Romanlar

ateş ve su 4. bölüm
Okunma: 587
Uğur UKUT - Mesaj Gönder


                       4.BÖLÜM



Vekilciler ve vekilci olmayanlar olarak yirmi dört saatte dünya ikiye bölünmüştü. Ortalık kan gölüne dönmüştü. Kim kimi nerede yakalamışsa hunharca öldürmüştü. En küçüğünden en büyüğüne, anakentlerden en küçük köylere kadar bütün yerleşim birimleri iki kutba bölünmüştü. Kimsenin kimseye yardım edecek durumu yoktu.
Vekilciler her ne kadar sayı olarak daha az iseler de ekonomi ve silah bakımından diğerlerinden çok daha üstündüler. Çocuğundan yaşlısına, erkeğinden kadınına hepsi askeri eğitim almıştı. Vekilciler zırhlara bürünmüş sokaklarda insan arıyorlardı. Belli başlı bölgelere kümelenmiş olanlara saldırmaya cesaret edemiyorlardı. Sabırla bekliyorlardı. Er ya da geç dışarı çıkacaklardı. Açlık, hastalık veya başka herhangi bir sebeple mecburen çıkacaklardı. Çıkmasalar bile ihtiyaçlar karşılanamayınca aralarında huzursuzluk başlayacaktı.
79
Yukarıdan alınan talimat buydu. Sabırla beklenecek hiçbir yere saldırı olmayacaktı. Ele geçirilenler sordu sual olmadan öldürülecekti. Vekilcilik yeterli sayıya ulaşmıştı. Yenisi kabul edilmeyecek kendileri çoğalacaktı. Diğerleri onların en büyük tehdidi olduğu için son ferdine kadar öldürülecekti. Kadın erkek, yaşlı genç ayrımı yapılmadan öldürülüp cesetleri derhal yakılarak imha edilecekti.
Ne kadar sürdüğü önemli değildi. Vekilci olmayan son kişi de öldürülene kadar sürecekti bu savaş. Uydular dahil tüm haberleşme ağları vekilcilere hizmet ediyordu. Tabiri caizse korunaklı bölgelere sığınan insanlar kendi dertlerinden başka hiçbir şey bilmiyordu.
İlk tamamen vekilcilerin eline geçen yer Gürcistan’da Batum’un biraz kuzeyindeki küçük bir ilçe olan Kobuleti olmuştu. Vekilciler orada yaptıkları korkunç kıyımı tüm dünyaya izlettirmekten geri kalmadılar. Zafer naraları içinde dünyanın kendini yenilediğini belirten sloganlar atıyorlardı. Onlar hepsi tanrının vekiliydi ve seçilmiş kişilerdi. Seçilmeyenler ise bu dünyanın kiriydi. Bünyedeki bir hastalık gibi temizlenmeleri gerekiyordu. Tekrar etmemeleri için de yakılmaları gerekiyordu.
Tanrılar için şimdilik kan bağışı zorunluydu. İlerde özel besinlerle kancılar seçilip bu uygulamadan vazgeçilecekti. Bu kancılar tanrılar tarafından yanlarına alınacak orada ölene kadar hizmet v erecekti. Öldüklerinde ise onları sonsuz saadet bekliyordu.
Kancı olamayanlarda hizmetleri nispetinde ölümlerinden sonra tanrılarının yanında ebedi mutluluğa erişecekti. Aralarındaki bağın bozulmaması içinde düzenli bir evlilik sistemi ile elli yıl içinde bir akrabalık bağı geliştirilmeliydi. Dışarıdan asla kimse kabul edilemeyecek fitneye ve huzursuzluğa meydan verilmeyecekti.
80
Öyle inançlı, öyle tanrılarına bağlıydılar ki kendilerine verilen vekil belgesindeki talimatlara harfiyen uyuyorlardı. Uymamayı seçen birkaç kişinin adı tanrılar tarafından diğerlerine bildiriliyor ve anında yok ediliyorlardı. Yirmi otuz kişiyle Artvin ve Batum dolaylarında gizlice başlayan bu inanç yedi yıl içinde çığ gibi katlanarak büyümüş ve tüm dünyada milyarlarla ifade edilir olmuştu. Bunu kimseye fark ettirmeden nasıl başardıkları elbette muammaydı.
Devlet başkanlarından ordu komutanlarına emniyet amirlerine kadar üst düzey yetki sahipleri vekilciliğe katılıyor ve asla kimseye belli etmiyorlardı. İşte bu yetki sahiplerinin de bir emriyle dünya ikiye bölünmüş ve yirmi dört saat içinde beş yüz milyon insan katledilmişti. Elbette vekilcilerinde büyük kayıpları ve ele geçirmek isteyip de geçiremedikleri yerlerde vardı. Kendi açıklamalarına göre ilk şok süresi olarak yirmi dört saatte hedeflerine yüzde doksan ulaşmışlardı. Beş yıl içinde de dünya tamamen temizlenecekti. Elli yıl içinde de tüm insanların birbiriyle akraba olduğu yeni ve melez bir ırk meydana getirilecekti. Dünyanın tüm işleri tanrılar tarafından düzenlenecek insanlar sadece itaat edeceklerdi.
Dünya ekonomisine yön veren süper güçler yirmi dört saatte tüm güçlerini kaybetmişlerdi. Her yerleşim birimi kendi içindeki vekilcilerle mücadele etmekten başını kaldırıp etrafına bakamıyordu. Ne devlet ne millet ne ekonomi nede başka bir şey kalmıştı. Herkes fert olarak kendi derdindeydi. İnsanların içine karışamayanlar vekilcilere yakalanmamak için kırsal kesimlere çıkmıştı. Ufaklı büyüklü guruplar halinde hayata tutunmaya çalışıyorlardı. Kışın çetin şartları da vekilcilere yardım ediyordu. Bazı günlerde açık alanlarda buldukları donmuş cesetleri yakıp ısınan vekilciler oluyordu. Tabiri caizse insanlık kendi kendini büyük bir iştahla yiyordu. Günlerce aç kalmış kurt kadar iştahlıydılar.
81
İlk yirmi dört saatlik şoku atlatanlar ellerindeki tüm imkanlarla vekilcilere direnmeye başlamışlardı. Güvenli bölge dedikleri yerlerde toplanarak belirli kararlar alıyorlar, direniş ve vekilcilerden kalıcı kurtuluş için strateji belirliyorlardı. Fakat ilk hamleyi vekilciler yaptıkları için genellikle önemli noktalar vekilcilerin elindeydi. Üstelik başka yerlerde ki durumlar hakkında hiç kimse bir şey bilmiyordu. Haberleşme olmayınca da bir kilometre ötedeki yerde ki güvenli bölgeye bile ulaşılamadığından küçük guruplar halinde katledilmeyi bekler durumdaydılar.
Konya Uzay Üssü de ilk yirmi dört saatte çetin çarpışmalara sahne olmuştu. Sonunda içerideki vekilciler temizlenmiş dışarıya kapılar kapatılabilmişti. Konya’dan kaçanlardan da epeyce içeriye vatandaş alınmıştı. İçeriye girebilenler arasında Canan, Urorna, Çigena ve Okanun da vardı. Okanun bütün uğraşmalarına rağmen Bucan’ı ve iki çocuğunu bulamamıştı. Nazım komutan kaçamayacağını biliyordu. Birazda Canan’ı kurtarabilmek için tek başına üç vekilci ile çatışmaya girmişti. Hatili ise bir vekilcinin silahından çıkan kurşunlarla Urorna’nın gözleri önünde can vermişti. Urorna saklandığı yerden kızının hayatını kurtarabilmek için çıkmamıştı. Sonrada bir kalabalığa karışıp üsse ulaşmayı başarmıştı.
Berk komutan vekilcilik operasyonunu başlatmak üzereyken Allahın hikmeti ile Nuri tarafından son anda fark edilerek emrini veremeden odasında öldürülmüştü. Bu ilk hamle sayesinde üs kurtulmuş, güvenli bölge ilan edilmişti. Üsteki stokların yeni tazelenmiş olması nedeniyle şimdilik herhangi bir sıkıntı görünmüyordu. Akaryakıttan elektriğe gıdadan giyime kadar her şey bu üsse dışarıdan bir müdahale olmazsa bir yıla yakın yeterdi. Cephane ve silah durumu da birçok yere bakarak iyiydi. Personel sayısı azdı. Üsse girenlerden askerliği bilenler vardı.
82
Güneşin tam tepeye gelişiyle binaların arasına girebilen güneş ışığı asfalt yollardaki buzları eritmişti. Konya sokakları ıslak ve yer yer çamurluydu. Sırtında ağır makineli tüfeğiyle vekilcilerin devriye kamyoneti uzun ve geniş caddenin başında göründü. Yeni nesil tekerlekli kamyonet güçlü dizel motoru sayesinde kıvrak ve atak bir araçtı. Yük araçlarında henüz tekerleksiz sistem kullanılamıyordu. ÇK15 makinelinin başında iki asker vardı. Çanakkale 1915 dakikada 2000 mermi atabiliyor, ısınma ve tutukluk sorunu yaşamıyor, 13.72 mm çapıyla bir uçağı bile düşürebiliyordu. Kamyonet sürücüsünün yanında araç komutanı oturuyordu. Araç Sakin sakin ilerliyor, dikkatlice etrafı kolaçan ediyordu. Caddenin çıkışına yaklaşırken sessizlik uzun namlulu bir silah sesi ile bozuldu. Makineli tüfek başındaki askerlerden biri sırt üstü kamyonetin kasasından arkaya düştü. İkinci silah sesinden sonra kamyonetin kasasında kimse kalmamıştı. Araç hızlanmaya başlayacağı anda arka arkaya iki el daha yakın mesafeden silah sesi duyuldu. Araç sürücüsü ve araç komutanı da vurulmuştu. Araç yirmi metre gittikten sonra sağa dönüp kaldırıma çıkmadan durdu.
Binaların yanından iki kişi koşarak temkinlice araca yaklaştılar. Ellerinde yeni model ml26 vardı. Hepsinin öldüğüne emin olan iki kişi kapıları açıp cesetleri dışarı çekerken onların çıktığı yerden iki bayan bir erkek çıkıp koşarak araca geldiler. Askerlerden biri
“artık aracımız var Bayan Bucan, üsse gidebiliriz” dedi
“evet, acele etmeliyiz bu köpekler yardım istemiştir. Karşı binadan Nazım’ı ve iki sokak ötedeki apartmanın bodrumuna sakladığımız altı çocuğu alıp hızla uzaklaşmalıyız.”
Araca doluşup hızla yola çıktılar. Nazım ateş ettiği çatıdan inmiş onları bekliyordu. Yetmişine yaklaşmış olmasına rağmen oldukça
83
hareketliydi. Araç durmadan kasaya atladı kabinin üstünü tokatladı. Çocukların bulunduğu yere geldiklerindeyse kasadan atlayan asker hemen çocukları getirdi. Araç şehrin çıkışına doğru yaklaşırken vekilcilerin kontrol noktası göründü. Şehirde olan saldırı muhtemelen bilindiğinden tedbirliydiler. Çocukları kasaya yatıran Nazım makineli tüfeğe geçip yanındaki askere “Bilgehan dikkatli ol vekilci gibi davran” dedi. Kabine eğilip araç sürücüsüne de “ben ateş etmeye başladığımda tam gaz barikatı kırıp geç. Sonrada hiç durmadan üsse sür. Ölene ya da yaralanana bakma ve asla durma” dedi.
Kamyonet sakin sakin barikata ilerliyordu. Barikata son elli metre kala Bilgehan selamlar gibi elini kaldırmıştı. Muhtemelen bunu Nazım komutanın emriyle yapmıştı. Yaşlı kurt ne yapacağını biliyordu. Tüfeğe üç bin mermi hazırlamıştı. Bir buçuk dakikada burayı geçemezler ise zaten kaçma şansları yok demekti. Aracın plakası çıplak gözle okunacak mesafeye gelindiğinde Nazım “bas gaza” deyip makineli ile yaylım ateşine başladı.
Araç yeterince hızla barikata çarparken içindekiler silkindi. Barikat oldukça sağlamdı. Ama aracın kuvvetli motoru onu aşmayı başarmıştı. Neredeyse sıfıra düşen hızını yeniden kazanmaya başlayınca araca da ateş açıldı. Nazım bey bu sefer arkaya doğru ateş ediyordu. İlk bükümü döndüklerinde ateşi kesti. Her şey yaklaşık kırk beş saniyede olup bitmişti. Peşlerine düşüleceği kesindi.
Vekilciler için artık onlar bir avdı. Yedi dakikanın altında otuz kilometre gidebilirlerse üsse girme şansları olurdu. En yakın helikopterin onlara ulaşma süresi yedi dakikaydı. Üssün ana girişi 1 km uzaktan göründüğünde kasadakiler arkadaki helikopteri fark etti. Büyük ihtimalle şu anda hazır roketi ateşlemek için nişan almaya çalışıyordu.
84
Nazım’ın ateşine karşılık vermiyordu. Tek roketle işi bitirmek için uğraşıyordu. Araç son hızla üssün girişine doğru ilerliyordu. Son üç yüz metreye gelindiğinde helikopter roketi ateşledi. Sürücü tüm gücüyle frenlere yüklendi. Araç yolda sürünüp yan döndüğünde onların hız kaybedeceğini hesaplamayan otomatik nişan sistemi hedefi tutturamamıştı. Ne yazık ki otuz metre ileriye düşen roket yolda büyük bir çukur açmıştı. Bir anda ortalık tipi gibi göz gözü görmez oldu. Etrafta temizlenen kar yığınları önde çukur araçla geçmeleri imkansızdı.
Araç yerinden hareket edip yönünü üsse çevirdiği anda ikinci roket ateşlendi. Bu atış üsten yapılmıştı. Helikopter bunu fark edememişti. Ve korkunç bir patlamayla parçalanıp yağmur misali yere yağdı. Helikopterin düştüğü anda üssün kapıları açılıp bir araç çukurun öbür tarafına geldi. Herkes sevinçle cankurtaran simidine koşar gibi araca koşuştu. Düşük ihtimal gerçekleşmiş üsse ulaşmışlardı. Barikatı geçerken ki çatışmada bir çocuk ölmüş, Bilgehan’da kolundan oldukça kötü yaralanmıştı.
Araçtakiler üsse alınmadan önce tek tek bileklerindeki vekilcilik mührü kontrol edildi. Vekilcilerin en net belirtisiydi. Kendilerine katılmış olanların bileklerindeki ateş etrafında dans eden iki kobra dövmesi. Bundan da kesinlikle tavizleri yoktu.
Bu yüzden de casusluk çalışmaları yapamıyorlardı. Casusluğa da ihtiyaçları olmuyordu. İstedikleri noktayı istedikleri büyüklükte ve netlikte uydudan görüntüleyip dinleyebiliyorlardı. Dünyanın etrafındaki binlerce uydu onların emri altındaydı.
Canan öldü dediği kocasını sapasağlam karşısında görünce dizleri tutmaz oldu, sevincinden ağlamaya başladı. Bucan, Okanun’a öyle bir bakmış öyle bir sarılmıştı ki kelimelere gerek yoktu. Yanındaki biri erkek
85
biri kız çocukları da göstererek:
“bizden kurtulacağını mı sandın” deyiverdi. Bu sevinç yumağının içinde Urorna’yı fark eden yoktu. O yine mahzun, yine mağdur, yine hayatının bir bölümü elinden alınmıştı. Yeni bir başlangıç, yeni acılara göğüs germe zamanındaydı. Kızına sımsıkı sarılmış yaşlı gözlerle hem yanındakilerin sevincini paylaşıyor hem Hatili’nin acısını ciğerlerinde hissediyordu. Daralan nefesini öksürmeden tutuyor acıyan yüreğini teselli etmeye çalışıyordu.
Acı her kılığa girebilirdi. Bazen bir bıçak olur keser, bazen rüzgar olur alır başka diyarlara götürürdü. Şimdi ise yılan olmuş sanki Urorna’nın tüm bedenine sarılmış kalbinden kan içiyordu. Onun mahzun halini kimse fark etmedi. Eden olduysa da acısıyla baş başa kalmasının daha doğru olacağını düşünmüş olmalıydı. Çünkü kurtulan herkes bir kazançtı. Kaybedilenlere yas tutmak şimdilik uzak bir hayaldi.
***
Levorni kapıdan girdiğinde siyah gözleri öfkeden kocaman olmuştu. Bir erkeğin bile ağzına alırken düşüneceği küfürlerle Yusuf’la sohbet etmekte olan Abozu’nun yanında durdu. Önce orada durmakta olan sandalyeye bir tekme attı. Arkasından da Abozu’nun göğsüne hatırı sayılır bir yumruk vurdu. Onu iyi tanıyan Abozu kızmış olsa da sesini çıkarmadı. Yusuf ise şaşkın olanları seyrediyordu.
Yusuf dövüşten sonra üç gündür dinleniyordu. Daha doğrusu ona dinlendirildiği söyleniyordu. Uygun bir zamanda dışarı bırakılacaktı. Neyin uygun olması gerektiğini kestiremediği içinde çok sabırsızdı. Bilmediğini beklemek onu sinirli yapmıştı. Az önce Abozu’ya derdini anlatıyor geldiğinde Levorni ile konuşacağını söylüyordu. Levorni’nin
86
sebebini bilmediği öfkesini görünce konuşma işini ertelemeye karar verdi. Buraya geleli ilk defa onu böyle deli gibi görmüştü. Foron’dan bile çekinmediği kadar çekinmişti şimdi. Neler olduğunu sormak için yatağından doğruluyordu ki Levorni bakışlarını ona dikti. Gözlerindeki öfkenin yerinde şimdi üzüntü ve acıma vardı. Başını iki yana sallayarak: “üzgünüm Yusuf! Seni bırakmıyorlar” Dedi.
Üç gündür bekletilmesi demek bundandı. Dinlendirilmek bahanesi ile esir gibi tutuluyordu. Yirmi saniye kadar düşündü. Elinde onu bırakacaklarına dair verdikleri belge vardı. Göğsünü eliyle yokladı; hışırtısını duydu. Oradaydı işte. Yavaşça göğsünü eline sokup belgeyi çıkardı ve yatağının yanında durmakta olan masaya koydu. Öfkesi ise gözlerinden sanki akıyordu:
“bunu babaları mı imzalamış” dedi? “bana bir söz verdiler şimdi tutmak zorlarına mı gidiyormuş.”
“o belgeye attıkları imza Foron’la ölmüş. Bahaneye bak.”
“başından belliydi. Boş verin gitsin. Sizden isteğim beni öldürsünler. Bavdi caneruna gitmeme izin vermeyin. Hatta şimdiden sıkın kafama bitsin bu işkence artık.”
Levorni, Abozu’ya döndü. Elini omzuna vurdu. Az önce tekmelediği sandalyeyi getirip oturdu. “Abozu yardım ederse seni, buradan çıkarabiliriz” derken de dikkatlice Abozu’ya bakıyor tepkisini ölçmeye çalışıyordu. Hiç beklemediği bu söz karşısında Abozu’nun şaşkınlığı bir hayli sürdü. Aslında teklifin Yusuf’ değil de kendisine yapıldığını anladığında ikinci bir şaşkınlık yaşadı. Buradan çöp bile çıkamazken bir insan nasıl çıkabilirdi ki.
“sen kafayı sıyırdın iyice. Foron’dan beter oldun galiba.”
89
“belki de öyle ama biz söz verdik. Milyarlarca insanı öldürürken birine verilmiş bir sözü tutmayacak kadar alçalamayız. Bu Tugvanlığa yakışmaz. Ayrıca onlar kendilerine yakıştırıyorsa bile ben kendime yakıştıramıyorum. Ama tek başıma başaramam. Yardım edersen yapabiliriz. Sen kabul edersen yapacağız. Kabul etmezsen ben söylemedim sen duymadın. Bu da kaderine razı olsun napalım.”
“saçmalama. Denizin iki bin metre altından yukarı çıkana kadar gene boğulur. Üstelik basınç onu küçücük bir kemik yığını haline getirir.”
“orasını bana bırak var mısın yok musun onu söyle sen.”
“bu insanı umursamasam bile seni asla kırmam biliyorsun. Gerçekten Yusuf serbest kalmayı hak etti. Amma başımız derde girecek gibi geliyor bana. Anlat bakalım aklım yatarsa yardım ederim.”
“benim biraz hazırlık yapmam gerekiyor. Sen öğren bakalım hava değişimi ne zaman yapılacakmış.”
“havalandırmadan mı üfletmeyi düşünüyorsun? Saçmalama olanaksız bu! Yüzeye çıksa bile kilometrelerce yüzmesi gerekir. Öldüreceksen acı çekmeden öldür gitsin.”
“bırak ta buna Yusuf karar versin. Sen öğren bakalım.” Birde liste uzattı.
“tamam! yarım saate dönerim.”
Abozu çıktıktan sonra Levorni Yusuf’a döndü. Elini omzuna koyup sanki kardeşini öpüyormuş gibi alnından öpüp anlatmaya başladı:
“bak Yusuf birbirimize söz verdik. Sen sözünü tuttun, şimdi sıra bende. Maalesef benim önerim çok tehlikeli. Ölürsen bana kızma. Başka yolu yok bu sözü tutmamın.”
90
“sorun değil. Kızmam. Buradan çıkmam artık çok önemli değil. Dışarıda milyonlarca insanı öldürdünüz. Bir eksik bir fazla fark etmez. Şayet duyduklarım doğruysa vahşet demek yetmez yaptıklarınızı anlatmaya.”
“ o sizin vahşetiniz. Biz sadece öldürün ve cesetleri yok edin dedik. Diri diri yakın demedik. Orasını burasını kesin demedik. Bunları gördükçe iyi ki sizinle anlaşmamışız diyorum. Buraya gelmeden önce insanlardan yardım isteme teklifi Boklon meclisinde görüşülmüştü. Kıl payı kabul edilmemişti. Hayır diyenleri ben emrimizdekilerin yaptığı vahşetten anlıyorum. Siz bizi anında yok ederdiniz. Hatta sırf merakından etimizi yiyenleriniz bile olurdu.”
“bilmiyorum. Yapmazdık diyemem. Ama şimdi düşman olmak daha mı iyi sanki. Neyse boş ver kehanette bulunmayalım. Her yanlış bir doğru içerir, her doğruda da bir yanlış vardır. Buna inanmayanlar tercih, bizde kader deriz. Sadede gel.”
“anladım. Seni normal yollarla dışarı çıkaramam. Buraya gelen ve bizi gören ilk kişisin. Büyük efendilerle dışarıda konuşuruz, bizi görmezler.”
“büyük efendi kim?”
“Dünya’yı biz 25 bölgeye ayırdık. Her birine bir büyük efendi atadık. Onlarda diğer yapılandırmaları yaptılar. Onlar emirleri direk bizden alırlar. O nedenle onlar vekilimizdir.”
“konu gene dağıldı.”
“evet! Anlatacaklarımı iyi dinle. Bizimde oksijene ihtiyacımız olduğundan burası 24 saatte bir yarım saat süreyle havalandırılır. Bu suyun içinde sudan iki kanal açılarak yüzeye ulaşılır. Sonrada birinden kirli hava fanlarla dışarı atılırken diğerinden temiz hava içeri girer. Seni
91
kirli havayla dışarı fırlatacağız. Orada bir tekne seni bekliyor olacak. Teknedekiler seni aldıkları noktaya geri bırakmakla görevlendirildiler.”
“suyun içinde sudan kanal nasıl oluyor?”
“suyun içinde buzdan boru döşemek gibi bir şey. İşin teknolojik kısmı o ona takılma sen. Bilmen gerekmiyor.”
“peki, fanlar beni kaldırabilecek kadar güçlü mü?”
“senden çok daha ağır şeyler attığımız oldu. Sorun o değil. Hava kirli, nefes alman bir hayli güç olacak. Bunu bir oksijen tüpü ile çözebiliriz. İkincisi yüzeye çıkmadan suya karışabilirsin. Buna yapacak bir şeyimiz yok. Yüzeye çıktığında içeri hava alan kanalın anaforuna kapılabilirsin. Tehlike çok. Saymaya gerek yok.”
“Polat Alemdar’ın deyimiyle sonunu düşünen kahraman olamaz.”
“ elimizden geleni yapacağız.”
“ölüm her zaman var. Deneyelim bakalım.”
Abozu içeri girdi. Elinde Levorni’nin istediklerini koyduğu büyükçe bir paket vardı. Levorni işini şansa bırakmayı sevmeyen biriydi. Yusuf’a küçük bir yarasa elbisesi ayarlamıştı. Bu havayı daha iyi karşılayıp kendini yönlendirmeye yarayacaktı. Suya karışma ihtimalini en aza indirmişlerdi. Yüzeye fırladığında yaklaşık elli metre yükseğe çıkacaktı. Orada da kendini düşene kadar anaforların çekim alanından uzaklaştırabilecekti.
4 saat içinde baca bölgesinde olmak zorundaydılar. Zaman yeterliydi de Yusuf’u nöbetçilerden nasıl geçireceklerdi. Küçük bir ortak plan yaptılar. Vakit gelene kadarda son yemeklerini ağız tadıyla yediler.
92
Nöbetçiler çıkanlara göz ucuyla baktılar ilgilenmediler. Konuşmadan selamlaştılar. Her zamanki gibi Abozu ve Levorni odalarına gidiyorlardı. Sabaha da bu nöbet işi sona erecekti zaten. Yusuf kan üretimi için ölümün eşiğine yatacaktı.
Havalandırma kanalları açılmış fanlar çalışmak üzereyken Yusuf’un kaldığı odadan Abozu yarı çıplak dışarı fırladı. Bütün gücüyle bağırıyordu.
“havalandırmayı kapatın. Levorni’yi rehin aldı. Kirli hava kanalından kaçacak. Silahımı ve elbiselerimi de aldı.”
Havalandırma başlamadan bir dakika önce yerini alan Yusuf Levorni’den son talimatlarını alıyordu.
“hadi dediğimde beni de sürükleyerek meydanın ortasına koşacaksın. Fanlar dönmeye başladığında beni kenara iteceksin. Ben kendi can derdine düşmüş gibi kenara koşacağım. Fanlar hızlanacak sen gideceksin ben kalacağım. Zorla kaçırılmış olduğum içinde ceza almayacağım. Çıkışın iki dakika sürecek. Dikkatli ol. Kanalın genişliği üç metredir. Ortada durma şu anki pozisyonumuza göre hafif sağda dur. Suyun üstüne fırladığında hava seni hem kenara atar hem de diğer anafordan uzağa. Sonra cebindeki küçük cihazı çalıştır bot yerini tam olarak görür. Şimdilik bol şans.”
“neden şimdilik.”
“bir sonraki karşılaşmamız olursa, seni öldürmekten çekinmem bilesin. Her ne kadar değerli olsan da bunu yaparım”
“anlıyorum.” Çok az düşünen Yusuf “ben seni öldürmem bilesin. Senin beni öldürmene göz yumarım belki de.”
93
İkisi de saatlerine baktı. Son on saniyeye girilmişti. Koridordan koşan ayak sesleri de gelmeye başlamıştı. Levorni son defa saatine bakıp usulca “hadi” dedi. Yusuf silahını bir eliyle kafasına dayamış, diğer eliyle kolundan tutmuş halde Levorni’yi ortaya sürükledi. Kameraların kayıtta olduğunu biliyordu. Ortaya dikildikleri anda fanlarda dönmeye başladı. Yusuf tüm gücüyle rehinesini geldikleri noktaya ittirdi. Abozu’nun başlıklı montunu da çıkarıp attı.
Levorni boş bulunmuştu. Yusuf’un bu kadar kuvvetli iteceğini tahmin etmiyordu. İki adım sendeledikten sonra yere kapaklandı. Ayağa kalktığında fanlar hızlanmış onu ortaya doğru itiyordu. Tüm gücüyle direniyor ama ilerleyemiyordu. Yusuf Levorni’nin kenara ulaşamayacağını anlamıştı. Sırtını dönüp Tüm gücüyle bağırdı:
“Levorni başaramayacaksın. Sarıl bana yoksa öleceksin.” Levorni’nin de gücü tükenmişti. Kendini kontrollüce rüzgâra bırakıp Yusuf’u boynundan yakalamayı başardı. Yusuf yarasa elbisesini açıp yükselmeye başladığında Abozu ve bir düzine Tugvan meydana girdiler. Askerlerden iki tanesi şuursuzca meydana koşunca fanların rüzgarı onları tavana yapıştırdı. Abozu “fanları kapatın” diye bağırdı. Fanlar temizlik bitmeden asla kapatılamazdı. Abozu bunu çok iyi biliyordu.
Yusuf paraşüt eğitimi almıştı. Fakat bu elbise işi paraşütten çok farklı idi. Hele sırtında yaklaşık seksen kiloluk bir Tugvanla kontrol çok zor oluyordu. İlk otuz saniyenin ardından kontrolü ele almışsa da yönleri karıştırmıştı. Ne tarafta duracağını kestiremiyordu. Uçtuğu yerde kendi kendine gülesi gelmişti. Bir kanaldan çıkıp öbüründen tekrar piramidin içine dönebilirlerdi. Çok ta uzak bir ihtimal değildi.
Kanalın ucunda güneş gibi duran ışık demeti çıkışa vardıkça büyüyordu. Sonunda su bitti. Havaya fırladılar. Suyun elli metre
94
yukarısından aşağıya bakınca Yusuf, diğer kanalın anaforunun gördü. Tahminen otuz metre ötede, beş metre kadar çapı vardı. su etrafında dönüyor ama içeri girmiyordu Ortasındaki delik sanki kirli hava kanalından daha ince gibiydi. Diğer tarafa doğru düşüyorlardı. Allah onların kurtulmalarını istemişti. Yarasa elbisesi ile mümkün olduğunca kendini yavaşlatsa da ağırlığın fazlalığı ve Yusuf’un acemiliğinden dolayı oldukça sert çarptılar suya. Levorni iyi bir yüzücüydü. Suyla temas eder etmez ayrılmıştı. Yusuf etrafına bakıp Levorni’yi aradı. On metre kadar ötede görünce de içi rahatladı. Hemen cebindeki cihazı çalıştırdı.
Tekne kendisine bildirilen noktada iyi yer tutmuş onun sudan fırladığını görmüştü. İki dakikaya kalmadan da Yusuf’un yanına bir bot yanaştı. Sudan çıkardığı başını tekneye çeviren Yusuf bottaki kişiyi görünce kanının donduğunu hissetti. Elini uzatmak istemedi önce ama denize düşmüştü bir kere yılana sarılmak zorundaydı. Kolunu kızıl uzun saçlı kadının uzattığı halkaya geçirince kadın onu bota çekti. Toparlanıp kadına bir şey demeden Levorni’yi gösterdi. Kadın duraksadı. Şaşırmış ve korkmuştu. Sessizce başını iki yana sallıyordu. Bu sallama “hayır” anlamında değil gördüğüne inanamadığından “olamaz” anlamındaydı. Yusuf onu omuzlarından tutup sarsınca aklı başına geldi. Botu Levorni’ye doğru sürdü. Yusuf ucu halatlı halkayı Levorni’ye uzattı ve onu bota çekti.
Uzun kızıl saçlı kadının şaşkınlığı ve korkusu en az on kat artmıştı. Birden bota çıkan Levorni’nin önünde diz çöküp secde pozisyonu alınca durumu kavradı Yusuf. Kızıl saçlı kadın bir vekilciydi. Tugvanlara tanrı diye tapıyorlardı. Onun oraya gelmesini emreden tanrısı karşısındaydı. Levorni botun ucuna başı önde oturunca, Yusuf kadını kollarından tutup kaldırdı. Gözlerine sevgiyle bakıp “bizi tekneye çıkar hadi” dedi.
95
Tekne samsun limanına doğru hızla yol alırken Yusuf ile Levorni ıslak elbiselerinden kurtulmuşlar, alt kamarada hem çay içiyor hem şimdi olacakları tartışıyordu. Nurten hizmette kusur etmiyordu. Orta boy bir yattı tekneleri. Kusursuz döşenmişti. Her şey düşünülmüş her şey yerli yerindeydi. Kırmız beyaz çizgili gövdesinde adı Sadak olarak yazılıydı. Oldukça hızlı bir yat olmasına rağmen Samsun Limanı’na iki saatten önce varamayacaklardı.
Levorni Yusuf’a dünyanın son beş gün içinde geldiği hali bir bir anlatmıştı. Yusuf düşülen durumu gördükçe içi yanıyordu. Elli gün önce ayrıldığı dünya insanlığın kendi kanında boğuluyordu. Hele ortadaki vahim durumu anlatırken Levorni’nin kullandığı “bazı yerlerde sizin açınızdan durum o kadar kötü ki birkaç hafta sonra açlıktan ölen arkadaşlarınızı yiyeceksiniz. Şimdiden böyle şeylerin yaşandığı söylense de belirti yok” sözü ağıyor dönüyor, kulaklarında çınlıyordu. Belki de dönebileceği bir evi bile yoktu. “Konya’da durum ne bir öğrensene bana” dedi.
Levorni Nurten’i çağırıp öğrenmesini emretti. Nurten üzerindeki şaşkınlığı ve korkuyu atmış şimdilik itaat ediyordu. İki ay önce tanrısının emri ile uyutup getirdiği adam şimdi onun tanrısı ile sohbet ederken o hizmetçi vaziyetindeydi. Bazı şeyleri sorgulaması gerekiyordu. Ya da ona istediği her şeyi veren tanrı ile yüz yüze bir sohbet yapması. Bunu Fark eden Levorni, onun ardından yatın telsiz odasına geldi. Eğilerek kapıdan geçilen küçük ve alçak bir odaydı. Sağ tarafta duvar boyu elektronik aletler ve göstergeler vardı. Önünde yarım raf şeklinde bir basamak ve üstünde birkaç mikrofon ve küçük cihaz vardı. Nurten oradaki tek sandalyeye oturup Konya’nın durumunu sorduktan sonra cevabın yazılı olarak gönderilmesini söyledi. Sonra arkasına dönüp Levorni ile bakışmaya başladılar. İlk soru Nurten’den geldi:
96
“sen mi onu kurtardın, o mu seni kurtardı?” enteresan ve ilginçti. Konuyla alaka kurması otuz saniyeden fazla zaman aldı. Tanrı oluşu sorgulanıyordu. Ben kurtardım dese yalan, o kurtardı dese bütün itibarı ayaklara düşecekti. Biraz bocaladı ve cevap verdi:
“o beni kurtardı.”
“Şehir efendisinin odasında bir resim görmüştüm. Kendi çizmişti. O resimde ki gibisin. O zaman da size kızmıştım. Ona görünen tanrılar neden bana görünmüyor diye. Bu şekilde bir tanrıyla karşılaşmayı hiç düşünmemiştim. Açık söylemem gerekirse inancım sarsıldı.”
“doğru söylüyorsun biz tanrı değiliz. Onların vekilleriyiz. Büyük efendiler de bizim vekillerimiz. Şehir efendileri de onların vekilleri. Sonuçta kademe kademe size geliyor. Tanrılar uzaktalar. Onlar için henüz uygun ortam oluşmadı. Ortamı hazırladığımızda gelecekler.”
Nurten’in bakışlarından ikna olmadığı belliydi. Yine de ikna olmuş gibi görünüp sadece “peki efendim” dedi. Levorni onun aklındaki soru işaretlerini gideremediğini bilse de şimdilik itaat edeceğini anlamış, bunu da yeterli görmüştü. Yusuf’un yanına döndü. Yusuf:
“şimdi ne yapmayı düşünüyorsun?”
“yapacak çok fazla bir şey yok. Sizi karaya çıkarır çıkarmaz tekneyle geri döneceğim. Yarınki havalandırmada içeri gireceğim.”
“içeri girmen mümkün mü?”
“çok zor ama yarasa elbisesi ile bir şansım var. Ayrıca düz yapılan bir işlemin tersi her zaman mümkündür. Sorun her zaman aynı noktadan havalandırma yapılmaması. Bir sonraki yeri sadece tahmin edeceğim.”
97

“ açık denizde mahvolursun. Samanlıkta iğne aramak gibi bir iş seninki. Buldun diyelim, içeri girsen bile seni beni kaçırmakla suçlayacaklar. Belki de ihanetten yargılanacaksın. Çok ceza alırsın, üzerler seni. Bence dönme, bizimle kal. Hayatta kalman için elimden gelen her şeyi yapacağıma inan. Gerekirse kan bile veririm sana.”
“ceza da alsam dönmek zorundayım. Dönmezsem sahip olduğum her şeyi kaybederim. Bir kuru canım olsa ne olur, olmasa ne olur? Furogna’da iki kızım bir oğlum var. Burası umurumda değil, ben furogna’ya dönmek istiyorum. O nedenle bu riski almak zorundayım. Pungonra’nın tüm ısrarlarına rağmen siz neden kalmadıysanız aynı sebepten dönmek zorundayım. Hatırlıyor musun bana anlattıklarını?”
“Evet. Öyle bir şey söyledin ki söyleyecek sözüm kalmadı. Tamam dön.”
Yusuf konuşmasına devam edecekti ki Nurten elinde birkaç a dört kağıdı ile içeri girdi. Yüzü asık morali bozuktu. Yaşadığı karşılaşmanın şokundan çıkamadığı belli oluyordu. Kağıtları masaya koyup bir şeyler yemek isteyip istemediklerini sordu. Levorni gönlünü almak istercesine baktı ona. Nurten’e kanı ısınmıştı. Ona birçok defa görev vermişti. Güvenilirliği zaten belli idi. Başaramadığı hiçbir görevi yoktu.
Hatta Foron’a doğru Yusuf’u bulana kadar dört farklı kişi getirmişti. Her seferinde aynı uysallıkla görevi kabul etmişti. Verilen ipuçlarından bulduğu Yusuf’ları getirmişti. Dördüncü de tutturmuş, doğru Yusuf’u bulmuştu. Kalmasında ve onlara katılmasında bir sıkıntı yoktu. Levorni kalmasını ister gibi “kalabilirsin Nurten” dedi. Nurten ilk defa gülümsedi ve çıktı. Birkaç dakika geçmeden de elinde bir meyve tabağı ile geri döndü. Onlara ikram edecekti. Gülümsüyordu.
98
Yusuf elindeki belgelere baktıkça mutlu oluyordu. Konya uzay üssü henüz vekilcilerin eline geçmemişti. Bu karısı ve küçük oğlu iyi demekti. Büyük oğlundan haber alınamamıştı. O İzmir’de okulundaydı. Üsle görüşmek istediğini söyleyince Nurten izin vermedi. O sakin konuşması ve her erkeğin içini gıcıklayan şuh sesi ile de sebebini açıkladı:
“Yusuf Bey görüşmeniz süzgece takılırsa asla Konya’ya varamayız. Sabredin sizi kendi elimle götüreceğim.”
Uzaktan Samsun limanı seçilmeye başladığında Nurten limandan ayrılırken kendisine verilen dönüş kodunu gönderdi. Böylece kontrolden geçmeyeceklerdi. Özel emirle ayrıldığı görevi tamamlamış dönüyordu. Levorni’nin emniyeti açısından karanlığı beklemeye karar verdiler. En fazla yarım saat sürerdi.
Koyu karanlık başladığında limanın en tenha noktasına yanaştılar. Yusuf, Levorni’ye “ne görürsen gör, ne duyarsan duy sakın kendini gösterme” diye sıkı sıkı tembihlemişti. Yeniden açılma izni almak için Nurten liman kontrol memurluğuna gitti. Yatsı ezanının duyamayan Yusuf bir tuhaf oldu. Vekilciler her şeyi tepe taklak etmişti. Yine de Nurten dönene kadar yatsı namazını kılabilirdi.
Tam birer kahve yapmıştı ki Nurten geldi. Ayaküstü onlar kahvelerini içerken, Nurten tekneden bir bavul birde soba borusu gibi bir şey indirdi. Otomobilin bagajına yerleştirip geri geldi. Her şey tamamlanmış ayrılık saati gelip çatmıştı. Levorni gülümsese de içindeki burukluk belli oluyordu. Yusuf ise iyi bir arkadaşı geride bırakmanın hüznü ile evine dönmenin sevincini yaşıyordu. Onu karşılarında görünce kim bilir nasıl sevineceklerdi. Bir anda daldığı hayal dünyasından uyandı. Levorni, teknenin arka tarafından karaya çıkmış olan Yusuf’a son defa sesleniyordu:
99
“Yusuf biliyor musun? Bende seni öldürmem artık”
“ta başından beri biliyordum.” Deyip Nurten’in peşinden karanlığa yürüdü. Arabanın yanına henüz varmışlardı teknenin pervanesi kükrer gibi suyu köpürtüp tekneyi ileri doğru itmeye başladı. Konuşmadan araca bindiler. Karanlıktan şehir merkezine doğru hareket ettiler. Sessizlikten sıkılan ilk Nurten oldu:
“Getirirken sana kötü davranılmasına engel olamadım kusura bakma”
“geldi geçti canın sağ olsun. Bak şimdide hayatımı kurtardın.”
“aç mısın? Yüzüncü yıl Bulvarı’nda her zaman gittiğim çok güzel bir lokanta var. Hem temiz hem lezizdir.”
“saçmalama ya yakalanırsak.” Nurten hafifçe kıkırdayıp:
“komik olma! Ben yanında olduğum sürece sana kimse dokunamaz. Sen benim buralardaki yetkimi bilmiyorsun. Ben emirleri doğrudan şehir efendisinden alırım. Kimse karışamaz. Efendinin belirlediği sekiz kişinin dışındaki herkese sözüm geçer. Hele hele yanımdaki belgelerle bırak Türkiye’yi dünyanın neresine istersek gideriz.”
“aç değilim ama sanırım sen açsın bir şeyler atıştırırız. Gidelim ama önce bir üstümüzü değiştirsek daha iyi olmaz mıydı?”
“eve gidersek dönemeyiz. Hele bir karnımız doysun gerisi kolay. Eve çok sık uğramam o nedenle hazır bir şeyler yoktur.”
“tamam! nasıl istersen.”
Lokantanın önünde iki koruma görevlisi vardı. Kapıda onları durdurup içeri almak istemeyince Nurten banka kartı gibi bir şey çıkarıp optik
100
okuyucuya tuttu. Kısa tiz bir sesin ardından yeşil ışık yanınca kapı kendiliğinden açıldı. Genç koruma görevlileri hemen öne doğru eğilerek önce selamladılar sonra da kenara çekilip yol verdiler. Gelenler önemli kişilerdi çünkü. Sorgulamak ise onlara düşmezdi.
Yemeklerini söyledikten sonra havadan sudan konuşmaya başladılar. Nurten Yusuf’u, Yusuf’ta Nurten’i yakından tanımaya çalışıyordu. Yemekler geldiğinde de çok sohbet olmadı. Uzunca süren bir sessizliğin ardından Yusuf başını kaldırıp dikkatlice Nurten’in yüzüne baktı. Değirmi yüzlü biraz çatık kaşlıydı. Her şeye rağmen yüreğindeki merhametin parıltıları vardı yüzünde. Büyük ihtimalle anneydi. Yoksa bunca yaşadığı ve yaşattığı acıya rağmen yüreğinin taşlaşmış olması gerekirdi. Annelik onun duygularını ayakta tutuyor olmalıydı. Onunda başını kaldırıp ona baktığını görünce:
“neden vekilcilere katıldın? Oysa iyi birisin.”
“istediğim her şeyi veriyorlar. Neden katılmayayım? Hayatım yokluk içinde geçti. Şimdiyse baksana halime her şey benim emrimde.”
“ama buna mukabil geleceğini istiyorlar. Özgürlüğünü istiyorlar. Hatta varsa çocuklarının geleceğini de istiyorlar.”
“bunları çok düşündüm. Çokta dinledim. En iyisinin bu olduğuna inanıyorum. Kimse de bana karışamaz bu benim seçimim.”
“tamam, ama seni buna iten şey ne? Bu kadar kör olamazsın”
“bak, altı yaşımdayken babamı kaybettim. Senelerce üvey baba elinden çekmediğim kalmadı. Yokluk bir yandan, zulüm bir yandan beni taşlaştırmıştı. Sırf üvey babamı dövebilmek için on dört yaşımdayken saklı gizli için tekvando öğrenmeye başladım. İyi bir öğrenciydim. Altı ay
101
içinde üvey babamı yere serdim. Hükmetmek hoşuma gitmişti. İnsan kendini güçlü hissedince bela arıyor. Buldum da. İki yıl sonra süper bir dövüşçüydüm. Birini yaraladım iki sene hapis yattım.
On sekiz yaşında hapisten çıktıktan sonra okul hayatım bitmişti. Yokluğumda annemi üvey babam mahvetmişti. Olan oldu derken üvey babamı öldürdüm. Tekrar hapse giremezdim. Anıl çıktı karşıma. Yardım etti. Bir sahte kimlikle yaşamaya başladım. Para kazanmak için birkaç kere ringe çıktım. Sonrada Anıl ile evlendik. Anıl çalışmazdı ama bana çok iyi davranırdı. O nedenle severdim onu. Kusurlarını görmezden gelirdim. Yine yokluk içinde ama mutlu üç sene geçti.
Derken bir akşam Anıl elinde bir çanta parayla geldi. Artık zor günlerin bittiğini yeni bir guruba katıldığını anlattı. Beni de katılmaya ikna etti. Ogün bilmiyordum vekilci olduğumu ama her istediğim verildi. Bende hiç sorgulamadım. Ne denirse yaptım. Mutluluk devam etmedi tabi. Anıl gönderildiği bir görevden ölü olarak döndü. Asla bir birimize görevlerimizden söz etmezdik.
O an sorguladığım da her şey için geç kalmıştım. Kızımı onlardan uzak tutmak için ne gerekirse yaptım. Ama başardığımdan hala emin değilim. Birkaç pis işlerini yaptım. Başarılarımdan sonra şehir efendisi ile görüşme fırsatını yakaladım. Ellime geçen fırsatı kaçırmayıp onun özel ajanlığına yükseldim. Özel ve pis işlere devam ettim tabii. En son işte bana uzaya gidenlerden Yusuf Koçali’yi bulmam emredildi. Üç yanlış kişiden sonra doğru Yusuf’u buldum. Diğerleri beni affetsin. Sadece isim benzerliği.”
“kızın nerede şimdi?”
“kendim bile unuttum. Sana nasıl söyleyeyim.”
102
Yusuf bu konunun onu rahatsız ettiğini anlamıştı. Israr etmedi. Aklında ki konuya nasıl gireceğini bilmiyordu. Bir yerlerden başlamalıydı. Ağzındaki lokmasını çiğnedikten sonra:
“vekilcilerden ayrılmayı hiç düşündün mü?”
“Bugüne kadar hayır, Lakin bugün gördüklerimden sonra vekilciliği yeniden gözden geçirmem gerektiğini düşünüyorum. Ama seni bir yerine götüreyim ondan sonra.”
“peki, giderken Ankara’ya uğrasak ben birini arasam olur mu?”
“Olabilir. Bayan mı bu kişi? Vekilci olmuş olabilir ya da vekilciler tarafından öldürülmüştür.”
“ bayan değil. Amma gerçek bir dahidir. Vekilci olması olanaksız bir şey. Vekilcilerinde onu bulması çok zor. Tabi sen onu yanıma almama izin vereceksin. Vermezsen öldürmen gerekecek. Bende seni ona götürmem o zaman.”
“şu an bir şey diyemem. O anki psikolojime bağlı. Hadi kalkalım sabaha yolculuk var biraz dinlenelim.”
“merak ettiğim bir şey daha. Hiç yeni model araç kullanmıyorsun. Hep eski tip tekerlekli arabaları tercih ediyorsun özel bir sebebi var mı?”
“elbette var. Yeni model araçların yapısı bana uygun değil. Yeterince hızlı değil. Performansları zayıf. Aküleri de az gidiyor. Sadece manevra kabiliyetleri yüksek. Benim işimde aksiyon ve hareket çoktur. An olur kaçarım an olur kovalarım. Kullanamayacağım araç yok gibidir. Kısaca yeni araçlara ben ayak uydurmak zorunda kalıyorum. Eski araçlar ise bana uymak zorunda kalıyorlar. Yoksa yeniliğe her zaman açığım.”
103
Eve geldiklerinde ikisi de çok yorgundu. Nurten hemen yatak odasından Yusuf için bir takım pijama, iç çamaşırı ve sabah giymesi içinde bir spor mont, bir kot pantolon birde gömlek getirdi. Kendiside üstünü değiştirmeye arka odaya gitti. Az sonra geri geldiğinde az önceki pantolon ve rahat bir bluzun yerine siyah, yarı eşofman yar üniformayı andıran daha rahat bir kıyafet giymişti. Siyah vekilcilerin resmi rengiydi.
Yusuf’u diğer tarafta bir odaya götürüp gizli bir bölmeden bir yatak açtı. Sonra Yusuf’a döndü:
“sen şimdilik burada yat. Benim büyük efendi ile görüşmem ve rapor vermem gerek. Ayrıca yol için de hazırlık yapmam gerek. Burada emniyette olursun. Burası lider bir vekilcinin evi. Gelen olmaz. Her ihtimale karşı tedbirimizi alalım. Olursa da sakın ses çıkarma. Sorun olmaz beni arıyorlardır. Bulamayınca da giderler.” Dedi.
Yusuf aslında bu tedbirin kaçmaması için alındığını biliyordu. Kaçması için bir sebebi yoktu. Zaten kaçamayacak kadar yorgundu. Üstelik Nurten yanında olduğu sürece her kapı ona açıktı. Raporunu verdikten sonra kızını görmeye gideceğini de tahmin etti. Yatağa uzandı ve Nurten’in gözlerine baktı:
“merak etme kaçamayacak kadar yorgunum. Ayrıca kızını da benim için öp ve selamlarımı söyle. Onun geleceğini kurtarmaya çalışıyorum.”
Nurten çok şaşırmış bir halde Yusuf’a daha dikkatli baktı. Kızına gideceğini nasıl bilebilmişti. İyi bir baba olmalıydı. İçinde küçük b ir heyecan ve kıpırdanma oldu. Onunla sevişmek istediğini hissetti. Anıl’dan sonra birkaç rol gereği dışında cinsel anlamda erkeklerden hep uzak durmuştu. Şehvetle o da Yusuf’un gözlerine baktı. En şuh sesiyle:
104
“hoş bir adamsın. İyi bir baba ve iyi bir eş olabilirsin. Uzun zamandır hissetmediğim şeyleri harekete geçirdin. Namaz kıldığını görmemiş olsaydım seninle sevişmek istediğimi söylerdim. Şimdi reddedilmekten korktuğum için söyleyemiyorum.”
“söyleme de zaten. Çok şükür bu güne kadar harama uçkur çözmedik. Bundan sonra da çözmem. En azından bilinçli olarak yapmam. Kıldığım namaz beni kötülüklerden alıkoymuyorsa ya bende ya da namaz kılışımda bir sorun var demektir.” Nurten’de bir şey söylemeden kapıyı kapatıp kilitledi ve evden çıktı.
Yusuf uykudan gözünü açtığında bahar sabahının etkileyici serinliğini yüzünde hissetti. Havasız ve küçücük bir bölmede uykuya daldığı aklına gelince birden yerinden doğruldu. Geniş bir oda ve geniş kuş tüyü bir yataktaydı. Açık pencereden baharın tertemiz kokusu içeri giriyordu. Sağ tarafındaki sehpanın üzerinde akşam Nurten’in giderken verdiği kıyafetler katlanmış bir halde duruyordu. Yatarken giydikleri de hala üzerindeydi.
Saate baktı yedi buçuktu. Takvim ise 17 Mart 2050’yi gösteriyordu. Demek ortadan kaybolalı tam elli gün olmuştu. Her şeyi hatırlamasına rağmen bu odaya nasıl geldiğini hatırlamıyordu. Normalde sinek uçsa uyanırdı. Bunda bir iş vardı.
Yerinden kalkıp odadan çıktı. Salonda kanepenin üstünde Nurten’i bir battaniyenin altında uyurken görünce içi rahatladı. Ses çıkarmadan mutfağa geçtiğinde bir kez daha şaşırdı. Masada kahvaltı hazır onu bekliyordu sanki. Nurten çok zahmete girmişti. Bir patates çuvalı gibi onu üssün önüne atıp kaçabilirdi. Böyle iyi davranmak zorunda değildi. Tam onu çağırmak için kapıya dönmüştü ki Nurten dudaklarındaki o tatlı gülümsemesiyle içeri girdi. Onun gülümsemesi Pungonra’yı
105
hatırlatıyordu. Çözemediği bir benzerlik vardı ikisi arasında.
Gülümsedikçe de güzelleşiyordu. Onunla birlikte sanki bedeni ve ruhu da gülümsüyordu. Hatta beline kadar inen kızıl saçlarının dalgalanışı bile gülümsemeyi andırıyordu. Bir adım içeri girip:
“çok sevindim. Hiç uğraştırmadan uyanmışsın. O ne uyku öyle be Yusuf? Geldiğimde uyandıramadım. Buraya taşımam da bir hayli zor oldu. Maşallah tonajlısın.”
“yo! Normalde uykum hafiftir. Sen giderken ilaç mı verdin ne yaptın?”
“ne ilacı? Saçmalama. Ben üçte geldim ölü gibi uyuyordun. Ya da normal değildin akşam.”
“neyse her şeyin bir ilki vardır. Hiç hatırlamıyorum. E ne zaman yola çıkıyoruz.”
“büyük efendi “yola çıkmadan benden haber bekle” dedi. Şimdilik buradayız. En erken çıksak öğlen geçer. Boş zamanın keyfini çıkar.”
Sohbet bitti, kahvaltıya başladılar. Çok fazla konuşmadan kahvaltılarını ettiler. Nurten çok az uyuduğu için tekrar uykuya daldı. Yusuf ise masadaki bilgisayardan internete bağlanamayınca sesini kısıp televizyonu açtı. Ondan da sıkıldı. Hep vekilcilerin başarılarını anlatan ve kesin zaferin yakın olduğunu söyleyen yalan haberler vardı. evin diğer odalarını kolaçan etmeye başladı. Okuyacak bir şeyler aradı. Onu da bulamadı. Mübarek ev değil sanki hapishaneydi. Ne raf ne dolap bir şey yoktu. Belki de Nurten saklamıştı. Yeniden çay yapmak için mutfağa yöneldi. İçeri girince duraksadı vazgeçti. En iyisi uyumaktı. Başka türlü geçmezdi bu kadar saat. Yatak odasının penceresini kapatıp bir battaniye aldı. Nurten’in karşısındaki diğer kanepeye de o kıvrıldı.
106
Canan koşarak eşinin odasına girdi. Nazım özel bir durum olduğunu anlamıştı. Yerinden ayağa kalkıp neler olduğunu sordu. Canan hiç bir şey söylemeden kapalı devre telefonu kaldırıp bağlantı fişini çıkardı. Kendi cep cihazına takmaya çalıştı. Giriş yerleri uymayınca sağa sola bakarken Nazım çekmeden çıkardığı iki karış boyunda kabloyu uzatmıştı. Gözlerindeki şaşkınlığa rağmen niyetini anlamıştı. İki cihazı birbirine bağlamaya çalışıyordu. Canan bağlantıyı tamamladığında Nazım’a dönüp
“kaynağı belirsiz ve anlamsız mesajlar alıyorum. Doğrudan cihazıma yönlendirilmiş. Çok karmaşık bir şifre olmalı ne söylendiği hakkında hiçbir fikrim yok. Bir de sen bak.”
Cihazın küçük ekranındaki görüntüler masa telefonunun büyük ekranından hafızasına kaydedilmeye başlandı. Anlamsız şekillerle bir metin akıyordu sanki. Üç dakika kadar devam etti. Cihaz kapandı. İkisi de şaşkın birbirlerine baktılar. Nazım hemen çekmecesinden küçük bir cep bilgisayarı çıkararak bir yazıcı ile birlikte onu da bağlantıya dahil etti. Tüm kaydedilenleri dosya kağıtlarına yazdırmaya başladı.
Yirmi yedinci sayfanın sonlarına doğru yazım işlemi durdu. Şimdi kriptolojiye götürebilirlerdi. Nazım tüm hayreti ve irileşmiş gözleriyle:
“neler oluyor Canan bu da ne demek.”
“bilmiyorum. Büyük ihtimalle biri bize ulaşmaya çalışıyor. Belki karşı hareketi organize etmeye çalışıyorlar beklide bir tuzağa düşürmeye. Mesaj bin dokuz yüz doksanlı yılların başında kablolu telefon hatları üzerinden kullanılmış olan ilk internet ağından alınıyor. Bu nedenle yer ve kimlik tespiti yapılamıyor. İki bin yirmi de tüm iletişimin uydu ağlarına geçmesinden sonra bu kablo hatları toplama maliyetlerinin
107
çok yüksek olması nedeniyle öylece bırakılmışlardı. Önce mesajı çözmemiz gerek.”
“haklısın hemen bunu çözecek birime götür beni de haberdar et. Benim beynime kılçık kaçtı. Biraz tedbir almalıyım ne olur ne olmaz. Beni habersiz koyma. Ya da işim biter bitmez ben seni bulurum.” Dedi ve koşar adım odasından çıktı. Cihazından da üst düzey acil toplantı yapılacağını gerekli kişilere bildirmişti.
Üç saat sonra üste tedbirler artırılmış nöbetler silahların emniyeti açık tutulmaya başlanmıştı. Altı noktada hazır kıta destek birliği bekletilecekti. Diğer tedbirler duruma göre ayarlanmıştı. Canan’la Nazım tekrar aynı odada mesajın çözülmesini bekliyorlardı. Çok beklemelerine gerek kalmadan Binbaşı Şahin elinde küçücük bir kağıtla içeri girdi. Selam verip kısa künyeden sonra:
“komutanım o kadar mesajın içinden sadece Yunus Emre’nin bir dörtlüğünü çıkarabildik. Başkada hiçbir anlamı olmayan saçma sapan şeyler. Bir çocuğun annesini beklerken toprağa rastgele çizdiği şekliler sanki. Hiçbir anlam ifade etmiyor. Alparlara bile kontrol ettirdik.” Nazım kendisine uzatılan kağıdı alıp baktı:
Bir olursak çok oluruz
Bölüşürsek tok oluruz
Birlikte zor kolaylaşır
Bölünürsek yok oluruz.
Mesaj netti. Fakat şimdilik bir değeri yoktu. Tam bir birlik ve beraberlik zamanıydı da kim dost kim düşman belli değildi. Gerçi göndereni bile bilinmiyordu. Çekmecesine koyup “çıkabilirsin binbaşım” dedi. Canan’a var mı bir fikrin dercesine baktı. Oda gözleriyle “bilmiyorum” dedi.
108
Akşam karanlığı çökmek üzereyken büyük efendiden beklenen izin gelince birkaç dakika içinde yola çıkmışlardı. Ana yola kestirmeden çıkmak için girdikleri ara sokaktan tam caddeye çıkmışlardı ki sol tarafta bir kalabalık gördüler. Üç vekilci yirmi kadar kadın ve çocuklardan oluşan gurubu ite kaka imha noktasına götürüyordu. Az sonra eserleri bile kalmayacak, korkunç feryatlarla can vereceklerdi.
Yusuf’un içi cız etti. Sanki derinlerde bir yerde başlayan yangın hızla yayılıp kalbini ateşe vermişti. Onun halini fark eden Nurten sağa dönüp aracı hızlandırırken “onlar için yapabileceğimiz bir şey yok. Bende istemiyorum. Üzgünüm” dedi. Bunu söylerken de kararamaya yüz tutmuş akşamın son ışıklarında aynadan arkayı kontrol ediyordu.
Birden tüm gücüyle frene basarak yeni ivme kazanan aracı sağa çekip durdurdu. Emin olamamıştı ama gurubun en sağındaki kadını kızının bakıcısına benzetmişti. Kafasını camdan çıkarıp daha dikkatle baktı. Evet oydu. Kalabalıktan görünmüyordu ama bir de çocuğun elinden tutuyor gibiydi. Yüzü bir anda allak bullak oldu, gözleri irileşti. Panik ve telaş tüm bedenini deprem gibi silkeledi. O depremin dalgası göz bebeklerinde birer damla su oldu.
Kızı da bakıcısı da guruptaydı. Şüpheye mahal kalmayacak kadar da yaklaşmışlardı. Sinirinden eli ayağı titredi önce. Yusuf’a “kızım” dedi ve araçtan inip koşarak en yakın silahlı vekilcinin yanına vardı. Kimliğini gösterip gurubu durdurdu. Guruptan kızı ile bakıcısını almak istiyordu.
Yusuf bulunduğu yerden ne konuştuklarını duyamıyordu. El kol hareketlerinden anladığı kadarı ile vekilci Nurten’e kızın vermek istemiyordu. Diğer iki vekilcinin de koşarak olaya dahil olması işin büyüyebileceğini gösteriyordu. Asker hisleri ve tecrübesi direksiyona geçip aracı hazır tutmasını söylüyordu. Hislerine her zaman güvenmişti.
109
Nurten işin ciddiyetini anlayınca kızını öper gibi eğilip kızının ve bakıcısının duyacağı bir sesle “ben bağırınca tüm gücünüzle arkadaki arabaya koşun” dedi. Sakince de doğrulup kendisinse silah doğrultmuş üç adama baktı. Önce acı bir gülümseme ardından “şimdi” diye bağırdı. Aynı anda da kendisine en yakın soldaki adamın silahını namlusundan tutup adamı ortadakine doğru savurdu. Aynı anda sağ ayağı ile en sağdakinin göğsüne tüm gücüyle bir tekme vurdu. Adam sendeleyip arkaya devrilip çırpınmaya başladı. Hızını hiç azaltmadan çarpışan adamlardan ortadakinin boğazına korkunç bir yumruk vurup onu da devirdi. Sonuncusu hala silahını Nurten’in elinden kurtarmaya çalışırken tetiği çekti. Silah yere doğru tutulduğundan yaralanan olmadı. Nurten hemen adamı boynundan kavrayıp başını hızla sola doğru kıvırdı. Üçü de yerde hareketsiz kaldı.
Otomobile yaklaşmış olan kızı ile bakıcısının peşinden koşmaya başlamıştı ki bir el silah sesi duyuldu. Bakıcı kadın önce durdu, sonra sendeleyip sağ tarafına devrildi. Küçük kız bakıcısına sımsıkı sarılıp iyice ağlamaya başladı. Silah sesi karşıdan gelmişti. Yusuf köşe başında yeni peyda olan iki vekilciyi görmemişti. Hemen silahına davranıp hedef gözetmeden ateş etmeye başladı. Yusuf’un açtığı ateş Nurten ile kızına gerekli zamanı kazandırmıştı.
Arabanın arka koltuğuna kızı ile birlikte binen Nurten “hemen ateşi kes gaza bas, ilk köşeden de dön” dedi. Yusuf’un gaza yüklenişi ile araba önce hafiften bir şaha kalktı sonra da ok gibi ileri fırladı. İlk aradan sağa dönüp geldikleri yönde ilerlemeye başladılar. Vekilciler araç bulmadan izlerini kaybettirmeliydiler.
Nurten arkada kızına sarılmış rast gele her yerini öpüyordu. Birkaç rastgele dönüşten sonra takipte kimsenin olmadığını anlayınca
110
rahatlayan Nurten “ilk aradan sola dön Yüzüncü Yıl Bulvarına çık, program değişti. Tekneden indiğimiz yere gidiyoruz” dedi. Limana iki sokak kala aracı terk edilmiş bir binanın izbe yerine saklayıp limana yürümeye başladılar. Yeni çöken karanlık onlara zaman kazandırırdı.
Nurten limana gelene kadar Yusuf’un ağzını arayıp ne yapmaları gerektiği hakkında fikrini sorguladı. Yusuf’un dışarıdaki durumu ve vekilcilerin yapılanmasını detaylı bilmediği için Nurten’e çok faydası olmadı. Nurten limana varıncaya kadar aklındakileri tamamlamıştı. Kıyıda durup kısa bir süre denize baktı.
Denize iki metre çıkıntı şeklindeki iskelenin altına doğru uzandı. O kadar eğilmişti ki Yusuf onun düşeceğini zannedip ayaklarından tuttuğunda fark etti ayak uçlarının iskele demirine takılı olduğunu. Geri doğrulduğunda elinde gitar kabına benzeyen muşamba bir çanta vardı. Açıp içindeki seksen santim boyundaki dört çubuğu birbirine eklemeye başladı. Son çubuğun ucunda küçük bir çengel vardı.
Yusuf şaşkın onun ne yaptığını seyrederken Nurten her türlü yardım etme isteğini geri çeviriyor, sadece etrafa mukayyet olmasını istiyordu. Berra ise yeni sakinleşmiş kıyıya yapışık duran midyeleri koparıp denize düşürüyordu. Nurten elindeki üç buçuk metrelik oltaya benzeyen ucu çengelli çubuğu birkaç ölçümden sonra denize daldırıp geri çekti. Çengelin ucunda başparmak kalınlığında bir urgan vardı. Sonra Yusuf’a yardım etmesini işaret ederken beraberce urganın ucundaki koca bavulu denizden dışarı çektiler.
Bavul açılınca Yusuf’un gözleri bisiklet tekerine döndü. Bavulda yok yoktu. Tek kişilik küçük bir şişme bot, birkaç tabanca ve mermileri, biraz patlayıcı, iki can yeleği biraz kıyafet, biraz yiyecek, su geçirmez poşetler, büyükçe bir el feneri ve küçük el aletleri vardı.
111
Silahları paylaştılar. Can yeleklerini birleştirip ikisini de kızına giydirdi. Yusuf hala ne olduğunu anlayamamıştı. Hazırlıkları büyük bir titizlikle yeniden gözden geçirdi. Her şeyin tamam olduğuna kanaat getirince gülümseyerek Yusuf’a döndü.
“Güvenli bir yere gitmemiz gerek. Bot üçümüzü taşımaz. Bera ile sen denizden gidin. Ben karadan, araba bulamazsam yaya olarak gelirim.”
“Nereye gideceğiz? Ayrılmamız doğru mu? Hep birlikte gidebiliriz.”
“Sizin karada olmanız tehlikeli. Benim için sıkıntı olmaz. Sorun çıkarsa kendim baş edebilirim. Ancak ikinizi birden koruyamam.”
“sen kızını koru yeter. Ben kendimi korurum” deyince dudaklarına bir gülümseme yayılan Nurten:
“Durum düşündüğün gibi değil. Biz suç işledik. Eğer duyulduysa Samsun büyük efendisi bütün izinleri iptal etmiştir. Birkaç yüz metreden öteye gidemeyiz. Lütfen Konya’ya varana kadar ne dersem onu yap. Beni de kendini de sıkıntıya sokma.” Yusuf cevap vermeye hazırlanırken Nurten onu susturup devam etti:
“Bera sana emanet. Bota binip batıya doğru altı kilometre gidin. Sahilde dağa yarısı gömülmüş bir villa göreceksiniz. Onun arka tarafına çıkın ve oradaki oyukta saklanın. Sakın villaya girmeye kalkışmayın. Ne görürseniz görün ne duyarsanız duyun ben gelinceye kadar da sakın saklandığınız yerden çıkmayın. Bot ikinizi taşımazsa Bera’yı belinden bota bağla yedekte götür. Sahile asla yaklaşmayın. En az yüz metre açıktan gidin. İnerken de çok dikkatli olun. Ben sizi bulurum.” Dikkatle dinleyen Yusuf başını kaldırdı Nurten’in telaşsız yüzüne bakıp:
“Sen ne yapmayı planlıyorsun?” dedi
112
“Önce bir durum değerlendirmesi yapacağım. Hakkımızda ne ferman çıkmış bir öğrenelim. Sonra araç ve gerekli erzak silah falan ayarlayıp yanınıza geleceğim. Araç bulmazsam yaya olarak gelirim.”
“araç bulamazsan Konya’ya yayan gitmeyi düşünmüyorsun her halde.”
“Deli olma. Elbette düşünmüyorum. Lakin gerekirse kızımı kurtarmak için Konya’ya kadar da yürürüm.”
“asıl sen deli olma. Haftalarca sürer.”
“isterse yıllarca sürsün. Umurumda değil. Önemli olan kızımın bu canilerden kurtulması.”
“Lafın harmanı olmaz ne yapacaksak yapsak iyi olur. Ne zaman gelirsin? Ne kadar bekleyelim seni?”
“Şafak sökene kadar bekleyin, gelemezsem artık yalnızsın demektir. Kızımı da kendini de Konya’ya ulaştır. Gece yürüyüp gündüz saklanın. Bu mevsimde ot bol olur. Tok olmasanız da aç kalmazsınız. Şehirlerden uzak durun kimseye de güvenmeyin. Ama merak etmeyin ben gelirim bunlara da gerek kalmaz.”
“İnşallah. Aslında bu ayrılık işine pek aklım yatmadı. Ama vardır bir bildiğin diye kabul ediyorum. Hadi Allah ikimizi de muvaffak etsin.”
Önce tokalaşıp ardından sarıldılar. Yusuf Furogna’dan döneli Figen haricinde kadınlara dokunmamaya özen göstermişti. Her nedense kendini Nurten’e biraz borçlu hissediyordu. Biraz da onun cesaretine, kızına olan düşkünlüğüne ve geniş görüş açısına iki günde hayran kalmıştı. Güzelliği de yabana atılacak gibi değildi. Kan ve hüsran içinde geçen yılların bağladığı nasır yüzünden ve kalbinden alınırsa oldukça da
113
iyi bir insandı. Hisleri Yusuf’u yanıltmazdı.
Karanlıkta kaybolana kadar seyretti arkasından. Bera’ya dönüp “hadi bakalım bizde gidelim” dedi. Bera hiç itiraz etmeden itaat etti. Son yıllarda öyle alışmıştı ki annesinin hiç tanımadığı insanlara onu bırakıp gidişlerine hiç yadırgamadı. Bazen haftalarca uğramaz, bazen bıktıran ilgisiyle haftalarca kalırdı. Bera bilirdi ki annesi yanındaysa bir gün mutlaka gidecekti. Yanında değilse de bir gün mutlaka gelecekti. Gittiğinde özlüyor geldiğindeyse kırık kalbi ve çocuk aklı ile soğuk davranarak cezalandırıyordu.
Yusuf botu çalıştırdığında şaşırdı. Bot elektrikli olduğundan çok sessiz çalışıyordu. Kendisi dümene geçip Bera’yı ön tarafa geçirdi. Nurten haklıydı ikisi bota ağır gelmişlerdi. Bavuldaki eşyalarda yabana atılacak bir ağırlık değildi. Fakat şimdilik bir batma tehlikesi söz konusu değildi. Sadece söylenen mesafeyi biraz daha uzun sürede kat edeceklerdi. Başka sorun çıkmazdı inşallah. Elini göğsünün üstüne koyup Nurten’in “sakın ıslatma” diyerek verdiği belgeleri yokladı.
Kıyı şeridini kaybetmeden ilerlemeye başladılar. İlerledikçe ışıklar seyrelmeye başladı. Bir taraftan da botun dijital göstergelerinden kat ettikleri mesafeyi kontrol ediyordu. Denizdeki sessizlik Yusuf’u ürkütüyordu. Sanki her an denizden bir şey fırlayacak, bot arıza yapacak veya bir silah onlara yönelmiş patlayacakmış gibi bir his vardı. O ortamı dağıtmak için küçük kıza fısıltıyla bir şeyler sordu. Kız bağıra bağıra cevap verince sormaktan vazgeçti. Karanlıkta sesin ne kadar hızlı yayıldığı iyi biliyordu. Nihayet sahilde ışıklar bitti ve kıyı şeridi simsiyah bir çizgi olarak kaldı.
Altı kilometreyi görünce göstergede kıyıya dümen kırdı. Tedbiri elden bırakmadan kıyıya yanaşıp sahile çıktılar. Karaya ayak basar
114
basmaz da beş yüz metre ötedeki tepenin böğründen doğal olarak fışkırmış gibi duran konak dikkatlerini çekti. Nurten görmemeniz imkânsız demişti. Dediği kadar vardı. Mehmet Akif’in dediği gibi zulmetin sinesinde müheykeldi. Bera’yı kucağına alıp hızlı adımlarla villaya çıkan patikaya yöneldi.
Yakından bakınca kara pencereleri ile konak gözlerine mil çekilmiş bir âmâyı andırıyordu. Ön kapıyı geçip duvar boyu patikadan devam etti. Arka tarafta ki küçük düzlüğe vardığında Nurten’in tarif ettiği yerde ki oyuğu buldu. Çalıları kaldırıp içeri girdi ve tekrar çalışları kapattı. Zifiri karanlık olmuştu ortalık. Bera korktuğunu söyledi. Hemen el fenerini çıkarıp ışığını yere döndürüp hafifçe toprağa gömdü ve yaktı. Bera’nın korkusunu yenecek kadar ışımıştı ortalık.
Bera bu seferde aç olduğunu söylemişti. Hemen bavuldan bir şeyler çıkarıp alelacele atıştırdılar. Kızın üstünü başını yokladı. Islanan yeri yoktu. Bir battaniye serip yarısını üstüne örterek uyumasını söyledi. Kendiside kız uyuyunca feneri söndürüp duvara yaslandı. Hermesut’taki günlerden nerelere gelindiğini sonra Figen ile Nurten’i düşünürken uyuduğunu fark etmedi.
Girişteki çalıların hışırtısı ile gözlerini açar açmaz silahına davrandı. Daha yerinden bile çıkaramadan bir el bileğinden tuttu. Şuh bir kadın sesi “geç kaldın başkası olsaydı çoktan ölmüştünüz” dedi. Nurten’in sıcacık sesi bahar gecesinin nemli ayazını kırmıştı. “Bir daha bu kadar sessiz gelme biraz daha dikkatsiz olsaydım bağırsakların yerdeydi şimdi” diyerek Nurten'in alttan karnına dayadığı bıçağını yerine koydu.
Saat üçü biraz geçmişti. Yusuf dışarıda durumun ne olduğunu sordu. Nurten “azcık dinleneyim bir saattir yol yürüyorum. Durum sandığımız kadar kötü değil” dedi.
115
Zaten yorgun olan Nurten hiç zaman kaybetmeden yere kıvrılıp yattı. Uykusu dağılan Yusuf ise biraz hava almak istedi ama vazgeçti. Oturduğu yerde yeniden düşüncelere daldı. Yine uyuduğunu fark edememişti. Nurten’in hızla yerinden doğruluşu ile oda uyandı. Belindeki kibrit kutusu kadar cihaz hem titreşiyor hem de ışığı yanıp sönüyordu. Hemen bir yudum su içen Nurten başını yeni doğmaya başlayan güneşin ısıtmaya başladığı oyuğun girişinden dışarı çıkarıp etrafı kolaçan etti. Tekrar içeri girince:
“çok şükür aşağıdaki alarmlarmış. Burayı terk etmek için yarım saatimiz var. Toparlanalım”
“neler oluyor Nurten. Bu ne demek şimdi?”
“günaydın anne. Seninle uyanmak ne güzel” diyen Bera annesine sarıldı. Yanağına da sevgi dolu bir buse koydu. Nurten gayet sakin kızını öptü “günaydın can tanem” dedi. Yusuf’a dönüp devam etti:
“İyi haber dünkü olay büyük efendiye iletilmemiş. Büyük ihtimalle beceriksizliklerini ört bas etmeye çalışıyorlar. Peşimize düşeceklerini biliyordum ama bu kadar erken değil. Arabayı da neden vermedikleri şimdi daha iyi anlaşılıyor.”
“Nasıl yani?”
“Sabah yedi buçukta rıhtıma bir araba getireceklerdi. Dostlarıma sanırım benden önce ulaştılar. Bana da bir şekilde bir takip cihazı yerleştirmiş olmalılar.”
“şu halde aracımız yok.”
“şimdilik yok. Son kozumu oynamadım daha” deyip hemen dün akşam
116
kendisine vekilciler tarafından ne verildiyse çıkarıp atmaya başladı. Yusuf’a çıkışı gösterip “hemen Bera’yı al bahçeye in duvarın dibinde bekle ben burayı tuzaklayacağım” dedi.
Yusuf çok şey soracaktı fakat zaman azlığı onu durdurdu. Hemen Bera’nın elinden tutup çalıların arasından yavaşça çıktı. İki adım ilerideki bahçe duvarını kolayca aşıp derince olan bahçeye indiler. Köşeye büzülüp beklemeye başladılar. Üç dakika anca beklediler Nurten’de geldi. Takip etmelerini işaret edip garaj kapısının önüne geldiler. Nurten hemen cep cihazından bir şeyler yapmaya başladı. İşi bitince de Yusuf’un yanına oturup bir eliyle ona sarıldı. Tam elini omzundan alacaktı ki Nurten:
“ Büyük efendiden aracını kullanmam için izin almalıyım. Burası büyük efendinin sapıklık yaptığı yerdir. Çok uzun bir süre kimseden habersiz pis işlerini yaptım. Çok değişkendir. Ne yapacağı belli olmaz. Bazen çok genç kızlar bazen erkekler ister. Yaşlı kadın da getirdim güçlü kuvvetli erkekte. İçerde olanları görmedim. Hep dışarıdaydım. Bu pisliklerini bildiğim için biraz toleransım var yanında.”
“peki, neyi bekliyoruz?”
“büyük efendiden izin gelmesini bekliyoruz. Az önce özel görevim sebebi ile bazı kardeşlerim ile ters düştüğümü hır çıkmaması için de acil olarak aracını kullanmam gerektiğini ve bunun için izin istediğimi mesajla yolladım. Ondan izin çıkmadan en ufak hatamız Samsun vekilcilerinin yarısını üç beş dakikada buraya getirir.”
“ya mesajını görmez ise. Ya cevap vermez ise. Ya izin vermez ise. Daha yüzlerce ihtimal söyleyebilirim. En iyisi yürümeye başlayalım, akşama Kavak’a varırız.”
117
“merak etme cevap tez gelir. Benden bitecek işi varsa olumlu, benle işi yoksa olumsuz olur. Eğer izin verirse kolay bir yolculuk olur. O aracın her yere giriş, çıkış ve geçiş için özel izinleri vardır. İçinde kim olduğuna bile bakılmaz. Plakası cihaza girilir girilmez bütün kapılar açılır. Senin Ankara işi de olur o zaman. Cevap gelsin olmazsa yürümeye başlarız.”
“hiç korkmaz mısın sen? Her zaman sakinsin.”
“Yusuf ben duygu kelimesini sözlükten çıkaralı yıllar oldu. Sevmek, korkmak, küsmek, kırılmak öfke dışında her ne varsa beni terk etti. Hepsini mantığıma hapsettim sesleri çıkmıyor.”
“Bu cevap karşısında ne diyeceğimi bilemiyorum. Amma kızını seviyorsun, büyük efendiden korkuyorsun ve sana böyle bir kader yazan Allaha kırgınsın. Allah kusursuzdur. Ona kırılmak en büyük hatalardan biridir. Duygularının hepsi duruyor sadece sen kullanmamaya çalışıyorsun Bu duygular yoksa insan neye yarar ki?”
Cihaz incecik bir ses çıkarıp Işıkları sönünce Nurten heyecanla açtı. Yusuf’ta onun kadar heyecanlıydı. Birden Nurten’in gözlerinin içi parladı. Çok sevindiği belli oluyordu:
“süper! Bizim iş oldu. Artık buradan elimizi kolumuzu sallayarak bile gidebiliriz. Yine de arka yoldan gidelim, ne olur ne olmaz.”
Hemen garajın girişindeki küçük kapağı açıp çıkan tuşlara şifreyi girip garaj kapısını açtı. İçeride son derece muhteşem bir Atak duruyordu. Bu arabaları ilk Türkiye iki bin yirmi dörtte tamamen yerli sermaye ile üretmişti. On yıl geçmeden de Athac ismi ile büyük ihraç rakamlarına ulaşmıştı. Şimdi ise elektrikli, dizel ve bor yakıtlı motor seçenekleri ile kullanıcıya sunulmaktaydı. En büyük özelliği ise kontak kapatmadan iki bin km yol gidebiliyordu. İçerdeki araç ise en fazla bir yaşında, üç yüz
118
beygir bir dizeldi. Büyük ihtimalle zırhlı kasanın ağırlığı sebebi ile dizel tercih edilmişti. Saatte 600 km ye kadar çıkabiliyordu. Halk arasında “zengin arabası” teklifsiz konuşmada ise genellikle siyah tercih edildiğinden “kara küheylan” denirdi.
Yusuf sevinçle araca saldırıp etrafında bir tur döndü. Garajda yeni bir şifre giren Nurten aracın sürücü kapısını açıp bindi. Yusuf pırıl pırıl gözleri ile “ben kullanacağım” dedi. Nurten gayet sakin “şuradan bir çıkalım ondan sonra söz” dedi. Araç garajdan çıkarken sokak kapısı kendiliğinden açılmaya başladı.
Her ihtimale karşı Nurten vekilcilerin olduğu bölgeye inmeden bir toprak yola girip ters yöne ilerlemeye başladı. Yusuf hatırlatınca da merak etme buraları avucumun içi gibi bilirim. Tepenin öbür yüzüne geçeceğiz. Sonra da ana yola çıkacağız.” Derken arabanın ekranına bir gelen mesaj İkisinin de biraz moralini bozdu. Samsun-Konya arası bir güzergâh verilmişti. Bu güzergâhın dışında aracın hiçbir yetkisi geçiş üstünlüğü yoktu. Yine yürümekten iyiydi.
Beş yüz metre kadar uzaklaşmışlardı ki villada korkunç bir patlama oldu. Yusuf arkaya dönüp bakarken Nurten aynadan sırıtarak arkaya bakıyordu. “Bizim sazanlar bumladı” dedi. Sonra arkaya dönüp önce kızını öptü. Ardından da izin almadan Yusuf’un dudaklarına bir buse kondurdu. Yusuf geri irkilerek çekilir gibi yaptı.” İzin vermeyeceğini biliyorum ondan izinsiz yaptım” dedi.
Vekilcilerin belli noktalarda tüm yolları denetlediği kontrol noktaları vardı. İlk noktaya yaklaştıklarında ikisi de nefeslerini tutmuş olacakları bekliyorlardı. Büyük efendi her izinleri iptal etmiş olabilirdi. Ya da yeni bir tuzak. Bera ise gayet sakin yanından hiç ayırmadığı yastığını kucaklamış aklına geleni konuşuyordu. Her şeye açık bir yüreği vardı.
119
Araç sağa yanaşıp durdu. Kısa saçlı, sarışın, ufak tefek, mavi gözlü genç bir bayan gülümseyerek elinde küçük bir cihazla yaklaştı. Plakayı cihaza girip sahte olup olmadığını kontrol etti. Büyüyen gözlerinden şaşırdığı belli oluyordu. Koşar adım kulübeye girdi. Kulübede iki erkek bir bayan daha vekilci vardı. Sonra ellerinde silahları ile dışarı çıktıklarında Yusuf’un canı ağzına geldi. Fakat beklenen olmadı. Kadın vekilci özür dileyerek adını, rütbesini söyledi. İsterlerse yola devam edebileceklerini fakat arkadaşlarının ısrarla çay ikram etmek istediklerini söyledi. Kibarca ikramı reddedip, acil durum sebebiyle yola devam etmeleri gerektiğini, dönüşte mutlaka onları bulup çay içeceklerine söz verdiler.
Nurten oradan ayrılır ayrılmaz başka nerelerde durdurulacaklarına baktı. Ankara’ya kadar sekiz nokta daha vardı. Konya’ya kadar da 14 nokta. Hepsi böyle olur muydu? Olsa iyi olurdu.
İkinci kontrol noktasına kadar Yusuf sürmeye başladı. Epeyce bir uğraştan sonra da Nurten’i dahi arkadaşını bulmak için Ankara’da biraz kalmaya ve aracın güzergâhından azıcık sapmaya ikna etti.



Uğur UKUT



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6391
2 Firari Fırtına 4447
3 Mustafa Ermişcan 3861
4 Hasan Tabak 3561
5 Nermin Gömleksizoğlu 3201
6 Uğur Kesim 3056
7 Ömer Faruk Hüsmüllü 3001
8 Sibel Kaya 2912
9 Enes Evci 2622
10 Turgut Çakır 2307

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:3123 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com