkaç dakikadırsa tabloya uzaktan bakma aşamasındaydı. Parçaları biraraya getirip bir bütüne vardırma… Net bir görüntü elde etmiş olmalıydı ki ona cuk diye oturan o soruyu sordu: “Neden annem ve diğer kadınlar gibi komşulara gitmiyorsun? Kimseyi de evine davet etmiyorsun ayrıca. Annemler senden bahsederken duydum.”

 

“Çünkü öyle ortamları sevmiyorum canım.”

 

Annesi “Yarım saate kadar gelirim.” demişti. “Sizde kalabilir mi?” Kırk ikinci dakikaya girmiştik ama  bizim kata doğru yönelen tek bir topuk tıkırtısı bile yoktu, kapı zilinin çalmaya başlayıp parçalarımdan saklayabildiğim hiç değilse birkaç tanesini bu küçük şeytanın gözlerinden kurtaracağını müjdeleyen. En çok da seni görmesinden korkuyordum bende: En saklı parçamı yani…

 

Seni dışarıda görmüş olmalı... Belki birkaç kez konuşmuşsunuzdur bile. Sen benim gibi bulunduğun ortama kök salmak için seneleri şart koşmuyorsun kendine çünkü. Önüne çıkan nesneler, insanlar zihninde de yerlerini almakta gecikmiyor. Dışında da içinde de hüküm süren, aynı dünya…

 

Ne tuhaf, bu küçük oğlandan kıskanıyorum galiba seni. İkiniz arasında belki de hiç gerçekleşmemiş bir diyaloğu  bir an bile hayal etmek cız ettiriyor içimi. “Benim hiç dokunamadığım bir yere dokunmuş mudur o çocuk sende” diyorum. Çünkü ben gerçekten bilmiyorum: İki insan arasında incecik bir duvar bile olmadan paylaşılan bir an var mıdır gerçekten? Kendi dünyamdan aldığım hiçbir örnek böylesi anların olabileceğine dair bir kanıt sunmuyor bana. Ama yine de içten içe çok iyi biliyorum, böyle anların var olduğunu. Kahkahaları duyuyorum. Sözcüklere eşlik eden…Bundan daha etkili bir duvar yıkımı olabilir mi, soruyorum kendime. Kahkaha atan biri kadar kendisi olan biri daha var mıdır bu dünyada? Öyleyse iki ya da daha çok sayıda kişi konuşuyorlarsa ve ardından da kahkahalar geliyorsa o insanlar çok yakın bir yerden bakıyorlardır birbirlerine. Saklanmıyorlardır.

 

Sana hiç saklanmadan bakabilen herkesi kıskanıyorum bu yüzden. Bu çocuk da onlardan biri… Şimdi bana seni görmüş gibi bakıyor sanki. Topuk tıkırtıları yaklaştı, zil çalmak üzere… Ama çok geç artık! Yakaladı çoktan en saklı parçamı. Meğer hiç saklanmamışsın sen. Saklanmak bir yana en ortasına yerleşmişsin varlığımın. Çocuğun yüzündeki aynada gördüğüm tıpatıp sensin çünkü. Bana baktıkça sana dönüşüyor sanki. Senin gibi bakıyor aynı. Onu hep belli bir mesafeden bakmaya zorlayan bir duvarın ardından bakarcasına…

 

Zil çaldı. Tam da ağzını açmış, yüzümdeki o adamı soracaktı bana. “Nerde?” diyecekti belki. Hatta cin bakışları bununla da bırakmayacaktı sözlerini ve ekleyecekti: “Neden izin vermedin sana daha fazla yaklaşmasına?”

 

Annesi teşekkür ederken, çocuk hala yüzümde seni seyretmekle meşguldü. Bir an önce kovmalıydım seni, yoksa sürdüğü iz çok farklı bir yerde bitecekti. Annesini falan umursamayacak, açık açık söz etmeye başlayacaktı senden. Bu yüzden derin bir nefes aldım ve birkaç saniye önce aldığım kararı hayata geçirmek üzere yıllardır yapmadığım bir şey yaptım: Tam bir kadın gibi konuştum. “Rica ederim canım.” dedim çok yabancı olduğum bir kırıtışla. Günlere giden, örgü ören, komşuları çekiştirip bol bol ‘canım’ diyen o kadınlardan biri oldum ben de… Çocuk artık bakmaktan vazgeçmişti yüzüme. Ezbere bildiği, gün içinde onlarcasını gördüğü kadın yüzlerinden biriydi artık bendeki de.

 

Apar topar ayakkabılarını giydi, az önceki gibi isteksiz değildi gitmeye. Artık keşif yaptığı muammalarla dolu bir ada değildim onun gözünde. Annesi gibi bir kadındım ben de. İç bayacak kadar aynı, diğerleriyle…




Sibel Kaya



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6120
2 Firari Fırtına 4190
3 Mustafa Ermişcan 3351
4 Hasan Tabak 3253
5 Nermin Gömleksizoğlu 2969
6 Uğur Kesim 2883
7 Sibel Kaya 2700
8 Enes Evci 2401
9 Ömer Faruk Hüsmüllü 2267
10 E.J.D.E.R *tY 2205

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:1106 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com