Romanlar

ateş ve su 2. bölüm
Okunma: 526
Uğur UKUT - Mesaj Gönder








1. BÖLÜM



Fikret Kuyucu emekliliğinin tadını çıkarma hayalleri ile odasından şahsi eşyalarını topluyordu. Birkaç saat sonra yeni komutan gelecek devir teslim yapılacaktı. Dokuz senedir burada acı tatlı anıları olmuştu. Hem askerliğe hem üsse veda etmek zor olacaktı. Nazım Bey’i şimdi çok daha iyi anlıyordu. Karısının işini bahane ederek burada kalmaya devam etmişti. Ona da kalması için izin verirler miydi acaba?
İnsan alışkanlıklarının esiriymiş. Rüzgârın esişi, yağmurun yağışı bile bazen alışkanlık oluyormuş. Yüzlerce kilometre ötedeki denizin sesini duymak gibiydi alışkanlıklar. Ortada hiçbir şey olmadığı halde denizin sesi kulaklarınızda, rüzgârın nefesi yanaklarınızdadır. Havadaki nemin kokusu bile burcu burcu kokar insana. Tek fark onları sizden başkası hissedemez. Bazen boynunuza bıçak dayamış bir gaspçı, bazen
23
Yalvaran gözlerle sadaka isteyen bir dilenci gibidir. Bazen omzunuzda korkunç bir yüktür. Taşırken çöktükçe çökersiniz. Bazen ayakların altında yay olur fırlatır yükseğe. Bazen de kanat olur uçurur alışkanlılar.
Bağımlılık derecesinde alışkanlıkları olur insanın. Su ihtiyacı gibi vazgeçemezler onlardan. Sıradanlığın tutkuya dönüşmüş halidir. Yıpratıcı olduğu kadar uğraştırıcıdır hatta yaşatıcıdır. Alışkanlıklar umudu körükler. Her vazgeçiş umuttan sönen bir mumdur. Her unutuş umuttan eksilen damladır.
Hele on beş yaşında başlayıp kırk üç sene sonra bu alışkanlıktan nasıl vazgeçilebilirdi ki. Bu belki de umudun tamamını götürebilirdi. Fikret kuyucu kırk üç senedir asker gibi yaşıyordu. Sivil hayat onu korkutmuyor değildi. Hayat denince onun aklına hiyerarşi geliyordu. Ast ve üst birde emir komuta zincirini bilirdi. Her şey rütbeye ve verilen emirlere göre ayarlanırdı. Üstler emreder astlar uyar ve uygulardı.
Üç gün önce yirmili yaşların başındaki bir gencin pastanede kendisine verdiği ukalaca birkaç söz nasılda sinirini bozmuştu. Sivil hayatta gayet normal karşılanan bu durum onu son derece sinirlendirmişti. Üç dört saatte öfkesini yatıştıramamıştı. Üste olsaydı anında cezasını verirdi. Orda hiçbir şey söylememişti bunu da içine sindiremediği içinde öfkesini kontrol etmekte zorlanmıştı.
Düşünürken koltuğunda uyuyup kaldığını kapının vuruluşu ile uyanınca anladı. Kapı açılınca arkasında emir subayı vardı. Kısa künyesinin ardından yeni komutanın üsse giriş yaptığını haber veriyordu. Yavaş hareketlerle konuşmadan gelsin işaretini yaptıktan sonra emir subayına elinin tersiyle çık işareti yaptı. Yerinden kalkıp masanın öbür tarafından masayı kontrol etti. Hep arkasındaydı birde önünden nasıl göründüğünü merak etmişti. Sonra başını kaldırıp
24
Dolaplarına baktı. Beyin sinyalleri ile kontrol ettiği cep telefonundan devir teslim evraklarını şahitlerle birlikte getirilmesini emretti.
Bu cihazlar dokuz yıl önce Dünya’ya Furogna’dan gelen Alpar’ların pernayn teknolojisi ile birleştirilip geliştirilmişti. Herkesin kendi genlerine uyarlanıyor doğrudan beyin tarafından kontrol ediliyorlardı. Havadaki nemden deniz suyunun sıcaklığına kadar internetten bilgi sağlayabildiği gibi yakın çevre ile de doğrudan bağlantı kurulabiliyordu. Tüm bunlar içinde kişinin sadece düşünmesi yeterli oluyordu. Kibrit kutusu kadardı. Kişinin isteğine göre vücudunun her hangi bir yerine sabitlenebildiği gibi mercimek kadar bir vericinin vücuda konması ile cepte de taşınabiliyordu.
Kapıdan geçmekte olan uzman çavuşu çağırıp aracının anahtarını verip eşyaları gösterdikten sonra götürmesini emretti. Araçlarda da Alpar teknolojisi kullanılarak tekerlek ve direksiyon devri kapanmıştı. Sıvı ve gaz yakıtlarla çalışan roketli sistem kullanılmaktaydı. Bu araçlarda istenirse kişinin genine göre kodlanabiliyordu. Genlere kodlanan aracın devri ve satışı mümkün olmadığından genellikle anahtarlı sistem kullanılıyordu. Bu durumda anahtar kişinin genlerine ayarlı olsa da araç anahtar kimin elindeyse ona itaat ediyordu.
Orgeneral Berk Yıldırım geldiğinde Fikret Kuyucu Canan ve Nazım ile birlikte devir teslim için onu bekliyordu. Klimalar bu sıcak günlerde yetersiz kaldıkların için kalabalıkla birlikte oda sıcaklığı da biraz yükselmişti. Devir teslim işlemi son aşamaya geldiğinde Albay Engin Tunahan elinde bir bilgisayar çıktısı ile açık kapıdan içeri girip kısa künye yaptı. Odadaki yedi kişinin şaşkın bakışları arasında esas duruşunu bozmadan Fikret Bey’in gözlerine bakarak devam etti:
-Önemli bir durum var komutanım. Arz edebilir miyim?
25
“Beş on dakika bekleyemez mi albay?”
“Bekleyebilir komutanım önemli ama çok acil değil.”
Yirmi dakika kadar süren işlemler sona erdikten sonra Fikret Komutan Albay Engin’e dönerek:
“Albay artık ben bir sivilim ve komutan değilim. Yeni komutanınız karşında önemli durum her neyse ona arz et. Bana müsaade ederseniz ben gideceğim.” Deyip kapıya yönelirken Berk Komutan kolunu tutup:
“Durun komutanım. Yardımınıza ihtiyacım var hiç bir fikrim ve bilgim yok. Biraz sonra gidersiniz.” Dedi. Kimse bir şey söylemeden Engin’in yüzüne bakınca engin durumu açıklaması gerektiğini anladı.
“efendim az önce Japonya uzay araştırmaları merkezinden aldığımız bilgiye göre Jüpiter’in yaklaşık yüz seksen milyon kilometre berisinde birkaç saat önce orada olmayan bir göktaşı tespit edilmiş. Bizim uydu üzerindeki mikro teleskopu oraya odaklamamızı ve verileri paylaşmamızı istiyorlar. Dahası aynı şeyi biz ve birkaç ülke daha tespit etti. Az sonra teleskopu oraya odaklayacağız zaten fakat verileri paylaşıp paylaşmamak konusunda emirlerinizi bekliyoruz.”
Ortama kısa bir sessizlik çöktü. İki general birbirlerine bakarken Nazım’da karısıyla bakışıyordu. Engin ise kısa aralıklarla hepsini gözden geçiriyordu. İlk kendini toparlayan Canan oldu. Bir öksürükle hepsini kendine getirdi ve konuştu.
“Bu sanırım benim işim. Müsaade ederseniz verileri ben değerlendireyim paylaşılacakları paylaşalım paylaşılmayacakları kendimize saklarız. Her konuda sizi de bilgilendirir aydınlatırım izninizle ben kumanda merkezine gidiyorum deyip kapıya yürüdü.”
26
Canan kumanda odasına geldiğinde ilk görüntüler ekrana yansımaya başlamıştı. Net rakamlarda ekrana düşmeye başlamıştı. Rakamlar diğer ülkelerin tespitleriyle yaklaşık birbirini tutuyordu. Uzaydaki en güçlü teleskop Türkiye’nin ki olduğundan diğer ülkeler hemen açıklanan ölçümleri onayladı.
Meteor 3094 kilometre uzunluğunda 1312 kilometre genişliğinde 70 kilometre kalınlığında yaklaşık iki Madagaskar adası büyüklüğünde düzgün olmayan bir şekle sahipti. Etrafında dönmeden düz olarak ilerliyordu. Hesaplamalara göre yirmi beş gün içinde de Dünya’nın yaklaşık üç milyon kilometre açığından dünya ile marsın arasından geçip gidecek ve kırk üç yıl içinde de galaksiyi terk edecekti.
Bu büyüklükte meteor nasıl tespit edilemeden bu kadar yakına gelebilmişti. Bu tartışmaya açık bir durumdu. Jüpiter’den kopmuş olsa onu itecek veya çekecek bir kuvvet olmadan asla uzaya çıkamazdı. Tek ihtimal yapısı itibarı ile bilinmeyen bir şekilde kendini saklayabilmiş olmasıydı. Yapısında bulunan elementler cihazları yanıltmışta olabilirdi elbette. Son alınan rakamlarda ve görüntülerde sapma ve yanılgı olmadığı kesinleşmişti.
Tüm incelemelere rağmen ilk görüldüğü yerin öncesine ait hiçbir iz ya da veri bulunamadı. Meteor sanki yoktan var olmuş gibi birkaç saatte ortaya çıkmıştı. O bölgeden Amerika, Japonya ve Hindistan’ın görüntüleri arasında oraya bakılmadan geçen iki saat 53 dakika 38 saniye vardı. O nedenle meteorun nasıl ortaya çıktığı tespit edilemiyordu. Beklide birkaç saniyede yoktan var olur gibi ortaya çıkmıştı. Biraz daha yaklaşana kadarda yapısı hakkında çok fazla bilgi edinilemeyecekti.
Görüldüğü ilk gün itibarı ile birkaç saat gündemi meşgul ettikten son-
27
ra sadece uzay inceleme merkezlerinin ve gözlemevlerinin ilgisi içinde kalmıştı. Bazı gazetelerde ve görsel haber kanallarında üçüncü sayfa haberi olarak kısa notlar halinde geçiyordu.
Gün geçtikçe netleşen bilgiler gelse de çokta yeni bir şey yoktu. Meteorun yapısının yüksek miktarda metal içermemesine rağmen belli bir bölgede aşırı yoğun metal oluşumlar vardı. Bitki örtüsü yoktu. Yüzey sıcaklığı eksi yirmi dereceydi. Çevresini saran bir gaz bloğu vardı. Yoğunluğu dünyanın atmosferi ile birebirdi.
Analizler sonucunda gaz bloğunun içeriği de atmosfere oldukça yakındı. Az miktarda iki çeşit dünyada hiç görülmemiş gaz vardı. Yaşam belirtisi vermiyordu. Şut çekilmiş bir top gibi hızla ilerliyordu.
Konya’da yeni bir birim oluşturulmuştu. Bu birimin tek işi meteoru izleyip analiz etmekti. Diğer ülkelerle koordine bir şekilde meteor saniyesi kaçırılmadan gözetleniyordu. Uydular ölü bölgeye girdikçe diğer uyduların mercekleri oraya çevriliyordu. Mesafede azaldıkça görüntülerin kalitesi artıyordu.
Canan meteorun tespit edilişinin on dokuzuncu günü mesai bitiminde eve gitmek için hazırlıklarını yapmış kocasının gelip onu almasını bekliyordu. Gün geçtikçe artan tutkuyla birbirlerine bağlanıyorlardı. Arada sırada tuz biber niyetine tartışmaları olsa da birbirlerinden habersiz adım atmıyorlardı. Ortak karar olmadan da hareket etmiyorlardı. Oturduğu yerde Nazım’ı beklerken daldığı rüyalardan büyük bir sesle sıçradı.
“Efendim meteorda bir patlama oldu.“
Canan söyleneni ancak ikinci tekrarında algılayabildi. Görüntü zaten ekrandaydı. Çantasını elinden atarak ekranın karşısına koştu.
28
Ekranda sadece bir toz bulutu vardı. Bilgisayar başındaki üsteğmen devam etti.
“efendim ekranda göremiyoruz ama tarayıcımıza göre meteor ikiye bölündü. Küçük bir parça ayrıldı. Net bilgiler toz bulutu dağıldıktan sonra gelecektir. En fazla yedi dakika. Sadece şu kesin bu patlama doğal bir patlama değildi.”
Birkaç dakikalık bir sessizlik oldu. Sonra toz bulutu yavaş yavaş dağılmaya başladı. Ekranın köşesinde de bazı rakamlar belirmeye başladı. En beklenmedik olarak ekran ikiye bölündü iki ayrı görüntü gelmeye başladı. Teleskop iki noktadan ayrı ayrı görüntü aktarıyordu. Herkes şaşkındı. İlk şaşkınlığı bozulan hakan oldu.
“Efendim çok enteresan. Meteordan küçük bir parça koptu. Küçük parça doğru hesaplanmışsa doğruca Dünya’ya geliyor.”
“Büyüklüğü ve şekli nedir?”
“Şu an hesaplanıyor. Bu birkaç dakika alabilir. Garip olan meteordan kopan parça neredeyse tamamen metalden oluşuyor. Efendim! Yeni bir bilgi gök taşının da rotası değişmiş. O da doğruca Mars’a gidiyor.”
“Bütün hesapları yeniden yapın. Patlamanın basınç ve radyasyon etkisi geçtikten sonra yapın da cihazlar hata yapmasın.”
Canan hemen üs komutanın odasına bir asker gönderip buraya gelmesi gerektiğini iletti. Kendide bir bilgisayar başına geçip gelmesi gereken diğer kişileri çağırdı. Kendi cep telefonundan da Ankara da bulunan Hüseyin’e ulaşıp yarın sabah Konya’ya gelmesi gerektiğini söyledi. Kısaca durumu da açıkladı. Uzay denince onun asla hayır demeyeceğini biliyordu. Sabah burada olacağından adı gibi emindi.
29
Üs komutanı ve diğer yetkililer salonda toplanalı on dakika kadar geçmişti. Canan hepsini karşısına alıp durumu izah etmeye başladı:
“Kopan parça yaklaşık bir buçuk kilometre genişliğinde beş kilometre yüksekliğinde düzgün bir koni şeklindedir. Yüzde doksan sekiz de metal ama bizim bilmediğimiz bir alaşım. Rotası ise doğruca Dünya’dır. Bir değişiklik olmazsa atlas okyanusunun Cebeli Tarık boğazının hizasında tam ortasına düşecek. Tahmini atmosfere giriş süresi dört gün. Bu olayı bu kadar büyütüp herkesi evinden çağırmamın iki sebebi var. Birincisi iki ülke daha bunu gördü ve bilgi karşılaştırması yapmak için izninize ihtiyacım var. İkincisi ise ben bunun bir uzay aracı olduğunu ve bilmediğimiz bir şeyle karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum.”
Canan sustuktan sonra kısa bir sessizlik oldu. Komutan Berk ayağa kalkıp Canan’ın yanına geldi.
“büyük parça ne oldu?”
“O da rotasını değiştirip Mars’a doğru ilerlemeye başladı. Hızında bir değişiklik yok. Marsa oldukça yakın geçecek ve başka bir noktadan galaksiyi terk edecek.“
Kısa bir süre düşünen komutan Berk iki defa salonu yanlamasına gitti geldi. Eliyle çenesini kaşıdı. Salondaki yaklaşık yirmi kişinin tek tek yüzüne baktıktan sonra yeniden ortaya gelip Canan’a:
“Bilgi paylaşımı ve karşılaştırmanıza izin veriyorum. Yarın sabah yeniden toplanalım. Net bilgiler ışığında durumu değerlendirelim. Alpar’ları ve tüm fetih ekibini de toplantıya çağırın. Belki bilgilerine ihtiyacımız olur.”
Komutanında aklı uzay aracı olduğuna yatmıştı. Değilse bile bir so-
30
run olmazdı. Ortalığı ayağa kaldırmadan bazı şeyleri netleştirmek iyiydi. Başka fikir beyan eden olmayınca da sessizce dağıldılar.
Canan kocasını ikna edince dışarıda güzel bir yemek için üsten ayrıldılar. Sabaha kadar arayıp soran olmazdı. İyi bir akşam olmalıydı. Sabah huzur içinde olmalıydılar. Gecenin geç vakti eve döndüklerinde huzurlu değillerdi. Başlarına gelen küçük kaza onları daha da gergin yapmıştı. Birbirleri ile konuşurken son anda önlerine çıkan aracı fark etmemişlerdi. Araçların algılayıcıları sayesinde olay ucuz atlatılmıştı. Üsse taksiyle dönmek zorunda kalmışlardı.
Günün ucuyla uyanan Canan kocasını uyandırmadan onun kahvaltısını hazırlayıp doğruca kumanda odasına gitti. Odada nöbetçilerden başka kimse yoktu. Sessizce selam verip masasına geçti. Kendi bilgisayarını açıp elde edilen son verileri kontrol etmeye başladı. Arada bir hım yapıyor, dudaklarını büzüyor sonra gözlerini hafifçe kısıp ekranı daha dikkatli inceliyordu. Yanındaki kağıda bazı notlar alıyordu. Birden irkildi. Oradaki nöbetçilere seslenerek “çocuklar bunu fark ettiniz mi?” diye sordu. Onların cevabını almadan da devam etti
“göktaşının hızında düşme var. Rotası da biraz sapmış. Son verileri bir daha aktarın acaba marsa çok yakın geçişinden mi kaynaklanıyor. Yoksa başka bir sebebi mi var?”
Biri bayan iki mühendis bilgisayarlarından yeni ölçümler almaya kayıtları incelemeye ve elde ettiklerini Canan’ın ekranına aktarmaya başladılar. Canan her eline geçen veriyi hesaplama programına yüklüyor dakika dakika değişim grafikleri çiziyordu. Her grafik çizgisi değiştiğinde onun da yüzü değişiyor. Sanki olmaması gereken bir şey olmuş gibi ifadesiz ve donuk bakıyordu. Bilgisayar çıktıları alıyor bütün hızı ile çalışıyorlardı. Durumu anlamak için soru soran mühendisleri
31
Cevapsız bırakıp işini daha dikkatle yapıyordu.
Bir saatin bitiminde odaya ilk gelen Hüseyin oldu. Canan onu görünce sevinçle yerinden fırlayıp
-Hoş geldiniz Hüseyin Bey tam zamanında geldiniz. Kimse yokken sonuçları bir görseniz iyi olur. On beş yirmi dakikaya kalmaz herkes toplanır. Buyurun bir bakın
Dedikten sonra yaklaşık bir saattir almakta olduğu bilgisayar çıktılarını uzattı. Hüseyin Canan’dan tomarı aldıktan sonra genç mühendislere dönüp çay karıştırır gibi yapınca bayan mühendis “tabi efendim” diyerek çay ve kahvaltılık bir şeyler almaya gitti. Onun işareti ile Canan’da aç olduğunu hissetti. Aralarında usul konuşmalarla masaya oturdular. Hüseyin bilgisayarın yanında Canan ise koltuğundaydı. Hüseyin çıktılara göz atarken Canan yenilerini alıyordu.
Çaylar içilip kahvaltılar edilirken Yusuf ile Nuri içeri girdi. Onların akabinde de halim ile Osman geldi. Hüseyin’i gören şaşırıyor koşup kucaklaşıyordu. Hal hatır sormaktan iş konuşamıyorlardı. Tam bu sırada bayan mühendisin dikkat sesi ile hepsi ayağa fırladılar. Üs komutanı gelmişti. Canan hemen elindeki çıktıları alıp toplantı yapılan seki gibi yere geçti. On dakikaya kalmadan da gelmesi gereken herkes oradaydı. Fetih ekibi ayrı bir gurup oluşturmuştu. Alpar’larda onlara yakın oturuyorlardı. Bayan Belikri hepsiyle tek tek selamlaştı. Bayanlara sarılmasına rağmen erkeklerle tokalaşmadı. İnançları bunu gerektiriyordu çünkü.
Herkesin geldiğini gören Canan üs komutanına baktı. Konuşmak için izin istiyordu. Üs komutanı arkasına yaslandığı koltuktan istifini bozmadan sağ elini ileri doğru uzatarak “buyurun Canan Hanım” dedi.
32
“sayın komutanım mesai arkadaşlarım göktaşıyla ilgili çok ilginç gelişmeler var. Göktaşından küçük bir parçanın ayrıldığını zaten biliyorsunuz. O doğruca Dünya’ya gelmeye devam ediyor hızında ya da rotasında herhangi bir değişiklik yok.
Büyük parça ise korkunç bir ivme ile hız kaybediyor. Rotası da sürekli değişiyor. Marsa doğru çok genmiş bir kavis çizmeye başladı. Aynı şekilde devam ederse ve marsın pozisyonuna göre yörüngeye girme ihtimali var. Hatta oldukça yüksek bir ihtimal bu. Bilgi paylaşım iznim olduğu için bunu sabah siz gelmeden önce bütün ülkelerle paylaştım. Onlardan da teyit bekliyorum.
Bütün bunlara dayanarak küçük parçanın dünyaya gelen bir uzay aracı olduğunu düşünüyorum. Gerekli resmi açıklamaları yapmak sizin işiniz. Bu konuda uzaylıların kendisi ve onların tanışları buradalar. Onları bilirkişi kabul edebiliriz. Çok değerli bilgiler verebilirler. Yeteri kadar bilgilendirildiler. Konuşmak isteyen fikrini söyleyebilir.
Bütün başlar altı Alpar’a döndü. Onlarda şaşkın şaşkın kendi aralarında bakışıyorlardı. Sessizlik devam ederken Hüseyin ayağa kalktı. Canan hanımın yanına geldi:
“sanırım bize sorulan tüm dünyayı uyardığımız Tugvan tehlikesi. Bu gelen Furogna mı? Benim fikrim değil. Dayanaklarım tüm incelemelerimde karşılaştığım şeyler hiç birbirini tutmuyor. Bir kere Furogna bu meteordan en az altı kat daha büyüktü. İkincisi ise oradayken yapılan hesaplamalarda yirmi yıldan önce gelemeyeceklerini biliyoruz. Oysa biz geleli daha dokuz yıl oldu. Ama bu gelenin de uzay aracı olmadığını söylemek çok zor. Alınan verilere göre bence başka bir canlıyla karşı karşıyayız.”
33
Hüseyin yerine geçtikten sonra Yusuf geldi. Salonda oturanları askerlik alışkanlığı başıyla selamlayıp mikrofona eğildi.
“bende Hüseyin Bey’e katılıyorum. Aklımı karıştıran meteorun etrafındaki gaz bloğu ile Furogna’nın atmosferi bire bir tutuyor. Benim aklım Tugvan değil de Furogna’nın başka bir parçası olduğuna yatıyor. Belki Geregen’ler belki de başka bir Alpar yer altı şehri. Nasıl geldiler nasıl buldular bilmem. Ben böyle düşünüyorum.”
Yusuf yerine geçerken Bayan Bucan ayağa kalkıp izleme yapan mühendislerden birinin onu çağırdığını söyleyip dışarı çıkmak için izin istedi. O çıktıktan sonra Bayan Belikri her zamanki vakarı ve asaleti ile ayağa kalkıp:
“Bence de bunlar tesadüf olamayacak kadar düzenli. Toprak ve gaz incelemelerinden de görülüyor ki büyük ihtimalle de Furogna’nın bir parçası bu gelen. Kendi ırkım bile olsa ben bu gelenlerin dost olduğunu düşünmüyorum. Dost olsalardı meteordan ayrıldıktan sonra onu marsın yörüngesine sokmazlardı. Ona tekrar ihtiyaçları olacağını düşündükleri için bırakmadılar sanırım. İlerde ne yapmak istediklerini bilmiyorum. Hazırlıklı olmamız gerek.”
“elbette hazırlıklı olacağız Bayan Belikri. Atmosfere girene kadar iletişim kurmak için her yolu deneyeceğiz. Atmosfere girdikten sonra silahlarımızı hazırlayıp hamleyi onlardan bekleyeceğiz. Bunu bütün ülkeler de kabul edecektir eminim.”
Berk Komutan konuşmasına devam edecekti ki Bayan Bucan elinde bir bilgisayar çıktısı ile içeri girdi. Doğruca Canan’ın yanına gidip kulağına bir şeyler söyledi. Bayan Bucan eliyle kürsüyü işaret edip “buyurun” deyince Bucan o hızlı konuşması ile:
34
“efendim son verilere göre göktaşının marsın yörüngesine girmesi kesinleşti. İkincisi ise dünyanın tamamı aynı fikirde. Bu bir uzay aracı. Rakamlarda verilerde bire bir örtüşüyor. Resmi açıklamalar yapılmaya başlandı. Yarın akşama da uluslar arası üst düzey bir toplantı yapılacak. Bunlar bizi aşar. Artık toplantıya bir son verip resmi açıklamayı yapmamız gerekiyor. Kendi aramızdaki görüşlerin çok önemi kalmadı.”
Üs komutanı derhal Genel Kurmay Başkanlığı, İçişleri Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı ve başbakanlık ile irtibata geçilip detaylıca bilgilendirilmesini emretti. Üssün basın sözcüsü ise medyaya haber göndererek iki saat sonar basın toplantısı olacağını iletti.
Salon dağıldıktan sonra Canan ile Bucan orada kaldılar. Herkes işinin başına döndü. Üs komutanın emriyle de her birim teyakkuz durumuna geçti. Şimdilik ikinci derecede bir durumdu ve sadece hazır olmayı gerektiriyordu. Son yirmi dört saatte verilerde değişiklik olmadı.
Uzaya hakim ülkelerin yaptığı toplantı bittiğinde sabah beşti saat. İlk açıklamalar ise saat altıyı geçerken yapıldı. Açıklama bütün ülkelere resmi kanallarla duyuruldu. Daha sonra medya yoluyla tüm devletler kendi halklarına gerekli açıklamayı yapmaya başladı.
Toplantı sonucunda tüm dünya bu gelenin uzay aracı olduğuna inanıyordu. İletişime geçme çalışmalarına başlanmıştı. Her şeye rağmen silahlar hazır tutulacaktı. İlk hamle onlardan gelmeden ateş açılmayacaktı. Şu an için atlas okyanusunun ortasına ineceği hesaplanmış olsa da istediği zaman rota değiştirebileceği varsayılarak tüm ülkeler hazırlıklı olmak zorundaydı. İndiğinde ya da vurulduğunda karma bir araştırma gurubu oluşturulacaktı. 24 saat içinde ülkeler seçtikleri üst düzey eğitim almış üç inceleme elemanını Londra’ya göndereceklerdi.
35
Paris’te her noktaya müdahale edebilecek karma bir kolordu kurulacaktı hava ve deniz birlikleri ile de takviye edilecekti. Ayrıca her ülke kendi bünyesinde de değişik bölgelerde savunma, araştırma ve kurtarma birimleri konuşlandırıp hazır bekletecekti.
Üç günde ne kadar hazırlanılabilirse o kadar hazır olunacaktı. Asla güvenlik elden bırakılmadan yapılacaktı her şey en kötü ihtimale göre hesaplanacak en iyi ihtimal istenecekti.
Bütün hazırlıklar yüzde doksan tamamlandığında aracın dünyaya uzaklığı sadece yüz elli bin kilometreydi. Bu kadar yakındayken bile yapılan tüm incelemelerde hayat belirtisi alınamamıştı. Hatta aracın alaşımı bile çözülememişti. Araçta ne bir kapı ne bir çıkış ya da pencere tespit edilememişti. Sanki tek parçadan dökülmüş gibiydi. Dünyaya yaklaştıkça hızı düşüyor ama rotası değişmiyordu.
Yirmi saat sonunda atmosfere girerken Fetih’ten daha yavaştı. Konya pür dikkat aracı takip ediyor tüm imkanları ile de iletişim kurmaya çalışıyordu. Bütün ülkelerin aynı merkezlerinde aynı hummalı çalışma vardı. Ancak araç ne bir hayat belirtisi veriyor nede çağrılarla ilgileniyordu. Kılını bile kıpırdatmadan atmosfere girmeye devam ediyordu. Hala rotası değişmiş değildi. Aslında kimse ne yapacağını bilmiyordu. Herkes bir şeyler yapıyor görünüyordu.
Araç atmosfere girdiği andan itibaren uydu kameraları ile görünmez olmuş radarlardan takip ediliyordu. Hızını sabitlemiş aşağı doğru aynı rotada devam ederken tüm dünyanın gözleri önünde radarlardan kayboldu. Yeni ya da eski tüm sistemlerle aranmasına rağmen herhangi bir iz bulunamadı. Paris’ten havalanan 10 uçaktan oluşan bir filo inmesi beklenen yeri gözlemeye başladı.
36
Tüm aramalara rağmen araçtan hiçbir iz bulunamadı. Değişik merkezlerde araştırma merkezleri kuruldu. Aylarca arandı. Hiçbir ize rastlanamadı. Ya buhar olup havaya karışmıştı ya su olup denize
Elde tatmin edici bir bilgi yoktu. Olaydan altı ay sonra birleşmiş milletler kararı ile mars yörüngesindeki meteora bir araç gönderilerek araştırmaya oradan başlanması ön görüldü. Yine ülkelerden karma bir ekip oluşturulacaktı. Yolculuk için Amerikan uzay aracı Salvation kullanılacaktı. İki Çinli, iki Japon, dört Amerikan biri Alpar olmak üzere üç Türk, bir Alman, iki İngiliz, bir Fransız ve birde İranlı olmak üzere toplam on altı kişilik bir araştırma ekibi araçta bulunacaktı. Biri Alpar biri Türk iki Amerikalı dört pilot ve beş ülkeden eşit sayıda bu ekibe hizmet ve koruma sağlayacak otuz kişilik silahlı askeri birlik binecekti.
Kalkış tarihi ayarlandı her şey hazırlandı. İki ay içinde uçuş başlayacak sonraki yedi ay içinde de dönülecekti. Her şey yolunda giderse sorun çözülecek kaybolan arcında sırrına erişilecekti. Cevaplanması gereken tüm sorular yanıt bulacaktı.
Sorunsuz bir kalkış sorunsuz bir yolculuktan sonra 89 günde göktaşına ulaşıldı. Canan her 48 saatte bir uzay ekibine katılmış olan Hüseyin, Belikri ve Ali’den rapor alıyordu. Son aldığı rapordan göktaşına ulaştıkları iniş hazırlıkları için etrafında tur attıklarını öğrenmişti.
Son on gündür araçla bağlantı kurulamıyordu. Bunun nedeni olarak meteorun marsın diğer tarafında olması dolayısıyla sinyallerin bozulması gösteriliyordu. Sinyallerin dünyaya ulaşma süresi de hesaplanırsa bir saat içinde Canan bir rapor almalıydı. Alamazsa bir aksilik var demekti. Korktuğu gibi olmadı kırk iki dakika sonra Hüseyin bir yazılı mesaj göndereceğini kendi bilgisayarından almasını söylüyordu.
37
Hemen odasına koşup bilgisayarını kontrol etti. Eksiklik yoktu. Çokta uzun sürmeden bilgisayar ekranına yazılar düşmeye başladı. Okudukça sessizleşiyordu. Yüzünü buruşturarak okumaya devam ediyordu. Gittikleri 114 günün özetiydi rapor. Sinyallerin ulaşma süresini de ilave edince orada 115. Gündü. Gelen sinyaller biter bitmez bilgisayardan hemen bir çıktı. Aldı. Yeniden okumaya başladı.
“sorun çıkmadan rahat bir kalkış ve eğlenceli bir yolculuktan sonra seksen dokuzuncu günün bitimine yakın bir saatte Pilaki’ye ulaştık. Meteora bu adı verdik İngilizce de bela anlamına geliyormuş. Plague ama ben daha kolay olduğu için Pilaki diyorum.
Ne meteorun ne de bizim kendi eksenimiz etrafında dönme durumu olmadığından yörünge diye bir şey söz konusu değil. O nedenle pilotlarımız sürekli gök taşını takip etmek durumundalar. Biraz fazla yoruluyorlar. Fakat yapacak bir şeyimiz yok. Aramızdan her pilota bir yardımcı verip yüklerini, biraz olsun hafifletmeye çalışıyoruz. Araştırma ekibi olarak bizimde çalışmalarımız aralıksız devam ediyor.
Ulaştığımız sonuçlara göre bu ada büyüklüğündeki kaya parçasının Furogna’dan koptuğu kesindir. Hem toprak hem etrafındaki atmosfer bire bir uyum gösteriyor. Sorun şu ki yüzeye inemiyoruz.
Nedenini hala çözebilmiş değiliz. Atmosfere girdikten yarım saat sonra bütün göstergelerimiz sapıtıyor. Etkili olan manyetik alanlara göre yapmış olduğumuz yeni ayarlar hiçbir işe yaramıyor. Araç korkunç sarsıntılarla silkiniyor. Parçalanacak gibi sarsılıyor. O halde manyetik fırtınalarla dolu ikinci katmanı geçmemiz olanaksız olduğu içinde tekrar uzay boşluğuna dönmek zorunda kalıyoruz. Boşluğa çıkınca tabiri caizse aracımızın küçük sıyrıklarını tamir etmek zorunda kalıyoruz. Tüm çabalarımıza rağmen başaramadık. Sanki bize yönlendirilen bir elektron
38
Dalgası her seferinde bizi kasıtlı olarak durduruyor gibi oluyor.
Bütün çalışmalarımıza rağmen göktaşından herhangi bir hayat belirtisi alamadık. Hareket ya da sıcaklık farkı bulamadık. Sinyallerle çıkardığımız yer şekilleri haritası bana Obuz’un Boklon tarafını hatırlattı. Haritalarla karşılaştırmadan da bir şey söylemek mümkün değil elbette. Yüzeyde donmuş su kütlesi de bulunmuyordu.
Farklı noktalardan, farklı açılarla ve farklı şeklerde dokuz kez inmeyi denedik. Hiç birinde 300 kilometreden daha fazla ilerleyemedik. Yavaştan aramızda tartışmalar, kavgalar, emre itaatsizlikler başladı. Başarısızlığımızdan dolayı herkes bir diğerini suçluyor. Ortam gergin. Altmış üç saat sonra son iniş denememizi yapacağız. İnersek bir hafta ya da on gün aşağıda kalabiliriz. Sonra döneceğiz. İnemezsek doğrudan dönüş hazırlıklarına başlayacağız. Onayınızı bekliyoruz.
Onaylamasanız da dönmek zorundayız. Çünkü gerek yaşam destek kaynaklarımız (gıda, oksijen vs.) gerek aracımızdaki yakıtımız ancak dönüşe yeterlidir. Burada ki personelinde fiziki ve psikolojik durumu göz önüne alınarak bu kararımız oy birliği ile alınmıştır.
Kaptanımız Thomas Carefree’nin emriyle de herkes kendi ülkesine durumu bildirdi. Yani milyarlarca dolar harcanarak büyük umutlarla çıkılan bu yolculuk tam bir fiyasko. Bildiklerimizi tekrar ve teyit etmiş olduk. Yeni bir şey öğrenirsek rapor edeceğiz.
Ali mi Yusuf mu tartışmasında iyi ki tercihimiz Ali’den yana kullanmışız. Yusuf burada olsaydı buradakilerin en az yarısıyla kavga etmiş olurdu. Ali ona göre çok daha sakin bir insan. Buradaki ortam ise Yusuf’un ortamı değil. Bunu da dip not olarak söylemiş olayım”
Çıktıyı birkaç nüsha daha çoğaltan Canan koşarcasına odasından
39
Çıkıp üs komutanının yanına gitti. Selam ve saygı gösterdikten sonra komutanın masasına çıktıları koydu. Geri çekilip ayakta beklemeye başladı. Komutan Berk sakin çıktıları eline alıp okumaya başladı. Canan öylece bekliyordu. Sıkılmıştı beklemekten:
“söylemek istediğiniz bir şey yoksa gidebilir miyim?” diye sordu. Berk komutan elindekileri okumayı bırakıp Canan’ın yüzüne ters ters baktı.
“acelen ne? Ben git sersem gidersin” deyince Canan yine çocuk gibi azarlandığını düşündü. Bütün cesaretini toplayarak komutana çıkıştı:
“efendim haz mı duyuyorsunuz koca insanları kadın erkek demeden çocuk gibi azarlamaktan. Bu yaptığınız hem size hem makamınıza yakışıyor mu? Doğrusunu isterseniz bu tavrınız çok kırıcı ve üzücü. Sizin daha seviyeli olmanız beklerdim”. Deyince berk komutan son günlerdeki olumsuzluklardan mıdır yoksa Canan’a ayrı bir öfkesi olduğundan mıdır bilinmez hiddetle yerinden kalkıp anlaşılmaz bir gerginlikle bağırmaya başladı:
“sana ne be kadın. Sen niye boyundan büyük sorular soruyorsun. Sen kimsin ki böyle hadsizlik yapıyorsun. Eşek gibi ben çık diyene kadar bekleyeceksin. İstersem sabaha kadar”.
Tam bu sırada kapı açılıp içeri nazım bey girmişti. Son iki cümleyi gayet net duymuş ve anlamıştı. Karısının yanına dikilip:
“asıl sen kim oluyorsun da benim karıma bağırıp hakaret ediyorsun. Onun sadece işini yaptığından eminim”.
“kim miyim? Ben bu üssün komutanıyım. Asıl sen kimsin ki benim odama böyle girip bana kafa tutabiliyorsun. Derhal çık dışarı yoksa attırırım. Sen bir sivilsin ve asla burada olmaya hakkın yok defol git”.
40
“ulan ben sana kim olduğumu ne hakla burada olduğumu gösteririm şimdi”. Nazım yaşından beklenmedik bir atiklik ile Berk’in üzerine yürüdü. O da gardını almış onu bekliyordu. Nazım’ın ilk hamlesini boşa çıkarıp Kendisi hamle yaptığında Nazım da onun hamlesini savuşturdu. İkisi de birer adım geri çekilmiş yeni hamle için hazırlık yaparken Canan bütün gücüyle bağırdı:
“durun!” İkisi de ona baktılar
“artık size katlanamayacağım Berk Bey. Sabah istifa mektubum masanızda olur. Burada olanlar içinde biz susacağız sizin de susmanız gerektiğini söylemeye gerek var mı bilmem. Aşağılık herifin tekisin. Nazım sıkma canını hadi gidelim”. Nazım’ın kolundan tutup kapıya doğru çekiştirdi. Nazım eşinin çağrısına uydu odadan çıktılar onlar çıkarken Berk’in sesi yankılandı koridorda:
“Öylece kaçıp gitmeyin. Hesabını sorarım size” diyordu.
Doğruca kumanda merkezine geldiler. Canan hemen Bucan’ın yanına gidip yarından itibaren burada olamayacağını tüm yetkilerini ve zimmetindeki her şeyi ona devretmesi gerektiğini Gerekli evrakları hazırlamasını söyledi.
Oradaki herkes şaşırmıştı. Yaşlı genç herkes Canan’a cevap bekler gibi bakıyordu. O da bir şey söylemeden yaka mikrofonunu açarak Hakan’a sesi hoparlöre vermesini işaret etti:
“arkadaşlar hepinizle uzun zamandır görev yapıyoruz. Hepinize çok teşekkür ederim. Az önce üs komutanı ile hoş olmayan şeyler yaşadık. Birbirimize hakaretler ettik. Ben istifa etmezsem o beni kovduracak. Şimdilik bu kadarını bilmeniz yeterli. İstifa dilekçemi yazıp evime gideceğim. Yarın sabah devir teslim ve veda için gelirim. Görüşürüz”.
41
Başka da bir şey söylemeden oradaki 15 personelin bir sürü soruları arasında eşiyle birlikte kapıya yürüdüler.
Onlar kapıya vardıklarında üs komutanı da içeri girmek üzereydi. Birbirlerine öyle kinle baktılar ki Nazım Bey neredeyse yeniden saldıracaktı. Onlar çıkınca oradaki personele dönüp öfkeyle bağırdı:
“Ne bakıyorsunuz? Maymun mu oynuyor? Dediğinde herkes işine döndü. Komutan, Hakan’ın yanında duran mikrofonu alıp açmasını işaret etti. Hala öfkeliydi.
“arkadaşlar bu andan itibaren bu kadın ve eşi bu odaya girmeyecekler. En kısa zamanda üsten de ayrılacaklar. Bunun için elimden geleni yapacağım. Görevi devredeceği amiriniz sabaha burada olacak. Ben olmadan devir teslim yapılmasın. Şimdilik iyi akşamlar” dedi ve gitti.
Canan ertesi sabah emekliliğini düşünerek istifa yerine önce yıllık izin ardından da görev yerinin değiştirilmesi ile ilgili dilekçeyi komutana sunduktan sonra doğruca kumanda merkezine geldi. Bucan ve hakan orada onu bekliyorlardı. Ne kadar ısrar ettilerse gelecek amiri beklemeden Bucan’a devir işlemini yaptı. Ayrılmak üzereyken kapıda üs komutanı ile karşılaştı. Başka tarafa bakarak çekip gidecekti ki:
“Canan Hanım az sonra yeni sorumlu gelecek. Görev teslimini yaptıktan sonra çıkabilirsiniz. İzin kağıdınızı imzaladım. Yıllık izninizin tamamını kullanacaksınız. Yeni görev yerinizi de ayrıca size bildireceğim.”
Canan öfkesini yenip komutanın uzattığı izin kağıdını aldı. Düzgünce katlayıp cebine koyduktan sonra bütün öfkesi ile Berk komutana baktı:
“Allah belanı versin hem ülkeye hem üsse zarar veriyorsun. Kan emici sülüksünüz sizler. Bütün bunları bir dostunu buraya getirmek için
42
yapıyorsun. Ben tüm zimmetimi ve yetkilerimi Bucan’a devrettim. Gelince ondan alsın artık.” Dedikten sonra sağ elini alnına koyup argo selamı verdikten sonra kapıyı itip çıktı.
Orgeneral Berk öfkelenmişti. Bu saygısızlığı onun yanına bırakamazdı. Gereksiz konuşmamak için sustu.
Salvation 89 günde gittiği yolu doksan bir günde dönmüştü. Beş saat süren gergin ama sorunsuz bir inişin ardından araçtaki bütün personel ortak hazırladığı raporu önce birleşik konseye sonrada kendi ülke temsilcilerine sundular. Yirmi dört saat süren sözlü anlatımların ardından uçuş ekibine ülkelerine gitme izni verildi.
Mars’ın yörüngesine bir daha gidilemeyeceği için çalışmalar atmosfere girdikten sonra kaybolan araca yöneldi. Bulunması artık kaçınılmazdı. Dünyanın değişik bölgelerinde araştırma büroları oluşturuldu. Buralara konunun uzmanları yerleştirilerek en iyi sonuca ulaşılmaya çalışılacaktı.
Denize yakın bölgelerde denizdeki değişikliklerden atmosfer ve yer hareketlerindeki değişikliklere kadar her şeyi araştırabilecek istasyonlar kuruldu. Bunların tamamı altı ay gibi kısa bir sürede yapıldı. Büyük paralar harcanarak bu işe özel yeni cihazlar yeni makineler geliştirildi. Zaten uzman olan kişilere yapacakları bu özel görevlerle ilgili kısa eğitimler verildi. Dünya tüm gücü ve tüm bilgisi ve tüm imkanı ile kaybolan o uzay aracının peşindeydi artık.
Heves ve hırsla başlayan çalışmalar aylar geçtikçe sinir bozucu oluyor hem çalışanlara hem ülke yöneticilerine angarya gibi gelmeye başlamıştı. Bir yılın sonunda yapılan uluslar arası toplantıda çalışmalara yapılan yatırımın yarı yarıya azaltılmasına ve Bir yıl daha araştırma
43
yapılıp bulunamazsa da sonlandırılmasına karar verildi. Bu süre zarfında bulunabilecek bir ipucu ya da olağan üstü olay olursa devam edilebilirdi.
Bir yıl geçti. Hiçbir değişiklik olmadı. Ne iklimlerde ne deniz hareketlerinde nede yer hareketlerinde hiçbir durum değişmedi. Üç yıla yakın geçen zamanda anormal hiçbir şey olmadığı için halk arasında da unutuldu her şey. Artık angaryaya dönen çalışmalara son verilip komisyon dağıtıldı. Herkes yeniden kabuğuna çekilip bütün ülkeler birbiriyle didişmeye devam ettiler. Birliktelik sona ermiş şimdi tekrar sen ben kavgasına düşmüşlerdi.



Uğur UKUT



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6391
2 Firari Fırtına 4447
3 Mustafa Ermişcan 3861
4 Hasan Tabak 3561
5 Nermin Gömleksizoğlu 3201
6 Uğur Kesim 3056
7 Ömer Faruk Hüsmüllü 3001
8 Sibel Kaya 2912
9 Enes Evci 2622
10 Turgut Çakır 2307

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:3160 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com