Hikayeler

Çocuk Gelinler - Meleğin Anısına
Okunma: 1254
Toplumsal Şizofreni - Mesaj Gönder


  16’sında evlendirildikten sonra şiddet dolu bir 8 yılın ardından aklını yitiren, tuvalete bağlanan, kötürüm kalan Melek Ankara’da yapayalnız bir şekilde öldü. Öldükten sonra cenazesi ortada kaldı. Yoksul ağabeyi kızkardeşini memleketine götürecek koşullara sahip olmayınca; Melek Karaaslan’ın cenazesi kadın örgütlerinin desteğiyle ve SABAH’ın İstanbul ve Ankara bürolarının yardımlarıyla memleketine gönderildi. Karaaslan doğduğu Hamur’un Çağlayan köyünde kadınların omuzlarında toprağa verildi.
 
 
 
 
 Çocuk Gelinler - Meleğin Anısına
 
 
 
   Karanlık ve ıslak. Dünyadaki bütün ışıkları yutacak, bütün ateşleri söndürecek kadar karanlık ve nemli bir yerdeyim. Sanırım ateşin icad olmadığı bir yer burası, öylesine soğuk, öylesine karanlık. Belki de insanlığın icad olmadığı bir yerdir. Yada umutların, veyahut hayatın...
 
   Yaralarıma üşüşen kurtlar tek arkadaşım benim. Tek arkadaşım onlar, en azından bedenimi yiyorlar, hayallerimi, umutlarımı, insanlığımı değil. Birazdan polisler beni bulacaklar, önce hastaneye götürecekler, çok geçmeden mezarlığa. Yine ışığın olmadığı soğuk ve karanlık bir yere konulacağım, ve yine kurtlar gelecekler benimle, kadim dostlarım.
   
   Küseceğim hayata ve beni bu hale getiren insanlara. İnsanlığımdan utanacağım ve kadınlığımdan, yanlış bir dünyada doğduğum için lanet edeceğim herkese, herşeye. Ve susacağım; derin bir sessizlik kaplayacak etrafımı ve toprak...
 
   Belki bir kardelen olacağım karları yararak doğan, belki bir zambak mis kokusuyla. Belki memleketimin çayırları olacağım yeniden, üzerinde umutlar yeşeren. Ah memleketim...
 
   Yemyeşil çayılar çarşaf çarşaf uzanır buralarda. Bulutlar yün yumağı, gökyüzü öylesine mavi, dağlar hep karlıdır. Suyumuz herdaim serin, toprağımız buram buram memleket kokar.
   
   Bu hikayenin kahramanı benim. Kahramanlar hep kazanır sonunda ama benimki biraz faklı. Ben kaybediyorum, benimle birlikte, sevgide merhametde insanlıkta kaybediyor ve umut...
 
   Benim adım melek. Oniki yaşına yeni basmıştım. Evimizin yanında oturan en iyi arkadaşım ayselle üç parça yamalı ipimizle oynuyorduk. Sıra tam bana gelmişti ki annem beni eve çağırdı. Aysel’e hemen geri döneceğimi söyleyerek, evin önündeki üç basamaklı kerpiç merdivenden koşarak eve çıktım.
 
   Evimizde bir kalabalık, bir telaş vardı. Yer minderlerinin üzerinde sıra sıra dizimiş bu insanlar da kimdi? Bana neden öyle bakıyorlardı? Kısacık, utangaç bir bakışmadan sonra, beni mutfağa çağıran annemin yanına gittim. Elinde çaylarla dolu bir tepsiyi bana uzatmış, misafirlere götürmemi istiyordu. Pek memnun olmasam da, karşı gelemezdim. Belki çayları götürdükten sonra, arkadaşım ayselle dışarıda oynayabilirdim. Hizmet etmeyi iyi bilirdim, yemek yapmayı da, çocuk bakmayı da. Ama okul... Benim aklım hep okuldaydı.
 
   Okul ne güzel bir yerdi. Öğretmenimiz bize birşeyler sorardı hep, bizleri dinlerlerdi. Ailemin beni çocuk gördüğü dinlemediği yerde, öğretmenlerim bana hep bir büyük gibi davranıyorlar, beni herzaman dinliyorlardı. Hem çok önemli şeyler öğrendim orada. Çiçeklerin de canlı olduklarını mesela. Üçüncü sınıfa giderken, babam artık kocaman kız olduğumu, elalemin erkekleriyle okula gidemeyeceğimi söylemişti, nede olsa okuma yazma öğrenmiştim artık.
 
   Günlerce ağlamıştım. Babam olduğunda ağlayamıyor, karşısında ceylan gibi titriyordum. Diğer arkadaşlarım okula giderken camdan onlara bakıyor, hıçkırıklarım duyulmasın diye bir serçe gibi titreyerek ağlıyordum. Gözyaşlarımı silerdi bazen annem, beni en çok o severdi biliyorum ama, babamın karşısında o da konuşamazdı. Nede olsa kadındı, eksikti, aklı azdı! Babam onun karnını doyuruyor, namusuna sahip çıkıyordu, daha ne isterdi?
 
   Çayı her verdiğim, gözlerimin içine bakıyor, beni süzüyorlardı. Ne kadar da korkunç insanlar dı bunlar, sanki cehennemden gelmişlerdi. En son babama çay verdikten sonra, mutfağa annemin yanına koştum;
 
   -Anne Dışarıda ays..
 
   -Şşşt
 
   İçerideki konuşmalara kulak kabartmıştı annem. Nede olsa erkeklerin yanında oturamazdı, kadındı... Benimse aklım ayseldeydi. Acaba o da oyunu bırakıp eve dönmüşmüydü? Oyundan sonra, bana okulda öğrendiklerini gösterir miydi?
 
   İçeriden babamın sesi geliyordu;
 
   -On ikibin’e verdik gitti, alın hayrını görün.
 
   Galiba bizim sarıkızı satmışlardı. Ama sarıkız okadar etmezdi ki; en fazla beşbin. Ha belkide yanında karaoğlanıda vermişti, tabi ya; yanlız kalamazdı karaoğlan, sarıkızı olmadan yaşayamazdı. Evet evet, başka ne olabilirdi ki, onikibin eden?
 
   Anneme döndüm, tam ağzımdan “Anneciğim babam sarıkızı sattı mı?” çıkacaktı ki, Annemi duvarın dibine çökmüş, elleriyle yüzünü kapatmış, titreye titreye ağlıyordu. Anlam veremiyordum, sarıkızı bu kadar seviyormuydu annem? Hem babamın borçları olduğunu biliyordum, belki de artık evimize biraz mutluluk gelecekti.
   Annem hep babamın beni sevdiğini ama gösteremediğini söylerdi. Nasıl bir sevgiydi bu? Belki de erkeklerin sevgisi böyleydi. Belki böylelikle babam beni biraz daha severdi, belki dizine uzanmama gözlerine bakmama izin verir, beni artık dövmezdi. Belki babamın kocaman ellerini yüzüme saçlarıma sürer, sonra öper, sonra tekrar öperdim.
 
   -Anneciğim üzülme ne olur. Başka bir dana alırız, yeniden büyütürüz. Olmazsa sarısından alırız anneciğim. Yine sarıkızımız olur, bu sefer ben ona bakarım hep, yemini suyunu veririm, ne olur sen üzülme anneciğim.
 
   -Kızım benim, kınalı kuzum benim, bahtsız yavrum benim
Diyerek boynuma sarıldı annem. Neden üzüldüğüne bir türlü anlam veremiyordum, annemin hıçkırıkla ağlaması benim içimi titretmişti. Bir anda büyümüştüm sanki, şimdi ben anneydim, o kızımdı. Sırtına hafifçe vuruyor, teselli etmeye çalışıyordum.
 
   -Melek gel buraya!
   
   İçeriden babamın içimi ürperten sesi geliyordu. Çarpılmış gibi annemi bir anda bırakıp, açık mavi boyaları çatlamış duvarın üzerindeki aynada, tülbentimi düzelttim, yere bakarak, korkak adımlarla içeriye gittim. Babamın o korkunç sesi tekrar kulaklarımdaydı;
 
   -Öp babanın elini bakayım.
 
   Bir anlık tereddütle babamın yanına geldim, elimi babamın ellerine uzattım.
 
   -Benim değil, Kutfettin babanın
 
   Diyerek babamın karşısında minderde oturan, kirli suratlı, kaba bıyıklı çirkin bir adamı gösteriyordu. Kimdi bu kutfettin? Neden benim babam olduğunu düşünüyordu? Bütün bunlara anlam verememiş, sadece denileni yapmıştım.
 
   Bir süre sonra misafirler gittiğinde, aslında satılan sarıkızın ben olduğumu anlamıştım. Küçücük dünyam başıma yıkılmıştı. Evlilik neydi? Ne yapmam gerekirdi? İnsanlar neden evlenmek zorundaydılar? Neden benim için para ödemişlerdi? Bütün bunaların anlamı neydi?
   
   Tek kelime konuşmadan dışarıya çıktım. Yan evin kapısını çaldım, kapıyı açan ayseldi. Sevinçli bir bakış bir süre sonra yerini meraklı ve endişeli bir yüz ifadesine bırakmıştı. Hiçbirşey demeden ayselin boynuna sarıldım ve hıçkırıklarla ağlamaya başladım.
 
   Aradan üç yıl geçmişti, acının, gözyaşının, kederin yılları. Günden güne bana karşı şiddet artmıştı. Kocam eve geldiğinde sofrasını önüne koyuyor, ayakta iki büklüm duruyordum. Eğer yemeği beğenmediyse tabağı, çayı beğenmediyse bardağı kafama fırlatıyor, sıcaktan yanan tenimin acısını duyamıyordum bile. Sonra ardı arkasına yumruklar, küfürler, tekmeler. Çocuklarım bir köşede ağlarken, kaynanam kapının arkasından kıs kıs gülüyordu.
 
   Baba dediğim, elini öptüğüm, kayınbabamda bazen dövüyordu beni. Bilmiyorum, belki de babalık bu demekti. Benim gördüğüm hep buydu. Boyun eğiyordum, kabulleniyordum, susuyordum. Ne yapabilirdim ki? Babamın evine gidemezdim, çünkü satılmıştım artık. Onlara aittim, ne isterlerse yapabilirlerdi, yapıyorlardı da. Üzerimde sigara söndürüyorlar, kızgın yağ döküyorlar, dövüyorlar, küfür ediyorlardı.
   
   Çünkü kadındım ben. Anneydim, köleydim, işçiydim. Ama eksiktim, eksik doğmuştum, zayıftım, güçsüzdüm. Namusumu erkekler korurdu benim, ekmeğimi erkekler kazanırdı. Herşeyi onlar bilir, onlar konuşurlardı. Şehvet onların, zevk onların. Çocuk erkeğin çocuğuydu.
 
   Günler günleri, yıllar yılları kovaladı. Nihayet benim için rahat günler gelmişti. Beni evin tuvaletine kapatıyorlardı. Orada yaşıyordum. Üzerim başım pislik içindeydi ve kötü kokuyordu. Olsun, canavarlaşmış insanlar kadar kötü kokamazlardı. Burası soğuktu ama, kalpsiz insanlar kadar soğuk olamazdı. Karnım açtı fakat sevgiye, şevkate ve insanlığa daha da açtı. Omzumda iki bıçak darbesi vardı fakat, yüreğimdeki yaradan derin değildi. O yüzden huzurluydum. En azından burada dövmüyorlardı beni. Aylarca sadece burada kaldım. Yaralarımı kurtlar kaplamıştı ama, yüreğim halen sapasağlamdı.
   
   Sonra bir gün bir dost tuttu elimden, aldı beni. Acılarımın son bulacağına söz vermişti, güvenmiştim ona. Tertemiz yüzlü pırıl pırıl bakışlı birisiydi bu. Söylediğini yaptı da, götürdü beni buralardan. Uzun bir yoldan sonra sıkıntıların olmadığı, kötülerin giremediği bir ülkeye götürdü beni. Şimdi bu ülkede mutlu bir şekilde bütün o kötülüklerden uzak bir şekilde yaşıyorum. Doyamadığım çocukluğumu, yaşayamadığım kadınlığımı, ve göremediğim o güzel günleri doya doya yaşıyorum burada. O dostumun kim olduğunu merak ediyor musunuz?
 
Onun adı Ölüm...



Toplumsal Şizofreni



Yorumlar (7)
özlem öztürk 3.12.2012 11:21
O kadar yüreğinden, o kadar içinden akıtmışsın ki cümleleri etkilenmemek ve ağlamamak elde değil.. Meleğin yüzü geldi hep aklıma. Gözlerim yaşlı, içim burkula burkula okudum. Böyle bir konuya değindiğin içinde, Meleğ'e belki de bu yazı sayesinde rahmet gönderdiğin içinde çok teşekkürler. Yüreğine kalemine sağlık...

Toplumsal Şizofreni 3.12.2012 12:28
Beğendiğinize sevindim özlem hanım, Teşekkürler.

Sibel Kaya 4.12.2012 09:51
Çok uzun zamandır böyle keyifle bir yazı okumamıştım. Toplumumuzun çok acı bir gerçeğine değinmişsiniz. Böyle karamsar konuları sıkıcılığa kaçmadan, edebi bir dilde anlatabilmek çok zordur. Ama siz bu zorluğu aşmış, böylesi önemli bir konuda düşünmeyi sağlayan, hikaye tadında bir yazı çıkarmışsınız ortaya. Yüreğinize, emeğinize sağlık :))

.... ............... 4.12.2012 10:55
SİBEL,BAŞKA RESİM KOY.
HOŞGELDİN ARKADAŞIMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMM

Toplumsal Şizofreni 4.12.2012 12:22
Çok teşekkür ederim sibel hanım, beğendiğinize sevindim.

Sinem Türkün 11.12.2012 11:14
GÜNÜMÜZÜN SORUNLARIYLA ÇOK İLGİLİSİN. BU GÜZEL ÇÜNKÜ İNSANLAR KAFAYI BİR ERKEK BİR KADINA BAĞLAMIŞ.

Toplumsal Şizofreni 12.12.2012 20:53
Teşekkürler sinem kardeş, bence de çizgilerin biraz dışına çıkmak lazım.


İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6331
2 Firari Fırtına 4392
3 Mustafa Ermişcan 3777
4 Hasan Tabak 3483
5 Nermin Gömleksizoğlu 3146
6 Uğur Kesim 3016
7 Ömer Faruk Hüsmüllü 2885
8 Sibel Kaya 2863
9 Enes Evci 2573
10 Turgut Çakır 2269

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:780 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com