Romanlar

ateş ve su 5. bölüm
Okunma: 601
Uğur UKUT - Mesaj Gönder


5.BÖLÜM



Uzun koridordan koşar adım geçen üsteğmen en son kapının önüne gelince durdu. Uzun boylu, siyah saçlı ve mavi gözlüydü. Koyu esmer teninde mavi gözleri hemen dikkat çekiyordu. Kapıyı tıklatmadan önce üstünü başını düzeltti. “Gel” sesini beklemeden içeri girdi. Yarbayın karşısına geçip:
“üsteğmen Tuna Dülgeroğlu. Beni emretmişsiniz komutanım.” Yarbay çok sinirliydi. Alnındaki terler köpürmüş gözlerinden öfke fışkırıyor ve öfke soluyordu. İki elini kalçalarına koyup üsteğmenin gözlerine baktı:
“Demek bu beceriksizliğin mimarı sensin! Bir kadınla baş edemedin! Esir gurubunu dağıtıyor, en az on adamını öldürüyor, kıstırdım dediğin yerden elini kolunu sallaya sallaya çıkıyor, sende utanmadan karşıma dikilebiliyorsun! İçimden seni şuracıkta ayaklarımın altında çiğneyerek öldürmek geçiyor!”
121
“efendim büyük efendiden özel izinleri var ve onun tüm imkânlarını kullanıyor. Bir şey yapamıyoruz. Bizim bilmediğimiz bir görevi var. Doğrudan büyük efendiden alınmış. O da doğrudan tanrılardan almış. Çok özel bir teslimat. Konya’ya gidiyorlarmış. Yanında vekilci olmayan bir asker var. Guruptan da aldığı çocuk kızıymış.”
“Biliyorum hepsini. Bana masal anlatma. Bu olay büyük efendinin kulağına giderse ben biterim ama emin olun sizi de bitiririm.” Öfkesi biraz sakinleşmişti. Daha mantıklı düşünmeye başladı. Oda boyunca aynı vaziyette bir kere gitti geldi. Yeniden üsteğmenin karşısına geçti:
“bana bak o büyük efendinin imkânlarını kullanıyorsa sende benim imkânlarımı kullanıyorsun. Ne istersen verecekler. Kaç kişi istersen seç. Ankara’ya varmadan da onları yakala. Oradan öbür tarafa geçerlerse borumuz ötmez. Resmi olarak yapamıyorsan gayri resmi yap. Tuzağa düşür. Gerekiyorsa bir uçak kaldır ve vur. Zaman az şimdi defol!”
Yarbay kır saçlı başını kaldırıp dışarıdan gelen sese baktı. Tuna ise bir şey söyleyecek gibi bekliyordu. Geri dönüp ona baktı. Tuna:
“efendim kullandıkları araç bir zırhlı Atak. Büyük efendinin özel aracı. Uçak roketleri ile top oynasak yine içindekileri korur. Korumasa bile olay çığırından çıkar. Ama ben ne yapacağımı biliyorum.”
“Ne yaparsan yap gücümün yettiği her yetkin var.”
“Emredersiniz efendim.”
Üsteğmen esas duruş gösterip Samsun askeri kanat sorumlusunun şatafatlı odasından çıktı. Binanın çatısında onu bekleyen helikopter ile Merzifon Hava Üssüne hareket etti. Türkiye 2041 yılında Nato’dan ayrılınca tüm üsler her şeyiyle birlikte Türk Ordusuna devredilmişti.
122
Saat sekize doğru gelirken kahvaltı için bir subaşında durdular. Kırıkkale’yi yeni geçmişlerdi. Kontrol noktalarında gördükleri itibardan oldukça yavaş gelebilmişlerdi. Arabayı Nurten kullanıyor, Yusuf ise Nurten’in cihazından internette Konya ve vekilcilik operasyonu ile ilgili haberleri kontrol ediyordu. Nurten aracın göstergelerinde yanan kırmızı ışıkla irkildi. Cihaza dalmış olan Yusuf’un sağ kolunu tuttu. Aracın hızını azalttı. Ona bakmaya başlayan Yusuf’a:
“İki kilometre ötede bir kontrol noktası var. Olmaması gereken yerde hem de. Burnuma da kötü kokular geliyor.”
“Bizi almak için bir tuzak öyleyse. Aynı anda varırsak ikimizi de etkisiz hale getirirler. Bir çözüm bulmalıyız.”
“kafam durdu. Var mı sende bir şeyler?”
“biraz daha yavaşlarsan ben birkaç silahla atlarım. Sonra duruma göre hareket ederiz. Muhakkak bizi takip ediyorlardır. Durursan anlarlar.”
“bence vurup barikatı geçelim. Bu araba senin sandığından daha emniyetli, korur bizi. Üstelik yetişemezlerde.”
“saçmalama onu hesaplamışlardır. Çelik bariyerden jiletle kazırlar bizi. Nişancılığım iyidir, hepsini keklik gibi avlayabilirim. Zaten beş kişiler”
Dar olan zaman iyice daralmıştı. Her ne yapılacaksa 300 metre ilerdeki dönemeçten önce yapılmalıydı. Buysa en fazla 20 saniye demekti. Yusuf bir uzun namlulu dürbün takılı ml 26, iki tabanca, yeteri kadar mermi ve bıçağı ile hazırdı. Nurten ilk defa bir başkasının fikrini kabul etmişti. Bu güne kadar hep onun dediği olmuştu. Birkaç dakika daha zamanları olsa mutlaka iyi bir çözüm bulabilirlerdi. İstemeye istemeye ayağını gazdan çekip kapı kilitlerini açtı.
123
Yusuf önce tüfeği atıp ardından kendi atladı. Atlar atlamazda kendini sakladı. Yukarıda bir hava gözlem kamerası olması muhtemeldi. Birkaç saniye gökyüzünü kontrol etti. Yoktu. Hemen dönemece doğru koşmaya başladı. Nurten kontrol noktasına varmadan tepeye ulaşıp yerini almalıydı. Bir sorun çıkmazsa arkadan dolanıp Nurten’in beklediği yere varacaktı. Tepeye çıkıp bir taşın ardına mevzi aldıktan sonra tüfeğin dürbününden hedefini gözlemeye başladı.
Yusuf baktığında bir vekilci araca dur işareti yapıyordu. Nurten gerekli zamanı Yusuf’a kazandırmıştı. Yeri belli olmasın diye haberleşme cihazı almamıştı Yusuf. Bıçağıyla güneş ışığını aracın aynasına yansıttı. Bu hazırım demekti. Dikkat çekmemesi içinde hemen geri çekti. Yeniden gözünü dürbüne dayayıp hedef noktaya baktı.
Nurten araçtan inip arka kapıdan kızını çıkarırken başıyla Yusuf’a tamam işareti yaptı. İkisi bayan üçü erkek beş kişiydiler. Saklanan başkası var mı diye oraya yakın bölgeleri kontrol etti. Kimse yoktu. Nurten’e izin verirlerse yürümeye, vermezlerse ateş etmeye başlayacaktı. Konuşmaları duyamamak çok büyük bir eksiklikti. Gözünü kırpmadan izliyordu.
Evraklara bakıldı. İnternetten doğrulamalar yapıldı. Yüzler gülüyor her şey yolunda görünüyordu. Hiç zorluk çıkarmadan Nurten’e izin verildi. Araç hareket etti. Köprüyü geçip gözden kayboldu. Yusuf sakince bulunduğu yerden tepenin sol yamacına yürüdü. Dereye inip yola paralel ilerlemeye başladı. Dere yeni eriyen karların desteğiyle coşkuyla akıyordu. Tüm bunlar, taze bahar kokusu, sabahın huzuru ve yeşilin güzelliği dikkatini dağıtıyordu.
Önüne dikilen üç komandoyu çok geç fark etti. Bir anda yerden
124
bitivermişlerdi. İki tane de soldan geliyordu. Soldakilerden biri silahsız bir üsteğmendi. Beş kişi etrafını çevirmişti. Üsteğmen sırıtıyordu. Silahı belindeydi. Diğer dört kişi ise mhç24lerini (uzun namlulu yakın muharebe makineli tabancası. Mohaç 24) ona doğrultmuş emir bekliyorlardı. Davranmak için çok geçti. Tüfeği ve tabancasını yere attı. Ellerini kaldırdı. Otuz saniyelik bir sessizlik oldu. Üsteğmen, Yusuf’un karşısına geçip sırıtarak:
“diğer tabanca ile bıçağını da at” dedi.
Yusuf etrafına baktı. Atmaktan başka çıkar yol göremedi. Nurten’in gelmesi uzun sürebilirdi. Hayatta kalması ve onları oyalaması lazımdı. Tuna zafer sarhoşuydu. Bu onu kendini beğenmişliğe itiyordu.
“nasılda düştünüz tuzağa. Araçta kalsaydın sana da ona da bir şey yapamazdık. Şimdi kadın ve kızı orada bağlı. Sende elimize düştün uzay fatihi Yusuf Koçali. Gezi bitti. Dönüyorsunuz. Seni kızartmak muhteşem olacak. Paketleyip kadının yanına kontrol noktasına getirin.”
Askerler silahlarını yerine koyup Yusuf’u bağlamak için harekete geçmişlerdi ki uzun namlulu bir silah sesi ile biri yere düştü. İkincisi elini silahına atarken üçüncüsü ise silahını çekerken yedikleri tek kurşunla devrildiler. Dördüncüsü ise Yusuf’un yanına iyice sokulduğundan bir kafa darbesi ile sendelerken sağdan sola doğru bir bıçak darbesi ile de bağırsakları yere dökülmüştü. Foron ile Furogna’daki kapışmasından beri Yusuf küçük boy değil orta boy çakı taşımaya başlamıştı.
Tuna koşar adım dere kenarındaki bir oyuğa kendini zor atmış tabancası ile iki el hedef gözetmeden ateş etmişse de Nurten’in atışları ile başını bile çıkaramamıştı. Ateş kesilince Yusuf bütün hızı ile Tuna’nın saklandığı yere koştu. Kimse yoktu. Başını kaldırınca onun derenin karşı
125
tarafında tepenin eteğinde gözden kaybolurken gördü. Kendi kendine öfkelendi. Yapacak bir şeyi yoktu. Nurten’de saklandığı yerden yanına gelmişti. Ona ayrıca kızgındı. Yusuf arkaya dönüp Nurten’e öfkeyle karışık teşekkür eder gibi bağırdı:
“kahr olasıca beni yem yaptın. Onların eline bıraktın.”
“Yanılıyorsun. Fikir senindi. Ben sadece olacakları tahmin edip bazı eklemeler ve değişiklikler yaptım.”
“ben söylemesem de sen atlamamı isteyecektin. Her zaman aklında bir şeyler var değil mi? Allah biliyor senden korkmaya başladım.” Yusuf’un sesindeki yumuşama Nurten’ gülümsetti.
“gitmemiz gerek. O piç çoktan yardım istemiştir. On dakika içinde burada olurlar. Birkaç kilometre ötede onların sorumluluk bölgesi bitiyor. Merak etme rahatlıkla Ankara’daki arkadaşına uğrayabiliriz.”
“o pis sırıtışı gözümün önünden gitmiyor. Onu ellerimle boğazlamak isterdim. Ne çare kaçtı.”
“onu tanırım. Tuna Dülgeroğlu. Karadeniz askeri kanat sorumlusu Yarbay Barkın’ın bir numaralı yalakasıdır. Çok sinir bozucu bir tiptir. Bulunduğu yere yalakalığı ile gelmiştir. Bir hesabım vardı zaten. Andım olsun ki onun kellesini sevdiğim erkeğe düğün hediyesi vereceğim.”
“of ne hediye be” diyen Yusuf silahları topladı. Cesetlere dokunmadan aracın yanına geldiler. Beş cesette orda vardı. İkisinin boğazı kesilmiş, üçü kurşunlanmıştı. Yusuf’un soran gözlerine bakan Nurten:
“beni bırakmalarının başka mantığı yoktu. Önce seni, sonra aramaya gelen beni yakalayacaklardı. Bize ancak araçtan uzakta dokunabilirlerdi.
126
Ankara’ya vardıklarında durumun beklediklerinden daha vahim olduğunu gördüler. Sokaklar bomboş birçok bina enkaz halindeydi. Nurten araca Yusuf’un verdiği adresi girip güzergâhı belirledi. Biraz dolambaçlı fakat güvenliydi. Hiçbir vekilciyle karşılaşmadan Hüseyin’in evine varabileceklerdi. Aracın bilgisayarı kendisine yüklenen güzergâhtan sapınca alarm vermeye başladı. Nurten acil durum düğmesine basıp bir saat süre istedi. Alarm sustu.
Bomboş sokaklarda sakin bir yolculuktan sonra Hüseyin’in Batıkent’teki evinin sokağına girdiler. Dört katlı apartmanın kapısına geldiklerinde binanın bir yangın geçirmiş ve terk edilmiş olduğunu gördüler. Nurten direksiyondaki elini Yusuf’un koluna koyup “burada kimse yok. Rotamızdan saptık bence gidelim” dedi. Kolunu kurtaran Yusuf araçtan indi. Ardından Nurten’de inip sokağı gözetlediler önce.
Kapıya yönelen Yusuf’un ardından o da arabayı emniyete alıp yürüdü. Yarı aralık duran ana girişten dikkatlice içeri girdiler. Kimse olmadığını anlayınca Yusuf hızla merdivenlere atılıp koşar gibi üçüncü kata çıktı. Sahanlıkta sağda kalan daire giriş kapısını yokladı. Kapı daha önce kırılarak açıldığı için şimdi kolayca açıldı. Arkasına dönüp peşinden gelmekte olan Nurten’ sus işareti yapıp silahını çekti. Emniyeti açtıktan sonra yavaşça içeri girdi. Evin salonuna girince de ilk dikkatini çeken duvardaki büyük televizyon ekranına ispirtolu kalem ile yapılmış üç tane yan yana bir tane sonuncunun altında çarpı işaretleri oldu.
Dudaklarına tatlı bir gülümseme yayılırken silahını yerine koyup kapıya yöneldi. Tahmininde yanılmamıştı. Hüseyin yıllar önce anlaştıkları şekilde ona mesaj bırakmıştı. Bu binadaydı. İyiydi ve vekilciler henüz ona ulaşamamışlardı. Bulmak için çarpıları takip edecekti. Yanından geçerken gülümseyerek Nurten’e bakıp:
127
“onu bulduk. Sana söylemiştim o bir dahidir” dedi. Hızla merdivenleri inerek bodruma indi. Nurten hiç bir şey anlamamıştı. Gayri ihtiyari Yusuf’un peşinden bodruma indi. Bodrum iki küçük pencere ile ışık aldığından karanlık olmasa da ilk girildiği anda bir şey seçilmiyordu. Gözleri karanlığa alışıncaya kadar beklediler.
Yusuf sağı solu karıştırmaya başladı. Karton kutuları kaldırdı. Naylon çuvalları devirdi. Çuvalların ardından bir buçuk metre genişliğinde, bir metre yüksekliğinde bir şömine ağzı çıktı. Tam geri dönüyordu ki şöminenin ağzına çakılı çaprazlama iki tahta dikkatini çekti. Bir kez daha gülümseyip tahtaların arasından geçirdiği elini uzatarak arkadaki duvara üç kere vurdu.
Ortama ürkütücü bir sessizlik çökmüştü. Bir dakikadan fazla bekleyince Nurten dayanamadı ve Yusuf’un kulağına usulca “belki duymamıştır” dedi. Başını çeviren Yusuf alay eden gülümsemesi ile:
“adın gibi emin ol ki binaya girdiğimiz andan beri burada olduğumuzu biliyor. Attığımız her adımı da takip ettiğinden adım gibi eminim. Sadece bizim vekilci olup olmadığımızdan emin olamadı. Tereddüt yaşıyor. Başka çare yok bekleyeceğiz”
Karanlık ve sessizliğe Nurten ancak beş dakika dayanabildi. Ayağa kalkıp: “bu böyle olmaz gidelim. Zamanımızda kısıtlı” dedi. Yusuf “haklısın bize güvenmedi. Beklemenin de mantığı yok gidelim” dedi. Oradan bulduğu bir tuğla parçası ile duvara bir tam yanına bir aşağı yarım onun da yanına bir yukarı yarım en son bir tam çarpı daha yapıp girişe doğru yürümüştü ki şöminenin olduğu yerden bir tıkırtı geldi. İkisi de hayretler içerisinde bakarken şömine bütün olarak otuz cm sağa kaydı. Kapkara bir kovuk açılmıştı. Sessizce beklerlerken kapanır gibi yapıp tekrar açıldı. “bizim girmemizi istiyor” dedi Yusuf.
128
Dar da olsa çok zorlanmadan duvarın arkasına geçtiler. Girdikten sonra şömine kapanınca zifiri karanlıkta kaldılar. İçeride hava çok temizdi. Bodrumda ki hafif nem ve yanıksı küf kokusu burada yoktu. Yusuf’a Fetih ile tepenin böğrüne girişlerini hatırlatmıştı. Aynı hissi yaşıyor gibiydi. Çok beklemeden de ortalık aydınlandı.
Genişçe bir sahanlıktaydılar. Önlerinde dört basamak mermer döşeli aşağıya inen bir merdiven vardı. Merdivenin bitimindeyse geniş ama basık kuvvetli bir demir kapı vardı. İçeriden demir kapının sürgülerinin çekildiği işitiliyordu. Açılan kapının ardından Hüseyin elindeki ml26’yı onlara doğrultmuş olarak göründü. Yusuf tam konuşmak için ağzını açıyordu ki Hüseyin önce davrandı:
“Yusuf yanındaki kadın bir vekilci. Üstelik en azılılarından. Onu buraya getirmemeliydin. Şimdi onu öldürmek zorundayım.” Bir atlamada basamakları inen Yusuf hemen tüfeğin namlusunu öbür tarafa çevirip:
“Abi biliyorum, bir dinle. İkna olmazsan vurursun.” Deyince Hüseyin kapıdan çekilip yol verdi. Nurten içeri girer girmezde koluna bir kelepçe taktı. Öfkeliydi. “Kusura bakma, ben ikna olana kadar bağlı kalacaksın. O pisliğe bulaşanların hiç birine güvenmiyorum” dedi. Nurten ses etmeden kurtar beni der gibi Yusuf’a baktı. Yusuf:
“Abi çöz. O bunu hak etmiyor.”
“hayır, Yusuf sen bilmiyorsun son bir yıldır dünya zaten bir garipti. Fakat son iki haftada inanılmaz şeyler oldu dünyada. Bunlar her yeri, her şeyi, herkesi yaktılar, yıktılar, yok ettiler. Akla mantığa sığacak şeyler olmadı. İnan bana bunlar çok kötü insanlar.
“anladım abi boşuna gelmişiz bana bile güvenmiyorsun. Öyleyse müsaade et biz gidelim. Boşuna gelmişiz.”
129
Bir anda bir tereddüt kuyusuna düşen Hüseyin ikinse de sırayla baktı. Bir dakikalık bir şokun ardından “ölümden ötesi yok ya” deyip Nurten’in kelepçelerini çözdü. Sonra sağına dönüp Yusuf’a sarıldı. Özlemiş gibi değil, sığınacak bir liman bulmuş gibi sarıldı. Tutunacak bir dal gibi sarıldı. Umuda sarılır gibi sarıldı. Bir adım geri çekilip:
“Anlat bakalım kaybolduğunu haberlerden öğrendik bir daha ses çıkmadı. İki aydır nerelerdeydin? Neler yaptın? Nerelere gittin?”
“buralardaydım. Karadeniz’in 2000 metre altına indim bir Tugvanla dövüştüm. Bir Tugvanın da yardımıyla oradan çıktım. Nurten’in sayesinde de Konya’ya dönüyorum.”
“bu kadar şeyi iki cümleye sığdırdın ya helal olsun. Mars’ın yörüngesine giren meteorun Furogna olduğu kesinleşince burayı inşa etmeye başladım. Geçen yıl bitirdim işime yaradı. Senin kayboluşunla bir şeylerin başlayacağını biliyordum. Hazırlık yapma fırsatım oldu. Haberler iyi değil Yusuf. Dünyada neyin ne olduğu belli değil.”
“Biliyorum abi. Gün yüzüne çıkalı üç gün oldu. Her şeyi bizzat yapanlardan öğrendim. Lakin şimdi bizim zamanımız az gitmemiz gerek. Seni almak için uğradık.”
“ben gelemem. Ben Belikri’yi bulacağım. Bu sabah sonuca ulaştım. Dört yıl önce Alparların üremesi için Çigena ile evlenmişti. Onun Eskişehir’e atanmasıyla da oraya yerleşmişlerdi. Şu anda oradalar. İşin kötüsü Çigena da bir vekilci. Oradan onu çıkaramazsam ya da bu uğurda ölemezsem yuh olsun bana. Ben adam sayılmam”
Nurten kolundaki saati göstererek gitmeleri gerektiğini hatırlattı. Bir şekilde onu Konya’ya gitmek için ikna ederdi Yusuf ama zaman yoktu. Aklına bir şeytanlık geldi. Araca binerse zaman kazanırlardı.
130
“öyleyse önce Eskişehir’e gider Belikri’yi alırız abim. Ne düşünüyorsun ki. Ama hemen çıkmamız lazım. Yolda anlatırım.”
“Yusuf beni çocuk mu sandın. Sizin aracınız yolundan saptığı an ensemize binerler. Araca binsem bir şekilde beni ikna edeceğini düşünüyorsun. Kusura bakma ama hayvan terli yemez. Ben programımdan sapmayacağım. Sizi uğurlasam yola çıkacağım. Sadece gelmeni ya da şifreyi bilen birilerinin gelmesini bekliyordum.”
“Abi bak bu bir intihar olur. Gel etme Konya’ya gidelim. Orada bir formül düşünürüz.”
“Yusuf vekilcini al ve git! Yirmi iki dakika içinde güzergâhınıza dönmezseniz aracın izinleri iptal olacak. İzinleriniz olmazsa asla Konya’ya varamazsınız.”
Nurten çok şaşırmıştı. Böyle biriyle daha önce tanışmış olsaydı asla vekilci olmazdı. Anıl onu etkilemişti amma asla yol gösterici olmamıştı. Hüseyin ise bir kadın için ölümü göze alıyordu. Hem de imkânsızın peşinde koşarak. Hayranlığını gizleyemedi. Gayri ihtiyari ağzından:
“sana yardım edebilirim” dedi.
Hüseyin ile Yusuf aynı anda ona dönüp hayretle baktılar. Şaşkınlık doruktaydı. Seyrediyordu. Nasıl dercesine bakıyorlardı. Nurten onların gözleriyle sorularından sıkıldı konuşmasına devam etti:
“Yeni bir güzergâh çizip büyük efendiden izin alabilirim. Yoksa görevin tamamlanamayacağını bunun ise tanrıları kızdıracağını söylerim. O benim gerektiğinde emirleri tanrılardan aldığımı bilir. İnanacaktır.”
“Eğer Eskişehir’e gideceğinize söz verirseniz bunların hiç birine gerek
131
kalmaz. Aracınızı kandırabilirim. Konya’ya gittiğini zanneder.”
“izin alsak daha iyi olmaz mı abi?”
“izin alırsanız oraya vardığımızda giriş ve çıkışımız son derece sıkıntılı olur. İzin olmazsa oradaki bazı cihazları da kandırabilirim. Girdiğimiz görmezler ya da görmezlikten gelirler.”
“bir şey anlamadım amma geç kaldık son 18 dakika. Çıkmamız lazım.”
“merak etmeyin bayan. Onu aşabilirim sen şimdi çık araca bin ilk sağa gir ve dümdüz 1500 metre git. Kuru çalılıklar var. Orada bekle.”
Nurten vekilciliğinin verdiği sorgusuz sualsiz itaat prensibi gereği kapıya yöneldi. Hüseyin demir kapıyı açıp onu çıkardıktan sonra Yusuf’a döndü karşı iki kanatlı kapıyı gösterip “gidelim” dedi. Kapıyı açınca Yusuf’un gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Konya Üssünde bile böyle cihaz sistemi görülmemişti. Ağzı açık duvarlardaki ekranları ışıkları seyrederken Hüseyin gülerek:
“merak etme hepsini götürmeyeceğiz. Şu kutuyu yüklen. Ben yaşlıyım küçüğü benim. Acele et.”
Yusuf itiraz etmeden çamaşır makinesi büyüklüğünde ki kutuyu Hüseyin’in yardımıyla sırtlayıp bağlarını omzuna geçirdi. Hüseyin küçük kutuyu su testisi gibi omzuna alıp öne düştü. Aynı kapıdan çıkıp girdikleri kapıya değil karşıdaki duvara yürüdüler. Onlar vardıkça sanki duvar kaçıyordu. Sonunda sağa bir yol açılınca duvar gerilemekten vazgeçip durdu. Açılan tünele girdiler. Uzun gitmeden bir elektrikli el arabası çıktı ortaya. Yükleri koyup koşar gibi çıkışa yöneldiler. Hüseyin:
“Evim gözetleniyor. Bir şeylerden şüpheleniyorlar ama cihazlarını
132
bozduğum için bulamıyorlar. Sizin için değilse bile benim için gelirlerdi. O nedenle oradan çıkamazdık.”
Çalılıkta bir kıpırdanma olunca Nurten arabadan indi. Hemen bagajı açıp büyük kutuyu oraya yerleştirdiler. Zorda olsa kapatıp Hüseyin küçük kutuyla arka koltuğa Bera’nın yanına oturdu. Yusuf’a yolu tarif etti kestirmeden Ankara’nın çıkışına varacaklardı.
Nurten cihazından vekilcilerin yol devriyelerini ve kontrol noktalarını belirliyor, Hüseyin her ne yapıyorsa araç internet sorgusundan anında geçiyordu. Nurten bir kez daha büyülenmişti. Resmen vekilcilerin tüm kurulu sistemleriyle alay ediyordu. Üsse yaklaşırken Nurten aracı kullanmaya başladı. Hüseyin’in işareti ile ilk nizamiyeyi geçtiler. İkinci nizamiyede nöbetçi askerin işareti ile kontrol bandına girdiler. Cama gelen askere Nurten “evrakımız gerekmez bilgisayara bakın” dedi. Bir dakika geçmişti ki içerde ki uzman çavuş koşarak geldi, selam verip esas duruş gösterdi askere kapıyı açmasını işaret ederken de:
“Pilot Yüzbaşı Çigena sizi bekliyor ikinci yoldan sağa dönünce görürsünüz” dedi.
“Araba ilerlemeye başlayınca Hüseyin sessizce bu virüs onları en fazla bir saat oyalar. Bir saat içinde buradan çıkmazsak ölmüş sayabiliriz kendimizi. Çigena Belikri’nin yerini söyleyene kadar dokunmayın. Sonra parçalayacağım onu. Hayatımda cana kıymadım ama ona kıyacağım.”
“peki, neden bizi Çigena karşılıyor?”
Virüse onun adının yazdım bir de üste onu bulmaya uğraşmayalım diye. Emir büyük yerden mecbur karşılayacak.”
Köşeyi dönünce yolu kenarında bekleyen Çigena göründü. Önüne
133
gelince Nurten aracı durdurdu. Yusuf ön kapıdan iner inmez Hüseyin’in açtığı arka kapıdan Çigena’yı ne olduğunu anlayamadan içeri tıktı. Az ilerdeki otoparka girdiler. Yusuf silahını Çigena’nın kafasına dayamıştı. Hüseyin hemen boğazına sarılıp “Belikri nerde onun bunun çocuğu” dediğinde Çigena gülmeye başladı.
“abi her yerde çürük elma vardır.” Deyip yakasını Hüseyin’in ellerinden yakasını kurtardı. Alelacele cihazını kapattı. Yusuf’un elini sağ eliyle ittirdi. Biraz bozulmuştu:
“siz benim vekilci olduğuma nasıl inanırsınız. Ailem ölümün eşiğinde ölü mü diri mi bilmiyorum bile. Operasyon başlayınca Bizi öldürmeye gelen vekilcileri evimizde öldürüp birinin cihazı ile kendi cihazımı eşledim. Aynı işlemi Belikri yapamadık. Senkron tutmadı cihazlar. Böyle olunca da onu saklamak zorunda kaldım. Zavallı on gündür bir metrekarelik bir kutuda yaşıyor. Nereye gideceğimizi bilseydim şimdiye kadara bin kere kaçmıştım.”
“Hadi bizi ona götür”
“pist başında uçağım hazır bekliyor uçuşa çıkmam gerek dönünce hep birlikte buradan gideriz.”
“yemezler Çigena. Şimdi gideceğiz.” Dedi Yusuf. Hüseyin cihazından başını kaldırıp: ben o işi hallettim. Uçuşun ertelendi. Uçak biraz daha bekleyecek. Şimdi doğruca Belikri’ye gidelim.”
Beş dakika kadar araçla sakin dikkat çekmeden gittiler. Lojmanlara gelmişlerdi. Aracı emniyete alıp Bera’da dâhil hep beraber Çigena’nın dairesine geldiler. İkinci katta oldukça geniş bir daireydi. Anahtarı ile kapıyı açan Çigena elleriyle sessizce girin işareti yaptı. Soluklar
134
tutulmuş nefesler bile dikkatle alınıyordu. Düzenli bir evdi. Çigena doğruca duvara ilerleyip içinden sürgülü bir kapı açtı. Burası bir atık eşya dolabıydı. Zavallı Belikri ise karanlıkta köşeye büzülmüş korkudan neredeyse titriyordu. Hüseyin’in gözleri doldu. Onu öyle bakımsız bir deri bir kemik görünce içinden bir şeyler koptu gitti. Usulca kulağına eğilip “geldim artık her şey bitti” dedi.
Hüseyin’in sesi ile irkilen Belikri başını kaldırdı. Tüm korkusu geçmişti. Acı acı gülümsedi. Elinden tutup dışarı çıkınca ışıktan gözü karardı. Açlık ve kımıldamamaktan tutulan dizleri nedeniyle sendeledi. Yusuf kolundan tutup son anda düşmekten kurtardı. Hiçbir şey söyleyemeyecek kadar halsiz, ayakta dahi duramayacak kadar güçsüzdü. Hüseyin hemen en yakın kanepeye oturttu. Su verdiler.
Elleri titreyerek suyu içti. Mutfaktan birkaç lokma yiyecek getirdiler. Onu da yedi. Sıkıntısı yemek içmek değildi. Gözleri ışığa alışamamıştı. Birde bükük duran dizleri açılmakta zorlanıyordu. Hüseyin Çigena’ya döndü “seni onu bu hale getirdiğin için bile öldürebilirim” dedi. Nurten Yusuf’u dürterek zamanı hatırlattı. İçeri gireli yarım saati geçmişti.
Hüseyin’de farkındaydı bunun. Gidiyoruz deyip Belikri’yi kucağına aldı. Yusuf gülümseyerek “abi hani ağır yükler için yaşlıydın” dedi. “Belikri’yi görünce bütün hücrelerim yenilendi karışma sen” dedi. Hüseyin gerçekten bu işler için yaşlıydı. İlk katı indiğinde kesilmişti. Sendeleyince Belikri’yi Yusuf kucakladı. Daha iki adım atmışlardı ki üsten alarm sesi duyuldu. Hüseyin cihazını kontrol edince kireç gibi oldu. “Allah kahretsin bizi fark ettiler. Bir saat olmadan çöktü bizim program” dedi. ”Arabaya koşun” diye bağırdı Yusuf. Apar topar araca doluştular. Aracın tüm genişliğine rağmen düzensiz bindikleri için sıkışmışlardı. Sürücü yerindeki Nurten’e Çigena:
135
“düz git ileriden sağa dön pistlere sür. Uçağımın kalkış izni var. Yetişirsek kurtuluruz. Çıkışlar tutulmuştur. Aracı parçalasalar bile bizi öldürürler.” Deyince Nurten diğerlerinin fikrini sormak ister gibi hepsine baktı. Kimseden ses çıkmayınca Çigena’nın dediğini yaptı.
Uçak pistin başında iki vekilci gözetiminde bekliyordu. Çigena uçuş için hazırlanırken Hüseyin’in kısa virüs programı sisteme girmiş onlara uçuşun ertelendiğini bildirmişti. Çigena ve Nurten otomobilden atlayıp uçuş için hazır olduğunu söyledi. Vekilciler şöyle bir baktılar. Tam cihazlarından haber vereceklerdi ki ikisi aynı anda vekilcilerin kafalarını tutup çevirdiler. Adamlar boş çuval gibi yere yığılınca Çigena hemen uçağa binmelerini söyledi.
Uçak bir savaş uçağı olduğundan pilot kabini dışında binilecek yer yoktu. Orası da iki kişiye ayarlı olduğundan çok dardı. Sıkış tepiş bindiler. Yardımcı pilot koltuğunda Nurten vardı. Çigena şöyle bir onun yüzüne bakınca Nurten “ne bakıyorsun hiç uçurmadım ama teorik eğitimini aldım” dedi. Arkadan Yusuf’un “aramızdaki en iyisi o devam et” demesiyle motorları çalıştırıp az önce açtığı cihazından imdat kaçırıldım sinyali gönderip cihazı Yusuf’a verdi. “ben söylediğimde onu camdan at. Bize bir kaç dakika kazandırır. Hem ben buradayken bize ateş edemezler.” dedi.
Önündeki kolu ileri itince Preveze 38 bir şimşek hızıyla ileri atıldı. Gürültüsünden daha hızlıydı. Bir dakika kadar pistte yol aldıktan sonra yavaşça yükselmeye başladı. Cihazlar üsteki uçaksavarların kendilerine kilitlenmeye çalıştığını gösteriyordu. Arkayı göremeseler de en az üç ya da dört uçağın kalkış pistine doğru yaklaştırıldığı tahmin edilebilirdi. Uçak kuzeye bakan pistlerden birinden havalanmıştı. Burnunu güneye çevirip iyice hızlandı. “ses duvarını aşmadan at şu cihazı” dedi.
136
Dönüşte piste baktılar garipti ki peşlerine uçak takmıyorlardı. Pistte herhangi bir hazırlık yoktu. Uçak ses duvarını aşıp tüm hızıyla Konya’ya yöneldi. 10 dakikalık bir yolcuk sonunda bir aksilik olmazsa inişe geçebilirlerdi. Çigena birden pilot koltuğunda irkildi. Sağ tarafında iki Preveze belirmiş Afyon Hava alanına inmelerini emrediyordu. İki tane de sol tarafta vardı. Emir tekrarını beklemeden her iki taraftan birer uçak az geri kalıp füzeleri Çigena’ya ustalıkla kilitlediler.
Ya emre uyup ineceklerdi ya da Çigena aklındakini uygulayacaktı. Birkaç saniyelik beklemeden sonra Nurten’e dönüp ben söylediğim anda iki füze yanıltıcı fırlat” dedi. Nurten’in tuhaf bakışlarından bilmediğini anlayınca “sol tarafındaki sarı kol. İki kere arka arkaya çek” dedi. Sonra diğerlerine eliyle susun işareti yaptıktan sonra telsizi açıp mikrofona “elinizden geleni ardınıza koymayın it sürüsü” deyip uçağı tepe üstü dikip alçalmaya başladı. Aynı anda da Nurten’e şimdi deyince Nurten kırk yıllık pilotmuş gibi saptırıcıları fırlattı.
Bu ani hareketle saptırıcılar işe yardı füzelerden kurtuldular. Dört uçağın dördü de onun ardından pikeye başladılar. Beş uçakta Ses hızıyla yeryüzüne yaklaşıyorlardı. Çigena Alpar uzay araçlarıyla bunu asla yapamamıştı. Prevezeler ile her kalkışında ceza almak pahasına da olsa yapmıştı. Pilot kabinindeki herkesin yüzü kireç gibi olmuştu. Dik geçen her saniye daha da ölüme yaklaşıyorlardı. Diğer uçakların telsizlerinden “deli bu adam yere çakılacak” dendiği duyuluyordu. “Bin metre” dedi Çigena telsize. Diğer uçaklar birer saniye arayla düzelip yeniden yükselmeye başladılar. Çigena bir çığlık attıktan sonra üç yüz metre deyip uçağı düzeltmeye başladı. Uçak sanki yeri yalayıp öyle düzelmişti. Ama yükselmiyordu. İrtifa göstergesi sadece seksen metreyi gösteriyordu. Çigena haricinde herkes donmuş kalmıştı. Yaklaşık iki dakika süren it dalaşını kaybeden diğer uçaklardan ses seda yoktu.
137
Yine de ilk şoktan çıkan Nurten oldu. Neredeyse Çigena’yı boğacak kadar öfkeliydi. İki dakika içinde de herkesin aklı başına geldi. Ortamdaki öfkeyi sezen Çigena “merak etmeyin ilk defa yapmıyorum. Üstelik şu an Konya ovasındayız. Buraları iyi bilirim. Hiç yükselti yoktur. Rahat olun” dedi.
Asıl sorun o değildi. Asıl sorun uzay üssünü kendilerine nasıl inandıracaklardı. Ne iniş kodu ne şifre hiç bir şeyleri yoktu ellerinde. O işi ise telsizin başına gelen Yusuf üslendi. Üsten ayrılırken kendisine verilen son giriş kodlarını ve üste kullandığı kartın numaralarını bildirdi. Sonra da “Nazım komutanım iniş izni vermezseniz Kütahya’da olanları anlatmaya başlayacağım” dedi.
Kütahya meselesi beş yıl öncesine götürdü Nazım’ı. O gerçekten Yusuf’tu. İniş izni verildi. Kütahya’da bir şey olduğundan değildi Kütahya Yusuf’un şifresiydi. Canan duymamıştı olayı ama nasıl olsa duyacaktı. Uçak kontrollü bir şekilde üsse indirildi. Kapı açıldığında iki manga asker silahları ile birlikte onları karşıladı. Askerlerin arkasında ise üssün üst düzey yöneticileri vardı. Bir vekilci suikastı olması ihtimaline karşı tedbirdi bu. En önce Çigena indi. Ardından Hüseyin onun da ardından Bera ve kucağında Belikri ile Yusuf en son da perişan ve mahcup bir eda ile Nurten indi.
Uçağın otuz metre kadar ötesinde oluşan sevinç yumağının önüne gelip kızının elinden tuttu ve öylece kalakaldı. Onun bekleyeni yoktu. Kimse ona kavuştuğunda böyle sevinmemişti. Her gittiği yerde en değerli konuk bile olsa bir resmiyet söz konusu olmuştu. Kalabalığın içinde Yusuf dikkatini çekti. Biraz garipti ama yaşlıca bir askere öyle bir sarılmıştı ki insan kardeşine bu kadar hasretle sarılmazdı. Sonra birine daha sarıldı. Bu yaşlıca erlerden yaklaşık sekiz taneydi.
138
Bu kadar yaşlı rütbesiz asker çok garipti. Nurten tekrar kendi yalnızlığına dönerken Yusuf’un ikinci sarıldığı askerin ona dik dik baktığını gördü. Hışımla da kendisine doğru ilerlemeye başlarken de bütün gücüyle bağırmaya başladı:
“Bu kadın bir vekilci. Nasıl buraya getirdiniz. Öldürelim onu” askeri durduran Yusuf’un sesi oldu:
“sakın Nuri, sakın deneme. Gözümün önünde üç kişiyi kırk beş saniyede öldürdü. Senin payına on beş saniye düşer. Olduğun yerde kal”
“ama komutanım…”
“bana bak o artık bizden biri. Rahat bırak onu” dedi. Sonrada Nurten’e elini uzatıp “gel sevincimize katıl. Senin sayende buradayız. Kimseden korkmana gerek yok” dedi.
Büyük salona oturuldu. Herkes merakla Yusuf’un söyleyeceklerini bekliyordu. Ses sistemi zaten hazırdı. Birer ikişer parça da hazır kek ile bisküvi ve isteyene çay isteyene meyve suyu dağıtıldı.
Üsse gelişinden sonra Nazım istemese de yeniden üs komutanı olmuştu. On günlük süre içinde da tam bir yerleşim ve görev bölümü yapamamıştı. Bütün işleri şimdilik gönüllü seçerek yapıyor. Vekilci çıkan rütbelilerin yerine aynı bölümdeki daha alt rütbeli subayları atamıştı.
Yusuf bir yandan konuşurken bir yandan da hınca hınç dolu salonda eşi ile oğlunu arıyordu. İkisi de yoktu. İçi ürperdi. Yoksa vekilci mi olmuşlardı. Yaşadıklarını tek kelime atlamadan anlatmaya özen gösteriyordu. Yusuf Furogna’da yalan söylememesi gerektiğini iyi öğrenmişti. Bundan da asla tavizi yoktu. Hiçbir zamanda zararını görmemişti. Çünkü yalan bir bombaydı ve patladığında sadece
139
söyleyene değil çevredeki herkese zarar veriyordu. Ne zaman bunu düşünse tutuklu olduğu gece onu ziyaret eden Belikri’nin sözleri balyoz gibi beynine iniyordu. Konuşurken gereken yerlerde de Nurten onu destekliyordu. Yarım saatten fazla sürmedi konuşması. Tam kalkacaktı ki Nurten söz istediğini söyledi. Mikrofonu alıp genzini temizledi:
“herkes bilsin ki ben bir vekilciydim. Artık değilim. Ne yazık ki DNA’ma kodlu cihazı kapatamıyorum. Kapatırsam ya da vücudumdan çıkarmaya çalışırsam cihaz beni zehirleyecek. O nedenle her vardığım yerde bileğimde ki ve elimin sırtındaki yeşil vekilci mührü görünecek ve bir vekilci olarak bilineceğim. Beni aranıza kabul etmezseniz istediğiniz an buradan çıkıp gidebilirim. Ortak bir kararla öldürülmeme karar verirseniz ona da itiraz etmem. Sizden tek istediğim kızıma iyi bakın ve yetiştirin. O henüz bir vekilci değil. Söyleyeceklerim bu kadar.”
Nazım komutan yan tarafta beklemekte olan askere bir mikrofon getirmesini işaret etti. Mikrofonu alır almazda. Konuşmaya başladı:
“şimdilik Yusuf’un gözetimindesin. Elbette hakkında bir karar verilecek. Birkaç gün bekle. Çigena da senin durumunda.” Deyince Nurten tekrar:
“emredersiniz komutanım. Lakin Çigena’nın durumu farklı. Onun bünyesindeki cihaz kendi cihazı. Onu vekilci yapan cihazla dışarıdan bağlantılı. O istediği zaman çıkarıp atabilirdi. Nitekim gelirken de attı.”
Toplantı dağılırken Yusuf eşini sordu. Ali başını yere eğip “eşin bir vekilciydi. Gözünü kırpmadan kendi oğlunu öldürdü. Bizde onu öldürmek zorunda kaldık. Kin gütmemen içinde sana kimin vurduğunu söylemeyeceğiz” diyerek çıkarken tam bu sırada içeri giren Canan hışımla Nazım’ın yanına gelip selam sabah etmeden “nedir bu Kütahya meselesi?” diye sordu. Nazım, Canan’ın kolunu tuttu, dışarı çıktılar.
140



Uğur UKUT



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6391
2 Firari Fırtına 4447
3 Mustafa Ermişcan 3861
4 Hasan Tabak 3561
5 Nermin Gömleksizoğlu 3201
6 Uğur Kesim 3056
7 Ömer Faruk Hüsmüllü 3001
8 Sibel Kaya 2912
9 Enes Evci 2622
10 Turgut Çakır 2307

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:3202 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com