Denemeler

Milattan Önce Teknoloji Çok Daha İlerideydi ! 3 (Bu Teknoloji Nasıl Yok Oldu?)
Okunma: 3045
Umut Karadaş - Mesaj Gönder


          MİLATTAN ÖNCE TEKNOLOJİ ÇOK DAHA İLERİDEYDİ! PART 3
                          (BU TEKNOLOJİ NASIL YOK OLDU?)

  İlk kez bu teori üstünde çalışmalara başladığımda güzel bir yazının ortaya çıkabileceğini düşünmüştüm. Nitekim araştırmalarımı da, her şeyin yerli yerine oturabilmesi için, günden güne arttırmıştım. Bu tezi hazırlarken her zaman iki büyük unsurun çatışmamasını umut etmiştim. Bilim ve Din. Neyse ki korktuğum olmadı, aksine iki unsur birbirini tamamladı. Bu yüzden ilk yazıya güvenim ve tezimin doğruluğuna inancım bir hayli artmıştı. Yazıyı yazıp yayınladıktan sonra ise aldığım tepkiler beni ikinci yazıya doğru itti. Beklediğim etkiyi yaratmıştı, beklediğim tepkileri elde etmeyi başarmıştım. Yaklaşık 3 senedir yazıyorum ve birkaç kademe atladığımı gelen yorumlar aracılığıyla öğreniyordum. İlk iki yazının ortak bir sorunsalı vardı: Madem böyle bir teknoloji vardı, bu nasıl yok oldu? 2 yazının üstünden yaklaşık 3–4 ay geçtikten sonra yeni bir yazı ile bu sorulara cevap vermem gerektiğini düşündüm. Son zamanlarda gelen yorumların da bu soru odaklı olması bu düşüncemin hayata geçmesine yardımcı oldu. İlk iki yazının hikâyesini kısaca özet geçtikten sonra üçüncü kez gemiye binip alışılmış kıyılardan uzaklara gidelim diyorum. Ne dersiniz?


  Eski çağlarda insanlar ateş yakardı, avcılık ile uğraşırdı, toprağı eşelerdi ve taştan aletler, inşalar yapmaya çalışırlardı. Benim tezime karşın anti-tez sunan insanların genel dayanağı bu cümleler olmuştu. Ancak arada ince bir çizgi vardı: Eski çağlar derken kim, neyi kastediyordu? Bu cümlelerin hepsi gerçekti arkeolojik bulguların hayal ürünü olduğunu iddia etmiyorum ancak insanlık hayata buradan başlamamıştı. Eski çağların öncesi, yeni çağdan çok daha yeniydi. Teknoloji milattan önce çok daha gelişmişti. Bunu şöyle bir örnekle daha iyi açıklayabilirim. Yaşamı 100 katlı bir binaya benzetelim, insanlık her katı teker teker çıkıyor. Tabii ki her çıktığı katta naçizane bir şeyler bırakıyor. En üst kata çıktığında işe bir şeyi yanlış yapıyor ( İlk yazıdaki ayeti hatırlayın) ve aşağı düşüyor. İnsanlık bütün birikimi ile yerle bir oluyor. Bunu kıyamet olarak nitelendirenleri duyuyorum. Hayır! Kıyametin kopması, binanın tamamen yıkılması anlamına gelir. Oysa bu insanlık 100 katı çıkarken, geride bıraktığı şeyler arasında insanın kendisi de vardı. Kalanlar tekrar toplanıp, güçlenip oraya ulaşmak için çabalıyor. Faciadan bir şekilde kurtulan kesim, 100.kata çıkmak için amansız mücadelesini sürdürüyor. Bu döngü böyle sürerken günün birinde bu bina yıkılıyor ve ahiret hayatına geçiş başlıyor…


  Anlattığım bu ufak örnek insanlığın aslında hiçbir zaman tam anlamıyla bitmediğini sadece faciayı atlatanların hayata sıfıra yakın bir yerden başladığını açıklamak içindi. Tabi durum bu olunca herkes faciayı merak ediyor. Tabii ki benim de kendime göre bazı teorilerim var ancak kesin hüküm verebilmek için o dönemde yaşamaktan başka şansımız yok. Bana mantıklı gelen birkaç teoriyi sizinle paylaşacağım. Ortada bir facia veya “yok oluşa ramak kalma” gibi olayların yaşandığına eminim. Sadece türü muamma. Bu faciadan sonra ortaya çıkan uygarlıkların bizim bildiğimiz Sümerler, Mısırlılar… gibi ilk çağ medeniyetleri olduğunu söylemiştim. Bu uygarlıklar ondan öncekilerin kalıntılarını taşıyordu. İlluminati gibi gizli örgütleri ve dünyanın arka planını araştırmaya başladığım ilk zamanlarda “David Icke” adlı bir yazarla karşılaşmıştım. Fikirlerinden fazlasıyla etkilenmiştim ve büyük saygımı kazanmıştı. Okuduğum bir kitapta onunda bu teknoloji ile ilgili fikirlerine rastladım. Geçmişten birini görmenin heyecanı, aynı fikirlere sahip olmanın mutluluğu ile birleşiyordu.
Icke bu teknolojinin kaynağını farklı bir şekilde gündeme getiriyordu : “Sümer toplumunun gelişmesi ve en üst seviyeye çıkması Mars’tan geldiği iddia edilen Aryan Irkın, Kafkas dağlarından Orta doğu bölgesine doğru ilerlemesi ile mümkün olmuştu. Sümer, Mısır ve İndus Vadisinde bir anda çok ileri uygarlıklar ortaya çıkması da bu düşünceyi bir nevi destekliyordu. Ben kendi fikirlerim ile bu teknolojinin nereden geldiğini, nasıl işlendiğini, ne zaman ve kimler tarafından kullanıldığını anlatmıştım. Taşların yerine oturması için geriye sadece nasıl yok olduğunu bulmak kaldı. Yavaştan giriş kısmına noktayı koyarken şunu söylemek istiyorum; herkes bu teknolojinin kaynağı karşısında farklı düşüncelere sahip ve bu tek bir şeyi kanıtlıyor: O teknolojinin var olduğunu. 3. kez ve daha emin şekilde söylüyorum: Milattan Önce Teknoloji Çok Daha İlerideydi!


  Giriş paragrafında belirttiğim gibi nasıl yok olduğunu kesin olarak bilmemizin tek yolu faciaya tanıklık etmemizden geçiyordu. Olasılık üzerinden giderek tezin gücünü düşürmeyeceğim. Dikkat ederseniz nasıl yok olduğunu tartışıyoruz onun dışında yok olduğundan zaten eminiz. Neyse, gelelim ilk teoriye ki bana göre en mantıklı ve olabilitesi en yüksek olan teoridir. Bu da hepinizin aşina olduğu Nuh Tufanı’dır. Dini kitaplar eski zamanlarda böyle bir facianın yaşandığını ve birçok canlının sular altında kaldığını yazmaktadır. ( Tufan tüm yeryüzünü mü kaplamıştır yoksa sadece Nuh’un kavmi mi etkilenmiştir hala net olarak bilinmemektedir. Farklı çevreler tarafından farklı rivayetler söz konusudur) Hz. Nuh’un doğum yılından ve yaşadığı süreden yola çıkarak tufanın zamanı hakkında aşağı yukarı bir tahminde bulunabiliyoruz. Bu da M.Ö 4000’li yıllardan 3000’li yıllara doğru bir rakama tekabül ediyor. Ve ne tesadüftür ki yeryüzündeki ilk uygarlıklar da bu yıllar arasında ortaya çıkıyor. Sümerler, Mısırlar, Hintler M.Ö 4000–3000 yılları arasında tarih sahnesinde boy göstermeye başlıyorlar. Bunu ister bir tesadüfler zinciri olarak görün ister mantık çerçevesi içerisinde değerlendirip sorgulayın orası size kalmış. Ancak tekrar ve tekrar söylüyorum ki ben tesadüflere inanmayan bir adamım ve bu yüzden yazmaya başladım. Giriş paragrafındaki David Icke’nin sözlerini hatırlayın: Sümerlilerin, Mısırlıların bölgesinde aniden yüksek seviye uygarlıklar ortaya çıkmıştı. Şimdi de benim anlattığım örneği hatırlayın, 100 katlı binayı. Mu Kıtası – Nuh Tufanı – Yazılı Tarihin Ortaya Çıkması. Bu üç kavram birbiri ile en derinden bağlantılı ve gerçeklerin merceğidir. Eğer bu üç başlık altında tüm gerçekleri görebilseydik, esas tarihi tam anlamıyla öğrenebilirdik. Gönül rahatlığı ile bunu iddia edebiliyorum, gerçek tarih bu toprakların altına binlerce yıl önce gömülmüştür. Şimdilerde ben ve benim gibilerin yaptığı ise kazma ile bu toprağı eşelemek, her vuruşta gerçeğe bir adım daha yaklaşmak. Şimdi size anlattığım örneğin, bu üçlü arasındaki gerçek boyutuna bakalım. Mu Kıtası sakinleri – özellikle ruhani bakımdan-  çok gelişmiş insanlardı ve artık hataları ile beraber zirveye ulaşmışlardı, milatları dolmuştu. Örnek ile bağdaştıracak olursak, sıra 100 katlı binadan aşağı düşmeye gelmişti. Aşağı düştüler, ancak ne demiştik bu faciadan kurtulanlar vardı. İşte o kurtulanlar dünyaya yayılıp bu uygarlıkları kurdular.(Mısır, Sümer, Uygur…) Ve tabii ki belli bilgi birikimleri vardı. Ancak bu birikimi insan topluluğu zamanla çok azınlıkta kaldı ve tahminimce hayatlarını gizlilik içinde sürmeye başladırlar. Yeni nesil ise hayata sıfırdan başladı ve bizim bildiğimiz(!) tarihi yazmaya başladılar. Bu kısımda akılları karıştırabilecek birkaç soruyu cevaplayıp öyle devam etmek istiyorum.

Gizlilik İçinde Yaşamayı Nasıl Başardılar?

  Günümüzde varlığını sürdüren birçok gizli tarikat var. Milyarlarca insan içinde, yüksek istihbarat kaynakları arasında ve bilimin egemenliğini ilan ettiği dönemde gizlilik içinde sırlarını ve kendilerini gizleyebiliyorlar. 2015 yılında bu yapılabiliyorsa, dünya nüfusunun çok az olduğu, istihbaratın henüz gelişmemiş olduğu, bilimin ise henüz cenin kıvamında olduğu eski medeniyetler dünyasında neden gizli insanlar yaşayamasın? Hem de ruhani özellikleri had safadayken. Emin olabilirsiniz günümüzdekinden çok daha kolay olurdu.

Şimdi Nerdeler?

  Bu da mantık çerçevesi içerinde çok şekilde cevaplanabilecek bir soru. Şu an sözünü ettiğimiz gizli tarikatlar, o zamanki ruhani özellikleri yüksek insanların torunları diyebiliriz. Yani o insanlar bazı girişimlerin temelini atmıştı bu günümüze kadar gökdelen oldu ve hala bu bina işliyor. Bazı sırlar, bazı gerçekler ve bazı ilkeler yüzyıllardır kuşaktan kuşağa aktarılıyor. Veya başka bir şekilden olaya yaklaşacak olursak Agarta efsanesini aranızda duyan olmuştur. Agarta yeraltında yaşayan bir topluluktur. Ve bu topluluk bahsettiğim insanları barındırmaktadır. Kendileri farklı bir yaşamı orada sürmektedirler. Bu da imkânsız diyemeyeceğimiz bir başka yaklaşımdır. Ancak kesin olan bir şey varsa o da kuşaktan kuşağa aktarma döngüsüdür. İnanılmaz gerçekler, hayalet gibi insanlar arasında büyük bir sır olarak saklanıyor.


  Anlattığım Nuh Tufanı senaryosu gerçeğe en yakın olan senaryodur. Nuh Tufanı olmamıştır herhangi bir doğal afet ile bunlar yaşanmıştır ikisi de aynı kapıya çıkıyor. Biz doğal afetlerin hepsini Nuh başlığı altında topluyoruz. Sonuçta Tufan da bir doğal afettir. Ve emin olmamız gereken başka bir şey varsa o da günümüzdeki gizli tarikatların eski yıllar ile yoğun bağlantılar içerisinde olduğudur. Dediğim gibi bu tarikatların temelleri o yıllardan atışmıştır. Mu Kıtası sakinleri Milattan sonranın adımlarını “önceden” atmıştır. Tarikatların kökenini kısmetse başka bir yazıda detaylı şekilde anlatırım ama yeri gelmişken bunları da bilmemiz gerekiyor diye düşündüm. Şimdi ikinci ve son teorime geçiyorum. Beni yakından takip eden insanların asla yadırgamayacağı bir teori. Bir Simülasyon Dünyası.

  ”Korkunç İddia: Dünya Gerçek Değil Simülasyonu Yaşıyoruz!” adlı yazım internet ortamında 10 bini aşkın insana ulaşmayı başarmıştı. O yüzden bu söyleyeceklerim muhtemelen yabancı gelmeyecek. Şimdi daha önce çok kez kurduğum denklemi bir kez daha kurmak istiyorum.

1. Gerçek: Biz yakın gelecekte simule bir dünya yaratabilecek teknolojiye sahip olacağız.

2.Gerçek: Milattan önce yaşayan topluluk teknoloji bakımından bizden çok daha ilerideydi.

Çıkarım: Bizden çok daha ilerideyse simule bir dünya yapabilme yetisine sahip olabilirler.

Sonuç: Biz neden simule bir dünyada yaşıyor olmayalım?
 
  Eğer simule bir dünyada yaşıyorsak geçmişte bizden daha ileride teknoloji olduğu kesinleşmiş olur ve ilk iki yazıda anlattığım piramitler, Stonehenge, Göbeklitepe… Gerçeğe ulaşabilmemiz için bize verilmiş ipuçları olabilir. Bu ütopik dünya aksi kanıtlanmayana dek gerçeğin ta kendisi de olabilir. İpuçlarının saçma olabileceğini düşünenler olabilir, ancak bu simule dünyanın bir amacı varsa o da insanın sınırlarına ulaşmasıdır. Yani insan beyninin sınırlarına ulaşır ve tüm gerçekleri kavrarsa simülasyon başarıyla tamamlanmış olur. İpucu bu yüzden insanlara verilmiştir. Sonuçta yemi giriş kapısına koymazsan balık kapıdan girmeyi düşünmez.


  İlk teoriye daha yakın olmakla beraber bunun da yabana atılmayacak değerde olduğunu düşünüyorum. Ve zaman geçtikçe yeni teorilerinde gündeme geleceğini(veya bu teorilerden herhangi birinin güçleneceğini) ve düğümün her geçen gün biraz daha çözüleceğine inanıyorum. Teorinin yanlış çıkması tezin geçersiz olduğu anlamına gelmez. (Ki teorilerin yanlışlığı gibi bir durum şimdilik söz konusu dahi değil) Yanlış hayvana rastlamamız, doğru iz üzerinde olmadığımızı göstermez.


  Üçüncü yazının da son paragrafına girerken tezi artık tamamlamış oluyorum. Bu olayların nasıl başladığını, devam ettiğini ve bittiğini uzun uzun anlattım gerisi sizin sorgulamacı kişiliğinize ve akıl yürütmenize kalmış. Şunu da belirtmeden geçmek istemiyorum, tarih öyle dolambaçlı yollar ile çevrilidir ki bazı geçitler yalnızca sezgi ve mantık ile aşılabilir. Tarih önceden belgelerin konuştuğu bir bilim dalıydı. Artık önüne gelen tarihi istediği gibi değiştirip belge gösterdiğinden gözümde bununda bir geçerliliği kalmadı. 13 yıldır okul okuyorum daha bir kez önümdeki kitapta Mu Kıtası yazdığını görmedim. Bu hem sistemin çarpıklığı hem de öğretmenlerin yetersizliğinden kaynaklanan bir sorun dizisiydi, gözlerimizi ayırmadan izledik. Muhtemelen bu serinin son yazısı olacak diye düşünüyorum, tabii ki ekstra bir durum çıkmazsa ve bazı şeyleri değiştirmek zorunda kalmazsam. Veya bazı sorular çok dillendirilmeye başlanırsa belki bir yazı ile de onlara cevap vermeye çalışabilirim. Ama kabataslak olarak tezi üç yazıda sonlandırdığımı söyleyebilirim. Bu demek değildir ki bu konudaki araştırmam ve yakın takibim bitmiştir, aksine bu benim hep ilk önceliğim olacaktır. Yavaştan son noktayı koymaya doğru yaklaşırken, güzel yorumlarını esirgemeyen birçok dosta teşekkür ederim. Ayrıca yeni bir teze başladığımı ve yakın zamanda ilk yazısı ile karşınıza çıkacağımı da belirtmek isterim. Bu gecelik benden bu kadar diyorum ve son kez söylüyorum : Milattan Önce Teknoloji Çok Daha İlerideydi !!!





Umut Karadaş



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6331
2 Firari Fırtına 4392
3 Mustafa Ermişcan 3777
4 Hasan Tabak 3482
5 Nermin Gömleksizoğlu 3146
6 Uğur Kesim 3016
7 Ömer Faruk Hüsmüllü 2884
8 Sibel Kaya 2863
9 Enes Evci 2573
10 Turgut Çakır 2269

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:2891 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com