Hikayeler

Abanoz
Okunma: 648
Altuğ Altıntaş - Mesaj Gönder


Herkesin insanlığını kaybettiği anlar olabiliyor Zehra. Ben zaman zaman buluyorum. Büründüğüm postun insana benzediği aşikar lakin içindeki hayvanın hangisi olduğunu bilmiyorum. Bazen kedi, bazen fare, bazen köpek. Pekâlâ Zehra, hayvanlığımdan bahsetmeyeceğim. Düpedüz insan olduğum bir andan, buraya gelmeden önce olanlardan bahsedeceğim sana.
 
Cebimdeki yedi yüz dolar huzurlu hissettiriyordu yine de hayallerime iki kutup dairesi kadar uzağım. Hangi deli hayaliyle kendisi arasına bir dünya sıkıştırır? Yedi yüz doları Türk parasına çevirince epey alkol, esrar, soslar, makarna, şekerli içecekler, pahalı kuruyemişler ve tavuk parçaları alabilir, bunları televizyon karşısında tüketebilirdim. Belki Montesquieu'nun sosyolojik tespitleri ve Foucault'un iktidar ilişkilerini inceleyebilir bu ikisini ilişkilendirebilirdim. İklim ve coğrafyanın insan hayatı ve kültürü üzerine Montesquieu'nun yaptığı tespitler diyalektik materyalist bakışla çelişmiyordu. Foucault ise “Sana kendin hakkında dürüst tavsiyelerde bulunan iyi bir hakikat anlatıcısı, senden nefret etmediği gibi, seni sevmez de.” tespitiyle beni büyülüyordu. Doğruyu söylemenin ilk şartı bana göre de duygusal herhangi bir yükümlülük ya da menfaat içinde olmamaktan geçiyordu. Bu yüzden yalnızca doğrudan tanıdığım bazı canlıları seviyor, bazılarından nefret ediyor ama diğerlerine karşı hiçbir şey hissetmiyorum, bu yüzden insan ya da hayvan aşığı tamlamaları benim için din ve devletten sonra söylenmiş en büyük yalanlar olarak gözüküyor.
 
Sıcak ve kurak iklimin tembel insanlarının başlattığı savaş birçok göçe neden oldu. Asurların torunları hayatlarını bırakıp Anadolu'ya kaçtılar. Can korkusu ve koruma dürtüsü. Sanırım bu hiçbir şeye benzemiyor Zehra. Hiçbir şeye! İnsanların meslekleri, dinleri, milliyetleri, malları, mülkleri ve sahip olduğu nice şey aslında çekirdeği korumak için oluşturulmuş birer kalkan. İnsanın doğrudan çekirdeği tehdit edildiği zaman sokaktaki herhangi bir fareden hiçbir farkı kalmıyor. Kendisini ve türünü koruma dürtüsü ağır basıyor. Oysa sahip olarak korunma dürtüsünün saçmalığına karşı gerçeği Rousseau basitçe ifade etmişti: “Tarihte ilk kez bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip “Burası benimdir” diyen ve buna inanacak kadar saf olan insanlar bulabilen ilk insan, uygar toplumun ilk kurucusu oldu. O zaman biri çıkıp, çitleri söküp atacak ya da hendeği dolduracak, sonra da insanlara “Sakın dinlemeyin bu sahtekârı. Meyveler herkesindir. Toprak hiç kimsenin değildir. Ve bunu unutursanız mahvolursunuz” diye haykırsaydı, işte o adam, insan türünü, nice suçlardan, nice savaşlardan, nice cinayetlerden kurtaracaktı.” Kaçaklar her yerdeler. Anadolu insanlarının gözünde onursuz ucuz iş gücü olarak sağda solda geziniyor, yevmiyeyle kağıt topluyor, mendil satıyor, hamallık yapıyor, deniz kıyısında oturup patlak bir botla daha batıya kaçabilmenin hayalini kuruyorlar.
 
Saat kulesine yaklaştığımda yıkık surların dibinde zayıf, uzun bıyıklı genç adam, yanında hâlâ yas eşarbına sarılı, koyu esmer, güzel fizikli karısı ve onun kucağında bebeği karşıma çıkıverdiler. Japon turistler ayazda kalmış aç köpek sürüleri gibi resmini çekecekleri bir şeyler arıyorlar. Kafamın içinde burayı atlatmak var. Sonra ara sokaklara gireceğim. İnsanların olmadığı, kokularının olmadığı, kahkahalarının olmadığı insan yapımı sokaklara. Genç adam buruşuk market poşetinden çıkardığı kağıt mendili satın almam için uzatıp Sami dilinde konuştu. Karşısında dikilip çaresizliklerini süzdüm. Açlığın kokusu iğrenç, ter kokusu iğrenç! Evren için bir hiç olduğumuzu hiçbir zaman anlayamayacağımızdan korkuyorum Zehra. Bu kadar acıya gerek yok. Hiçbir zaman da olmadı. Sol elimle adamın mendil uzatan elini indirirken sağ elimi cebime daldırdım. İkiye katlı dolarları çıkarıp üç tane yüzlüğü iskambil kağıdı gibi adamın yüzüne doğru kaldırıp kadına baktım. Kadın, bir adımda sağında duran kocasının arkasına saklandı. Adamın gözünde parlayacak öfke ateşini görmek istiyordum. Işıldadı. Lakin ateşle değil, öfkeyle de değil. Sahte bir mahcubiyet karinesi yüzünden dökülürken, kadını almam için bir adım yana açıldı. Kadın ateş saçan gözleriyle kocasına bakarken, adam kadının kucağındaki çocuğa bakıyordu. İnsanın çekirdeğine ulaşmak için kalan son kabuk da kalktı. Adam, kendisinin ve türünün devamı için yapmıştı bunu. Kurumuş bir yara kabuğu gibi kurtulmuştu karısından. Parayı verdim, adam karısının kucağından çocuğu alırken Saat Kulesi'ni işaret edip kadına bir şeyler söyledi. Sanırım kadınla işim bittiğinde buluşacakları yeri işaret ediyordu. Gittiler. Artık elimde başkasının yarasının kabuğuyla yalnızdım. Yürürken beni birkaç adım arkamdan takip etti. Konuşmadım, bakmadım. Yalnızca onun görüş alanında kalmaya çalıştım. Planladığımdan eksik bir alışverişle evdeydik.
 
Hâlâ parası ödenmiş bir kadının sikilmesi gerektiğine inanılan bir dünyada yaşıyoruz. Kadınlar hep metaydılar, hâlâ da öyle. Eğer toplumsal yaşantı olmasaydı şimdikinden çok daha vahşice uygulamalara maruz kalacaklardı. Sudan ve topraktan evrilen insanlar için çiftleşmenin kutsal bir yanı olması bu vahşetin nedeni olarak tam da önümüzde duruyor. Afrika ya da Amazon'un en ilkel kabilelerinde bile seks için ayinler yapılması cinsellik tabusunun kaynağının kutsal kitaplar olmadığını gösteriyor. Aksine kutsal kitapların varlık nedenidir seks. İnsanların bir kısmı türün kendini imhası için seksi şeytanlaştırırken bir diğer kısmı yüceltiyor. Kadın cinsel özgürlüğüne, kadın kimliğine kavuştukça her iki cinsiyetin de dinle ilgili bağlarının azaldığını görüyorum. Yine de yolun uzun olduğunu söylememe sanırım gerek yok.
 
Kadına soyunmasını işaret ettim. Utana sıkıla soyunurken arkasını dönmeye çalıştı, onu engelledim. Yüzünü görmek istiyordum. Kocasıyla defalarca seviştiği halde onun yanında giyinip soyunmaktan utanan, utandırılmış bir kadını yabancı bir erkeğin yanında soyunmaya ikna etmek oldukça zor. Parasını vermiştim. Yapmak zorundaydı. Koyu esmer vücudu bir iki yara izi dışında kusursuzdu. Siyaha yakın bir tene sahip olmak! Bulundukları bölgedeki ölümlerin çokluğu yüzünden bedenleri doğal olarak yas rengine bürünmüştü. Tanrının onlara biçtiği rol buydu. Kara başörtüleri çıkarıldığında altında simsiyah parlayan dümdüz saçlar, siyah etekleri, siyah ve işlemeli gömlekleri çıktığında ışıldayan kara turmalin memeleri, amları... Yas tutmak için yas renginde dünyaya gelen kadınlar...
 
Hiçli koltuğuma oturup televizyonu açtım. Bir sigara sarıp yaktım. Bir de kola açtım. Yanımda mahcup bir şekilde ayakta dikiliyor kendisini sikmemi bekliyor. Ara ara fısıltıyla bir şeyler söylemeye çalışıyor ama bunun hiçbir anlamı olmadığının farkında. Söylediklerinin zerresini anlamıyorum. Uzun saçlarıyla yüzünü, kollarının üstüyle memelerini, V şeklinde birleştirdiği elleriyle amını kapatıyor. Midesinin içe çöküklüğünü saklayamıyor. Rahatsız değilim. Biraz sonra ilgileneceğim, önce sigaramı bitirmek istiyorum. Kafamın güzel olduğunu hissettiğimde kalktım. Aklımın en güzel işlediğine inandığım dakikalardaydım. Kadını omuzlarından tutup duvarda asılı televizyonun sağına yanaştırdım. Küçük ve çekingen adımlarla yaptıklarıma ayak uyduruyordu. Geri çekilip baktım, olmadı. Duvar dibine koyduğumda kapının arkasında kayboluyor. Yerini değiştirmeliyim. Kanepenin arkasına doğru çekiştirdim. Salonun kapısına gidip oradan baktım. Yeri de kendisi gibi güzeldi. Giyinmesini işaret ettim. Şaşırdı, sevinmeden şaşırdı, üzülerek şaşırdı, bozularak şaşırdı. Kadına güzel olduğunu hissettirmenin tek yolu onu sikmek, sikmek istemek olmamalı! Onu sikmediğim için bozulması da üzülmesi de saçmalık. Onu tanımıyorum, tanımadığım insanlarla seks düşüncesi beni oldum olası rahatsız etmiştir.
 
Onunla mutfakta bir şeyler yedik. Ben hazırladım, o topladı. Mümkün olduğunca benimle göz göze gelmemeye çalıştı. Ayakkabılarını giydi. Evden birlikte çıktık. Saat kulesinin orada kocasıyla yüzleşmek istiyordum. Pişmanlığı da öfkesi de belli oluyordu. Kucağında taşıdığı çocuğun battaniyesi yumruk olmuş avucunda buruş buruştu. Göreceğimi görüp yanlarından ayrılmadan önce adam çocuğunu öfkeyle kadının kucağına tutuşturdu.
 
Baldırımda aniden bir yanma hissettim. Adam, kendine en yakın kabuğu olmadan üşümüş, üç yüz dolar onu ısıtmaya yetmemişti. Muhtemelen yalnız hissetmenin ağırlığıyla beni suçlamıştı. Bıçağı bacağımdan çıkarırken adamın delirmiş gözlerini gördüm. Karısıyla aramda ne yaşandığından hiçbir zaman emin olamayacak olmanın yaşattığı delirme. Bacağım iyileşecek ama onun şüphesi bir gün kafatasını çatlatacak. Korkak ve umursamaz insanların tuhaf bakışları arasında kanayarak buraya geldim. Yanına. Artık karar verdim. Abanozdan benim için yonttuğun “Mahcup Kadın” heykelini kanepenin arkasına koyacağım. Salonumda en güzel orada duracak. Bu yarayı dikebilir misin Zehra?
 
 
 



Altuğ Altıntaş



Yorumlar (2)
Başarısız YAZAR 11.07.2016 22:52
'' Ahlaksız Teklif '' filminin Mörfy, David, ve John üçlemesini çağrıştırsa da, ortaya çıkan sonuç, bir sonuç. Ve bana fazladan bir sigaraya mal oldu.

Altuğ Altıntaş 12.07.2016 09:42
Yazmaya başlamadan önce ben de bu kaygıyla oturdum hikayenin başına. Hatta bir de dizi vardı bu teklifle harekete geçmiş olan. Sonra düşündüm ki zaten yazarken yarattığımız tüm çatışmaların temeli aslında Shakespeare ve Homeros'a dayanıyor. Düşün ki yüz yıllardır Romeo ve Juliet, İlyada ve Odysseus çatışmalarını yazıyor ve okuyoruz; sadece temalar ve ana fikirler farklı. O yüzden dedim yaz boş ver, koy götüne rahvan gitsin :))) Eyvallah dostum. Zaman ayırdığın için teşekkür ederim.


İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6329
2 Firari Fırtına 4392
3 Mustafa Ermişcan 3777
4 Hasan Tabak 3481
5 Nermin Gömleksizoğlu 3146
6 Uğur Kesim 3016
7 Ömer Faruk Hüsmüllü 2884
8 Sibel Kaya 2863
9 Enes Evci 2573
10 Turgut Çakır 2269

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:1165 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com