Denemeler

Ruh Üzerine
Okunma: 504
Enes Evci - Mesaj Gönder


Her şey sadece bir kez adam akıllı ölümü düşünmekle başladı.
 
Ölmeyecekmiş gibi yaşarken nereden çıktı bu ölüm? Hani planlar, hani onların bunların işleri, hani para kazanma saltoları. Hayır hayır! Bu fikir diğerleri gibi düşünülemez. Ölümü esnaflık gibi düşünemezsin, ölümü minimalize etmekte ahmaklık. Sınava son gün çalışma ahmaklığı gibi bir şey. Ölüm üzerine ciddi düşünülmesi gereken bir mevzu.
 
Düşünebiliyor musun, bir gün herhangi bir sebepten dolayı öleceksin. Varsa yakınların bu durumu öğrenecekler. Bir yakının ölüm raporu için kimliğinle hastaneye giderken, biri selanı okutmak için camiiye gidecek, diğeri mezarlık işlerini halledecek, diğeri taziyeleri karşılamak adına konukları ağırlayacak, diğeri seni alıp gasilhaneye götürecek, burası senin tabuta girmeden önce yıkanacağın yer. Sonra çırılçıplak bir şekilde yıkanacaksın, kefenleneceksin, tabutuna konacaksın. Bu esnada haberi alan işini gücünü bırakma nezaketi göstermiş birkaç yakının mezarlıkta sigara içerek seni bekliyorlar.
 
Gideceksin, “er kişi niyetine” namazın kılınacak ve bir iki ağlayan ve bir iki ölümün ciddiyetini iliklerine kadar hisseden tanıdıkların seni gömecekler.
 
“Sana bir vururum iki seksen uzarsın” lafındaki “iki seksen”in ne olduğunu biliyor musun? Mezar boyutudur. Hah işte artık o iki seksenin içindesin. Bu anlattığım senaryoda ben “ölümün ciddiyetini iliklerine kadar hisseden tanıdık”lardan biriyim.
 
Birde şöyle bir düşünme şekli var.
 
Mesela seni ele alalım. Senin New York’ta kokain partisi verme ihtimalin var mı? Var. Senin Oxford’u bitirip on beş bin dolara işe başlama ihtimalin var mı? Oda var. Senin başbakan olma ihtimalin bile var. Bu bahsettiğimiz örnekler az da olsa olma ihtimali taşıyor neticede.
 
Peki senin ölmeme ihtimalin nedir?
 
Yok!
 
Bu bilgiyi de koy cebe.
 
Çevrene bak, istediğin kadar caz dinle belgesel izle, falanca kredi kartınla dünyayı dolaş. İstediğin tezi anti tezi, hipotezi oku dünyada insanoğlunun eşi veya dengi bir canlı göremeyeceksin. Bu çok özel değil mi sence?
 
Eşit ne demektir? Eşit her özelliği ile birbirinin aynısı şeylere deriz değil mi? Peki Denk ne demektir? Takriben birbirine eşit olan, akran olan, özellikleri birbirine benzeyen demektir.
 
Şu dünyaya bir dön bak, insanoğluna eşit veya denk gelen bir şey var mı?
 
Sen, evet sen insanoğlu. Demiri buldun araba icat ettin yetmedi uzay mekiği icat ettin uzaya çıktın. Sen insanoğlu ağaca baktın kağıdı buldun, kuma baktın ateşle tanıştırdın camı icat ettin. Sözü buldun, kalemi icat ettin, kalemi buldun evrenin şifrelerini yazdın. Bu inanılmaz bir yaratılış. Olağan üstü bir hal. Bu olan bitene eşit veya denk herhangi bir şey yok henüz. Şempanzenin doğru düğmeye basması mı? Güldürme beni. Papağanın konuşması mı? Köpeğin rakamları öğrenmesi mi? Hayır hayır!
 
Bak ey insanoğlu burada insan hariç herhangi bir canlıyı aşağılama yok. Burada fıtrat meselesi var. Burada varoluşun ta kendisi var. Burada varlık var. Bir var var.  
 
İnsan kendine baktı ve özel olduğunu hissetti. Çünkü özeldi. Yakınından geçen yoktu, ona benzeyen yoktu. O yeryüzünde hakimdir, despottu, sözü geçen ve ezendi. Çıblak gezemedi elbiseler dikti, yalın ayak yürümedi ayakkabı yaptı, göremedi gözlük yaptı, saçını beğenmedi kesti-biçti boyattı. Güzeli, çirkini, akıllısı,delisi sözün özü dünyada bir yer kapladı. Bu yer çok özel bir yerdi. Çünkü işaretler takip edildiğinde resmen dünya insan için vardı.
 
Kimse uyanır uyanmaz her gün aynaya karşısına geçip “sen ne kadar aptalsın” diye başlamaz güne. Zihninizi kandırmanız ve zihninize inanmamanız işte böyle bir hakarettir. Aynaya bakın ve kendinize hakaret etmeyin.
 
İşte o aynada baktığınız siz bir gün öleceksiniz.
 
Düşünmeye başladığın yeri bilmek, her şeyin başladığı yeri bilmek gibidir. Hızlanmak için başlamak kısaca durmak gerek. Durduğu yerde kalan hızlanamaz. Amiyane bir biçimde doğum ve ölümü ele alalım.
 
Doğmak! Hiçlikten gelme serüveni. Doğduğun günden bir on yıl öncesine gitsen ve doğum anına kadar olan bir sürü olasılığı düşünsen mesela? Annenin ve babanın o sürede neler yediğini, ne belalara girdiğini, kimlerle tanıştığını. Tüm olasılıklar öyle böyle yerine oturur ve on yıl sonra sen meydana gelirsin. Rahme düşüp doğduğun süredeki tıbbi ihtimalleri ve olasılıkları da düşünebilirsin tabii.
 
Bir ömür neler yaptın, ne için dünyaya geldin, neyle hemhal oldun ve ne uğruna yaşadığın sende kalsın. Birde işin en başına baktığımız gibi sonuna da bakalım.
 
Ve ölüm! Yine tıbbi ve felsefi açıklamaları göz ardı etmeden bir kenara koyalım. Sadece şunu düşünmek bile yetiyor. Yine bir hiçlik perdesi kapanıyor üstüne. Hani nerede senin olman için olması gereken dedenin dedesinin dedesinin dedesi? Kimdi o? Adı neydi? Tut ki biliyorsun adını, nasıl biriydi? Dostu kimdi düşmanı kimdi? İşi neydi? Bulsan açıp baksan mezarını belki kemikleri bile orada değil artık, tut ki kemikleri orada, neyi değiştirir?
 
Resimde, müzikte, sinemada, kitap da, psikolojide, felsefede ölüme dair birçok betimleme bulabilirsiniz ve filhakika ölümsüzlüğü anlatan ölümlü insanların eserleri de çoktur. Ama ab-ı hayat sularıyla dolu olan şehir efsaneleri hiçbir yere çıkmaz. İnsan bilir, ölümden kaçış yoktur.
 
Organik bir geri canlandırma da mümkün değildir.
 
Tüm kozmos gözlemlediğim kadarıyla çan eğrisi mantığında bir doğum ölüm gerçekleştiriyor. Doğan bir bebeğin boyunu ölene kadar ölçtüğümüzde; yavaştan büyüdüğünü, en uzun boyuna ulaştıktan sonra ölümüne doğru tekrar bir küçülmeye gittiğini görürüz. Bu tohumun samana dönmesinin ardından geri çürümesinde de aynıdır, yıldız patlamalarında da bu böyledir. Mikro olan makroya ulaşır ve infilak sürecinde ise küçülerek söner, çürür, kaybolur, kül olur kısaca ölür.
 
İnsanoğlu hammaddenin sırlarını bir bir çözüyor. Doğa elementlerini iyi kullanıyor. Demirler sanayide el araçlarına, taş betonlar şekil değiştirerek evlere dönüşüyor. Doğanın kendini yenileme hareketini de hesaba kattığımızda; yaşadığımız dünya yüzeyi şekil değiştire değiştire eviriliyor ve tüm bunlar olurken; doğa, doğası gereği ölümü bizden hep bir türlü saklıyor.
 
Leşleri toprak gizliyor, ölülerin matemini dünya hayatı öyle veya böyle az az söndürüyor.
 
Peki olmasaydı?
 
Cenazesine katıldığınız o çok sevdiğiniz kişinin sarsıcı ölümü kalan yaşantınız boyunca hiç aklınızdan çıkmasaydı? Ölen hayvan leşlerini toprak kabul etse dahi kokuları gelseydi? Veya toprak kabul etmese de öyle kokuşmuş halde hep bir yerde dursalardı? Doğa mucize bir şekilde ölümü senden hep bir türlü saklar. Yaşarken irkilme diye. Bu aslında oyunun en önemli kurallarındandır, insanlar bunu çok önemsemiyor olsa da.
 
Doğum öncesi senden ve ölüm sonrası senden en ufak bir bilgi var mı?
 
İşte beni rahatsız eden en büyük düşüncenin başladığı yer burası.
 
Bu bilgiyi nereden alırız? Ve bu bilgi bize ne kazandırır?
 
Bu ve benzeri soruların cevabını bulmak için o kadar çok yol geldim ki, artık ne bir adım ileri ne bir adım geri atabileceğim bir yerden bunları yazmaya karar verdim.
 
Ölüm çok soğuk bir gerçek.
 
Bir arkadaşımı yağmurlu bir günde defnetmek durumunda kalmıştık. Perişan olduğum bir gündü. Defin sırasında ailesinin feryatları bir yana dursun, dizlerime kadar çamura batmıştım. Tabutu yanaştı ve içinden beyaz kefene sarılı soğuk mu soğuk, ağır mı ağır bedenini mecbur tutmuş ve toprağa yerleştirmiştik. Üstüne tahtalar konuldu ve betonla kapatıldı. Sonrada en üstü toprakla doldurduk.
 
Üzülme hissime pek odaklanamadım, sırılsıklam ve kirliydim. Çok soğuktu. O kadar çok üşüdüm ki bir an defin işlemi bitince kalabalığın arasından sıyrılıp arkalara geçtim. Ben bu kadar üşüdüysem o toprağın altında ne kadar üşümüştü? Ne kadar daha üşüyecekti? Yaz günü çok mu sıcak olacaktı? Peki, kurtlar ve bakteriler ne yapacaktı bedenine?
 
İşi ironikleştirmek veya romanlaştırma derdinde değilim. Gerçekten bunları düşünürken ölümün hiçlik boyutunu kanıksamaya çalışıyordum. Daha dün bana şaka yapan o organik beden şuan hiçlik dünyasının sabi sübyanıydı.
 
Bu fikir beni daha da üşüttü. Peki, ne olacaktı ona artık?
 
Ve daha da önemlisi bir gün oraya ben girecektim. Bana ne olacaktı? Bundan sonra zamanımın büyük bir bölümünü ben kimim, neden buradayım ve neden ölmek zorundayım gibi sorulara ayırdım.
 
Benim kim olduğum ve neden burada olduğum spesifik bir durum olduğu için geçiyorum bu konuları. Çünkü inandığım şey şudur ki doğum ve ölümü her insan yaşar lakin arada kalan sürede yapılanlar aynı kabilenin aynı insanlarında bile değişir.
 
Peki, ölünce ne oluyordu veya ne oluyor da ölüyorduk sorusu? Hemen şahsi bir araştırma içine girdim. İşim gereği çok fazla insanla iletişim içindeyim. Tek tek sordum, bilimsel makaleler okudum, dünya dinlerini araştırdım.
 
Ölüm üzerine saçma birkaç deney okudum. Bu deneyler photosoplu ufo görüntülerinin yayınlandığı sitelerde mevcuttu. Ölülerin fotoğraf makinesi filmlerine bıraktığı notlar(bkz: Scole deneyi) sonra mesela ölmekte olup tartılan insan vücudundan öldüğü vakit 21 gram eksilme palavrası (bkz: Dr. Duncan MacDougall’ın deneyi) bu ve bunun gibi deney hikâyeleri okuyacağınız daha birçok yer mevcut. Bunlar beni tatmin etmedi ve zihnimi bulandırdığı için daha realist incelemeler okumaya yöneldim.
 
Jonathon Jong’un Five surprising findings about death and dying yazısında Ölüm Hakkında şaşırtan bulgulardan bahsediyordu. Ölüm üzerine pek farkında olmadığımız 5 maddeyi şöyle sıralamışlar.
 
1. Ölüm Kokusu
 
Ölü bir bedenin kokusunun tarif edilmesi oldukça zordur, ama neredeyse herkes bu kokunun kötü olduğu konusunda hemfikirdir. İnsan vücudunun bozulması sırasında çıkan koku, 400’den fazla uçucu kimyasal bileşik içerir.
 
Bu uçucu bileşiklerin birçoğuna diğer hayvanların bozulması sırasında da rastlıyoruz. Fakat yapılan araştırmalarının gösterdiğine göre; insan vücudunun çürümesi sırasında, su ile reaksiyon verip alkol ve asit oluşturan organik bileşikler olan esterler açığa çıkıyor. Bu esterler hayvanlar içerisinden yalnızca insana özgü. Bu esterlerle ilgili enteresan olan şey ise, aynı zamanda özellikle çürümüş meyvelerde de rastlanıyor olması. İnsan bedeninin çürümesi sırasında yaydığı ve genellikle mide bulandırıcı derecede tatlı olarak tarif edilen kokunun sebebi de bu  esterlerdir.
 
2. Ölümden Sonra Uzayan Kıllar ve Tırnaklar
 
Ölümden sonra saçların ve tırnakların —en azından bir süre— uzadığını mutlaka duymuşsunuzdur. Gerçekten de, özellikle kısa bir süre sonra açılan mezarlardaki bedenlerin saçlarının, erkek ise sakallarının ve tırnaklarının uzadığı görülmüştür. Fakat bu tamamen bir illüzyon.
 
Aslında, öldükten sonra tırnaklar ve kıllar uzamaz. Bu yanılgıya kapılmamızın sebebi vücudun su kaybı yüzünden büzüşmesidir. Bu durum, saçları ve tırnakları daha uzun gösterir. Ölümden sonra, saç kökü ve deri altındaki tırnak matriksi canlı kalsa bile, saç ve tırnakların uzaması için hormonal sistem gereklidir.
 
3. Telomer Uzunluğu ve Yaşam Süresi
 
Uzunca bir süre, insan hücrelerinin ölümsüz olabileceğine, ve doğru çevresel koşullar altında sonsuza kadar kendini yenileyebileceğine inanıldı. Fakat, 1961’de keşfedildiği üzre; 50 ila 70 bölünmeden sonra hücreler yenilenmeyi kesiyorlardı. 1961’den on yıl sonra da, hipotez daha da geliştirildi: telomerler her bir bölünmeden sonra daha da kısalıyorlardı, ve belirli bir kısalığa geldiklerinde bölünme duruyordu ve hücreler ölüyordu.
 
O günden beri, telomer uzunluğunun yaşam süresinin tahmininde kullanılabileceği ile ilgili deliller daha da arttı. Fakat, henüz kısalan telomerlerin yaşlanmadan mı yoksa yalnızca bir semptomdan mı kısaldığı net değil.
 
4. Ölüm Korkusu Yaşlandıkça Azalıyor
 
İnsanın ölüme yaklaştıkça daha fazla ölümden korkmasını beklersiniz, değil mi? Fakat, yapılan araştırmalar bu durumun tam tersini öne sürüyor. Amerika’da yapılan bir çalışmaya göre 40’lı ve 50’li yaşlardaki insanlar, 60’lı ve 70’li yaşlardaki insanlara göre ölümden daha çok korkuyorlar. Ayrıca benzer bir şekilde yapılan başka bir araştırmaya göre; 60’lı yaşlarındaki insanlar orta yaşlı insanlara ve gençlere göre daha az ölüm endişesi taşıyorlar. Bir diğer çalışmaya göre de, ölüm endişesi 20’li yaşlarda en üst noktasına ulaştıktan sonra yıllar geçtikçe azalıyor.
 
5.  Ölüm Hakkında Düşünmek, Bizi Önyargılı Yapıyor
 
Ölümü düşünmenin insanların fikirlerinde ne gibi değişikliklere yol açtığı üzerine, geçtiğimiz 20 yılda yapılmış 200’den fazla çalışma bulunuyor.
 
Araştırmaların sonuçlarına göre, ölüm hakkında düşünmek — daha sıradan şeyler ve hatta diğer endişe kaynakları hakkında düşünmeye kıyasla— insanları ırkçılara karşı daha toleranslı, hayat kadınlarına karşı daha kaba, yabancı ürünleri tüketmeye daha az istekli ve hatta liberalleri daha az LGBT hakları destekçisi yapıyor.
 
Fakat ayrıca ölüm hakkında düşünmek insanları daha çok çocuk sahibi olmaya ve kendinden sonra çocuklarına adının verilmesi isteklerine itiyor. Başka bir deyişle, ölüm hakkında düşünmek bizi sembolik ölümsüzlükleri takip etmeye yönlendiriyor. Ayrıca yine ilginç bir şekilde, ölüm ile yüzleşince Tanrı ve ölümden sonra yaşam inancı, dinsiz insanlarda artış gösteriyor.
 
Bu 5 madde gerçekten de farkındalık yaratan sosyolojik bir araştırma.
 
Peki, ölüm ve sonrası hakkında bilim ne diyordu? Ona da bakalım:
 
Scientific American’nın ölüm sonrası olanlar adlı videosundan alıntı:
 
Birisinin nefes alış verişi durursa, vücudundaki hücrelerde oksijen alımı durur, fakat hücreler birkaç dakika daha karbondioksit üreterek yaşamaya devam ederler. Karbondioksit asidiktir ve üretildiğinde hücre içerisindeki keseleri parçalar. Bu keseler hücreyi içeriden dışarıya doğru sindirmeye başlayan enzimler içerir. Bu durum besin dolu bir akışkan ortaya çıkarır. Yaklaşık bir haftadan sonra, bu besin maddeleri organ ve kasları eriten bir bakteri ve mantar ordusunu harekete geçirir. Dokulara saldıran bu mikroplar şaşırtıcı bir şekilde 400 kimyasal ve gaz üretirler. Bunlardan birkaçı: Freon: Evet, buzdolaplarında bulunan soğutucu bir gaz. Benzin: güçlü bir yakıt bileşiği. Bataklık ve çürük yumurta gibi kokan: Sülfür. Ve Karbon: tetraklorür olarak bilinen yangın söndürme tüplerinde ve kuru temizlemede kullanılan bir bileşikti, ta ki bilim insanları bu bileşiğin oldukça yüksek derecede zehirli olduğunu keşfedene kadar. Bu aşamada, geriye yalnızca biraz et kalır ve o da kurtçuk ve böcekler tarafından yenir. Böcekler sadece geriye kemikleri bırakırlar. Zamanla, kemikteki proteinler de bozulur ve geriye yalnızca kemik minerali olan hidroksiapatik kalır. Bu mineral de sonunda toza dönüşür. Tüm bu besin maddeleri ve kimyasallar ve hatta toz bile toprağı güçlendiren yaşamsal maddeleri sağlayarak diğer canlıların yaşamasına elverişli ortam hazırlar.
 
Bilime “Ruh var mı yok mu?” diye sorduğumuz da genelde “yok, ruh dediğimiz şey beyindir” diye bir cevap alıyoruz. Bu bağlamda,  “beyin ölümü” konusunu merak ettim ve biraz araştırdım.
 
Beyin Ölümü
 
Beyin ölümü hakkında Yrd. Doç. Dr. Kadir İdin’in açıklamalarını aktarmak istiyorum size.
 
Beynin ölmesi kişide herhangi bir hayat emaresinin kalmaması demek. Burada birçok doktor arkadaşımızla bile çelişiyoruz. Kanıta dayalı tıpçılığı kenara bırakıp vicdanlarını ön plana çıkarıyorlar. O yüzden ‘acaba’ diyorlar. Konu acabalara meydan vermeyecek kadar net. Bu kararı vermek için yaptığımız bir sürü test, uygulama var.
 
Hasta zaten her gün bizim takibimizde günde en az 2-3 kez muayeneleri oluyor. Ağrılı uyaran cevapları, refleks muayeneleri, göz bulguları gibi yaptığımız testler var. Mesela göz takibi çok önemli. Kornea refleksi diye bir şey var. Pamuğun ucunu  göze değdirdiğinizde kırpma gerçekleşir veya göz bebeğine ışık verirseniz küçülür. Burada iki yönlü bir olay var. Işık göze girer, sinir beyne iletir, beyin algılar ve ışığın fazla olduğuna karar verip göze kasıl-küçül diye emir gönderir. Bu neyi gösteriyor? Bilgi gitti, geldi, beyin çalışıyor. Ağrılı uyarana karşı bir cevap var vücutta. İnsanın tırnak uçları mesela acıya çok duyarlıdır. Biz var gücümüzle bastırırız. Ağrı verdiğinizde yüz buruşturma refleksi ortaya çıkar. Komadaki hasta bile bunu yapabilir. Ama beyin ölümü varsa bunların hiçbirine cevap alamazsınız. Ağrılı uyarana tepki vermeyen hasta zaten solunum cihazına bağlıdır. Günlük takiplerde solunum gayretine de bakarız. Hastanın aldığı hafif nefesin bile kaybolduğunu görürüz, göğüste en ufak hareket yoktur. O zaman şüphelenip, ‘Beyin ölümü gerçekleşti mi acaba?’ diyoruz.
 
Aslında en başta şunu değerlendirmek lazım; bu hasta buraya neden geldi? Trafik kazası, ciddi kafa travması yaşamış, beyni paramparça olmuş, resmen akıyor ya da beyin kanaması olmuş vs. Yani sebepler çok sağlam. Bir kanaat oluşuyor ‘muhtemel beyin ölümü gerçekleşti’ diyorsun ve testlere başlayarak rutinin dışına çıkıyorsun. Kulak içine soğuk su veriyoruz. Göz hangi kulaktan verdiyseniz o tarafa doğru hareket eder. Ama cevap alamıyorsunuz. Başı aniden çevirdiğiniz zaman normalde göz bebeği sabit kalmaz. Hasta taş bebek gibi bakıyor. Bu testler bizim için çok güçlü kanıtlar. Çünkü hepsi ana reflekslerdir. Ondan sonra solunumun da olmadığını görürüz. Beyin ölümü klinik tanıdır aslında. Yani laboratuar ya da görüntüleme sistemine ihtiyaç duymadan doktor muayene ile kanaate varabilir.
 
Ancak bu tanıyı destekleyecek bir sürü yardımcı test geliştirilmiş. En yaygın kullanılanları EEG, Transkraniyal Doppler Ultrasonografi, Beyin Anjiografisi ve Tomografilerdir.
 
Bu testlerle şu doğrulanır: Beyinde kan akımı yoktur veya beyinde herhangi bir elektriksel aktivite bulunmamaktadır. Bunlar beyin ölümü için çok ciddi kanıtlardır. Ayrıca yaptığımız çok önemli bir test daha var. O da solunum fonksiyonunun olmadığını kanıtlayan Apne Testi. 8 dakika boyunca uygulanır ve hastada hiçbir solunum gayretinin olmadığını, göğüste hiçbir hareketin bulunmadığını, hiç kıpırdamadığını gözlemleriz. Ufacık nefes aldığını düşündürecek bir hareket görsek testi sonlandırırız. Bu durumda; beyin ölümü gerçekleşmiştir diyemeyiz.
 
Aşamalar o kadar çok ki. Hiçbir şekilde nefes almasa da beyin ölümünü yüzde yüz kanıtlamaz. Testin sonunda kan gazı analizi dediğimiz atardamardan aldığımız kanın oksijen ve özellikle karbondioksit değerlerine bakarız. Bunlar çok önemlidir. Çünkü karbondioksit gazının kandaki değeri 60 mmHg’ nın üstüne çıktığında normalde solunum merkezi uyarılır, ‘Karbondioksit arttı’ diyerek akciğerlerdeki diyafram kasına ‘nefes al’ emri gönderilir. Hasta nefes alır. Ama eğer beyin öldüyse karbondioksitin yüksekliğini algılamadığı gibi emir de gönderemez.
 
Bu en güçlü, kesin testtir. Bunu da kayda geçiririz. Apne testi pozitiftir diye. Bu beyin kesin öldü demektir. Karbondioksit 60 mmHg’nın altında ise negatiftir. Bir süre sonra testi tekrarlamamız gerekir. Ek testlerden en az biri kesinlikle yapılır. Vicdanen de rahat ettiriyor bizi. ‘Beyin ölümü gerçekleşmiştir’ raporuna imza atacaklar arasında anesteziyoloji ve reanimasyon, nöroloji, nöroşirurji (beyin cerrahi) ve kardiyoloji uzmanı bulunuyor.
 
Bütün üyelerin beyin ölümüne kanaat getirmesi gerekiyor. 3’ü imza attı, diğeri henüz tatmin olmadı ise ek testlere devam edilir. Bu çok ciddi bir durumdur. Eğer herkes imzaladıysa belge İl Sağlık Müdürlüğü’ ne gönderilir. Sonrasında da hastanın ailesine beyin ölümünün gerçekleştiği bildirilir.
 
Bu konuyu enine boyuna araştırırken yaşları, meslekleri, statüleri farklı birçok kişiyle sohbet ettim. Ve her birine bir takım sorular sordum. İlk sorum “Ruh var mıdır?” sorusuydu.
 
Var diyenlere ikinci sorum haliyle “Kanıtın nedir?” dedim. Ve buna cevap verirken sorduğum kişilere şunları dedim: “İstediğin gibi cevap ver. Gerek dini, gerek bilimsel ve hatta çocuksu bir cevap bile verebilirsin” Çok güzel sohbetler ettik. Çoğu tatmin olmadı cevabından tabi. Ve çoğu ruhu anlatırken bir takım örneklerden yardım aldı. Aklıma yatan bu örnekleri de es geçemezdim. Ruhun varlığını ispat etmek isteyen hemşirelik eğitimi almış bir öğrencim “Hayalet Uzuv (Phantom Limb)” durumundan bahsetti. Hemşire Öğrencimin “Bu ruhu kanıtlar” demesi üzerine hastalığa yakından bakmak istedim.
 
Hayalet Uzuv (Phantom Limb)
 
Kısaca özetlemek gerekirse. Sonradan bir uzvu kopmuş veya kesilmiş kişilerin yaşadığı zor bir durum. Mesela kolunuzun dirsekten altı kesiliyor ama siz bundan sonra bile kesilmiş bölgeyi hissediyorsunuz. Varmış gibi kabul ediyorsunuz. Hatta parmaklarınızı hissediyorsunuz ve hatta hatta kesilmiş uzvun ağrısını çekiyorsunuz. Tıp alanı buna Phantom Limb diyor.
 
Tabii benim görüşümü sorarsanız kesilmiş bir kolu sonradan (ki bu 10 yılı aşkın bir şekilde bile sürebiliyor) var gibi hissetmek ruhun olduğuna çok ufak bir ipucu barındırsa da aslında burada iş yine beyinde bitiyor.
 
İşin aslı şöyle. Beyin kola komut yolluyor “hareket et”, kol cevap vermiyor. Bu sinir sistemi üzerinden devamlı kendini tekrar eden bir hal alıyor. “Hareket et – cevap yok”, “Hareket et – cevap yok”, “Hareket et – cevap yok” bu iş kendi kuyruğunu yiyen bir yılana dönüyor. Ve kramp, kasılma ve felç gibi olmayan uzva ait ağrılar meydana geliyor. Hâlbuki ortada bunları sağlayacak bir uzuv yok!
 
Vilayanur S. Ramachandran’ın 3dolara geliştirdiği bir sisteme/tedaviye sebebiyet veriyor bu hastalık. Amiyane bir şekilde anlatacak olursak: Vilayanur S. Ramachandran bir kutu yapıyor. Bu kutunun içine aynalar koyuyor. Örneğin kolu olmayan ve bu ağrılarla boğuşan kişi kutunun bir deliğinden elini diğer deliğinden diğer sağlıklı elini koyuyor. Bu aynalar bir yanılsama gerçekleştiriyor.  Vilayanur S. Ramachandran hastasına iki elini aynı anda oynat talimatını verdiğinde hasta “aman Allah’ım kolum hareket ediyor” diyor ve bu hissi kazanıyor. Bu sayede beyine parmaklarını hareket ettiği öğretiliyor sonradan. Ve hastadaki bu durum ortadan kalkıyor.
 
İşin özünde kısmen nörolojik kısmen psikolojik bir durum olan Phantom Limb de de yolumuz tekrar beyine çıktı. Bu esnada ruh üzerine araştırmalarım devam ediyor bir haldeyken daha başlarda bakmam gereken yere ani ve hızlı bir dönüş yaptım. Neydi o? Tabii ki Psikoloji Bilimi!
 
Psikoloji
 
Psikoloji kelimesi Yunanca "ruh" anlamına gelen "Psike" ve bilim anlamında kullanılan "Logos" kelimelerinin birleşmesiyle ortaya çıkan bir kavramdır ve "ruh bilimi" anlamına gelir.
 
Size şaşırtıcı bir şey söyleyeyim en başta. İçinde “ruh” geçen bir bilim dalı hiçbir suretle “ruh”u araştırmıyor. İnanabiliyor musunuz? Şaka yaptığımı düşünmeyin. Gerçekten de psikolojinin ruhla ilgili bir hali yok. Eşim psikologdur. Ona da “aldığın eğitimde ruha dair veya yanından kıyısından bir ders gördünüz mü?” dediğimde “hayır” cevabını aldım. Birkaç metafizik peşinden giden psikologların söylemlerine rastladım kişisel araştırmalarımda, onları da es geçiyorum. Kısaca konuya daha girmeden kendi kendini kapadı.
 
Metafizik bakımından mesleği psikolog ya da farklı bir kişi ile konuştuğumda ise bana ruhu daha felsefi açıdan anlatmaya kalktılar. Bu durumda ben felsefi açıdan konuyu ele aldım.
 
Felsefe de Ruh
 
Felsefe, ilgi duyduğum bir alandır. Eğer ki naçizane bir şekilde küstahlaşırsam bu konu hakkındaki görüşlerimde, şunu diyebilirim ki 2500 yıl önce Sokrates ve öğrencisi Platon son noktayı koymuşlardır.
 
Sonraki nesiller pek farklı ve çığır açan adımlar atmayı Sokrates kadar becerememişlerdir. Bunları anlatma sebebim, ruh konusunun felsefi açıdan incelenmesi konusunda Sokrates öğretilerini iyi benimsemiş batıda Platon Doğuda Eflatun diye tanınan üstattan yararlanacak olmamızdandır.
 
Ruhun idealar âlemin de yeryüzüne inişini nesneler âlemini yakından tanımak amacına bağlayan Platon, ruhun bedenle olan ilişkisini ise, ruhun bedenden önce bedenin de ruhtan sonra var olduğunu, Tanrı’nın ruhu vücuttan önce yaş ve erdem bakımından da ona üstün yarattığını belirtir.
 
Platon’a göre ruh idealar dünyasından yeryüzüne inmiştir ve tanrısal bir kaynaktan çıkmıştır. Ruhun idealara yönelmiş akıl yönü, akla uyan irade yönü ve ona uyan içgüdüsel yönü olmak üzere üç yönü vardır. Akıl, iradenin de yardımıyla içgüdülerin zorlamasına karşı koymalı; insan, ruhun asıl yurduna dönmesi için gereğini yapmalıdır. Platon, ruhun ölümsüzlüğünü de, hatırlamaya, sonsuzluk bilgisine ve hayat idesine dayalı çeşitli metafizik kanıtlarla ispatlamaya çalışmıştır.
 
Çünkü o, Tanrı’nın, ruhu hükmetmek, emretmek için; vücudu da boyun eğmek için meydana getirdiğini, bedenin ruh için ancak bir araç, bir binek arabası olduğunu belirtir. Bununla beraber bedenin aktif ruh kuvvetlerinin serbestçe gelişmesini engellediğini, ezeli ve ebedi olan ruhun geçici olan bedenle birleşmesi de geçici olduğundan, ruhun bedenin ölümünden sonrada, başka bir dünyada yaşamasına devam edeceğini belirtir.
 
Bu okuduğumuz son iki paragraftaki sokratik düşünce gün yüzüne çıktığında, o coğrafyanın insanlarının büyük bir bölümü Zeus’a tapıyordu.
Yol Ayrımı



Enes Evci



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6125
2 Firari Fırtına 4193
3 Mustafa Ermişcan 3360
4 Hasan Tabak 3259
5 Nermin Gömleksizoğlu 2974
6 Uğur Kesim 2885
7 Sibel Kaya 2703
8 Enes Evci 2404
9 Ömer Faruk Hüsmüllü 2288
10 E.J.D.E.R *tY 2206

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:1419 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com