Denemeler

özlemlerin sesine kilit vuruldu...
Okunma: 1190
Emre Nalça - Mesaj Gönder


Taş köprünün tam orta yerinde koptu kıyamet…


Gece ve Gündüz ilk defa dokundular birbirlerinin kurak gözlerine…


Bir soluk alıp verme vakti kadar sürerken sevişmeleri, bir bedende vücut buldu özlemleri…


O vakitten sonra artık ne gece iflah oldu, ne de gündüz…



Gündüz ve Gece henüz devranda birbirlerinden bihaberken, içlerine düşecek ateşle kavrularak, ölüp dirilen çığlıklarını kimselere duyuramayacaklarını ve o vakitten sonra üzerlerine musallat olan sahte kimlikle yol iz bilmeden, kasvetli bir âlemde şirret bir susuşa el pençe divan duracakları bilmiyorlardı.



Bir ahh la yer gök şaha kalktı… Her şey bir an’ da derin bir arzuyla kanadı…



Gece, yedi kat arşın en üst mertebesinde Yıldızlar ve Ay ile kurduğu sıkı dostluktan hoşnut, Tanrının kendisine buyurduğu emirleri yerine getirmenin heyecanıyla dingin ve telaşsız boşlukta soluk alıp veriyordu.


Her ân kendisine keyifli bir meşgale bulup, kimi zaman gökteki cisimlerle, kimi zaman yıldızlarla oyunlar oynar ve bundan büyük bir haz alırdı.



Gündüz ise, parıltısından ve güzelliğinden emin salına salına dolanırken, çok vakit en yakın dostu güneşle ferahlardı.


Ne zaman birazcık rüzgâr fazla esse ve üşütse bedenini, hiç şüphesiz en yakın dostu koşardı imdadına ve ısıtırdı içini…



Yıldızlar yaşanacak heyelanın sırrına vakıf olduklarında, vuslatın hasretiyle derin bir kuyudan boşluğa düşecek olan gece için içleri cız ederken, gündüz ise henüz başına geleceklerden habersiz kendi deryasında kanat çırpıyordu.



Her şey alışa gelmiş dinginliğinde yol alırken, bu durumdan hoşnut olmayan ve bu hudutsuz huzuru bozmak isteyen dervişler; aşk adı verilen kimi zaman ağrılı bir yara girdap, kimi zaman çağlayan bir heyecana dönüşen sonsuz bir muammanın izlerini merak ettiler.



Tanrıya karşı gelip, zamanı süslü püslü kelime oyunlarıyla kandırıp baştan çıkararak, gecenin düşüne gündüzü, gündüzün hayaline geceyi buyur ettiler.



Galeyana gelen zaman, tuzağa düşerken, gece ve gündüz ne olduğunu anlamadan aykırı bir siren sesiyle uyandı.


Hınca hınç dolu ağrılı bir sarsıntı boşalırken üzerlerine derin bir kesik açıldı, ilk ten temasıyla yüreklerinde…



Gündüz ışıltısıyla, geceyi büyüledi.


Gece gizemli rengiyle, gündüzü tir tir titretti.



Bulutsuz bir semada görünen tek gerçekti, sessizliği kucaklayan gecenin ızdırabı…


Gündüzü gördüğü an’da derin bir haykırışla sustu.


Şanına yaraşır bir sukutun gölgesinde hazan yaprağı gibi savrulurken; layıkıyla üzerine çöreklenen hüznün matemine içli içli gözyaşlarını akıtmaya başladı.



Nerden çıka gelmişti bu parıltı ve bu ışık huzmesi…


Bu dur durak bilmeyen gürleyen bahar…


Daha önce hangi deryada nakşetmişti kendini.


Gece feryat figan içini burkan ağrının ağırlığıyla her iki cihan arasında artık yalnızlığı istemezken, sessiz sedasız vuku bulan bu tasanın ağırlığıyla külçe gibi yığıldı.




Gündüze ise, o an’dan itibaren bir şeyler oldu. Durulmaya başladı.


Bazen deli dolu, parıl parıl parıldarken, bazen sol yanındaki derin ağrıyla kuytularda kayboluyordu. Çok vakit, geceye belli etmezdi içinde yoğurduğu sancıları, ertelerdi; savsakladıkça savsaklardı.


Işıltılı bellemişti, zati gece gündüzü; pervasız, hoyrat, dur durak bilmez hırçın…



O nedenledir ki, gecenin karşısında kudretli ve güçlü bir edayla dururken, bir yandan da içerinde sessizlik yağmalanırdı.


An be an, yüreğini boğum boğum bağlayıp, kuru bir ayazla kendi kendine sığınırken, siyah bir inci tanesiydi gece onun nazarında ve evvelinden kendine yasaklıydı.



Çağlayamazdı, akamazdı, taşamazdı.



Telef olan suskunluğuna ve her daim kahreden yürek ağrısına dahi boyun eğerek, kıpırtısızca uzun uzun dalar giderdi, gecenin rengine…



Gecikmişlerdi belki de, bir şeyler sebep yaratılmış sırf bu yüzden birikmişlerdi birbirlerine…



Mevsimler şaşmış, ne gündüz tamamen doğmuş, ne de gece zifiriliği ile göğü kaplar olmuştu.


Bilcümle dünyevi varlık, bu ne olduğu belirsiz çalkantılı anlardan dolayı can gözlerini özlerini kaybetmeye başlamışlardı.



Herkes, bin pareye ayrılan bu aşka uğursuz bir husumet olarak bakarken, gece ve gündüzün içlerinde kurulan telaş ise bambaşkaydı. Kocaman hüzünler dağılırken; üzerlerinde parıldayan halelerle, çılgınca esen rüzgârlarla birbirlerinden başka hiçbir şey görmez olmuşlardı.



Dervişlerin istediği olmuştu işte…


Gece gündüze, gündüz geceye yağmaya başlamıştı.



Bu akıl almaz vaziyet karşısında dergâhlar kuruldu.


Tutkunun eli ayağı bağlanırken, özlemlerin sesine kilit vuruldu.



Gecenin kendini bulması için pürdikkat bütün tez vakitler seferber edildi.


Yıldızlar aldıkları fetvayla, çaresizce gecenin üzerine kendilerini iliklediler.



Gündüzün özüne dönmesi için,


Elemlerle çevresi sarıp sarmalandı.



Çığlıkların sesi kesildi.


Gece gündüzünden çarnaçar bir halde koparılırken,


Hercai bir ateş ebediyen yüreklerinde kaldı.


Öyle ki; körü körüne birbirlerine vurgun olmamışlardı.



O tutuşan zamanlardan sonra, birbirlerinden koptuklarından bir türlü kimse emin olamadı.


Gündüzün yüreğinde siyah bir mine olarak, doğarken gece,


Gecenin suretinde ise, el ayak çekilince,


Gündüzün parıldayan yüzünün gölge misali seyir ettiği söylenir.



Bazen, kızıl bir gün batımında, bazense gün doğumunda bir an bile olsa usulca ve ürkekçe dokunurlar hâlâ birbirlerine sessiz sedasız bir iç çekişle…




Emre Nalça



Yorumlar (1)
Emre Nalça 25.01.2010 17:34
Yorumlarınızı bekliyorum :)


İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6306
2 Firari Fırtına 4369
3 Mustafa Ermişcan 3741
4 Hasan Tabak 3454
5 Nermin Gömleksizoğlu 3125
6 Uğur Kesim 2999
7 Sibel Kaya 2843
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2839
9 Enes Evci 2551
10 Turgut Çakır 2255

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:1419 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com