Romanlar

Ateş ve su 1. bölüm
Okunma: 869
Uğur UKUT - Mesaj Gönder



1. BÖLÜM


Hakan masasının başından kalktı. Gün dönümü sıcakları başlamış bunaltıyordu insanı. Hele Konya gibi bir yerde öğlen vakti yaprak kımıldamazken soğuk su içmek bile serinletmiyordu. Dolaba doğru su almaya giderken hoparlörden gelen sesle irkildi. Bir yıldır beklenen ses buydu. Bütün ülkenin beklediği sesti bu. Fetih onlara sesleniyordu.
Önce yanlış duyduğunu sandı. Dikkatle yeniden dinlemeye başladı. Bu arada mikrofonu açıp tüm kanallardan “sizi duyuyorum lütfen cevap verin” dedi. Susuzluğunu da havanın bunaltan kuru sıcağını da unutmuştu. Bir dakika kadar bekledikten sonra yeniden mikrofona aynı şeyi söyledi. Heyecanı dorukta seslenişine cevap bekliyordu. Bir daha bir daha seslendi.
Cevap alamayınca bir an acaba ben hayal mi gördüm diyecekti ki aynı ses tekrar geldi. “Konya uzay üssü biz Fetih duyuyorsanız cevap verin” diyordu. Birkaç kere daha geldi aynı ses.
Hakanın eli ayağı dolaşmıştı. Birkaç kere daha mikrofona onları duyduğunu söyledi. Ne yapması gerektiğine karar vermek için birkaç saniye düşündükten sonra hemen cep telefonunu açıp yemeğe çıkmış olan üs komutanını arayacaktı. Vazgeçti. Hemen Canan Hanım’ın
5
Numarasını çevirdi. Herkesten önce onun hakkıydı bunu bilmek.
Nazım komutan yaklaşık dört ay önce emekli olmuştu. Emekliliğinden sonra Canan Hanım ile evlenmişlerdi. Canan Hanım Yıllık izinden ise geçen hafta dönmüştü. Göreve başlamış ama nerdeyse bir yıl olmuş olsa da hala Fetih’in kayboluşundan kendini suçlu hissediyordu. Sonuçlanan mahkemelerde temize çıkmıştı. Fakat onun yüreğinde umudunun yanında birde suçluluk duygusu vardı. Çin elçisinin teklifine kabul onayı veren kendisiydi. Kabul etmeseydi böyle bir şey asla yaşanmazdı. Bunu atamamıştı içinden
Nazım komutan da bundan etkilenmiş ve emekliliğini istemişti. Üç ay kadar bir beklemeden sonrada emekliye ayrılmıştı ayrılır ayrılmazda Canan’la evlenmişlerdi. Canan’ın işi nedeniyle de balayına bir ay kadar önce gitmişler geçen hafta dönmüşlerdi. Nazım komutan Canan’la sabahları üsse geliyor zamanını burada geçiriyordu. Yeni atanan komutan tuğgeneral Fikret kuyucu ise ona saygıda kusur etmiyordu.
Canan kulaklarına inanmamıştı. Hayal bile olsa duydukları onu uçurmaya yetmişti. Hemen sabırsızlıkla karşısında oturmakta olan kocasının telaşlı yüzüne baktı.
“Kalk gidiyoruz. Fetihten haber var.”
“ciddi misin?”
“evet. Eğer birisi şifremizi kırarak özel kanalımıza girip de bir şaka yapmıyorsa seslenen gerçekten fetih. Bu inanılmaz hemen kumanda odasına gitmemiz gerek” dedi
Uçar gibi yemek haneden çıkıp iki blok ötede ki binaya koştular. Doğruca merdivenlerden inip en alt kata taşınmış olan kumanda
6
Odasına indiler. Koca salonda bir büyük ekran bir küçük masa üstünde bir bilgisayar bir de içinde soğuk su bulunan buzdolabı kalmıştı. Kapıyı Çarparcasına açıp içeri daldılar.
Odada hakan yalnızdı. Üste hareketlenme başlamış üst düzey komutanlar buraya koşuşuyordu. Fikret komutan biraz uzakta olduğu için gecikecekti. Arkalarından bir albay ve bir binbaşı geldi. İki de teknisyen birkaç asker kucaklarında ihtiyaç duyulabilecek bilgisayar masa falan getiriyorlardı. Gerekli teknik personelde çağrılmış Konya uzay araştırma üssü en üst düzeyde alarma geçmişti. Umut yeniden yüreklerde alevlenmiş yüzlerde telaş olmuştu. Canan Hanım, Hakan’ın yanına koştu.
“emin misin fetih olduğuna?”
“oradakiler öyle diyorlar efendim. Bulundukları noktayı bir saat sonra görebileceğiz. Ancak buraya çok uzaktalar net görüntü almamız altı saati bulur. Konuşmalar bile bize dört buçuk dakikada ulaşıyor. Bu yaklaşık sekiz milyon iki yüz bin kilometre demek efendim.”
“aman Allah’ım ne yapıyorlar o kadar uzakta. Buraya ulaşmaları ne kadar sürer acaba?”
“Yaklaşık 96 saat efendim.”
Teknik ekip bütün hızıyla çalışıyordu. Yarım saat içinde kumanda odası Fetih’in uzaya çıktığı günkü halini aldı. Diğer personel acil durum görevine çağrıldı. İçişleri bakanlığına, Baş Bakanlığa, Genel Kurmay Başkanlığı’na ve diğer gerekli makamlara acil mesaj gönderilmeden olanlardan emin olmak gerekiyordu. Buysa ancak yarım saat sonra uydu pozisyon bulup görüntü alınınca mümkündü. Canan Hanım kocasının yanına oturmuş heyecanla mühendislerin hesaplama
7
Sonuçlarını bekliyordu. Aslında bu işleri onlara bırakmazdı fakat heyecandan eli ayağı titriyor bir türlü kafasını toparlayamıyordu. Konuşurken sesi bile kesik kesik çıkıyordu. Salon gittikçe kalabalık oluyordu. Fetih’e rota çiziliyor tam yeri belirlenmeye çalışıyordu.
Beklenen saat geldiğinde yüreklerin bazıları heyecandan durmuş gibi sessiz bazıları ise davul gibi vuruyordu. Görüntü ile o noktada fetih doğrulanırsa Türkiye bir mucize yaşayacaktı. Yeni bir bayram ilan edecekti. Kaybolalı bir yılı geçmiş olan araç sağ salim geri dönmüş olacaktı. Uydu mikro teleskopunu koordinatları verilen noktaya çevirdiğinde salonda bir ölüm sessizliği hâkimdi. Orada bulunan nokta kadar cismin görüntüleri ekranda büyümeye başladığında ilk çığlık son bir yılını kendini suçlayarak geçiren Canan’dan geldi. Mutluluğu şaha kaldıran bir çığlıktı.
“Bu gerçekten Fetih! İnanamıyorum. Şükürler olsun.”
Akabinde herkes görevini bilircesine bilgiyi dağıtmaya başladı. İlk yarım saat içinde korkunç bir telefon trafiği yaşandı. Fetih’in kayboluşu nasıl ajanslara yıldırım gibi düştüyse; bulunuşu ondan daha büyük bir yıldırım oldu. Hayat birden durdu her şey Fetih’in geri dönüşüne kitlendi. İşçiler ara verip televizyon başına koştu. Sokaklar bir anda boşaldı. İnsanlar bu güzel haberin peşine düştü.
Konya Uzay Üssü görüntüleri ve konuşmaların bir kısmını ajanslara dağıttı. Akşama doğru mühendisler hesaplarını bitirmişlerdi. Artık Fetih’in tam yeri bilindiği için izleyeceği rota atmosfere giriş noktası giriş hızı Konya’ya ulaşma saati dâhil en ufak ayrıntısına kadar her şey hesaplanmıştı. Bilgiler Fetih’e ulaştırıldı. Fetih’tekiler aileleri ile konuşturuldu. Kaynağı kumanda odası olan sevinç çoğalarak tüm ülkeye dağılmıştı.
8
Fetih gün dönümü olan yirmi bir Haziran sabahı on bir de atmosfere girecekti. Beş saat sonrada üsse iniş yapacaktı. Nazım Komutan dayanamadı sordu:
“Ben Nazım uygar. Bunca zamandır neredeydiniz Yusuf?”
“kıyametin ardından geliyoruz komutanım.”
Salonda herkes şaşkınca birbirine baktı. Yusuf ne demek istemişti. Herkes kendince farklı bir anlam çıkarmış olmalıydı. Daha birkaç dakika önce içeri giren üs komutanı tümgeneral Fikret Kuyucu mikrofonun başına geldi:
“nasıl yani zamanda yolculuk mu yaptınız?”
Yanıtın gelmesi için dokuz dakika beklemesi gerektiğini bilmediğinden suskun kalan hoparlöre baktı. Otuz saniye sonrada okkalı bir küfür savurup yeniden mikrofona eğiliyordu ki üsteğmen durumu açıkladı kendisine
“Komutanım çok uzaktalar. Sinyaller ancak dört dakikada ulaşıyor dedi. Fikret komutan bunu duyunca sakinleşeceği yerde öfkeyle karışık bir sakinlik içinde hakanı azarlayınca Nazım ve Canan aynı anda hakanın haklı olduğunu söyleyince öteye çekilip beklemeye başladı.”
Daha önce sorulmuş sorulara bazı cevaplar alındı. Fikret’in sorusuna sıra gelince mikrofondaki sesi kimse tanımadı. Birkaç kelimelik Türkçesiyle Urorna’ydı:
“zaman diye bir şey yoktur sayın komutan.”
Bütün dikkatler yeniden mikrofona toplandı. Hüseyin’in sesi yankılandı salonda:
9
“Evet, zaman diye bir kavram yoktur. O sadece bizim verdiğimiz isimlerle varoluşu ölçmeye çalışmamızdan ibarettir. Güneşi ayı bir kenara bırakıp kalbimizin atışına göre ayarlayabilirdik. Başka şekillerde de ölçüm yapabilirdik. Böyle olunca olmayan bir şeyinde yolculuğu olmaz. Ama biz emsal olarak kıyameti görenlerin yanından geliyoruz.
“Peki, bunu daha sonra konuşuruz. Bu söylediklerinizi ispatlayacak kanıtlarınız var mı elinizde?” Hüseyin’den Yusuf aldı sözü
“kanıtımız da var. Şahidimiz de var. Amma bu şahitlerden birer enjektör kan almanın dışında dokunmayana kalkan bizi bulur karşısında. Onlar bize emanettir.”
“nasıl yani anlamadık?”
“anlamayacak bir şey yok onlara uzaylı gözüyle bakıp horlayacak küçümseyecek incelemek için kesip biçmek isteyecekseniz biz hiç inmeyelim. Uzayda onlarla birlikte yok olup gidelim.”
“Bana bakın yüzbaşı abartıyorsunuz.”
“Asıl siz bana bakın komutanım. Henüz adınızı ve rütbenizi bilmiyorum. Lakin onları korumak için tüm dünyayla bile savaşırım. Abarttığım filan da yok. Konunun buraya geldiği iyi oldu. Şayet Bana onlara dokunulmayacağına dair söz verilmeyecekse bu aracı dünyaya Allah’ta biliyor ki indirmeyeceğim. Buradakilerin hiç birinin de benden farklı düşünmediğini biliyorum. “
“Tamam Yusuf. Öfkeye gerek yok. Hele bir siz sağ salim ininde gerisi kolay. Merak etme rahat ol.”
Bu sözleri söyleyen Fikret Bey’den önce atılan Nazım Uygar idi
10
Çünkü Yusuf’u azıcık bile tanıdıysa o sözü almadan gerçekten indirmezdi o aracı. Dışarıda gazeteci ve televizyoncuların içeri girmek ve resmi bir bilgi almak için baskısı gittikçe artıyordu. Nazım komutan Fikret komutana onlara bir açıklama yapılması gerektiğini bunu da onun yapmasının makul olacağını ima edince general dışarı çıktı.
Konya Uzay Üssü’nün çevresi sevinç gösterileri içindeydi. Halayların konvoyların gürültüsü ayyuka çıkıyordu. Sanki mutluluk ve sevinç topak olmuş Konya da toplanmıştı. Uzun günün ardından hava karamış kalabalık biraz da olsa dağılmıştı.
Fetih aileleri ise Konya’ya doğru yola çıkmıştı. Hepsi umutsuzluğun verdiği karamsarlığı evinde bırakmış kavuşma heyecanını kucaklayıp gibi yola çıkmıştı. Artık ulaşmaları an meselesiydi. Yakın şehirlerdekiler gelmiş uzaktakiler bekleniyordu. Daha altı ay kadar önce üs komutanı Nazım’ın onları bir çocuk gibi azarladığı salonda bu sefer coşku vardı. Yine eski komutanın emriyle onlara üssün en temiz en rahat odaları açılmıştı. Böylesi büyük mutluluğun içinde kaybolan küçük hüzünler vardı. Sultan hanım gelmek istememişti. Yeni bir hayata başladığını belirterek gelemeyeceğini söylemişti. Bir gün önce annesi yoğun bakıma alınan Dilek Hanım’da gelememişti.
Altı ay önce koca bir ülkeyi çalkantıya sürükleyen kadın Sultan gelmiyordu. O zamanlar hasretiyle yandığı Hüseyin’i bu kadar kolay mı silmişti. Yoksa dünyaya küstüğünden mi bilinmezdi. Sonuç ne olursa olsun gelmesi gerekirdi. Etik olarak da orada olmayışı elbet hoş karşılanamazdı. İki çocuğun hatırına bile olsa orada olması gerektiği düşünülebilirdi. Onun halini tahmin edebilecek kimse yoktu. Belki de kendi hayatından bile vazgeçmiş deliliğin eşiğinde yaşıyordu. Şu anki durum itibarıyla da bunu düşünen de yoktu zaten.
11
Sabahın erken saatlerinde başbakanda üsteydi. Önce birkaç rutin denetimden sonra bir gecede yeniden eski yerine taşınan komuta merkezine geldi. Kendine ayrılan koltuğa oturduktan sonra sunum için hazır bekleyen Canan’a başlamasını işaret etti. Canan Protokolün önüne geçip ekranı göstererek geçen görüntüler eşliğinde sunuma başladı. Fetihle yapılan konuşmaları dinletti.
Sunum bittiğinde başbakanın yüzündeki mutluluğu fark etmemek imkânsızdı. İstenirse Araçla tekrar temas kurulabileceğini belirtti. Başbakanın emriyle temas sağlandı. Başbakan birkaç soru sordu. Daha sonra ülke gündeminde başka sorunlarında olduğunu artık gitmesi gerektiğini söylerken salonda Yusuf’un sesi yankılandı.
“Sayın başbakanım yanımızda getirdiğimiz arkadaşlara hiçbir şart altında dokunulmayacağına, resmi olarak sizden söz almak istiyorum. Nazım komutanımız bu sözü bana verdi. Amma öğrendiğimiz kadarı ile emekli olmuş sözüne saygımız elbette sonsuz amma resmi bir değeri yok. En yetkili kişi olarak söz veriniz bana.
“Yüzbaşı bu dik duruşunu takdir ediyorum. Size yardım edenleri de korumaya çalışman güzel. Onların ne amaçla burada olduğunu biliyor muyuz? Geldiğinizde siz de onlarda sorgulanmadan serbest kalamazsınız. Ülke güvenliği açısından beni anlayacağını düşünüyorum. Gereken neyse öyle olacaktır. Sorgu dediysem uzun sürmez merak etmeyin. En fazla bir gün alır.”
Hoparlörde önce bir uğultu yükseldi. Kendi aralarında konuşuyorlar hatta bağrışıyorlar amma ne dedikleri anlaşılmıyordu. Bu otuz saniye kadar devam ettikten sonra hoparlör kapandı. Salondakiler öylece kaldılar. Fetih hiçbir çağrıya cevap vermiyordu. Çünkü sistemleri kapalıydı. Onları duymak istemiyordu.
12
Belirsizlikle geçen yaklaşık yirmi dakikadan sonra fetih sistemlerini açtı. Yusuf yeniden gür sesiyle salona geldi:
“Sayın başbakanım biz bunu kabul etmiyoruz. Kararımızda oy birliği ile alınmıştır. Ülke güvenliği diyorsunuz; ülkeniz için ölümü görüp gelenleri düşman ilan ediyor gibisiniz. Ne yani biz şimdi uzaylılarla işbirliği yaptık ta dünyayı yok etmeye mi geldik. Bu yaptığınız çok büyük saygısızlık. Ayrıca öyle bile olsa sorguyla anlamanız mümkün değil. Aşağıya ineriz gazeteci televizyoncular gelir soruları cevaplarız sonrada evlerimize gideriz ayrıca buradaki Alpar kardeşlerimiz için kalacak yer ayarlanmasını istiyoruz. Siz kabul etmezseniz biz onları evimize götürürüz. Merak etmeyin ülke güvenliğini zora sokacak sorularda medyaya cevap vermeyiz daha sonra ve ayrıntılı şekilde raporlarımız önünüze gelir zaten tercih sizin.”
“Sen kimsin ki bir başbakanı tehdit ediyorsun? Harfiyen size verilen emre uyun. Kendinizi de bizi de zora sokmayın.”
“Sinan, Çigena rotayı değiştiriyoruz önce yörüngedeki Rus ya da Amerikan uzay istasyonlarından birine kenetlenip ihtiyaçlarımızı karşılayacağız. Daha sonra ayın yörüngesine girip hayatımıza orada devam edeceğiz. Vereceğimiz değerli teknolojik bilgiler karşılığı hangi ülkeden istersek ihtiyaçlarımızı karşılayabiliriz. Kendi öz vatanımız bizi düşman ilan ediyor. İnmiyoruz sayın başbakanım. İsterseniz bizi vurun hayatta kalmak içinde sonuna kadar savaşacağımıza emin olabilirsiniz.”
Hiç kimsenin beklemediği bu sözlerle salonda herkes bir anda buz kesmişti. Başbakanın yüzündeki mutluluk gitmişti. Tedirgin ve düşünceliydi. Kapıya doğru dönerken
“şimdilik aynı rotada devam etsinler. Kesin kararımı birkaç saat sonra
13
Bildireceğim. Bu tatsız konuşmayı da medyaya sızdırmayın. Sızarsa şayet buradaki herkesi sorgusuz sualsiz mahvederim.” Dedi.
Başbakan tüm siniriyle kapıya yöneldiğinde Nazım Bey usulca yanına sokuldu ve kolunu tutup kulağına “efendim Yusuf’u çok iyi tanırım. Kararından asla dönmeyecektir. Bilmeniz gerekir diye söylüyorum. Haddime düşmez ama onlar bu söylediklerinizi hak etmiyorlar.” Deyince başbakan sinirle ondan tuttuğu kolunu kurtarıp onu ittirdi. Ve ardına bile bakmadan hışımla çıkıp gitti.
Durum Yusuf’a bildirildi. Fetih rotasında ilerlemeye devam etti. Ortalık sükûnete erdikten sonra Canan görevinin başında kalırken Nazım arkadaşları ile buluşmak üzere oradan ayrıldı. Fikret Kuyucu ise makamına çıktı. Herkes başbakanın getireceği çözümü bekliyordu. Yusuf’un geri adım atmayacağı belliydi. Başbakan ise böyle basit şeyleri çözme kapasitesine sahip olduğu için o makamdaydı.
Öğlen olmak üzereyken Fikret Komutan merkeze gelip Fetih’le iletişime geçilmesini emretti. Başbakan kararını bildirmişti anlaşılan. Fikret Bey tedirgin gözlerle etrafına bakıyordu. Fetih son sürat dünyaya yaklaştığı için iletişim süresi altı dakikaya düşmüştü. Oradaki teğmenlerden biri aracın sistemlerinin kapalı olduğunu söyledi. Onlar istemedikçe ulaşamayacaklardı. Bu sırada öndeki konsolda sarı bir ışık yandı ve arkasından incecik tiz bir ses duyuldu. Bu Fetih’in sisteme girdiğini gösteriyordu. Teğmen mikrofona eğilirken hoparlörden Urorna’nın metalik sesi duyuldu.
“Araç komutanı Yusuf Yüzbaşı en yetkili kişiyle konuşmak istiyor.”
“Bizde sizinle konuşmak için bekliyorduk. Üs komutanımız burada. Size söyleyecekleri var. Buranın en yetkilisi de o zaten.”
14
Derken üs komutanı elini kaldırıp:
“önce onları dinleyelim buyursunlar.” Dedi.
“Yüzbaşı Yusuf Koçali. Komutanım ben diyorum ki sorguya izin vermeyiz. Lakin güvenlik açısından da başbakanımızın da hakkı var. Önerim şu: indiğimizde toplu olarak istihbarattan gelecek kişilerle bir toplantı yaparız. Orada istedikleri her şeyi hepimizin duyacağı şekilde kişisel ya da genel olarak sorabilirler. Bizde cevap veririz.”
“Benden önce başbakanla görüştünüz galiba yüzbaşı.”
“Neden komutanım.”
“O da buna çok yakın bir çözüm getirdi de ondan. Demek ki aklın yolu birmiş. Teklifinizi başbakanımız adına kabul ediyorum. Bende bunu söylemek için size ulaşmak istemiştim zaten.”
Fetih bu haberden sonra beklenenden daha hızlı uçmuştu sanki. Hesaplanandan dört saat daha erken atmosfere girdi. İlk nasıl Furogna’ya iniş yapamamışlarsa korkunç sarsıntılar yaşayarak atmosferden tekrar çıktı. Sonradan eklenen sistemler kapatılınca sorunsuzca inişe geçebildiler. Bu beklenmedik aksilik Fetih’in yolda kazandığı dört saatin üçünü kaybettirmişti.
Tarihi kalabalığın gözleri önünde tarihi bir gün oldu Fetih’in Konya Uzay Üssüne inişi. Bütün devlet erkânı tüm genelkurmay başkanlığı üst rütbeli subaylar gelmek isteyen herkese açık olan protokol oluşturulmuştu. Dışarıdaysa milyonla ifade edilebilecek mahşeri bir kalabalık vardı. Anlatımı güç, coşkusu yüksek bir bayram günü gibiydi.
Kalabalık çıplak gözle aracı gördüğünde büyük bir tezahürata
15
Başladı. Fetih’te sanki onlara cevap verircesine nazlı bir gelin gibi süzülerek meydanın ortasına doğru geldi. Kulenin pistin başına geç uyarısına Sinan birazda sinirli cevap verdi:
-Arkadaşlar orada yapılan bazı değişikliklere yer açabilmek için aracın iniş takımları iptal edildi. Mecburen helikopter gibi ineceğiz. Biraz sert bir iniş olacak ama alıştık artık sorun olmaz ineceğimiz yeri işaretleyin
Bunu üzerine inilecek yer kırmızıçizgilerle belirlendi. Urgancı ve Sinan büyük bir dikkatle aracı indirdiler. Aracın ayakları yere değer değmez bir sürü itfaiye ve ambulans yanına gelip hazır beklemeye başladı. Hiçbir sorun yoktu da olduğunda anında müdahil olmak içindi.
Nihayet aracın kapısı açıldı ve 13 insan altı Alpar yavaşça inmeye başladılar. Arkada kalan Alpar’lar unutulmuştu. Yere ayağını basan ilk uzandığına sarılıyor tokalaşıyordu. Rütbesi makamı önemli değildi. Elbette ki gözleri de ailelerini arıyordu. Onlar için hazırlanan salona doğru ilerliyorlardı. Bu arada herkes ailelerini bulmuş onlarla birlikte yürüyordu. Bir yıl önce Yusuf’ların durumunda şimdi altı Alpar vardı. Meraklı bakışlar arasında ilerliyorlar ilk defa gördükleri güneş ışığının tadını anlamaya çalışıyorlardı. Furogna ile ilgili birçok filmde Okornon’u görmüşlerdi ama bire bir yaşamak onlar için muhteşemdi.
Halkın coşkulu marşı ve türküleri ise dört bir yanda çınlamış yeri göğü bu sevinç nidaları doldurmuştu. Dünya televizyonlarının yüzde sekseni bu inişi ve coşkuyu canlı yayınlamıştı. Bazıları ise uzaylıları en yakından görüntüleyebilmek için çok uğraşmış ama Türk yetkililerin izin verdiğinden fazlasını alamamışlardı.
Toplu olarak yapılan sorgulama değil de bilgi alma dört saat sürdü. Toplantı bittikten sonra saatlerdir kapılarda beklemekten helak olmuş
16
Dünyanın dört bir tarafından gelen basın ordusu içeri alındı. Ordu derken abartı yoktu. Aşırı bir kalabalık vardı. En küçüğünden en büyüğüne kadar bütün medya oradaydı.
Alpar’lar tanıtıldı. Sorular soruldu. Yemek molası verildi yeniden başlandı. Diğerinden de uzun süreceğini anlayınca Yusuf dayanamadı yerinden kalkıp salonu susturduktan sonra:
-Arkadaşlar kusura bakmayın. Arık izninizle eşlerimiz ve çocuklarımızla baş başa kalmak istiyoruz. Uzun zaman oldu. Bizi de anlayın lütfen. Daha sonra devam edelim ya da herkesle ayrı ayrı görüşürsünüz. Toplantı bitmiştir. Sağ olun var olun ilginize de teşekkürler.
Dedikten sonra çıkışa yürüdü. Kapıda bekleyen bir teğmen onu ve ailesini alıp üste hazırlanmış olan odalarına götürdü. Yusuf’un ardından herkes dağılmıştı. Bir sonraki sabahta kahvaltıdan sonra ailesini alan memleketine doğru yola çıktı. Sadece Hüseyin Alparlarla kalmayı tercih etti. Zaten karşılayanı da olmamıştı. Kırkından sonra bir kenara atılmak bu olsa gerekti. Ama atıldığı yer daha iyiydi onun için.
Figen başını Yusuf’un göğsünden kaldırıp uzaklardaki Balıkesir ovasına doğru baktı. Bir yıl önce onunla burada vedalaşmışlardı. Şimdi ise kavuşmalarını kutlamak için buradaydılar. Yusuf döneli on beş gün olmuş resmi işlemler ancak tamamlanmıştı.
Tüm ekibe üç ay ücretli izin verilmişti. Ayrıca da bir yıllık tüm birikmiş maaşları ödendi. O güne kadar ödenen paralar da hükümetin onlara ikramiyesi sayıldı. Bir yıllık kayboluşlarını tazminatı olarak ta Ankara da birer daire verilmesi karara bağlanmıştı.
Çin hükümeti de yaptığı açıklamada Alpar’lar dâhil hepsine birer adet son teknoloji ürünü hem elektrik hem benzinle çalışabilen araba ve üç
17
Aylık maaşlarına denk ikramiye ödeyeceğini açıklamıştı. Nuri bu açıklamayı duyunca Hatili’nin kulağına eğilip “ağa işte şimdi dertsiz başımızı derde soktuk. Bu Çin bize satacağı araba yedek parçalarını hesaplıyordur.” Demişti.
Türk hükümeti Alpar’lara tatil bittikten sonra mesleklerine göre iş verileceğini açıklamıştı. Onlara da birer ev verilmişti. Onlarda tüm gayreti ile Türkçe öğrenmeye ve dünyayı tanımaya çalışıyorlardı. Çok zeki kültürlü ve bilinçli olmalarından dolayı çabuk öğreniyorlardı. Anlayamadıkları çok şey vardı. Özellikle para konusunu çok yadırgamışlardı. Birkaç kuruş için işlenen suçları ise ömür boyu hayret edecek gibi karşılıyorlardı.
Para onlar için yeni bir tanımdı. Hayatları boyunca emek vermişler karşılığında ihtiyaçları karşılanmıştı. Ne mal vardı ne mülk. Her şey herkesin ortak malıydı. Asla gelecek kaygısı taşımamışlardı. Her şeyleri raydaki tren gibiydi. Hiçbir şeye sahip olmak gibi bir tutku edinmemişlerdi. Ekonomiyle Dünya’da tanışmışlardı.
Fare deliğinden çıkıp güneş ışığını görmek bulunmaz bir nimetti. Hele yaz aylarının insanı yere geçiren sıcağı onlarda tam bir şok etkisi yaratmıştı. Henüz görmedikleri kışı merak ediyorlardı. Çünkü Furogna ile ilgili filmlerde bile mevsim diye bir kavrama rastlamamışlardı. Onlar karı ancak filmlerde ve dağlarda görmüşlerdi.
Hele sekiz milyar insan yaşadığını öğrenince nerdeyse düşüp bayılacaklardı. Bir ülke sayılabilecek büyük şehirleri, onlarca katlı akıllı evleri gördükçe çıldırıyorlardı. Belki de tüm Hermesut’u buraya getirmeliydiler. Sekiz- milyar insanın arasında denizde damla bile değillerdi. Arada kaybolur giderlerdi. Büyük şehirlerden birinden bir
18
Cadde onları barındırırdı. Ama büyük şehirler çok iç karartıcı yerlerdi. Büyük ihtimalle buraya gelselerdi bir deniz ya da göl kıyısında ulaşımı kolay ormanlarla iç içe küçük bir şehir kurarlardı kendilerine.
Dünya’daki hayat şartlarını henüz bilmiyorlardı. Ama alışmak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Çok zor olmayacaktı. Çünkü alışmaktan başka seçimleri yoktu.
En çokta hayret ettiklerinden biri de herhangi bir yerdeki insanın çektiği acıdan ötekinin mutlu olabilmesiydi. Bunu akıllarına aldıramıyorlardı. Maddi çıkarlar için yapılan savaşları ise hiçbir şekilde kabul edemiyorlardı. Büyük kitleler halinde bir birlerini öldüren insanları duydukça üzülüyorlardı.
Dünya çok güzeldi de insanlar onu çirkinleştiriyorlardı. Hatta onu tüketiyorlardı. Belikri, Pungonra’nın Yusuf’lara “sizde bizden çok farklı değilsiniz. Dünya’yı bitiriyorsunuz. Bizim sonumuz böyle oldu sizinki nasıl olur bilmem ama sonuç değişmeyecek. Gezegeninizi kaybedeceksiniz.” Derken ne anlatmak istediğini şimdi çok daha iyi anlamışlardı. Elindekinin kıymeti kaybedince biliniyormuş. Bunca güzelliğe kıyarken hiç tereddüt etmiyordu insanoğlu.
Kıyım! Hem kendine hem kendinden başka tüm canlılara kıyan insanoğlunun gaddarlığı ve zulmü karşısında altı Alpar insanlaşmaktan korkuyordu. Yanlarına gelen on üç insandan öğrendikleri insanlık bu değildi. Orada garip orada mahzun olduklarından mıydı acaba.
Alpar’ları hayrete düşüren başka bir olay ise gerçekleri bildikleri ve inandıkları halde inançlarını yaşamayışlarıydı. Bu kadar sorumsuzca harcanabilir miydi inançlar. Uğruna ölünen uğruna her şeyden vazgeçilen inançlar böyle ayaklara düşürülür müydü hiç. Nefis ter-
19
Biyesinden bu kadar kolay vazgeçilir miydi? Göz göre göre günahlara batmak çok enteresan bir durumdu. Ölümün varlığını bilerek bu ölmeyecekmiş gibi davranmak akıllıca değildi.
Bunun sadece Müslümanlara has olmadığını da öğrenmişlerdi. Dünyada var olan bütün dinler olmasa bile çoğunda inanıp yaşamamak vardı. Kabile dinleri ile birlikte sayısı binlere varan dinleri de anlayamamışlardı. Bir insan en az bir Alpar kadar akıllıydı. Hatta daha akıllı olduğu bile söylenebilirdi. Allah herkese Allah’ı bulacak kadar akıl mutlaka vermiştir. Bu durumda bile gerçeği görememekte anlaşılır gibi değildi. Bu varoluşu sorgulamak yerine yargılamak oluyordu. Bunu fark edene kadarda bu yanlışa devam edilecekti.
Dünya artık kanıtlarıyla Furogna’nın akıbetini biliyordu. Bir de dünyaya gelmek için uğraşan Tugvan’lardan da haberdardı. Bunun yankıları, inanılır gibi değil ama sadece üç ay sürdü. Üç ayın sonunda her şey yine eskisi gibi oldu. Durgunlaşan savaşlar hızlandı. Ölüm yine başköşeye kuruldu. Açlık bir yanda kol gezerken diğer tarafta israf tavan yapıyordu.
Uzun yıllardır araştırılan ve cevabı çok büyük paralar harcanan evrende yalnız mıyız sorusu da cevabını bulmuştu. Artık evrende yalnız olmadığımız biliniyordu. Dostumuz da vardı düşmanımızda. Bu bile üç ay içinde sıradanlaştı. Alpar’lar artık ilgi çekmiyordu. Dünya’nın her yerinden onları görmeye gelenler de çok seyrelmişti.
Bir yıllık Furogna macerasından sonra Yusuf ve ekibi de özüne dönmüş diğer insanlar gibi davranmaya başlamışlardı. En büyük değişim Nuri’de olmuştu. Hiç bir şeye inanamayan biri olarak çıktığı uzaydan Allah adını duyunca yüreği titrer bir halde dönmüştü. Bu mucizeyi tek bilen oydu belki de. Hele kuranın okunan kitap anlamına
20
Geldiğini öğrenince büsbütün kendini onu öğrenmeye ve anlamaya adamıştı. Meslekten istifa etmek istemiş ama diğerlerinin baskısı ile vazgeçmişti.
Hüseyin ise uzaya çıkarkenki gibi aynı yoldaydı. Nuri’nin onu geçmesine hiç aldırmamış abid bir kul ve sade vatandaş olarak kalmıştı. Eşinin hayatında başka birinin olduğunu öğrendiğindeyse bir yanı ona hak verirken bir yanı ise bunu asla kabul edememişti. İlk celsede sessiz sedasız anlaşmalı olarak ayrıldılar.
Altı ayın sonunda taşlar yerine oturdu. Hayat standardını bulmuştu. Hatta fazlaca standart olmaya b ile başlamıştı. Urorna ile Hatili ve Bucan ile Okanun evlenmişti. Cigena ise tek başına yaşamayı tercih etti. Belikri ise Hüseyin’le aynı evde yaşıyordu. Aynı çatı altında olmak onlara yetiyordu. Allahın takdiriydi ki Sultan Hüseyin’i terk etmişti.
Hüseyin Bey dışında ekibin tamamı Konya Uzay Üssü’nde görevlendirilmişti. Hüseyin kendi isteği üzerine Türk Hava Kuvvetleri İletişim Merkezi’ne atanmıştı. Bayan Belikri ise Hacettepe üniversitesi bünyesinde okutman olarak istihdam edilmişti. Diğerleri de kendi mesleklerine uygun olarak bir görev verilmişti. Başbakan sözünü tutmuş birer enjektör kan dışında kimse Alpar’lara dokunmamıştı.
Çigena Preveze’lere bayılmıştı. Alpar araçları kadar kıvrak değildi fakat onlardan çok daha kuvvetli ve ataktı. Hele motor gürültülerine içi geçiyordu. Sanki uçak bütün heybetiyle düşmanını korkutmak için kükrüyordu. Muhteşem bir ateş gücüne sahipti. Alpar araçlarıyla üç kere ateş edilecek bir yeri tek dokunuşla enkaza çeviriyordu.
Bucan, Canan’ın yardımcılığına atandı. Urorna ise öğretmen olarak üsse yakın bir okul öncesi eğitim merkezine atanmıştı. Hepsine üsteki
21
Lojmanlardan birer daire verilmişti.
İlk geldiklerinde bir türlü akıllarına sığdıramadıkları bu silah teknolojisi ve bu teknolojiye yapılan yatırımı anlayamayan alpar’lar ordu içinde kaldıkları kısa bir süre içinde bunun gerekliliğini öğrendiler. Bunu ilk anlayanda yeni hava savaş taktikleri geliştiren Bucan ve onun bu taktiklerini eksiksiz uygulayan Çigena’ydı. Belki de ilk insanlaşmaya başlayan onlardı. Savaşa hazır olmanın zalimlik olmadığını biliyorlardı.
Zemheri girdiğinde eksi beş dereceden daha aşağı soğuk bilmeyen Alparlar Konya’da eksi yirmi beş dereceyi gördüklerinde hayret ettiler. İlk geldiklerinde yere geçirircesine yaşanan ve kırk dereceyi aşan sıcakların bu kadar düşmesi Konya için sıradan bir şey olsa da onlar için ilkti. Birçok şey onlar için ilkti.
Arada bir konu başka gezegene giden Alpar’lara geldikçe onları da buraya getirmenin yolu aranmıyor da değildi ama şimdilik teknoloji hangi noktaya varırsa varsın imkânsız görünüyordu. Onlarında kendilerinin yarısı kadar rahat olduklarını bilseler rahatlayacaklardı.
Asıl kahredende bilememekti zaten. Bilmek kara haber bile olsa tutunacak bir dal, durulacak bir zemin, kabul edilecek bir gerçekti. Bilememek ise sürekli düşülen bir uçurum, cevap bulmayan soru, konaklaması olmayan yol ve doldurulamayan boşluktu.




22



Uğur UKUT



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6391
2 Firari Fırtına 4447
3 Mustafa Ermişcan 3861
4 Hasan Tabak 3561
5 Nermin Gömleksizoğlu 3201
6 Uğur Kesim 3056
7 Ömer Faruk Hüsmüllü 3001
8 Sibel Kaya 2912
9 Enes Evci 2622
10 Turgut Çakır 2307

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:3264 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com