Romanlar

ateş ve su 3. bölüm
Okunma: 698
Uğur UKUT - Mesaj Gönder


3.BÖLÜM


İniş iznini alan küçük uçak Konya Hava Üssü’nün 4 numaralı özel uçaklara ayrılan kısa pistine doğru alçalmaya başladı. Yaklaşık 50 yolcusuyla Ankara’dan dönüyordu. Yolcuların tamamı düğün yorgunluğu ile uyuyordu. İnişe başlandığını fark etmemişlerdi. Hüseyin oğlunu evlendirmişti.
Gecenin karanlığında uyku sersemi olarak inen yolcuların çoğu kendi lojmanına yönelirken az bir kısmı da şehirdeki dairelerine gitmek için otoparkta onları bekleyen araçlarına yöneldiler. Gurup dağılmaya başlarken vedalaşanlar, tokalaşanlar vardı. Hiç biri sarhoş değildi. Hüseyin düğünde içkiye izin vermemişti. Alkollü geleni de almayacağını açıklamıştı. Gidenlerin çoğu da alkol almıyordu zaten.
Konya son yirmi yılın en sert kışını yaşıyordu. Üste standart uçuşların çoğu iptal edilmişti. Tarifeli sivil uçuşlar için bir pist acil durumlar içinde askeri tarafta bir pist açık tutuluyordu. Birde kısa pist özel durumlar
45
için açıktı sürekli. Üçü sivil tarafta dördü askeri tarafta yedi pist ise tamamen kapalıydı. Kullanılmıyordu. Işıkları açılıyor gelen uçaklar yerini görüyordu sadece.
Yusuf Ali’nin omzuna elini koyup başıyla hoşça kal dedikten sonra eşi Figen’in kolundan tutup lojmanlara doğru yürüdüler. Kapıdan girer girmez küçük oğlu işaret parmağını dudaklarına koyarak susun işareti yaptı. Onlar soyunurken de yanlarına gelerek fısıltıyla:
“Ağabeyim okul bitirme tezini hazırlıyor. Ya gidip yatın ya da sessizce oturun. Sabah beri yediğim laf buradan Ankara’ya yol olur.”
Bu uyarıyı dikkate aldılar. Sessizce salona geçerken Yusuf Figen’in kulağına eğilerek fısıldadı:
“Hadi bir çay demle de dinlenelim. Çok yoruldum. Şu kitabımı da ver biraz okuyayım. İlacını almamış esrarkeş gibiyim. O da benim ilacım.”
“Delirme Yusuf saat gecenin biri. Uyuyarak dinlen. Hem bak oğlan çalışıyor rahatsız etmeyelim.”
“Ben uçakta uyudum. Sen çayımı demle yat ben içerim.”
Figen biraz bozulsa da Yusuf’un inadını biliyordu. O çayı içmeden uyumazdı. Kitabı çarpar gibi koltuğun önündeki sehpaya atıp mutfağa yürüdü. Bu adam sabah gün doğmadan da arabayla önce Isparta’ya oradan da Afyon’a sonrada Konya’ya dönecekti. Yusuf zaten az uyurdu. Onun zayıf tarafı uyku değildi.
Çayı da tepsiyle sehpaya bırakıp yatmaya gitti. Biraz okuduktan sonra çayı bardağına dolduran Yusuf bir saat kadar çay içip kitap okuduktan sonra her şeyi olduğu gibi bırakarak yatmaya gitti.
46
Sabah saat altı buçukta kalktı. Üstünü giyindi. Arabayı akşamdan hazırlamıştı zaten. Otoparka indiğinde araç kendini çalıştırmış içini ısıtmış Yusuf’u bekliyordu. Hemen çantasını arka koltuğa atıp sürücü yerine geçti. Konya Isparta arası iki saat sürerdi. Yarım saatte kahvaltı molası verirse dokuz buçukta Orgeneral Şahin Uzun’un karşısında olurdu. Yarım saatte evrakları teslim edip çıksa yemek molası ile birlikte iki saatte Afyon sürerdi. Yarım saatte orada oyalansa yaklaşık akşamüstü altı da evde olurdu. Kış günü altıda hava kararmış oluyordu.
Yusuf bunları düşüne düşüne yol alırken birden cebinde titreşim oldu. Telefonuna bir haber gelmişti. Arayan generalin emir subayı teğmen Tuna idi. Sesli komutu ile bağlantıyı sağladığında yüzü biraz asılır gibi oldu. General randevuyu bir saat geriye atmıştı. Üstelik Isparta Piyade Tugayında değil Eğridir Kemik Hastalıkları Hastanesi’nde görüşecekti. Bu Yusuf için yarım saat kısalan yol ertelenen bir saat toplamda bir buçuk saat zaman kaybı demekti.
Hastanenin bahçesine girip aracı park etti. Oradaki koruma görevlisine generali sordu. Henüz gelmediğini en erken bir saat sonra geleceğini öğrenince aracına geri dönüp uyumaya çalıştı. Uyuyamayacağını anlayınca internetten kitap okumaya başladı.
Daldığı kitabın dünyasından bir erin camı tıklatması ile çıktı. Anlaşılan generalin annesini ziyareti bitmiş onunla görüşebilecekti. Biraz vakit geçmişti. Hızla çantasını alıp askerin peşine düştü. General hastanenin en üst katında başhekimin dinlenme odasında onu kabul etti. Oldukça zevkle döşenmiş bir odaydı. Son derece şık mobilyaları tamamlayan perdeler ve büyük bir kitaplık vardı. Her ne kadar zaman gereği kitapların kağıda basım işi son bulmaya yüz tutmuş olsa da bazıları asla vazgeçmiyordu. Yusuf’ta bunlardan biriydi. Başhekimin makam
47
koltuğuna oturmadı general. Öndeki sehpanın iki tarafına karşılıklı oturdular.
Yusuf çantasını açıp ona getirdiği evrakları özenle çıkarıp. Kendisine anlatıldığı şekilde bir bir anlatarak generale teslim etti. Her teslimden sonrada onun ıslak imza ve ses kaydını almayı unutmadı. Bazı açılardan düşünüldüğünde bu en ilkel iletişim metotlarından biriydi. Fakat hala en güvenlisi olduğu kesindi. Bir saatten fazla süren görüşmeden ikisi de sıkılmışlardı. Nihayet bitti ve Yusuf esas duruş gösterip generalin yanından ayrıldı.
Yarım saatten fazla programından geri kalmıştı. Hızla aracını çalıştırıp anayola çıktı. Aracın ulaşım cihazını açtığında genel kullanım yolu olarak Isparta Sandıklı Afyon güzergâhını gösteriyordu. Birde kestirme yol olarak Sultandağı Şuhut Afyon güzergâhını gösteriyordu. Kestirme yol Yusuf’a kaybettiği zamanı kazandırabilirdi. Bir kavşağa geldiğinde sağa dönerse Isparta yönüne sola dönerse Konya yönüne gideceğini biliyordu. Kestirme yol için geldiği yöne dört kilometre gittikten sonra sola dönüp aracı dağlara sürmesi gerektiğini biliyordu.
Kararsız kaldığını anlayınca aracı sağa park edip büyükçe bir çay salonuna girdi. Doğruca ocakta çay ve diğer içecekleri hazırlayan saçı sakalı ağarmış ihtiyara yaklaşıp selam verdi. Adam onun selamını alırken meramını anlamış gibi Yusuf’un önüne bir bardak dumanı üstünde çay koydu. İtiraz etmeden alıp çayı iki şeker atarak karıştırmaya başladı. Bir yudum çektikten sonra:
“hacı bey ben şimdi Afyon’a ne taraftan gideyim. Zamanım az ama kısa yol hakkında bir bilgim yok. Görmüş geçirmiş birine benziyorsun. O yol iyi midir?” adam başını kaldırıp Yusuf’a dikkatle baktı.
48
“maşallah genç yaşına rağmen albay olmuşsun.”
“teşekkür ederim”
“albayım yol açıktır. Lakin hem virajlı hem sarptır. Üstelik mevsim zemheri, çığ tehlikesi de var. Kazara yolda kalacak olursan bile yardımın gelmesi çok uzun sürer. Zamana karşı yarışın bu riskler karşılıyorsa riskleri al bu yoldan git. Yok! Zaman darlığı bu riskleri almaya değmezse bildiğin yoldan git.”
Adam iki üç cümleyle Yusuf’a hem yol göstermiş hem de kararına karışmamıştı. Çok bilgeceydi. Yusuf öğrenmesi gerekeni öğrenmişti. Çay parasını ödemek için davrandığında ihtiyar
“yolcusun ikramımızdır. Gittiğin yerde nefesin sıcak olsun”
Diyerek kapıyı gösterdi. Adama hayran bir bakış attıktan sonra elinde çantası kapıya yöneldi. Yusuf zoru severdi. En kötü karar kararsızlıktan iyidir diyerek geldiği yola sürdü arabayı. İlk kavşaktan da sola dönüp karşısında duran karlı dağlara doğru yol almaya başladı.
Tereddütleri olsa da biraz yol alınca hepsi kayboldu. Eğridir’den çıkıp dağlara doğru ilerledikçe yol tenhalaştı. Yol tenhalaştıkça Yusuf hızlandı. Kaybettiği zamanı hızla geri kazanıyordu. Dağlara tırmanmaya başlamıştı. İhtiyar haklı çıkmıştı. Yol açık ve buzsuzdu. İlk defa gittiği bu yol korkutmuştu. Keskin dönemeçleri vardı. Solda çok dik bir yamaç aşağıya doğru uzanıp gidiyordu. Sağdaysa zirveye çıktıkça artan her an dökülmeye hazır kar yığınları vardı.
Buldozerlerin yolu açmak için kürüdüğü kar yığınlarının yüksekliği sağlı sollu iki metre vardı. Bir otomobil düşse içinde kesinlikle görünmezdi. Hızını biraz daha düşürdü. Konya’ya sağ salim dönmek
49
istiyordu. Yavaşlayınca daha iyi bir gözlem fırsatı oldu. Keyifle karları ve sıradağ zirvelerini seyretmeye başladı.
Birden gözlerine inanamadı. Kırmızı paltosu içinde küçük bir kız çocuğu koşarak karşıya geçip el sallamaya ve çırpınmaya başladı. Arabanın her yeri kapalı olduğu için sesini duymuyordu ama kızın hareketlerinden yardım istediğini anlıyordu. Biraz yaklaşınca ağladığını fark etti. Durup durmamak arasında bocalamaya başladı.
Çok gizli bilgiler taşıyordu. Özel bir operasyon da olabilirdi. Aldığı eğitimden de durmaması gerektiğini biliyordu. Hızını iyice azaltıp etrafa dikkatlice baktı. Bu şekilde bir tuzağı fark edemeyeceğini biliyordu. Kızın hizasına geldiğinde sesini de duyuyordu. Uzun süredir akan gözyaşlarından ıslanan paltosunun yakasındaki buzu bile fark etmişti.
Durmadı. İlerlemeye devam ederken çay salonundaki ihtiyarı hatırladı. Vicdanının sesi onu rahatsız etmeye başladı. On saniye kadar daha gittikten sonra küçük kızın o incecik sesi, sanki sağ kaburgasından girip kalbine kadar ulaşan uzun bir ok gibi canını yakmıştı.
“Ne olur annemi kurtarın.”
Sağa yanaşıp durdu. İnmeden bir dakika kadar daha gözetledi. Kız onun durduğunu görünce ona doğru koşmaya başlamıştı. Şimdi sesi çok daha net ve acıklıydı. Yusuf hemen araçtan inip kıza “yaklaşma” diye bağırdı. Aracın başından ayrılmadan kabaca bir gözetleme daha yaptı. Araçta ki küçük küreği aldıktan sonra her ihtimale karşı aracın şifrelerini aktif hale getirip kilitledi. Kendisi zarar görse bile bilgilerin çalınmaması gerekiyordu. Silahını emniyeti açık olarak beline taktı.
Kıza doğru koşup onu kucağına aldı. Kızın çığlığı cünuna varmıştı. Sağ eliyle iki metrelik karda bir noktayı işaret ediyor ve aralıksız olarak:
50
“lütfen annemi kurtarın” Yusuf kıza öteki elindeki küreği gösteriyor, “şimdi kurtaracağız. Ağlama sen!” diyordu. Kızın gösterdiği noktaya geldiklerinde krem beyazı eski sistem tekerlekli uzun kasa bir aracın kara saplanmış olduğunu gördü. Beyaz olduğundan arabayı görememiş olmalıydı. Arka camdan baktığında sürücü koltuğunun üstünden bir kadın başı gördü. Başörtüsü açılmış, uzun saçları koltuğa yayılmış, sağ eliyle yandaki koltuğa dayanmış ama kıpırdamıyordu. Araç karın içindeki bir kayaya çarpmış olmalıydı. Anlaşılan küçük kız arka koltuktan bagaja geçerek çıkmış ama annesini çıkaramamıştı. Yusuf:
“merak etme anneni oradan çıkaracağız” diyerek elindeki kürekle aracın sol tarafından karlara saldırdı. Ön kapıya kadar küçük bir tünel açıp kapıyı açması on dakikadan biraz daha fazla sürmüştü. Hemen nabzını kontrol etti. Baygındı. Sağını solunu kontrol etti. Görünürde yarası da yoktu. Nefesi düzensizdi. Hemen sağ koluyla kadını omuzlarından tutup araçtan çıkardı. Açtığı tünelden sürükleyip yolun kenarına çıkardı. Telefonunu çıkarıp yardım istemek üzereyken kızın ona sarılması ile telefonunu düşürdü. Almak için uzandığında sol kolundan bir iğne saplandığını hissetti.
Gözleri karardı. Eğildiği yerden doğrulamadı. İki adım sendeleyip yüzükoyun yere kapaklandı. Bayılmadan telefonunun acil yardım çağrısına basmıştı. Askeri bir helikopterin yerini tespit edip bulması en fazla yirmi dakika alırdı. Şuuru da kapandı. Ölü gibi hareketsiz kaldı.
Gözlerini açtığında küçük bir uçakta yarı çıplak bağlıydı. Ona dokunulmamıştı. Bağlarını kontrol etti. Çok sağlam değildi. Sanki adet yerini bulsun diye bağlamışlardı. İçeride güçlü kuvvetli olduğu belli olan silahlı üç kişi vardı. Baş etmesi zordu. Zihni berraklaştıkça hatırlıyordu olanları. Kadın ona ilaç vererek bayıltmıştı. Acaba arabadaki dosyaları
51
almışlar mıydı? Uyandığını belli etmeden ani bir saldırı ile birini saf dışı edebilirse. Diğer ikisini alt ederdi. Sonrada uçağı istediği yere götürürdü. Yavaşça bağlardan ellerini kurtardı. Ayaklarını da kurtarınca adamlardan biri ona dönerek sanki niyetini anlamış gibi:
“Yusuf Albay rahat dur canın yanmasın” dedi. Yusuf için ok yaydan çıkmıştı. Dönüşü yoktu. Bütün hızıyla yanında durup kendisine seslenen adamın boşluğuna bir yumruk savurarak ayağa kalktı. Adam iyi eğitim almıştı. Beklenmedik yumruğu savuşturamadı ama son anda kaslarını kasarak darbenin şiddetini azalttı. Bir anda üçü birden koridora çıkmış Yusuf’un başına üşüştü. Neresine denk gelirse elindeki kısa sopalarla vurmaya başladılar. Aralarından çıkamayacağını anlayan Yusuf yere çömelip savunma pozisyonu aldı. Bu sefer teklemelerle devam ettiler.
”sana söyledik rahat dur diye” Yusuf karnına bağrına ve kafasına aldığı darbelerle oldukça hırpalanmıştı. Biraz geçte olsa içerden bir kadın çıktı adamlara öfkelenmişti:
“bağdan kurtulmuş köpek gibisiniz. Yeter durun!” Yusuf kesilen tekmelerden fırsat bulunca kadına baktı. O hırpalanmışlığın içinde bile beyaz arabadaki kadını tanımıştı. Yine elinde bir enjektörle Yusuf’a yaklaşıyordu. İtiraz etmek için elini uzattığında iki tekme aynı anda sağlı sollu böğürlerine indi. İki büklüm kıvranmaya fırsat bulamadan da kadın ilacı verdi. tüm acıları dinip kendinden tekrar geçti.
Sonra da ayağa kalkıp adamların hepsine baktı. Çok öfkeliydi.
“size köpek demek köpeğe hakaret olur. Ne yaptığınızı sanıyorsunuz. Yüce efendiye ne deriz ölürse. Canlı istedi onu. Kaldırıp yerine oturtun” dedi. Baygın olarak yerine oturtulup bağlanan Yusuf’un yanına oturdu.
***
52
Yirmi dakika bile olmadan Eğridir’den havalanan bir askeri helikopter Yusuf’un verdiği koordinatlara ulaşmıştı. Hiç kimse bulunamadı. Ne Yusuf ne başkası vardı. Yusuf’un aracından başka birde kara saplanmış halde beyaz araç vardı. Beyaz aracın sol kapısı ve arka bagajı açıktı. Öteki ise tamamen kilitliydi. Herhangi bir hasar görünmüyordu araçların ikisinde de.
Biraz sağı solu araştırınca Yusuf’un yardım çağrısı yaptığı cihazı buldular. Hemen yanındaysa vücudundan çıkarılmış olan DNA cihazı ve çıkarılırken akan birkaç damla kan vardı. Az ilerde ise gömleğini ve montunu buldular.
Yarım saat içinde de olay yerinin emniyeti alınmış teknik ekip kanıt topluyordu. Beyaz araç hurdaya çıkarılmış görünüyordu. Plakası da sahteydi. Başka araç izi yoktu. Haber ilk bir saat gizli tutuldu. Yusuf’tan başka eksik olmadığı anlaşılınca da medyaya açıklandı.
Figen’e haberi Urorna vermek zorunda kaldı. Yanında hazır bulundurduğu sakinleştiriciye gerek kalmamıştı. Figen susarak vermişti ilk tepkisini. Emekliliğinden sonra Konya’ya yerleşen Canan’da aramış durumu kontrol etmişti. Büyük oğlu okulda olduğu için şimdilik haberi yoktu. Küçük ise biraz sağa sola çarpmış bağırmıştı ama ilk şokun ardından oda sakinleşmişti. Medyadan da haberi olmadan onu arama işini Nazım Bey üslendi.
Gerek polis gerek askeri makamlar hedefin sadece Yusuf olduğunu orada bulunan hiçbir şeye dokunulmadığını açıkladılar. Büyük ihtimalle de bayıltılarak kaçırılmıştı. Cesedi bulunmadığı sürece hayatta demekti. Konya Uzay üssünde bir komisyon oluşturulup polisle işbirliği yaptırıldı. Araştırmalar başlamıştı. Kimlerin neden kaçırmış olabileceği hesapları yapıldı. İlk iş arkadaşları sonra aile bireyleri ifadeye çağrıldı.
53
Soruşturma dosyası açık kaldı. Yusuf’un çevresinden alınan bilgilere göre kimseyle bu şekilde onu kaçıracak kadar büyük bir husumeti yoktu. Arkadaşları, üstleri ve astları ile bir kaç ufak tefek kırgınlıkları vardı; bunlarında çoğu geçmişte kalmış ve kapanmış şeylerdi. Kimse de çıkıp net bir şey söyleyemiyordu.
Ertesi gün mesai başladığında polis raporları, asker kayıtları ve görgü tanıklarının ifadeleri doğrultusunda araştırma derinleştirilse de yeni bir ize rastlanamadı. Konya ve Isparta garnizon komutanlığının baskısı ile polis bir birim oluşturarak Yusuf’un kaybolması olayını aydınlatmak için görevlendirdi.
***
Yusuf ikinci kez gözlerini açtığında büyükçe bir odanın köşesinde elleri ve ayakları sıkıca bağlanmış bir halde soğuk beton bir zeminin üzerindeydi. Pencereden akşam loşluğunun kardan yansıyan ışığı vuruyordu. Az ötede ki masada dört kişi oturmuş bir şeyler yiyordu. İçlerinden biri başını çevirince Yusuf’un uyandığını fark etti.
Sadistçe bir sırıtarak ayağa kalktı. Yanın gelip Yusuf’un etrafında bir tur döndü. Tam karşısında durup karnına hatırı sayılır bir tekme salladı. Hiçbir şey yapamayan Yusuf acı ile silkinip inledi ve anlaşılmaz bir biçimde adama küfretti. Bu ilk hareketin ardından iki kişi daha koşar adım yanına gelerek sorgusuz sualsiz tekmelemeye başladılar. Dördüncü şahıs epeyce bu manzarayı seyrettikten sonra yerinden kalkıp adamlara seslendi:
“bu kadar eğlence yeter baylar. Adam ölürse kadın paramızı ödemez. rahat Bırakın artık adamı”
Az önce kuduz köpek gibi saldıranlar para kelimesini duyunca uysal
54
kedi gibi mırıldanarak yerlerine oturdular. Tüm acılarına rağmen Yusuf’un bilinci açıktı. Etrafını kontrol ediyor olanları anlamaya çalışıyordu. Son hatırladığı uçak üç adam ve dağ yolunda onu bayıltan uzun saçlı esmer güzeli kadındı.
Daha dikkatli bakınca buranın tek odalı bir dağ evi olduğunu tahmin etti. Gerek ahşap yapısı, gerek karşı köşede yanmakta olan şöminesi ile avcıların mola yeri olması muhtemeldi. “su!” diye inledi. Gerçekten ciğerleri yanmış dudakları morarmış ağzı da kırılan dişlerinden kanla dolmuştu.
Adamlardan biri büyükçe bir tasa su doldurup bir metre kadar ötesine koydu. Tasın başından ayrılırken aynı pis sırıtışı ile “ister yılan gibi sürün köpek gibi iç istersen susuz kal” diyerek yerine oturdu. Bu söze aldırmadı. İki üç kere kıvrılarak süründe ve suya ulaştı. Yüzü koyun dönüp içmeye başladı. Yeterince içince biraz daha aklı başına gelmişti. Suya odaklandığı için adamlardan birinin baş ucuna kadar geldiğini fark etmemişti. Adamın tüm gücüyle suratına vurduğu tekmeyle tekrar sırt üstü döndü. Darbenin etkisiyle de yeniden kendinden geçti.
Akşam loşluğu bitmiş ortalık dağların sessizliğine bürünmüştü. Diz boyu karın ışığında görüntüler seçilebiliyordu. Bir araç karların üstünde tüm ışıklarını yakmış olarak kulübenin önünde durdu. Adamlar araçtan inen saçları beline kadar uzun kadını görünce sevindiler. Tam söz verdiği gibi zamanında gelmişti. Birde parayı getirmişse işler ayna çal çal oyna olurdu.
Kadın elinde çantası ile kapıdan girer girmez köşede baygın olan Yusuf’a baktı. Onun kan revan içindeki halini görünce koşarak yanına gidip ilk işi nabzına bakmak oldu. Öfkeden delirmiş bir halde ayağa kalkıp adamların yanına geldi:
55
“Allah belanızı versin siz ne yaptınız böyle. Dua edin ki yaşıyor. Yoksa hepiniz buraya gömerdim” dedi. Adamlardan biri, en ukala olanı:
“kızacak bir şey yok abla. Kemikleri ne kadar sağlam diye kontrol ettik. Maşallah çok sağlammış baksana hiç kırığı yok” deyince kadın tüm hızıyla adamın göğsüne bir yumruk attı. Adam ıh bile diyemeden bir adım geri sendeledi, düştü ve hareketsiz kaldı. Diğerlerine cebinden çıkardığı bir tomar parayı uzatıp:
“işte paranız, leşinizi de alıp defolun buradan. Yoksa hepinizi öldürürüm” Adamların lideri belinden çıkardığı tabancayı kadına doğrulttu. Sinirden gözü dönmüş titriyordu. Diğerine parayı almasını işaret etti. Parayı aldıktan sonra kadına bir adım yaklaştı:
“şimdi beynine bir kurşun çaksam, sonra onu da öldürüp gitsem ne yapabilirsin? Tek başına da tehdit ediyorsun bizi. Arkadaşımızı öldürdün. Seni sağ bırakacağımızı mı düşünüyorsun.” Kadın son derece sakin adamın gözlerinin içine bakarak kendinden emin bir şeklide:
“bana bakın bir daha söylemeyeceğim. Buradan çıkmak için altmış saniyeniz var. Eğer çıkmazsanız hepiniz öleceksiniz. Ben başaramazsam ve bu adama bir şey olursa, sadece siz değil tüm sülaleniz ölü sayılır. Onun için hemen çıkın.”
“yok ya! Kim yapacakmış onu. Ufak atta civcivlerde yesin.” Kadın sükunetini koruyordu. Adama doğru bir adım yaklaştı. Şimdi aralarında sadece bir metre vardı. Her şeyin bitmesini ister gibiydi:
“Ben tanrının vekili yüce efendinin emriyle buradayım. Şimdi gitmezseniz sonuçlarına katlanırsınız.” Bir anlık dalgınlığından faydalanan kadın adamı silah tutan kolundan yakalayıp kendisine doğru asıldı ve burnuna yıldız saydıran bir kafa attı. Silah kadında kaldı; adam
56
Yere yuvarlandı. Kadın silahı ayakta kalanlara doğrultu:
“bugün çok keyifsizim. Canımda sizi öldürmek istemiyor. Deminde dediğim gibi leşinizi alın aracınıza binin ve defolun. Sizinle uğraşamam.”
Ayakta kalan iki adam birbirine baktı. Bu sırada yere düşen de ağzı burnu kan içinde ayağa kalktı. Diğerleri ona bakınca kafasıyla gidelim işaret yaptı. Yerdeki cesedi omuzladıkları gibi kapıya yöneldiler. kadının geldiği arabaya binip gözden kayboldular.
Kadın hemen çantasından çıkardığı malzemelerle Yusuf’un yaralarını sildi. Burada onu tedavi edebileceği bir şey yoktu. Yüce efendi kızmazsa iyiydi. Cebinden çıkardığı ilaçla son kez Yusuf’u bayılttı. Kaçma riskini göze alamazdı.
Bütün azalarının ağrısı ile gözlerini tekrar açtı. Bir sandalyeye oturtulmuştu. Elleri arkaya ayakları sandalyeye sıkıca bağlıydı. Vücudunu oynatmaya çalıştı başaramadı. Kendini kum çuvalı gibi hissetti. Başını öne eğip bir müddet öylece kaldı. Kafasında binlerce tahmin ve yorum uçuşuyordu.
Biraz daha aklı başına gelince başını kaldırıp etrafına baktı. Dört metre genişliğinde kare bir odada sırtı duvara dönüktü. Sağ tarafındaki duvarda kapı olması muhtemel ince çizgilerden başka odada pencere dahil hiçbir şey yoktu. Nedense duvarlar Yusuf’a Furogna’daki odasını hatırlattı. İnler gibi “ya Allah” dedi. Sonra Bilal-i Habeşi geldi aklına. Onun çektikleri yanında neydi ki şu hali. Yeniden “şükür ya Rab” dedi.
Neden buradaydı? Niçin bu kadar hırpalamışlardı? Burası neresiydi? Zaman konusundaysa hiçbir tahminde bulunamamıştı. Belki günler belki de saatler geçmişti. İlaçla uyutulduğundan beynindeki uyuşukluk geçmiyor, düşüncelerini toparlayamıyordu.
57
Sağ tarafından gelen hışırtıya başını çevirdi. Kapı aynı Furogna’da ki gibi duvarın içinde kaybolarak açıldı. O yaralı haliyle bile kapının ardında boz bulanık gördüğü gölgeye inanamıyordu. Bir bayan Alpar seyyar arabasının üstünde ilk yardım seti ile gelmişti. Yusuf’un önüne kadar gelip durdu. Aletlerden birini alıp ucuna bol miktarda bez doladı. Bolca yeşil renkli bir sıvı döktükten sonra yüzündeki kurumaya yüz tutmuş yaralarını temizlemeye başladı.
Kadın Yusuf’a doğru eğilirken tatlı tatlı gülümsüyor olsa da koyu renk teninde, iri siyah gözlerinde ve bakışlarında itici bir koku vardı. Ne kadar iyi niyetli davranırsa davransın sanki nefesinde bir art niyet bir zulüm var gibiydi.
Yusuf sakınır gibi başını geri doğru kaçırdı. Kadın güzel yüzüyle yeniden ve daha tatlı gülümsedi. Bir eliyle Yusuf’un başını tutup işine devam etti. On dakika kadar süren pansumanda açıktaki bütün yaraları temizledi. Onları bitirince de yer yer parçalanmış atletindeki ve pantolonundaki kan lekelerini mavi bir sıvıyla temizlemeye çalıştı.
Bu süre zarfında da Yusuf’un Alparca neredeyim, sen kimsin, burası neresi, kaç gün oldu gibi sorularına ise sadece gülümseyerek cevap verdi. Başlarda itici gelen kadın Alpar şimdi daha şirin görünüyordu. Yaptığı pansumanda işe yaramış sancıları hafiflemişti.
İşini bitirince sessizce eşyalarını toplamaya başladı. Bir yandan da duyulmasından korkar gibi fısıldadı:
“az sonra ferlone (en büyük lider) sana her şeyi anlatacak”. Sonra da arkasına bile bakmadan açık bekleyen kapıdan çıkıp gitti.
Sancıları hafifleyince kurt gibi aç olduğunu fark etti. Açlığına dayanarak en az 24 saat geçmiş olmalıydı. Kadına cevap alamayacağı
58
Saçma sorular sormak yerine açım deseydi belki biraz yiyecek verirdi. Yine sessizlik yine korkunç bir bekleyiş başlamıştı. Baygınken beklemek hiç sorun olmuyordu. Yeniden bayılmış olmayı isterdi şimdi.
Yusuf’a beş saat gibi gelen aslında bir buçuk saat süren bir bekleyişten sonra kapı tekrar hışırdadı. Yusuf kapıya bakınca uzun boylu birini gördü. Gözleri dinlenmiş olsa da hala biraz bulanıklık vardı. Yinede kapıya geleni tanıdığına dair bir his vardı içinde. Kapıdaki ragın ellerini kalçalarına koyup sert adımlarla içeri girdi. Yusuf onun yüzüne bakıyor nereden tanıdığını çıkarmaya çalışıyordu. Tam karşısında bir metre kadar ötede aynı vaziyette ayakta durdu. Vakur duruşundan asker olduğu belliydi. Yusuf yavaşça başını kaldırıp gözlerine baktı. Tam göz göze geldiklerinde ragın sert etkileyici ve öfke dolu sesiyle:
“hatırladın mı beni Yusuf” dedi.
Sesle birlikte Yusuf’un tepesinden kaynar sular döküldü. Her şeyi hatırlamıştı. Karşısındakiler Alpar değil Tugvandı. Pansumanı yapan bayanda Tugvan olmalıydı. İlk defa korku hissetti kendinde. Umudu da cesareti de bir anda kırılmıştı. Şaşkın ve öfkeliydi. Gözlerini Tugvanın gözlerine dikerek kurt görmüş köpek gibi hırladı:
“Foron”
“sana söylemiştim beni öldürmeden gitme diye. İşte yıllardır beklediğim an buydu.”
“çok istedim ama olmadı. Nasipten öte yol gitmezmiş. Nasibim olmasaydı ben bu kadar sopa bile yemezdim.”
“sende aynısın. Bütün insanlar gibi hem çok zeki hem çok aptalsın. İnancına saygı duyuyorum bana atalarımın furogna parçalanmadan
59
önceki inançlarını hatırlatıyor. Ben inanmıyorum. Doğrusunu istersen çok aptalca geliyor bana bu inanç meselesi.”
“o senin sorunun. Benim sığınacak limanım her zaman var. Beni öldürmen de umurumda değil.”
“seni elbette öldüreceğim. Bundan hiç şüphen olmasın. 17 yıldır bunun hayali ile yaşadım.”
“ne duruyorsun öyleyse. Yapsana!”
“dur bakalım öyle kolay ölüm yok sana.”
“anlıyorum işkencelerle benim cennetteki makamımı artıracaksın. Zor olacak ama dayanabilirim. Sana da teşekkür ederim.”
“tabii işkence de bir seçenek. Benim aklımda daha farklı bir şey var. İşkence ederek öldürmek son tercihim.”
“sen bilirsin her durumda ben kazanacağım.”
“sana bir kazanma şansı vereceğim doğru.” Yusuf şaşırmıştı. Daha dikkatli baktı ne demek istediğini anlamak ister gibiydi:
“nasıl yani!”
“seninle bire bir dövüşeceğiz. Sadece bedenlerimiz olacak. Hiçbir silah yok. Sınır yok. Birimizin ölümüyle sona erecek bir dövüş. Hem de halkımın önünde ölümüne bir kafes dövüşü.”
Başını öne eğdi Yusuf. Foron ise cevap istercesine onun yüzüne bakıyordu. İkisi de konuşmadan bir altmış saniye geçti. Foron odanın ortasında dolanmaya başladı. Yusuf ise ne yapması gerektiğini düşünüyordu. Dövüşse de dövüşmese de öleceğini biliyordu. Yeniden
60
Karşısına dikilmiş olan Foron’un gözlerine bakıp kavga etmekte olan kedilerin tıslamasına bezeyen öfke dolu bir sesle:
“seninle dövüşmeyeceğim Foron. Çünkü yensem de yenilsem de buradan sağ çıkamayacağımı biliyorum. O yüzden bence uzatma sık kafama sende kurtul bende.”
“yanılıyorsun. Bana güven beni yenersen sağ çıkabilirsin. Dövüşe başlamadan son emrim beni yenersen seni getirdikleri yere bırakmaları olacak. Gözlerinle göreceksin.”
“sana inanmıyorum. Güvenmek içinde hiçbir sebebim yok. Sen sözünde dursan bile liderleri öldürülen bir kavim sence onun katilini sağ bırakır mı? Sen ölmüş olunca verdiğin emirler de geçersiz kalacaktır. Anlayacağın ben her halükarda ölüyüm.”
“sen bilirsin. Dövüşmezsen ölümün çok zor ve acılı olur. Seni işkenceyle öldürmekten de aynı zevki alırım. Ben intikamımı adil bir şekilde almak istemiştim. Küçük bile olsa bir kazanma şansın vardı.”
Sonra Yusuf’un gözlerine kadar eğilip yüzündeki sol kaşının üstünden başlayıp sağ göz pınarının altından sağ yanağına kadar uzanan yara izini göstererek devam etti konuşmasına:
“bunu görüyor musun? Bu senin sağ botunun izi. Estetikçiler kaybedebiliriz dediler ama ben dokundurtmadım.”
“vay! Bana bu kadar değer verdiğini bilmiyordum.”
“sırf seni bulmak için gönüllü oldum Yusuf. O tekmeyi sallayışın hiç gözümün önünden gitmedi. Aynısını bende sana yapmalıyım. Bunun için her şeyi göze alabilirim. Nefretimi hep taze tutmak için de yara
61
izini sildirmedim. Her ayna karşısına geçtiğimde de katlanarak yeniden öfkelendim sana.”
“bak Foron seninle dövüşüp seni halkının önünde yüceltmeyeceğim. Kafese soksan bile sen vurdukça kılımı bile kıpırdatmam rezil olursun.”
“tamam! Bende seni işkence ile öldürürüm. Öyle acılar çekersin öyle uzun sürer ki sonunda dövüşmeye razı olursun. Ben sana bir şans verdim ister kullanırsın ister kullanmazsın. Tercih senindir.”
Bu tehdit karşısında Yusuf yeniden düşünme gereği duydu. Foron gerçekten bunu yapabilirdi. Kısa bir müddet sutsu. Ölçtü, tarttı:
“diyelim ki sana inandım. Şu halime bak. Açlıktan bayılmak üzereyim. Üstelik fena halde hırpalanmışım. Öyle acılar çekiyorum ki kırığım var mı bilmiyorum bile. İplerimi çözsen ayağa kalkacak halim yok. Sana göre de yaşlı sayılırım. Üstüne bir de idmansızım. Sence karşında ne kadar dayanabilirim. Ya da yenme şansım ne kadar bu haldeyken?”
“haklısın benim hatam. Seni bu hale getireceklerini hesap edemedim. Serbest bırakırım yer içer idman yaparsın. Seni dövüşe hazırlayacak ekip bile veririm. Yeter ki sen dövüş. Beni senin kanını içmek zorunda bırakma. Gerçekten de söz veriyorum serbest seni bıraktıracağım.”
Bu uzun konuşma her tarafı yara ve çürük içindeki Yusuf’u yormuştu. Açlıkta canına tak etmiş durumdaydı. Cevap verecek güç bulamadı. Başı öne düştü. Yine kendinden geçmişti. Foron iyice yanına sokulup sağ eliyle çenesinden tutup Yusuf’un başını hafifçe kaldırdı. Bayılmış olduğunu görünce sessizce de çıkıp gitti.
Foron çıktıktan birkaç dakika sonra odaya iki bayan iki erkek dört kişilik bir sağlık ekibi geldi. Hemen Yusuf’a bir iğne yapıp bağlarını
62
çözdüler. Bir sedyeye koyup hapishane hücresini andıran odadan çıkardılar. Getirdikleri odaysa daha geniş ve diğerine nispeten havadardı. Burada da pencere yoktu. Duvarlar çok açık gri mat pürüzsüz bir yüzeydi.
Yusuf gözlerini açtığında çok şaşırdı. Yaraları boydan ayağa temizlenmiş, üstündeki kanlı çamaşırları değiştirilmiş, bembeyaz çarşaflar içinde çok rahat bir yataktaydı. Yanındaysa sağlık ekibi olduğunu bildiği pembe elbiseli dört Tugvan vardı. Aç olduğunu bildiklerinden yan taraf yiyecek dolu bir masa hazırlanmıştı. Önceki hali ile şimdiki hali arasında uçurumlar vardı.
Yerinden doğrulmaya çalışınca göğsünde ve karnında müthiş ağrılar hissetti. Hemen iki kişi koşarak yanına gelip kollarına girip yatağa oturttular. Onların yüzüne bakıp gülümsedi. Çok daha rahat hissediyordu kendini. “Mittaren” deyince Tugvanlar hem şaşırdı hem gülümsediler. Onun Alpar dili biliyor olması onları sevindirmişti.
Masaya oturup kıtlıktan çıkmış gibi tıkınmaya başladı. Haşlanmış et mükemmeldi. Birden aklına geldi hemen oradakilere etin cinsini sordu aldığı cevapla içi rahatladı. İştahla yemeğine devam etti. İyi pişmiş ekmek, makarna benzeri Alpar yemeğini de hatırlıyordu.
Biraz yedikten sonra sağlık ekibi Yusuf’u masadan zorla kaldırırken:
“yaralarınız taze. Bu kadar yemek zararlı olur. Kemiklerinizde kırık yok ama bütün kaslarınızda çürük var. Dikkatli olmalısınız.”
Yusuf itiraz etmedi. Yeniden yatağa yatırdılar. “İyi dinlenirseniz iki gün içinde ayağa kalkarsınız on gün içinde de antrenmanlara başlayabilirsiniz.” Diyen doktor olduğunu düşündüğü ragına baktı. Başıyla onaylar gibi yaptı. Kendisini oyalayacak bir şeyler istedi.
63
İki öğün daha yemek yedikten sonra Foron tekrar ziyaretine geldi. Onun yarım kalan görüşmeyi tamamlamaya geleceğini biliyordu da bu kadar erken olacağını düşünmüyordu. Foron içeri girer girmez Yusuf’un yanına koştu. İlk günkü düşmanlığından eser yoktu. Gülümseyerek:
“iyi gördüm seni” dedi. Yusuf aklını kurcalayan soruları nasıl soracağını hesaplıyordu. Yerinden doğrulup yatağında oturur vaziyete geldi.
“iyiyim sağ ol. Tamam! Sen kazandın. Birkaç sorum ve birkaç şartım var. Kabul edersen seninle dövüşürüm.”
“sorular kolay. Önce şartlarını söyle. Sonrada istediğin kadar sohbet ederiz. Bir sonraki görüşmemiz ise kafeste olur.”
“ilk şartım işini bilen bana yardım edecek bir ekip istiyorum. Bunu zaten vaat etmiştin. Ama kendim seçeceğim.”
“makul! Senin için daha iyi bir fikrim var. Ne de olsa buradakileri senden daha iyi tanıyorum. Ben seçeyim. Beğenmezsen tavsiye edeceklerimden kendin seç.”
“ikinci şartım dövüş açık alanda olacak.”
“bunu yapamam. Nerde olduğumuzu bilsen hak verirsin.”
“nerdeyiz? Söyle öyleyse.”
“söyleyeceğim merak etme. Ayrıca bana sormayı unuttuklarını da ekibine sorabilirsin. Bu imkansız istesem de yapamam. Devam et.”
“beni serbest bırakılacağıma ikna etmen gerekecek. Nasıl yaparsın bilmiyorum ama yapmak zorundasın. Meclisinizden yazılı berat al bana. O da garanti değil de en azından ikna edici. Müsabakayı resmileştirir.”
64
“burada bir meclis yok sadece yönetim kurulu var onlarda bana itaat etmek zorundalar. Kabul edersen onlardan bu belgeyi alırım sana.”
“kabul. Başka şartım yok. Sadece netleştirmek istediğim şeyler var. Bazıları dövüş hakkında. Mesela birçok filmde gördüğüm bir şey. Sen ya da ben bayılınca dövüş sona erecek mi?”
“bak her şey aslında çok basit. İkimiz silahsız olarak gireceğiz. Kafes kapanacak. Birimiz ölmeden de asla açılmayacak. Ben bayıldığımda istersen o haldeyken öldür. İstersen ayılmamı bekle. Sen bayılırsan ben seni öldürürüm bilesin. Ben baygınken kafesten çıksan bile ayıldığımda peşine düşeceğimden emin ol. Kural yok. Ya ölürsün ya öldürürsün.”
“anladım sayılır, nerdeyiz biz.”
“Karadeniz’de. Samsun’un seksen kilometre kuzeyinde 2100 metre derinlikteyiz. Açık havaya da bu nedenle çıkamayız.”
“saçmalama Foron. Karadeniz’in zaten en derin noktası 2200metre civarındadır. Ayrıca 2000 metreden sonrasında hayat yoktur. Işığın bile inmediği söylenir”
“tamam! İşte bizde tam bu nedenden buraya geldik. Kutuplarda bir buzulun altına da saklanabilirdik. Ya da okyanuslarda on bin metreden fazla bir derinliğe de inebilirdik. Lakin oralarda bazı değişikliklere sebep olacağımız için biz bulurdunuz. Burası bizi en son arayacağınız yer. Üstelik arasanız da bulamazsınız. Çünkü burası bizi sıfırlıyor ve bir oksijen kablosu dışında her hangi bir etki bırakmıyor.”
“sanırım anlıyorum. En son hatırladığım bir dağ eviydi. Siz nasıl geldiniz, ne zaman geldiniz? İşin şaşırtan yanı biz nasıl fark etmedik. Akıl Alır gibi değil. Ben kaç gündür buradayım.”
65
“şöyle yapalım ben anlatayım sen dinle sorularını ekibine sor olmaz mı? Benim çok zamanım yok.”
“tamam! Dinliyorum”
“hatırlıyorsundur yedi yıl önce Mars’ın yörüngesine giren göktaşını. İşte o Furogna. Sonra atmosferinize giren uzay aracını da biliyorsundur. İşte o da bizdik.”
“evet! hatırlıyorum radardan aniden kaybolduğunuz sırada üste kumanda merkezindeydim. Bunu nasıl başardınız?”
“bu aracın dış katmanında bir metre kalınlığında özel bir madde kaplı. Hem sıvı hem katı hem gaz yani plazma. Özelliği ise içine girdiği ortamın tüm özelliklerini taşıya bilmesi. Havaya girerse hava, suya girerse su, toprağa girerse toprak olur. Uzayda bizi radarlarınızda gördünüz çünkü boşluktaydı ve etrafımızda özelliğini taşıyacağımız bir madde yoktu.”
“yedi yıl çok uzun bir zaman. Neyi beklediniz bunca zaman?
“hazırlık yaptık. İki yüz bin Tugvanla gelip sekiz milyarlık Dünya’yı işgal etmemiz düşünülemezdi. Şimdi dışarıda, emrimi bekleyen insanlardan kurulu dünyayı yok etmeye hazır b ir ordu var.” Yusuf birden aklına bir şey gelmiş gibi yerinde doğruldu.
“ama bizim hesaplarımıza göre yirmi yıldan önce gelemeyecektiniz. Dokuz yılda nasıl geldiniz buraya”
“ sende diğer insanlar gibisin. Hiç kafan çalışmıyor. Alparların ve sizin orayı terk ettiğinizi gördüğümüzde birçok şey için geç kalmıştık. En fazla on beş on altı sıçrama daha yapar sonrada ölürdük. O nedenle
66
Furogna’yı küçültmeye karar verdik. Beş ya da altı kat küçültürsek zamanında yetişebileceğimizi hesapladık. İki sıçrama enerjisinden vazgeçerek küçültmeyi başardık. Artı küçültmekle de kalmadık onu muhteşem bir uzay aracı haline getirdik. Şimdi istediğimiz gibi kumanda edebiliyoruz. Dokuz sıçramada da buraya geldik.
Alparlar olmadı mı biz de yoğuz demektir. Şimdi onların vazifesini insanlar görecek. Elimizde ölümün eşiğinde o kadar az Alpar kaldı ki bir damla kan için birbirimizi yemeye başlayacağız neredeyse. Vakit geldi artık. Sizin için her şey sona erecek.”
“asla başaramazsınız. Nasıl olacak bu?”
“az önce dedim ya dışarıda kendi kendinizi yok etmeye hazır bir ordum var. Yedi yıldır neyin hazırlığında olduğumuzu sanıyorsun sen. Kimin neye ihtiyacı varsa onu verdim. Kimine para, kimine inanç, kimine mevki verdim. Biliyor musun Yusuf insanoğlu ne kadar zeki görünse de bir o kadar da aptal. Bir emrimle karısını, evladını kardeşini ve ana babasını hatta kendini bize sunacak kadar aptal.”
“ şu yeni peyda olan Vekilcilik denen dinden mi bahsediyorsun inanç derken?”
“evet! Dünya’nın her şehrinde bir vekilim var ve beni tanrı sanıyorlar. Birkaç kere rüyalarını kontrol etmeye çalıştım başarılı olamadığımı düşünürken neleri başardığımı sonradan fark ettim. Bu din olayı böyle başladı. Aslında böyle bir program yapmamıştım, ama açıkçası benim yapacağımdan daha iyisini yaptılar. Bende devam ettim. Şimdi onlara gaipten ses verir gibi kaynağı belirsiz elektronik mesajlarla emirlerimi iletiyorum. Bunu anlatması uzun boş ver. Onlara istediklerini verdiğim sürece emrimdeler.”
67
“Gerçekten şaşırdım. Ama yapılan araştırmalara göre bu vekilciler çok barışçı insanlar. Üstelik öyle çok yaygında değiller.”
“sen öyle zannet. Bir emrimle hepsi birer kana susamış canavar olacaktır. Sayımızı ve gücümüzü bilsen dudakların uçuklar.”
“para işini nasıl hallediyorsun.”
“başlarda elektronik hırsızlıklar yaptık. Bankalardan çaldık. Sonrada kendimiz kazandık. Üretim ve ticaret yaptık. Şu anda bile istesem bütün bankalardaki paraları kendimize aktarabilirim ama bu bir anarşi oluşturur. Bu da işimizi çok zora sokar. Onun için dokunmuyorum.”
“ya seni yenersem bunları insanlara anlatmamdan korkmuyor musun? O zaman sizi tükürsek boğarız.”
“merak etme sen beni yenemezsin. Diyelim ki yendin sen buradan çıktığında operasyon başlamış olacak. Herkes kendi derdine düşecek. Birbirinizi yiyeceksiniz. Lafın harmanı olmaz diye bir sözünüz var ya sizin. Ne de doğru. Gitmem gerek.”
“daha yeni başlamıştık. Hem düşmanlık niye? bak dost olabiliniyormuş. Sizi besleyebiliriz. Çıkın ortaya anlatın derdinizi. Emin ol sizi yaşatacak her şey temin edilecektir.”
“biliyorum ama dost olanlar kadar da düşman da olanlar olacaktır. Bizi ilk fırsatta da yok edeceklerdir. Size güvenmiyorum. Hem size bağımlı olmak yerine hükmetmek daha kolay. Neden biliyor musun? İnsanoğlu geçmişi ile geleceği arasındaki dengeyi bir türlü kuramaz. Yenilikçiyim diyenler geçmişine söver. Gelenekçilerde bir türlü yeniliklere açık olamaz. Aralarında bir savaş sürer gider. Aslında geçmişini sevecek ve ders alıp geleceğini kuracaksın bu kadar basit.
68
Dışarıda vakit gece yarısını biraz geçti. Sabaha dövüş ekibin burada olur. Bak beğenmezsen değiştiririz. Bu son görüşmemiz. Bir dahaki görüşme dövüş için olacak. O zaman böyle güler yüzlü olmayacağımı bilesin. Kendini iyi hazırla. Birkaç dakikada bitsin istemiyorum.” Foron Yusuf’un omzuna elini dostça vurup kapıya yönelince Yusuf hızla ona dönüp yumuşak bir sesle:
“Foron.” Ona doğru bakınca da devam etti. “Kaybedersem tek bir şey istiyorum cesedimi aileme teslim eder misin?”
“merak etme bizde de son arzular hep yerine getirilmiştir.”
Foron çıktıktan sonra Yusuf acıktığını hissetti. Foron çıkar çıkmaz gelen sağlıkçılara masaya götürmelerini söyledi. Yemekten sonra yatağa geçip uyumaya çalıştı. Başaramadı. Foron geçmişle gelecek hakkında konuşurken ne kadar da haklıydı. Kendimizi kendi hayatımıza kapatmıştık ve farkında bile değildik. Üstelik bu farkında olmayışımız bizi kendi içimizde savaşa sürüklüyor, onulmaz yaralar açtırıyordu. Kardeşi kardeşe, kadını kocasına, babayı oğluna düşman eden başka ne olabilirdi ki?
Foron’a izin veremezdi. Dövüşten önce buradan kurtulmalıydı. İnsanlığı uyarmalıydı. Yoksa korkunç bir üçüncü dünya savaşında her zamanki gibi kaybeden insanlık olacaktı. Ne kadar uğraşsa da bir çözüm bulamadı. Çıkışa ulaşsa bile Karadeniz onu bir zerre gibi yutardı. Düşünceleri ağırlaşıp göz kapakları kapandı.
Etrafındaki gürültülere uyandığında karşısında dördü bıngın ikisi ragın altı Tugvan vardı. Gülümsedi v e adını söyledi. Tugvanlarda ona gülümsedi. Kadınlardan biri öne çıkıp önce kendi adetlerindeki gibi ellerini öne kavuşturup başını öne eğerek selamlarken de adını söyledi.
69
“levorni” dedi. “seni dövüşe biz hazırlayacağız. Foron özellikle bizi seçti. Çünkü hem dövüş sanatlarını iyi biliriz, hem de burada Foron’un muhalif gurubundanız.”
“değiştirme hakkım var biliyorsunuz.”
“sözünüzü kestim kusura bakmayın da bizi kabul etmezseniz kazanma şansınız yarı yarıya düşer. İnanın bana bizden daha iyisini bulamazsınız. Foron’un ölmesini sizin kadar istiyorum.”
Yusuf çok şaşırmıştı. Demek burada da insanlardaki gibi küçük sebeplerden dolayı anlaşmazlıklar çıkıyordu. Bunu körükleyebilirse burada bir savaş başlatabilirdi. Bunu şimdilik rafa kaldırmalıydı. Karşısındakiler durumu anlarlarsa ona bu fırsatı vermezdi. Önce kendine taraftar bulmalıydı. İşte fırsatta önündeydi.
Ragınlardan Abozu oldukça iti yarı eski bir dövüşçüydü. Bire bir dövüş tecrübesi gerçekten fazlaydı. Foron’la yaşı gereği ringe çıkamamıştı. Diğer ragın ise çok sessiz olmasına rağmen gerekli malzeme konusunda uzmandı. Bütün ihtiyaçları temin edecek olan kişiydi. Ayrini Yusuf’un sağlığı ve kondisyonu ile ilgilenecekti. Tiriya beslenme uzmanıydı. Hulumin ise oda hizmetleri için görevlendirilmişti. Levorni, Abozu’dan farklı olarak dövüş teknikleri uzmanı ve dövüşçü çalıştırıcısıydı. Hep ringin gerisinde kalmış olmasına rağmen müthiş dövüş taktikleri geliştirebilen biriydi. Rakibin durumuna göre yeni uygulamalar getirmekte Boklon’da üstüne yoktu.
Bütün bunların dışında Yusuf’un asıl ilgilendiği konu hepsinin Foron’ karşı ölümüne düşman olmasıydı. Onları yeterince kışkırtabilirse bir isyan başlatabilirdi. Bu da Yusuf’u kurtarmasa bile Dünya’ya faydası olacağı kesindi. Onları yakından tanımalıydı.
70
Ayağa kalkar kalkmaz onu başka bir yere götürdüler. Büyük ihtimalle orası hastaneydi. Şimdi getirdikleri yer bir çalışma salonu, bir dinlenme odası, bir mutfak, yemek odası, bir toplantı odası, bir salon ve herkes için ayrı birer yatak odası bulunan çok geniş bir daireydi. Onlar daireye geldiklerinde hepsinin hususi eşyaları oradaydı.
Yusuf ekibini gerçekten beğenmişti. Hepsi hem işini iyi biliyor hem de gerçekten Foron’u sevmiyorlardı. Bunun için Foron’a bir teşekkür mesajı gönderdi. İki gün içinde Levorni’nin programıyla yürüyüş çalışmalarıyla işe başladılar. Şu an itibarı ile tam 26 günleri vardı.
Haftasına varmadan da Yusuf kendini profesyonel bir dövüşçü olmuş çıkmıştı. Seksenli yıların unutulmaz film karakteri Rocky gibi hissediyordu kendini. Levorni göründüğü gibi narin değildi. Sert kasları onun çevikliğini engelleyemiyordu. İdmanlar sırasında Yusuf birkaç yumruğunu yemişti.
İlk on beş günün sonunda Yusuf onları asla Foron’a karşı kışkırtamayacağını da anlamıştı. Ne kadar düşman olursa olsunlar itaatten asal taviz vermiyorlardı. Bu kendi içlerinde ki çözülmeyi imkansızlaştırıyordu. İnsanlarda burada ki muhalefet anlayışının yarısı olsa dünya güllük gülistanlık olurdu.
Foron’u sevmiyorlardı. Bir toplantı sırasında Yusuf’un sorusu üzerine hepsinin onayı ile Levorni durumu açıklamaya çalıştı.
“Foron iyi bir asker ve iyi bir lider. Bulunduğu yeri de gerçekten hak ediyor. Lakin sana olan öfkesi gözlerini karartmış durumda. Sırf buraya gelebilmek için en yakın arkadaşını öldürdü. O da gönüllü olmuştu çünkü. Burada da işimiz bitmiş olmasına rağmen yaklaşık altı aydır seni bulmak için uğraşıp durduk. Kaç Yusuf getirdik buraya bilemezsin. Bir
71
an önce gerekeni yapmak ve gün ışığına çıkmak istiyoruz.
Sana yardım ediyoruz. Çünkü Foron artık öfkesinden gözü dönmüş durumda. Liderlik vasfını yitirmiştir. Görünüş olarak da azledilecek bir suç işlememiştir. Sanırım Hermesut’tan biliyorsunuz liderlerin hangi şartlarda görevlerinden ayrıldığını.
Sakın seni çok sevdiğimizi ya da insanlardan taraf olduğumuzu düşünme. Bana kalsa seni on dakika içinde ölümün eşiğine gönderirim. Ama bu dövüşün yapılması lazım. Sebebi ise Foron kazanırsa öfkesi, son bulacak ve biz onu kazanacağız. Sen kazanırsan Foron’dan ve onu kör eden öfkesinden kurtulacağız.
Tabi tercihimiz senin kazanman. Foron öfkesi bitince sudan çıkmış balığa dönüp bizim içinde tehlikeli olabilir. Ya da onu ayakta tutacak yeni bir öfke arayışına girebilir. Bu Tugvan psikolojisi ne yapacağı belli olmaz. Hem ondan hem öfkesinden kurtulmak işimize gelir. O nedenle senin kazanman için elimizden geleni yapacağız.”
Bu konuşamadan sonra dövüşü kazanmaktan başka çaresi olmadığını anlayan Yusuf daha sıkı çalışmalara başladı. Günler geçtikçe sıradanlaşan idmanlar can sıkmaya başlamıştı. Stres her gün yediği yemekler gibi kanına işledikçe Yusuf gerginleşiyordu. Bundan kurtulmazsa kafese girmeden stresine yenilecekti.
Levorni ufak tefek eğlencelerle ve bazı kışkırtmalarla bu içinde ki stresi Foron’a karşı bir öfke haline getirmişti. Anlattığı bazı hikayelerle de kışkırtmaya devam ediyordu. Sadece hayatta kalma duygusu Yusuf’a yetmezdi. Foron’u yenmesi için ona korkunç bir öfke duyması gerekirdi. En az Foron’un Yusuf’ olan öfkesi kadar olmalıydı ki şartlar eşitlensin. Yoksa hiç şansı kalamazdı.
72
Abozu da Levorni kadar Yusuf’un hazır olması için çalışıyordu. Dövüş anında nasıl davranacağını neler yapabileceğini anlatıyordu. Çünkü dövüş başladıktan sonra ikisinin de Yusuf’a yardımı olmazdı.
Son haftaya girildiğinde Yusuf yeterli gazı almış Foron’u eline geçirdiği anda bir kaşık suda boğacak hale gelmişti. Levorni ve ekibi için her şey yolundaydı. Foron’un da boş durmadığı tüm gücü ile dövüşe hazırlandığı biliniyordu. Hatta bir rivayete göre odasındaki Yusuf heykeline birkaç yumruk atmadan uyumadığı söyleniyordu.
Dövüş gününün sabahında bütün Yusuf’un isteği üzerine dövüş alanını gezmeye gittiler. Orada Yusuf’a oturma programı kapanacak kafesin sistemi anlatıldı. Geri döndüklerinde hepsi kurt gibi astçılar. Hemen yemeğe oturdular. Bu hepsinin bir arada yedikleri son yemekti. Üç saat sonra ne kadar süreceği belli olmayan bir dövüş başlayacaktı Yemekten sonra oturdukları yerden kalkan Levorni ciddi bir eda ile:
“evet, Yusuf Bey biraz sonra dövüş alanına yeniden gideceğiz. Sen kafese girdiğinde sana asla faydamız olmaz. Başta sana değer verdiğimi söylememiştim. Şimdi öyle değil; gerçekten iyi bir öğrencisin. Kolay öğreniyor öğretmenini üzmüyorsun. Kazanmanı istiyorum hem Foron’dan kurtulmak istiyorum hem senin hayatta kalmanı. Sana söz veriyorum kazanırsan serbest kalacaksın.”
Kapı hızlı hızlı vuruldu. İçeri gelen asker Levorniye her şeyin hazır olduğunu bildirerek Yusuf’a verilmek üzere bir kâğıt uzattı. Bu Yusuf’un istediği meclis onaylı bırakılacağına dair berattı. Yusuf çok ciddi ortamda tatlıca gülümsedi. Kağıdı alıp koynuna soktu. Hayatta kalırsa iyi bir hatıra olarak saklayacaktı.
Vakit gelene kadar kimse konuşmadı. Ortam hafifçe gergin de olsa
73
herkes Yusuf’un hayatta kalmasını istiyordu. Levorni’nin işareti ile herkes odadan çıktı. Birlikte oldukları kısa zamanda onda iyi şeyler görmüşler ondan iyi şeyler de öğrenmişlerdi. Yinede hedeflerinden vazgeçemezlerdi. Yusuf gibi kaç tane insan çıkardı ki. İnsanların güvenilmezliği tartışılmazdı. Odadaki herkes dışarı çıkar çıkamaz Levorni Yusuf’un kolunu tuttu:
“bana bak Yusuf. Şu kapıdan çıktıktan sonra sana asla faydamız olmaz. Onun için şimdi söyleyeceklerimi iyi dinle. Kazanmak için şansın bunları uygulamana bağlı. Abozu’nun da dediği gibi mümkün olduğunca yakın dur. Bu darbelerin etkisini azaltacaktır. Sarılmaya kalktığındaysa uzaklaş. Neyse sen zaten hepsini biliyorsun.
Ne kadar faydası olur bilmem ama onu yeterince sinirlendirirsen kafes diplerinde durup yaptığı hamlelerden kaç. Kendini demirlere vurmasını sağla. Şimdi aklıma geldi. Bilmiyorum.
Neyse asıl söylemek istediğim bir Tugvanın bünye olarak insandan üstün olduğu su götürmez. Fakat Tugvanlarında zayıf noktaları vardır. Foron bunu sana söylemememi emretti ama ondan gerçekten kurtulmak istiyorum. Birinci zayıf noktamız boynumuzdur. Kırk beş dereceden fazla döndüremeyiz. Yeterince sert yumruklar atabilirsen boynu incinecektir. Buysa hareket kabiliyetinin yarısını kaybettirebilir. İkincisi ise koltuk altlarımızda birer ana sinirlerimiz vardır. Oralara sert yumruk ya da dirsek darbesi vurabilirsen sağ yanını ya da sol yanını kısa süreli kısmi felce uğratabilirsin. Üçüncü zayıf nokta ise kulaklarımızdır. Kulağa varan her darbe doğrudan beynini etkileyecektir. Göğüs kafesimiz ve karın bölgemiz çok sağlamdır. Oraya yapılan hamleler akıntıya kürek çekmekten başka bir şey olmaz. Kaslarımız ve kemiklerimiz son derece serttir. Yaptığın savunma da buna dikkat et.
74
Senin için yapabileceğim başka bir şey varsa söyle.
“hayır! Sağ ol. Benim için dua et yeter. Her şey içinde ayrıca teşekkür ederim. Daha ne yapacaksın ki artık top bende gol atma zamanı.”
“bak benim aklım duaya falan ermez. İnancım seninki kadar kuvvetli değildir. Hatta inanmıyorum bile diyebilirim. Ama kazanmanı canı gönülden istiyorum. Hoşça kal iki oldu alarm verdikleri çıkmam gerek.”
Levorni çıkar çıkmaz dört kuvvetli Tugvan içeri girerek Yusuf’u küçük bir tekerlekli cam hücreye bindirip dövüş alanına götürdüler. Meydanın kenarında bir yere koyup onlarda tribüne çıktılar. Yusuf’un sol tarafında kendisini destekleyen yüz kadar Tugvan vardı. Diğerleri ise hep Foron taraftarıydı. Şaşkınlıkla seyirciyi süzüyordu.
Az sonra aynı cam hücre içinde Foron da getirildi. İkisinin de üzerinde diz kapaklarını altına kadar inen uzun şortlardan başka hiçbir şey yoktu. Foron’un ki kırmızı Yusuf’un ki siyahtı. Bunlar biri ölümü diğeri intikamı temsil ediyordu. Birbirlerine baktıkça sakinlikleri kayboluyordu. Hırsları artıyor sinirleri geriliyordu.
Cam hücrelerin kapıları açılınca kendileri için işaretlenmiş noktaya geldiler. Hafifi bir sarsıntı olur gibi yarısı alttan yarısı üstten kafes kapanmaya başladı. Yaklaşık on metreye on metre bir kafesti. İki parmaklığın arası en fazla on santimdi. Parmaklıkların çapı ise üç santimden aşağı değildi. Yüksekliği ise üç metre kadardı.
Kafes tamamen kapanınca başlayabilecekleri işaret edildi. Hiç konuşma olmadan ortaya gelip bir metre kadar araları kalınca durdular. İkisi de kırmızı görmüş boğa gibi birbirine bakıyordu. İlk söz Yusuf’tan geldi. “başla bakalım Foron” dedi. Foron sadece bir gülüp ilk hamleyi yaptı. Sağ ayağını öne atıp tüm hızıyla bir direkt sol tekme salladı.
75
Yusuf bunun bir ürkütme hareketi olduğunu biliyordu. Bir adım geri çekilerek başka hamle yapmasına meydan vermedi. İki rakipte çok temkinliydi. Her ne kadar kazanması yüksek bir ihtimal ise de Foron Yusuf’u küçümsemiyordu. Yusuf’tan daha güçlü daha dayanıklı ve daha hızlıydı. Bütün avantajlarını kullanacak ve onu ezebildiği kadar ezip sonrada bir kuş gibi kafasını koparacaktı.
Yusuf’ bunu bildiği için kendini ezdirmemeye çalışıyor ve öfkelendikçe vereceği açıkları bekliyordu. O nedenle savunmada kalıyor hatta bazen kaçıyordu Foron’dan. İlk on dakika boyunca birbirlerini tartan basit hamlelerle geçti. Foron’un sinirlenmeye başladığını hisseden Yusuf “senden daha iyisini bekliyordum” ya da “çok acemisin” gibi sözlerle daha da kızdırıyordu.
Saniyeden daha kısa bir süre dikkati dağılan Yusuf kendine doğru savrulan tekmeden başını kurtardı ama omzuna aldığı darbeyle de bir adım sendeleyip sırt üstü düştü. Anında fırlayıp ayağa kalktı. Bir boşluk vermişti ikincisinden bu kadar kolay kurtulamayabilirdi. Sol yumruğu savuşturduktan sonra Foron’a yarım adım sokulup karnına alttan bir yumruk attı. Foron yüzünü buruştursa da Yusuf’u ileri doğru itip göğsüne bir tekme vurdu. Üstüne çullanmaya hazırlanırken de son anda yana kayarak kurtuldu. Ama omzuna bir tekme daha yedi.
Yeniden ayakta karşılıklı durdular ikisi de. Foron Yusuf’un tuzağını fark etmiş öfkesini dizginlemeye çalışıyordu. Gardını indirdikten sonra Yusuf’un gözlerine baktı. Korkunç bir nara attıktan sonra
“biliyor musun Yusuf. Bu dövüşle aynı anda dışarıdaki operasyonumuz başladı. Buradan çıksan bile köle olacaksın veya öleceksin. Hem özellikle emrettim oğullarını buraya getirecekler. Şanslısınız normalde insanları buraya almayız. Ama siz ailece girmiş olacaksınız.”
76
“hayvanlar konuşmasını ne zaman öğrendi.”
Foron hızla yerinden fırlayıp öne koyduğu sağ ayağının üstünde dönerek korkun bir tekme savurdu. Son anda başını öne çekmemiş olsa kesinlikle büyük hasar açabilirdi. Onun boşluğunu değerlendiren Yusuf karşı hamle olarak yerden bir tırpan hareketi ile Foron’u yere düşürdü. Kalkmasına fırsat vermeden de üstüne çullanıp sol yanağına bütün gücü ile bir yumruk attı. Foron’un başı yay gibi sallandı. Boynu gerçekten acımıştı. Ortalığı yırtan bir çığlık atıp kincisine meydan vermeden Yusuf’u göğsünden atıp ayağa kalktı. Son derece kızmıştı. Kafasını silkeleyip gözünün önündeki terleri attıktan sonra karşısında dikilmekte olan Yusuf’a bağırdı:
“ben bir ateşim. Hem öyle bir ateşim ki önce burada seni sonrada çıkıp dünyayı yakacak bir ateşim. Sen karşımda bir hiçsin.” Yusuf’ta öfkeliydi:
“sen ne kadar kuvvetli bir ateşsen ben de seni söndürecek kadar soğuk bir suyum. Kendim buhar olsam bile sen buradan asla çıkamayacaksın.”
İkisi de birbirlerine hızla hamle yaptılar. Bu Yusuf için iyi değildi. Ama ikisi de kırmızı görmüş boğa kadar öfkeliydiler. Foron hızla Yusuf’a vuruyor. O da hem kendini savunuyor hem de adım adım geri çekiliyordu. Demir parmaklıklarla Foron arasında kalırsa bu onun sonu olurdu. Levorni kendini tutamadı bütün gücüyle bağırdı:
“sarıl, durdur şunu, ölüme gidiyorsun.” O kadar uğultunun içinde Yusuf Levorni’nin sesini, seçebilmişti. Birden Foron’un sağ kolunu sol kolunun altına sıkıştırıp hafifçe yana dönerek Foron’un sol koltuk altına sağ dirseğini bütün gücü ile vurdu. Koca gövde önce durakladı ardından diğer eliyle Yusuf’u ensesinden kavrayıp kedi eniği gibi öteye savurdu. Foron sağ kolunu kullanamaz olmuştu. Tekrar kullanmaya başlamadan
77

işini bitirmeliydi. Yaklaşık beş dakika kadar Foron hiçbir hamle yapmadan Yusuf’u kendinden uzak tutmaya çalıştı. Sağ kolu yavaş yavaş açılmaya başlayınca yeniden hamleler yapmaya başladı. Foron saldırıyor Yusuf savunuyor, Yusuf saldırıyor Foron savunuyordu. Birbirlerine ağır darbeler vurdularsa da, ikisi de bir punduna getirip iş bitirici darbeyi vuramıyordu. Ya da ikisi de rakibine boşluk vermiyordu.
Dövüş başlayalı bir saati geçmişti. İkisinin de terden çıplak vücutları ışıl ışıl parlıyordu. Tribünlerde ki heyecan dolu uğultu yerini sıkıcı bir durgunluğa bırakmıştı. Çok sayıdaki Foron taraftarı susunca az sayıdaki Yusuf taraftarlarının sesi anlaşılır bir hal almıştı. Yusuf, Abozu ve Levorni’nin talimatlarını duymaya çalışsa da asla Foron’dan fırsat bulamıyordu. Sonunda onları dinlemekten vazgeçmek zorunda kaldı
İkisi de öyle yorulmuşlardı ki biri çıkıp “mola” dese belki de kabul ederlerdi. Fakat dönüşü olmadığı için devam ediyorlardı. Sonunda Foron Yusuf’u demir parmaklıklara sıkıştırmıştı. Birkaç tekme ve yumrukla iyiden iyiye sersemletmişti. Yusuf yalpalamaya başlamıştı. Foron onu indirecek darbeyi yapmak için kafasını iyice geri çekince Yusuf durumu kavradı. Tüm hızıyla olduğu yere çöktü. Foron onun çöktüğünü geç fark etmişti. Yusuf yerine kafasını tüm gücüyle demirlere çarptı. Onun sersemlemesini fırsat bilen Yusuf açık kalan iki koltuk altına da son gücüyle bitirici darbeleri yaptı. Kollarını kullanamaz Foron’u göğsüne vurduğu tekmeyle sırt üstü yere düşürüp arka tarafından boynunu kavradı. Tek bir hamleyle de tersine büktüğü Foron’un nazik boynu çatırdayarak kırıldı. Foron tek ve çok sert bir çırpınışla yerde cansız kaldı. Kısa bir süre öylece tuttuktan sonra ayağa kalkarken Foron son defa bir çırpınış yaptı ve dövüşü kaybetti.
78




Uğur UKUT



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6391
2 Firari Fırtına 4447
3 Mustafa Ermişcan 3861
4 Hasan Tabak 3561
5 Nermin Gömleksizoğlu 3201
6 Uğur Kesim 3056
7 Ömer Faruk Hüsmüllü 3001
8 Sibel Kaya 2912
9 Enes Evci 2622
10 Turgut Çakır 2307

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:3327 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com