Romanlar

ateş ve su 6. bölüm
Okunma: 578
Uğur UKUT - Mesaj Gönder


                      6.BÖLÜM



Birkaç küçük çatışma ve geceleri her gün yapılan taciz atışları dışında olaysız üç ay geçmişti. Bu süre zarfında birkaç devriye çıkarılmış Konya ve çevresi olabildiğince kontrol edilmiş başka yerlerde başka guruplar araştırılmıştı. Söylentiler dışında net bir sonuca varılamamıştı. Üste sorunlar ve huzursuzluk artıyordu. Bir şeyler yapılması zorunluydu. Fakat haberleşme olmaması her şeyi sıfıra indiriyordu. Nazım komutanda dâhil hiç kimse ne yapacağını bilmiyordu.
Hüseyin’in, sabah acil toplantı çağrısına şaşıran Nazım hızlıca odasından çıkıp kumanda merkezine geldi. Salon neredeyse boş sayılırdı. Hüseyin onu salondan camla ayrılan amir odasına alırken Canan ile Ali geldi. Derken Yusuf ve birkaç üst düzey subay daha toplantıya katıldı. Anlaşılan Hüseyin ne söyleyecekse çok kişinin duymasını istemiyordu. Ya da komutanların izni ile duyuracaktı.
141
Bucan ile Belikri birlikte geldiler. Onlar daha yerine oturmadan da lojistik şube müdürü füsun Ulak ile eğitim subayı Yarbay Behiye Turacı geldi. Onlarla çağrılanlar tamamlanmıştı. Hüseyin sürgülü kapıyı çekip kilitledi. Merak zirveye çıkmış şaşkınlıkla Hüseyin’i seyrediyorlardı. Nazım bütün yönetici subay ve müdürlerin burada olmadığını fark etti. Tam bunu sormak üzereydi ki Hüseyin “arkadaşlar” d,ye söze başladı.
“sizi buraya çağırmamın dört ana sebebi var.” Demişti ki kapı vuruldu. Cam kapının dışındaki Nurten’di. Nurten’in üste kalmasına izin verilmişti. Lakin birçok yere girme müsaadesi yoktu. Şimdi de bu toplantıya girme hakkı olmadığı gibi. Yusuf her ne kadar Nurten’e yapılanın haksızlık olduğunu düşünüyorsa da bütünün bozulmaması için ses çıkarmıyordu.
Hüseyin kapıyı açıp Nurten’e “bize biraz müsaade et” derken Yusuf yerinden ayağa kalkıp:
“bırakın girsin. Senin evdeyken de söyledim o bunu hak etmiyor. Gerçekten iyi biri. Emin olun bize de çok faydası olacaktır.”
“Yusuf şimdi olmaz. Azcık sabır et.”
“abi artık yeter. O girmiyorsa bana izin verin ben çıkayım.” Deyince Hüseyin kapıyı sonuna kadar açıp “sabırsız adam buyur çık. Ama gitmeyin bekleyin” Dedi.
Yusuf sözünü yemedi. Tereddütsüz dışarı çıktı. Az ilerdeki dolaptan su, çay makinesinden de birer çay alıp oturdular. İçerdekileri izlemeye başladılar. Hüseyin konuşuyor diğerleri sessizce dinliyordu. Bir ara sohbet havası vermeye başladı ortam. İlk on beş dakika geçtiğinde Bucan kapıyı açıp Yusuf ile Nurten’e “gelin” dedi. Küçük odayı içerinin kalabalık oluşu ve yine gündönümü sıcakları bir hamamdan farksız
142
yapmıştı. Onlar oturur oturmaz Hüseyin söze başladı:
“ikinci maddemiz ise aldığım istihbarata göre…”
“birinci madde neydi abi?”
“Nurten’di Yusuf. Onu buraya ben çağırmıştım. Sadece yarım saat zamanı geç söylemiştim ama o erken geldi. Artık onun bizden biri olduğunu ve bazı yerlerde görevlendirmemiz gerektiğini yoksa düştüğü boşluk ve huzursuzluk kuyusundan çıkamayacağını söyledim. Sağ olsunlar arkadaşlarda oy birliği ile kabul ettiler.”
“ikinci madde öyleyse” dedi Nurten. Gözlerini içindeki parıltı elli metre öteden fark edilir hale gelmişti. Hüseyin’e hayranlığı her geçen gün artmıştı. Ne de güzel anlatmıştı onun psikolojisini. Düştüğü boşluk ve huzursuzluk kuyusu, bu ifade hiç aklına gelmemişti.
“ikinci maddemiz üsteki guruplaşma. Aldığım istihbarata ve yaptığım gözlemlere göre üste hiçbir şey yapılmayıp sadece bekliyor olmaktan kaynaklı bir guruplaşma var. Ortalıkta vekilcilere saldırılması gibi saçma bir fikir geziyor. Kim üretti bilmiyorum ama birde saldırıya başlarsak dışarıdan yardım geleceği söylentisi almış yürümüş. Saldırı fikrini savunanları buraya çağırmadım amma onlarla da görüşmeliyiz bir ortak nokta bulmamız gerek. Yoksa kendi içimizde bir çatışmaya engel olamayız. Bu ise vekilcilerin beklediği şey. Şimdi sizlerden fikir istiyorum. Ne yapalım da bu parçalanmayı durduralım?
“ben üs komutanı olarak hepsiyle ayrı ayrı görüşeyim. Dertlerini dinleyeyim. Bu saçma fikri kafalarından çıkarmaya çalışalım. Bir yıl dayanırız derken altı ayda biteriz böyle olursa.” Behiye başını aşağı eğip Nazım’a bakıp, “söz dalaşından öte geçmez bence. Az çok psikoloji biliyorsam hepsinde olmasa bile birçoğunda saplantı haline gelmiştir.
143
Hepsiyle görüşün lakin vazgeçirmeye çalışmak yerine bu saldırının er geç yapılacağını fakat şimdi hazır olmadığımıza inandırın. Zaman kazanın. Bu nasıl olsa böyle gitmeyecek olumlu ya da olumsuz bir şeyler olacak. Bakarsın onlar haklı çıkar saldırmak zorunda kalırız. Bizim fikrimiz şu anki şartlara göre doğru sadece. Zamanla değişmeyeceğini elbette kimse bilemez.”
“ben bir askerim.” Dedi üssün harekât şube komutanı Albay Selim “Askerce düşünüyorum ve onlardan bir kaçını bir şekilde harcarsak ses çıkaramayacaklarını düşünüyorum. En azından Behiye hanım’ın dediği zaman gelene kadar zaman kazanırız.”
Ondan daha yaşlı olan Albay Feridun ise her kim çıkmak istiyorsa biraz silah biraz gıda verip gönderilmesi fikrindeydi. Böylece hem çürük elmalar temizlenecek hem de üssün yükü hafifleyecekti. Nazım konunun dağılacağını anlayınca ayağa kalkıp, “hele ben bir önce görüşeyim sonra duruma göre yeniden toplanır bir karara bağlarız. Sen üçüncü maddeye geç Hüseyin” dedi.
“bende Nazım Komutana katılıyorum. Bir araya gelip bir konuşalım. Sonra durumu değerlendiririz. Neyse üçüncü gündem ise gözümle görmedim ama duyduğuma göre son haftalarda üste gıda değerine göre kişi başı verilen erzak yetersiz olduğundan tayınlar kumar malzemesi yapılıyormuş. Bazen gizli dövüşler düzenlenip üzerine kumar oynanıyormuş. Parası olan para olmayan tayınını koyuyormuş ortaya. Çok gizli tutuyorlar fazla detay öğrenemedim.” Yusuf gerek ortamın sıcaklığı gerek kumara olan öfkesinden terlemişti. Ayağa kalkıp:
“bu konu benim görev alanım. Üssün güvenlik komutanı olarak hemen araştırmalara başlayacağım. En kısa sürede net ve kesin bilgilerle hatta sorunu çözmüş olarak karşınızda olacağıma inanıyorum.”
144
Hüseyin bir müddet sessizce bekledi. Başka fikir beyan eden olmayacağını anlayınca son konuya geçmesi gerektiğini düşünerek eğildiği yerden arkasına yaslandı. Derin bir nefes alıp gülümsedi:
“arkadaşlar iyi haberi sona sakladım. Sanırım haberleşme sorunumuzu çözdük. Sağ olsunlar ekibim geceli gündüzlü çalışarak iyi iş başardılar. Size daha önce eski kablolu internet hatlarından gönderdiğim mesajı hatırlıyorsunuzdur. O mesajı herkes açabiliyor şifreyi çözebiliyordu. Şimdi aynı yoldan adrese teslim mesajlar gönderebiliyoruz. Mesaj gönderildiği adres dışında kopyalanır, açılır veya herhangi bir şekilde müdahale görürse anında kendini yok ediyor. Yusuf şimdi arkandaki bilgisayarı aç ona bir mesaj göndereceğim.” Dedi.
Kendi bilgisayarını açıp bir şeyler yazdı. Ve gönderdi. Yusuf mesajı rahatlıkla okudu. Sonra Füsun hanıma dönüp aynı mesajı şimdi başka bir bilgisayardan okumaya çalışmasını söyledi. Füsun şifreyi girip mesajı açmak istediğinde küçük bir yetkiniz yok yazısı belirdi ve mesaj anında silindi. Odadaki herkes hem sevindi hem şaşırdı. Toplantının başından beri sessiz kalan Bucan el kaldırıp söz aldı:
“gerçekten takdire şayan bir başarı. Bu durum için iki sorun çıkar ortaya. Biri biz mesaj göndereceğimiz hedefi bilmiyoruz. İkincisi bu ağların eski olduğunu söylediniz karşı taraf ya bu ağa bağlı değilse ne olacak. Anladığım kadarıyla en az elli yıl önce kullanılan ağlardan bahsediyorsunuz.” Sessizce dinleyen Hüseyin devam etti:
“Alpar bayanın haklı olduğu noktalar var. Mesajın gittiği yerdeki kişinin bir vekilci olmadığını kimse garanti edemez. Bu askeri kanadımızın işi bana bir dünya haritası üzerinde vekilci olmayan yerlerin haritasını bulmaları gerek. Hem de güvenilir bir kaynaktan olmalı ki sonumuzu daha da yakınlaştırmayalım.”
145
“peki, bağlantı meselesi nasıl olacak Hüseyin Bey?”
“o dediğiniz çok kolay. Merak etmeye lüzum yok. Siz yerleri tespit edin ben orda ulaşacak bir bilgisayar bulurum. Bulamazsam da başka bir şekilde oradakilerden birine ulaşırım. Yeter ki bilgisayar başındaki kişinin vekilci olmadığından emin olalım.”
Herkes fikrini söyledikten sonra Nazım ayağa kalkıp, “kafam şişti. Amma konuşulan her şeyi anladım. Yarın akşam tekrar burada toplanalım. Elimizde hem yeni bilgiler olur, hem de olaya kendi yorumlarımız katmış sakin kafayla düşünmüş oluruz” diyerek çıkışa yöneldi. Onun arkasından yaklaşık iki saattir süren toplantı yavaşça dağıldı. Herkes görevinin başına döndü.
Nazım hemen fetih ekibinden Turgay Albayı çağırıp bu muhalefet oluşturanlar hakkında yarın akşama kadar iyice bir bilgi toplamasını emretti. Saklısı gizlisi olmadan bu fikir sahipleri ile görüşmek istediğini, derhal gizli kapaklı işlerine son vermelerini, her ne istiyorlarsa direk gelip söylemelerini, isteklerinin dinleneceğini ve her fikrin değerli olduğunun bilinmesini, yarın akşama kadar bazı isimlerle gelmesini söyledi. Kendisi de Canan’ı bulup öğlen yapacağı üs denetiminde yanında olması için ikna etti.
Yusuf oradan ayrılır ayrılmaz üssün koordinasyon ve planlama şube müdürü Yarbay Engin’in yanına giderek bir fikir sordu. Engin’in hayatı zaten bu tip işlerle geçtiğinden güvendiği birkaç astsubay ya da yeni teğmenlerden birkaç kişilik bir gurup oluşturarak birbirlerinden haber olmadan kumara ve dövüşlere katarsa, sonrada isimler, yerler ve sistemin nasıl işlediği gibi bilgileri öğrenebileceğini söyledi. Yusuf çayını içer içmez emri altındaki bu işi başarabilecek gözü pek ve sadık kişileri tespit etmeye başladı. En son isim listesini zar zor üçe düşürdü.
146
Sabah kahvaltısını Nurten ile birlikte eden Yusuf ona danışmak için odasına kahveye davet etti. Biraz itiraz ettiyse de öğleden sonra birlikte yukarı çayıra dolaşmaya gitme karşılığı kabul etti. Az sonrada kahvelerini içmişlerdi. Yusuf “şimdi gelecek kişilere iyi bak. Ring dövüşçüsü olabilirler mi olamazlar mı bir profesyonel olarak fikrine ihtiyacım var.” Çok şaşıran Nurten içten içe de seviniyordu. Üsse ve Yusuf’a bir faydası olacaktı. Ama asıl onu sevindiren yıllar içinde kan ve günahla taşlaşan kalbini titreten adam ona ve fikirlerine ihtiyaç duymuş değer vermişti. Nurten’in şaşkın ve soran bakışlarını görünce de devam edip “sadece iyi dövüşçü olabilirler mi onu söyle. Gerisini bilmene gerek yok” dedi
“bana güvenmiyor musun?”
“mesele güven meselesi değil. Bu benim iş anlayışımdır. Üstelik durum hassas. Hoş gör lütfen. Fatih Sultan Mehmet’in kıssasını bilir misin?”
“bilmiyorum. Anlatırsan dinlerim.”
“Fatih sefer hazırlığındayken vezirlerinden biri seferin ne tarafa olduğunu sorar. Mehmet Han konuyu değiştirir cevap vermez. Vezir ısrar edince de “sırrımı sakalımın bir teli bilse keser yakardım” demiş.
Nurten verilmek istenen mesajı almıştı. Israr etmeyip konuyu değiştirdi. Ne kadar süre geçti bilmiyorlardı. Samanlık seyran olmuştu. Kapı vuruldu. Yusuf’un gür sesi ile Astsubay Çavuş Alpaslan, Teğmen Toprak ve Teğmen Coşkun içeri girdiler. Yusuf onlara yer gösterip içecek ikram etti. Nurten’in kararını kolaylaştıracak bazı sorular sordu. On beş dakika kadar bir sohbetten sonra Nurten’e “kızını görmeye gitmeyecek misin?” diye sordu. Çıkma vaktinin geldiğini anlayan Nurten “evet unuttum” diyerek kapıya yürüdü. Yusuf peşinden
147
dışarı çıkıp “ne dersin kazanabilirler mi?”
“genç ve gürbüzler. Yakın dövüş eğitimi de vardır seçtiğine göre. Amma o ortam farklıdır. Biraz eğitilmeleri gerek.”
“iyi öyleyse onları dövüşe hazırlamak için üç günün var.”
“saçmalama üç günde dövüşçü mü hazırlanır.”
Yusuf onu duymadan içeri girmişti bile. Adamlarının karşısına geçip yapmaları gerekeni anlatmaya başladı. O anlattı adamlar takıldığı yerde sordular. En ince ayrıntısına kadar fikir birliği ettiler. Yeniden gözden geçirdiler. Her şeyi netleştirdiler. Çünkü kapıdan çıktıkları anda bu konu kapanacak bir daha görüştüklerinde olayı çözmüş olmaları gerekiyordu.
Bir saatten fazla sürmüştü toplantı. Kalkıp kapıya yöneleceklerdi ki Yusuf son sözü söylemek için ayağa kalktı.
“bana bakın, sorun çözülene kadar birbirinizi bile tanımıyorsunuz. Kesinlikle de ne benle ne başkası ile irtibata geçmiyorsunuz. Yeterli bilgiye ulaştığınızda bir baskın ve suçüstü olayı çözüyoruz. Bir ikincisi de size ders verecek bayana herhangi bir saygısızlık ve terbiyesizlik yaparsanız kellenizi kopartırım.”
“sizden önce kendisi kopartmazsa tabii. Namını duyduk komutanım. Ne haddimize öyle bir şey. Canımızı sokakta bulmadık biz.”
“ eh o da doğru. Gidebilirsiniz.”
Üç adam çıktıktan sonra saate baktı. Nazım Komutana durumu rapor etmesi için yarım saati vardı. Koridora çıkıp asansöre doğru giderken Bera ile Nurten asansörden indiler. Yarım saat sonra çayır yolunda buluşmak üzere sözleşip birlikte aşağı inip ayrıldılar.
148
Aynı günün akşamı üs komutanı toplantıya görüşmesi gereken kişilerle görüşemediği gerekçesiyle katılamayacağını bildirdi. O gelmeyince de toplanmak çok mantıklı değildi. Biraz sohbet edip o konulara çok girilmeden dağıldılar.
Ertesi gün öğleden sonra Nazım komutan toplanılmasını emretti. Alelacele kumanda merkezinde toplanıldı. Yusuf üzerine aldığı görevde birkaç hafta içinde sonuca varılacağını o güne kadar bu konu üzerinde konuşulmaması gerektiğini söyleyip konuyu kapattı. Nazım Bey ise muhaliflerle görüşüldüğü durumun anlatıldığı belli bir süre sorun çıkmayacağını, birlik ve beraberliğin sağlandığını söyledi.
Çaylar içildi ara öğünlü bir şeyler atıştırıldı. Tam dağılmak üzereydiler ki Nurten cam kapının öbür tarafında göründü. Büyük ihtimalle bir fikri olduğu için dersinin bir kısmını iptal etmiş olmalıydı. Ucu ucuna yetiştiği toplantıya katılmak için izin verilince girip herkesi selamladı. Nazım komutan “dağılmak üzereydik ne söylemek istiyorsan hemen başla” deyince hemen kapının ardından söze başladı:
“uzatmayacağım efendim. Size kaynağından nonsların elinde kalan bölgeleri gösteren bir harita getirebilirim.”
“nons ne demek”
“vekilciler, aşağı yukarı her dilde bizden olmayan anlamına gelen non us kelimelerinin birleştirilmiş halini vekilci olmayanlar için kullanırlar.”
“anlaşıldı. Peki, sen bunu nasıl yapacaksın?”
“bildiğiniz gibi ben hala bir vekilciyim. Şu ana kadar da göreve çağrılmadım. Ya burada esir olduğumu düşünüyorlar ya da benim yerime pis işlerini yaptıracak daha iyi birini buldular. Esir olduğuma
149
ve kaçtığıma inandırabilirsem yetkilerimi kullanabilirim. İstediğim yere girip çıkar istediğim dosyalara rahatlıkla erişebilirim. İstediğimi aldıktan sonra da kaçar buraya gelirim.” Nurten’in söze devam etmesine izin vermeyen Yusuf ileri atıldı:
“izin veremeyiz komutanım. Daha kapıdan çıkar çıkmaz onu kurşun yağmuruna tutarlar ve öldürürler.”
“Yusuf sen duygularınla konuşuyorsun. Sözünü bitirsin bakalım. Makul bir öneriyse değerlendiririz. Değilse göndermeyiz. Can önemlidir. Kolay kıyılmaz. Fakat can vereceğiz diye de kurtuluş umudumuzu görmezden gelemeyiz. Bunu en iyi anlayacak kişilerden birisin.”
Yusuf, Nazım komutanın bu sözlerinde haklı olduğunu biliyordu. Fakat yüreği Nurten’in yalnız dışarı çıkmasına bir türlü razı olmuyordu. İçinden bir şeyler kopuyor, öfkesi kabarıyor, içinde yangınlar tüm bedenini sarıyordu. Emir bir kez daha demiri kesmiş Yusuf sessizce komutanına itaat etmişti. Nurten devam etti:
“ben bir hata yaptım ve vekilci oldum. Şimdi bu hatamı hem iyiye kullanma hem telafi etme imkânım var. Buna kimsenin engel olmasına izin veremem. Bu iş için gönüllüyüm. Sizden herhangi bir talebimde yoktur. Şayet dönemezsem kızıma iyi bakın ve iyi yetiştirin yeter. Benim yaptığım hataları yapmasını istemiyorum.”
Yusuf onun her şeyi göze aldığını görünce birazcık teselli buldu. İzin verilmezse de kaçacağını biliyordu. Kadere bak ki üç ay önce bu kadınla herhangi bir yerde karşılaşsa gırtlak gırtlağa geleceklerdi. Şimdi ise onun için kanı kaynıyordu. Deli gibi sevdiği karısının ihanetinden mi yoksa can paresi oğluna kıyışından mı bilinmez hiç özlemiyordu onu. İçinde ise tarifsiz bir Nurten’i kaybetme korkusu hâkimdi.
150
“iki gün sonra Yusuf Bey’in verdiği görevim sona eriyor. Gecesinde çıkmak için izninizi talep ediyorum.”
Nazım yerinden kalkıp Nurten’i omuzlarından tutup takdirini belli ederek yüzüne baktı:
“teşekkür ederim kızım. Hatta bütün nonslar adına teşekkür ederim. Başarırsan küçücükte olsa bir kurtuluş ışığı yanar. Yoksa bir yıla kalmaz ya vekilcisindir ya da ölü. İzin vermesem de gideceğini biliyorum. O nedenle istediğin izin verildi. Allah muvaffak etsin. Son sözümde eğer dönebilirsen size söz Yusuf’la nikâhınız kendi elimle kıyacağım.” Nurten gülümserken o da devam etti:
“istediğin her şey verilecek. Kumanya, silah, araç istediğin kadar da adam alabilirsin.”
“teşekkür ederim efendim. Bir bıçak ve bir tabanca dışında hiçbir şey istemem. Sadece buraya ilk geldiğimde beni öldürmek isteyen arkadaşımız var ya işte o bana, o günkü hırsı ve kiniyle birkaç yumruk atsın. Sonrada tel örgüden atladıktan sonra da peşime düşüp yakalayabilirse öldürsün. Merak etmeyin ben onu öldürmem.”
“gerçekçi bir kaçış istiyorsun aferin sana.”
“yirmi gün içinde dönmezsem her şey bitmiş demektir. Kendi başınızın çaresine bakın. Benim içinde dua edin. Anıl’ı kaybettiğimden beri hep kan ve hüsran içinde yaşadım. Her sokakta keşmekeş, her köşe başında ölüm kol gezerken birkaç ayda olsa bana huzurlu ve güvenli bir ortam sağladınız. Doğruyu eğriyi burada gördüm. Hepinize ayrı ayrı teşekkür ederim. Benden yana tüm haklarım helaldir. Sizde hakkınızı helal edin. Tüm söyleyeceklerim bu kadar. Kızım önce Allaha sonra size emanet. Ona iyi bakın. Allah yar ve yardımcımız olsun.”
151
“ne yapmayı planlıyorsun.”
“herhangi bir planım yok. Bunların kaynağı Samsun ve Gürcistan’da Kobuleti diye bir yer. Samsun’da yarım kalmış bir hesabım da var. Önce görevimi tamamlayıp, hesabımı da kapatıp döneceğim. Hepsi bu.”
Nurten dışarı çıkınca da Nazım Yusuf’a dönüp “seni seviyor” Yusuf kırgın bir gönül sesi ile benden çok Hüseyin Bey’i seviyor” deyince Nazım komutan güldü. “ben insan sarrafıyım Yusuf. Bu kadın sana buz gibi âşık. Hüseyin’e ise hayran gerek zekâsına gerek ön görüsüne”
Vekilcilerin gece devriye helikopteri yaklaşık üç kilometre öteden zumlu kameralarla üssü gözetliyordu. Birden termal kameralara dikkat kesildiler. Nizamiye kapısının yüz metre kadar ötesinde tel örgülerin iç tarafında bir nesne belirdi. Olağan bir şey değildi. Tel örgülere vekilci ateşine maruz kalmamak için asla yaklaşmazlardı.
İki kamerayı da oraya odaklayıp dikkatle incelemeye başladılar. Bir gölgenin tel örgülerle boğuştuğunu gördüler. Bir dakikadan kısa bir süre içinde gölge tel örgülerin dış tarafına geçti. Sürükleyerek büyükçe bir nesneyi de dışarı çıkardı. Üzerine binince termal kameralarda görünmeyen bu cismin bir motor olduğunu tahmin ettiler.
Motorlu kişi tam yola çıkmak üzereyken üssün nizamiye kapısından üstünde tek kişi olan başka bir motor olduğunu düşündükleri araç üstünde bir kişiyle tam gaz dışarı çıktı. Diğer araçta tam hıza ulaşmıştı. İçerden kaçan biri kovalanıyor gibiydi. Hemen durumu en yakın arabalı kara devriyesine aktarıp gerekirse destek verilmesini söylediler. Kendileri de sınırları zorlayıp vurulma riskini artırarak net görüntü alabilmek için biraz daha üsse yaklaştılar. İki araç ve üstündekiler şimdi daha ayrıntılı görünüyordu. Cihazlarda ise öndeki sürücünün bir vekilci
152
olduğu sinyali belirmişti.
Yardım edebilmeleri için bir kilometre daha uzaklaşması lazımdı. Buysa neredeyse imkânsız görünüyordu. Arkadaki motor öndekinden çok güçlü olmalıydı ki büyük bir hızla arayı kapatıyordu. Aynı anda da üsten iki tane de zırhlı araç çıkmıştı. Kurtulamayacağını anlayan öndeki motor birden hızını azaltıp ön tekerleğinin etrafında pergel dönmeye başladı. Durduğunda ise yönü onu takip eden motora dönüktü. Elinde tabanca ile menzile girmesini bekliyordu. Sürücünün göğsüne nişan alıp tetiğe bastı. Sürücü merminin tesiriyle on cm havaya sıçrayıp yerinde kaldı motor altından çıkıp gitti. Sonrada sırt üstü bir kaya gibi düştü.
Öndeki kişinin düşünecek vakti yoktu. Hemen dönüp tekrar gaza bastı. Motor hızlanırken yolun karanlığa saplanan ucunda vekilcilerin yer devriye arabalarının ışıkları göründü. Helikopter ise üsten yapılan küçük çaplı uçaksavar ateşiyle geri çekilmek zorunda kaldı. Üssün zırhlı araçları ise adamlarının vurulması ve yer devriyelerinin yetişmesi ile takibi bıraktılar. Vurulan arkadaşlarını alıp geri döndüler.
Yusuf ambulansın başında Nuri’nin durumunu öğrenmeye çalışıyordu. 9 mm tabanca mermisi Nuri’nin tam göğsüne isabet etmişti. Vurmayacağına söz verdiği halde tam göğsünden vurmuştu. Zaten kızgındı veda bile etmeden çıkıp gidişine. İyice sinirleri gergin, arabasıyla kapıdan Nuri’yi alan ambulansın peşindeydi.
Hastanenin önünde ambulansın kapısı açıldığında Nuri sedyede oturuyor göğsünü tutuyordu. Zıplayıp yanına çıktı. Kan ya da tedavi belirtisi yoktu etrafta. Nuri üstünü çıkardı. Tabanca mermisi ince çelik yeleği nerdeyse delmek üzere orada duruyordu. Nuri’de merminin şokuyla birkaç dakikalığına kendinden geçmiş yeni ayılıyordu. Yusuf’un
153
olayı kavraması otuz saniyesini almıştı. Sinirliydi. Emri altındaki iki kişi hem ondan habersiz plan yapmış hem de ona birkaç dakikalığına dünyayı dar etmişlerdi. Nuri’ye hatırı sayılır bir tokat salladı:
“ne yaptığınızı sanıyorsunuz siz. Kendinizi, olmazsa bizi mi öldürmek niyetiniz? Hele bir dönsün kendi elimle boğacağım onu.”
“kızmayın komutanım. Fikir benimdi. Gerçekçi olsun deyince bu aklıma geldi. Bu kadar yakından ateş edeceğini düşünemedim. Sanırım ıskalamamak için yaptı. Birimizi öldürürse esir olduğuna inandırması kolay olurdu. Size de bu notu bıraktı” diyerek küçük bir kâğıt uzattı. Yusuf bir çırpıda açıp okudu:
“Yusuf sana veda etmedim. Çünkü ayrılık için gözlerine bakarsam eğer vazgeçerim diye korktum. Dönüşte Nazım Bey’e sözünü hatırlatacağım. Dönemezsem hakkını helal et. Hoş ve esen kalasın”
Yusuf’un içindeki korku haklı çıkmıştı. Nurten gitmiş belki de dönemeyecekti. Yardım etmek amacı ile tuttuğu dal yardım beklediği bir anda kırılmıştı işte. Hiçbir şey söylemeden kâğıdı cebine soktuktan sonra arabasına binip hızla oradan uzaklaştı.
Kumar dövüşleri baskınında yüz kadar tutuklama yapıldı. Nurten adamları çok iyi eğitmişti doğrusu. İlk gidişte tribünde oturmuşlar, ikincide ringde dövüşmüşlerdi. Üçüncü dövüşlerde ise aranan kişilerdi. Buysa zaten dövüşlerin sonu olmuştu. Yusuf bizzat kendi yönettiği bir operasyonla orada bulunan herkesi tutuklamış, kurulacak mahkemeye kadar ön sorguyu tamamlamak için gözetim altında tutuyordu.
Mahkeme kurulur kurulmaz da adalete teslim edecekti de aklında bin soru vardı. Bunlar hangi kanuna göre yargılanacak ve ceza verilecekti. Ortada ne kanun ne yönetmelik kalmıştı.
154
Umutsuzca gelen bekleyiş Yusuf’u son derece sinirli yapmıştı. Karşısına çıkan herkesle dalaşıyor, her şeye muhalefet oluyordu. İnsanları kırmaktan korkmuyordu. Dövüş operasyonu on üç gün ancak oyalamış, Nurten’i hatırlamasına engel olmuştu. Bir haftadır ses seda çıkmamıştı. Üste de sıcaklarla beraber kapalı kalmak son derece eziyet olmuştu. Nazım Beyin yeni tedbirleri de sinirlerini bozmuştu. Atılan her adım sınırlandırılmış, çayırlara bile çıkmak izne bağlanmıştı.
Odasında şiir yazmaya çalışırken cihazına gelen mesajla yerinden sıçradı. Üste birkaç ay içinde kendiliğinden oluşan yönetim sisteminin üç numarası Hüseyin onu akşam için yemeğe ve çaya çağırıyordu. Zaten becerememişti şiir yazmayı. Kâğıtları buruşturup çöpe attı. Odasından tam çıkmak üzereydi ki güvenlik merkezinden yeni bir sesli arama yapıldı. Hemen açtı. Telefondaki ses heyecanlı ve panik içindeydi:
“efendim yedi kilometre öteden üç araçlık bir konvoy büyük bir hızla üsse yaklaşıyor. Gelseniz iyi olur.” Yürüdüğü yerde cevap verdi.“emin misin Süleyman’ım? Başka yere gidiyor olmasınlar.”
“komutanım bir yol ayrımı var ama döneceklerini sanmıyorum. Çünkü az önce iki vekilci helikopteri havalandı onlara doğru geliyor. Biraz uzaktalar ama peşlerinde iki araç daha var. Sanırım bir kovalamaca var ortada. Uçak kaldıralım mı?”
“yok, hava da çatışma bize zarar verir. Uzun menzilli toplarla koruma ateşi açın ben hemen geliyorum. Helikopterleri de taciz atışıyla oyalamaya çalışın. Birkaç kilometre daha yaklaşırlarsa vururuz. Gerekli yerlere de haber verin.”
“emredersiniz komutanım”
Hemen Hüseyin’e üs komutanına ile karısına, Bucan’a ve Engin’e
155
mesaj atıp durumun acil ve önemli olduğunu üs güvenlik merkezine gelmeleri gerektiğini iletti. Kendisi de koşarak yan binaya geçip üçüncü kattaki güvenlik merkezine gitti. Canan ve Bucan zaten oradaydılar. Birkaç dakika içinde de yetki sahibi herkes oradaydı.
Zumlu kameralardan ve radarların net görüntüleri eşliğinde büyük bir sessizlik vardı. Nazım gelenlerden şüpheliydi. Vekilcilerin bir oyunu olabilirdi. Onları dışarı çekmeye çalışıyor olabilirlerdi. Mesafe dört kilometreye düşmüş arkadaki araçlarda konvoya yetişmişti. Öndekiler silahsız olmalıydılar ki sadece kaçıyorlardı. Durumu görüp müdahale edememek gerçekten zor bir durumdu.
Nazım Beyin emriyle nizamiyenin 300 metre içinde bir barikat oluşturuldu. Doğrudan içeri alınmak yerine orada kontrolden ve sorgudan geçirilmeleri akıllıcaydı. Vekilcilik operasyonunun başlamasından beri geçen dört ay herkesi sinirli ve sabırsız yapmıştı. Bir an önce son bulması için her yol deneniyor olabilirdi.
Yusuf ise gelenleri Nurten’in getirdiğini düşündüğü için aynı fikirde değildi. Amma asker tarafı Nazım Beye hak veriyordu. Yine sesini çıkarmadı. Helikopterler yetişemeden konvoy üssün koruma çemberine girmişti. Havadan ateş açamazlardı. Yer araçları ise havan topları ile durdurulmaya çalışılıyor fakat çok etkili olmuyordu. İki zırhlı araç çıkınca vekilcilerin araçları geri çekilmek zorunda kaldı.
Konvoy sakince üsse giriş yaptı. Onlar girerken güvenlik merkezindeki nöbetçiler hariç oradaydı. Barikata gelen araçlar durduruldu. Kadın çocuk ve yaşlılardan oluşan 27 kişi üç otomobile nasıl sığmıştı anlaşılır gibi değildi. Yusuf hemen araçların arasına dalıp Nurten’i aramaya başladı. Lakin yoktu. Yusuf hayal kırıklığına uğramıştı. 15 yaşlarında bir kız Yusuf’a yaklaşıp “uzun kızıl saçlı abla bunu size gönderdi” deyip
156
Küçük siyah bir torba uzattı.
“kendisi nerde?” dedi Yusuf torbayı cebine koyarken.
“az bir işi kalmış onu da bitirip gece gelecekmiş.” Bir anlam veremedi ama içi de rahatlamıştı. En azından hayattaydı. Kız devam etti. “bizi yol ayrımına kadar getirdikten sonra “ne olursa olsun sakın üsse girinceye kadar durmayın. Ben gece gelirim az bir işim kaldı” dedikten sonra ardına bile bakmadan dönüp gitti. Giderken de “bunları Albay Yusuf Koçali’ye ver” diyerek resminizle birlikte bu torbayı verdi.”
Yusuf torbadan çıkan bilgi belleğini Hüseyin’e verirken “abi hiçbir ağa bağlı olmayan bir bilgisayarda açman gerekiyormuş. Yoksa bilgiler silinebilirmiş.” Deyince Hüseyin gülümsedi. “sorun değil biraz zor olur ama hallederiz. Sen de merak etme dönecektir” deyip gitti.
Yusuf gece yarısına kadar odasında Nurten’den haber bekledi. Gelmedikçe gerginleşiyordu. Sonra bisikletine binip tel örgülerin önüne kadar gidip bir hareket bekledi. Olmayınca morali çok bozuldu. Biraz uzanıp dinlenmek için evine geldi. Komşuları rahatsız etmemek ve düşüncelerinin dağılmaması için ışık yakmadan yatak odasına yürüyecekti ki koridorun ortasında ayaklarına bir şey takıldı. Sendeledi ama düşmedi. Işığı yakmak için aranırken ışıklar kendiliğinden yandı. Hemen silahına davranıp önce kapıdan tarafa sonra koridorun öbür ucuna döndü. Koridorun sonunda ki salon kapısına omzunu dayamış Nurten duruyordu. Hem de duş almış bornozu ile. Islak uzun saçları çimen yeşili gözleri ile her zamankinden daha şuh bir halde. Hiç istifini bozmadan “ben eveleyip geveleme bilmem beni eş olarak alır mısın Yusuf?” dedi. Elinde silahla dona kalan Yusuf ise cevap bile veremeden bir şok daha yaşamıştı. Ne söyleyeceğini düşünürken Nurten birkaç adım ileri gelip konuşmasına devam etti:
157
“eşin olmak isteyen övünmek gibi olmasın da güzel bir kadını silahla mı karşılayacaksın?”
Hiçbir şey demeden yanına vardı. Hafifçe sarılıp tabancasını yerine koyarken “aldım gitti” dedi. “öyleyse kutudaki sana düğün hediyemdir”
Yusuf dört adım geri gidip plastik kutuyu aldı nereyse yirmi kilo vardı. Üstündeki bandı yırtıp kapağını açınca gözleri yuvalarından fırladı. Daha beterlerini görmüştü amma bu sefer midesi bulandı. Belki de ilk defa evine böyle bir şey geldiğindendir. Tuna Dülgeroğlu’nun kesik başı vardı kutuda. Nurten Yusuf’a yine konuşma fırsatı vermedi:
“sana söz vermiştim onun kellesini ayaklarının dibine atacağım diye. Konya’ya gelene kadar da aklımda bile yoktu. Lakin bir köşe başında onu görünce fikrime girdi. Kafileyi garantiye alınca onun için döndüm”
“delisin sen”
“doğru akıllı olduğum söylenemez. Sende delinin kocasısın.”
Sabahın yedi buçuğunda Nazım ile Canan Yusuf’tan gelen acil toplantı mesajı ile kahvaltı bile etmeden yarım saat içinde büyük salondaydılar. İçerisi son derece kalabalıktı. Ama kimse neler olduğunu bilmiyordu. Herkes guruplaşmış neler olduğunu tahmin etmeye çalışıyordu. Yusuf ise tüm çağrıları “sabırlı olun”, “az işim var geliyorum” ya da “gelmek üzereyim gibi kısa mesajlarla oyalıyordu.
Bir yarım saat daha geçmişti ki salondaki en az üç yüz kişi hoparlörden gelen mehter marşı ile uzun salonun giriş kapısına döndüler. İki kanatlı kapı iyice açıldı. Yusuf siyah takım elbisesi beyaz gömleği ile tam bir damat adayı gibi kapıda göründü yanında Hüseyin’in küçük oğlu duruyordu.
158
Bir saniye geçmişti ki Nurten’de bembeyaz gelinliği ve yanında kızıyla Yusuf’un koluna girdi. Şaşkın bakışlar arasında yürümeye başladılar. Salondaki otuz saniyelik sessizliğin ardından korkunç bir alkış yükseldi. Nazım komutan durumu kavrar kavramaz salonun diğer ucunda ki masaya geçip oturdu. Nurten’le Yusuf masaya gelince:
“evlenmeniz bile olay. Yangından mal mı kaçırıyorsunuz? Bir hediye falan alsaydık. Daha iyi bir tören yapsaydık. Böyle günlere hepimizin moral açısından ihtiyacı var.”
“komutanım biz istedik ki kimseye külfet olmayalım. Şimdi bütün üs ayakta kalacak. Hediyeydi yemekti. Yaşanan günler malum. Biraz da sabrımız kalmadı. İdare edin.”
“siz kudurmuşsunuz. Oturun bakalım.”
Sorular soruldu. Nikâh kıyıldı. Kapılar yeniden açıldı. El arabaları ile kazanlarda çay, meyve suyu ve süt getirilirken yanında da kahvaltılık vardı. Yedi sekiz araba salonun ortasında durduruldu. Yusuf mikrofonu eline alıp:
“arkadaşlar böyle ani olduğu için kusurumuza bakmayın. Savaş düğününün yemeği bir bardak çay bir dilim peynir ekmek olur afiyet olsun. Bizi kutlamayana da yemek yok ha.”
Erkekler Yusuf ile kadınlar Nurten ile tokalaşıyor sarılıyor kutlama yapılıyordu. İşini bitiren kahvaltı arabalarından bir şeyler alıyor oturacak yer bulup oturuyordu.
Acele ile hazırlanan salon ihtiyacı karşılıyordu. Öğlene kadar sürdü bu sürpriz düğün. Uzun süredir bir araya gelemeyenler koyu sohbetler ettiler. Hasret giderdiler.
159
Her şey bitip dağılırken Nazım komutan tüm kalabalığa dövüşler nedeni ile tutuklananların bir daha olmaması şartı ile bu düğün hatırına affedildiğini açıkladı. Nurten’in dönüşüyle bir şeyler olacağını düşünen muhaliflerin öncüsü orgeneral de her kesin huzurunda destek vereceğine söz verdi. Küçük dalgalanmalar sona ermişti artık. Kötülük tohumları yeşermeden topraktan sökülmüştü.
Bu dünyanın sonu olmamalıydı. Bu uğurda savaşmaya değerdi. Kazanılması zorunlu bir savaş vardı şimdi. Kazanmak içinde umut vardı.













160



Uğur UKUT



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6391
2 Firari Fırtına 4447
3 Mustafa Ermişcan 3861
4 Hasan Tabak 3561
5 Nermin Gömleksizoğlu 3201
6 Uğur Kesim 3056
7 Ömer Faruk Hüsmüllü 3001
8 Sibel Kaya 2912
9 Enes Evci 2622
10 Turgut Çakır 2307

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:3230 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com