Hikayeler

Buhara'dan Hekimhan'a
Okunma: 89
MURAT KARA - Mesaj Gönder


(Yaşanmış Bir Hikaye)
 
1850’li yıllarda Osmanlı İmparatorluğu ile Türkistan toprakları arasında
irtibat, İpek Yolu üzerinden kervanlar aracılığıyla sağlanıyordu. Bugünkü
Özbekistan’ın kapladığı alanda Buhara Hanlığı’nın başkenti olan Buhara’dan yola
çıkan Kelağaoğulları’nın kervanı günlerce süren zorlu yolculuktan sonra
Malatya’nın Hekimhan kasabasında mola vermişti. Kervanın başında iki kardeş
vardı. Bunlar İsmail ve Mustafa idi.
Kardeşlerden İsmail, boylu poslu çok yakışıklı idi, yiğitti, gözü pekti, her
molada ona takılan genç kızlar olurdu. Fakat o hiçbir kadınla ilgilenmezdi,
arkasında gözü yaşlı bir hatun bırakmak istemezdi. Yollarda başına ne
geleceğini Allah bilirdi.
Günlerce süren yolculuk onları çok yormuştu, her defasında “Bir daha bu yollar
çekilmez” deyip aradan on beş gün geçmeden yeniden yollara düşerlerdi.
Bir gün önce Yazıhan’da duraklamışlar ama yeterince
dinlenememişlerdi. Sabah ezanı yola çıkmışlar ve öğleye doğru Hekimhan’a
ulaşmışlardı. Hayvanlar susamıştı. Hekimhan Kalesi’nin hemen yukarısında yer
alan ve suyu Yücekaya’dan gelen yazın soğuk, kışın ılık akan Yukarı Pınar’da
at, katır ve develerini suluyorlardı ki çeşmenin başında su sırası bekleyen çok
güzel ve endamlı bir kıza takılı kaldı İsmail’in gözleri. Kız da ona karşı
ilgisiz kalmadı, sepetindeki elmalardan onlara ikram etti.
Sanki çok uzun zamandır tanışıyorlardı. Kız suyunu
doldurduktan sonra İsmail’e gülümseyerek baktı. İsmail kardeşine:
“Sen atlara bak! Hemen geliyorum.” dedi, kalenin
kapısından kız içeri girdi. Kalenin Köprülü Mehmet Paşa Camisi’ne bakan
kapısında da bir çeşme akıyordu ama orada kadınlar buğday yıkıyorlardı. Demek
ki güzel kızın Yukarı Pınar’a gitme sebebi buydu. Kadınlardan birine yaklaşıp;
“İçeri giren uzun siyah saç örgülü kız kim?” dedi.
Kadın şaşırarak:
“Kale Kâhyasının kızıdır, ne oldu ki?” diye sordu.
Kale kâhyasının kızının adı Medine’ydi. İsmail
kadının avucuna bir altın Mecidiye koydu ve dedi ki:
“Medine’ye söyle, onunla görüşmek istiyorum, caminin
avlusunda bekliyorum.”
Kadın, Medine’ye:
“Çeşmede gördüğün çekik gözlü yakışıklı delikanlı
seni bekliyor, şimdi caminin avlusunda” dedi.
Vakit ikindiye doğruydu ve caminin avlusu boştu.
Medine elinde Kur’an’la geldi ve caminin avlusunda bekleyen İsmail’e utangaç ve
sevgi dolu baktı.
İsmail:
“Medine seni çok beğendim, benimle evlenir misin?”
dedi.
Medine gülümseyerek ve gözleri ışıldayarak baktı,
“Babam bilir” dedi.
Yaşlı kadın, İsmail ve Mustafa kıza dünür gittiler
ama Kale kâhyası kendini beğenen bir adamdı. Kendinin şehirli olduğunu, sıradan
kervancılara verecek kızının olmadığını ve birkaç yıl içinde memleketi Harput’a
döneceğini, Medine’nin annesinin bir yıl önce öldüğünü, kızından başka
kimsesinin olmadığını söyledi.
İsmail Kale Kâhyasını ikna etmeye çok uğraştı. Basit
bir tacir olmadığını, büyük bir çiftliğinin ve sürülerinin olduğunu, bey
sülalesinden geldiğini anlattıysa da Kale Kâhyası:
“Benim sana verecek kızım yok” dedi ve kapıyı
gösterdi.
İsmail kararlıydı, Mustafa ne kadar ısrar ettiyse de
İsmail’i bu sevdadan vazgeçiremedi. İsmail:
“Ben burada kalacağım” dedi ve Mustafa ile
vedalaştı.
Mustafa Buhara’ya doğru kervanıyla yola çıktı.
Kızdan vazgeçmeyen ve Hekimhan’da kalan İsmail, yine Medine ile aracı
vasıtasıyla buluştu. Medine:
“İsmail, eğer Hekimhan ve civarında aileme yakın
olarak daimî olarak kalacağına yemin edersen, seninle kaçarım” dedi.
İsmail, Medine’nin önerisini kabul ederek yemin
etti. İsmail birkaç gün içinde Medine’yi bir gece kaçırdı ve kasabaya 15 km uzakta
bulunan Türkmen köyü Çanakpınar’a götürdü. Kale Kâhyası, İsmail ve kızının
kervana katılmak üzere olduğunu düşünerek yanılgıya kapıldı ve askerlerini
alarak kervanın peşine düştü. Birkaç gün sonra kervanı yakaladı ve Mustafa’yı
sorguya çekti. Mustafa, kardeşinin ve Medine’nin kervanda olmadığını, Hekimhan
civarında olduğunu, bir baba olarak onları affetmesini ve evlat olarak kabul
buyurmasını Kale Kâhyasından istirham etti.
Kale Kâhyası askerlerine kaçakları çevre köylerde
günlerce arattı. Ama Alevî Türkmenlerin bu Sünnî çifte sahip çıkmayacağını ve
onunla bozuşmayı göze alamayacaklarını düşünerek Alevî köylerinde araştırma
yapmadı ve bir süre sonra da kış bastırınca aramaktan vazgeçti.
İsmail ve Medine Çanakpınar’da iki yıl saklandılar
Burada İsmail’in bir oğlu doğdu ve kardeşi Mustafa’nın adını verdi. İki yılın
sonunda Mustafa, Buhara’dan dönerek kardeşini arayıp buldu. Beraberinde
kardeşine içi altın ile dolu büyük bir çinko küp ile (Bu çinko küp 20 yıl
öncesine kadar bizdeydi) İsmail’in payına düşen toprakların tapularını getirdi.
(Bu tapular 1970 yılında evde çıkan yangında kül olmuştur).
İsmail, bu altınların bir kısmı ile Çanakpınar,
Salıcık, Budaklı köylerinden, Koçmaşat yaylasından ve Kandil mezrasından çok
büyük ölçeklerde arazi satın alarak Hekimhan’a 4 km mesafedeki Kandil’e
yerleşti. İsmail’e artık çevresindeki insanlar “İsmail Ağa” diye hitap
etmekteydiler.
Damadı ile kızının Çanakpınar’da olduğunu, bir
torununun dünyaya geldiğini ve artık zengin olduklarını Mustafa’nın Buhara’dan
dönmesiyle öğrenen Kale Kâhyası barışmayı kabul etti. Ancak barıştıktan bir yıl
sonra hastalanıp vefat etti.
İsmail Ağa ve eşi Medine Hatun’un sadece bir
çocukları oldu. İsmail Ağa, Medine Hatun’un üzerine gül koklamadı, verdiği sözü
tuttu ve 50’li yaşlarında hayata veda etti.
Oğul Mustafa büyüdü; evlendi. İsmail ve Yusuf adını
verdiği iki oğlu oldu. İsmail Ağa’nın ölümünden kısa bir süre sonra 1877
yılında büyük bir çoğunluğu Ermenilerden oluşan Rus Ordusu’nun Kars’ı
kuşatmasıyla seferberlik ilan edildi. Mustafa, Kars ve çevresini kaybettiğimiz
bu savaşa gitti ve orada şehit düştü. Geride sahipsiz olarak Medine Hatun,
gelini ve iki erkek torunu kaldı.
Her ne kadar Buhara’dan gelen altın miktarını
gizleseler de bu ailenin zengin olduğunu herkes tahmin etmekteydi. Asayişin
berkemal olmadığı, eşkıyanın türediği o yıllarda ailenin başına hırsızlar
musallat oldu. Ancak Medine Hatun ve gelini çok iyi silah kullanırlardı ve her
yere silahla giderlerdi. Geceleri hiç uyumaz, silahları yanlarında sırasıyla
çıkrıkta, mütemadiyen yün eğirirlerdi. Çıkrığın “cızırıkh, cızırıkh” sesi evin
dışında bekleyen hırsızlar tarafından işitilirdi. Hırsızlar neredeyse her gece
evin etrafında dolaşırlar, ama çıkrıktan gelen “cızırıkh” sesi kesilmediği için
Medine Hatun’la silahlı çatışmayı göze alamayıp eve girmeye cesaret
edemezlerdi.
Hırsızlar orada burada: “Cızırıkh karı, hiç uyumuyor ki evi soyalım” diye
konuşurlardı. Bundan sonra lakap takmayı hali hazırda çok seven halk arasında
Medine Hatun’un adı “Cızırıkh karı” olarak kaldı ve sülalenin adı da
“Cızırıklar” oldu.
Medine Hatun, dul geliniyle beraber İsmail ve Yusuf
isimli torunlarını büyütüp evlendirdi. İsmail’in üç oğlu, Yusuf’un ise Hacı Ali
ve Hacı Mustafa isminde iki oğlu vardı. Hacı Mustafa’nın sırasıyla Naim, Halil
ve Ahmet isimli üç oğlu oldu. Sülalenin diğer fertleri Kandil’de kalırken, Hacı
Mustafa kendi ailesini alarak Kandil’e 2 km, Hekimhan’a 5 km mesafedeki
efsanevî Zurbahan Dağı’nın eteğindeki Alevî Türkmen köyü Budaklı’ya yerleşti.
Naim ve Ahmet yeni evli iken, Halil ise nişanlı iken
I. Dünya Savaşı patlak verdi. Padişah tarafından 2 Ağustos 1914 tarihli ferman
ile seferberlik ilan edildi. Ferman birkaç gün sonra Kafla (kafile) Gediği’nden
tozu dumana katarak inen bir yaylıyla (posta arabası) geldi.
Hekimhan çarşı meydanında tellallar, davullar
çalarak fermanı duyurdular. Ahali başlarına geleceklerinden habersiz halay
çekerken çarşının kıyısındaki evlerin düz damlarından kadınlar ve küçük kızlar
olayı tam anlamaksızın üzgün ve meraklı gözlerle seyrediyorlardı. Hemen 2-3
saat içinde alelacele toplanan erkekler ellerinde çıkınlar ile Erzurum-Kars
Cephesi’ne doğru yola çıktılar. Bu asker kafilesinde Hacı Mustafa’nın üç oğlu
ve rüştiye mezunu yeğeni Hurşit de vardı ve bu kafilenin neredeyse tamamı 3-4
kişi hariç geri dönmeyip şehit düşecekti. Hepsi coşkuyla gidiyorlardı.
Erzurum’un kahredici soğuğundan ve yine önemli bir kısmını Ermenilerin
oluşturduğu Moskof Ordusu’nun gücünden habersizdiler.
Naim’in Emin isimli bir oğlu, Ahmet’in “Müslime”
isimli bir kızı vardı. Halil nişanlı, Hurşit ise bekârdı. Aynı ocaktan dört
evlat vedalaşırken Hacı Mustafa şöyle dedi:
“Siz üçünüz kendinizi idare eder, kurtarırsınız ama
Ahmet zayıf bir çocuk, geri dönemez, ben onu Allah’a emanet ediyorum.”
Erzurum’a vardıklarında Ahmet, kuzen Hurşit ve
Hekimhanlı Üzeyir (Alpay) aynı tabura düşerken, Naim ve Halil ayrı taburlara
düştüler. Hurşit rüştiye mezunu olduğu için çavuş rütbesiyle tabur kâtibi
(yazıcı) oldu. Savaş sırasında Halil Aşkale’de, Naim ise Köprüköy’de şehit
düştü. Ahmet ve Üzeyir ise şarapnel parçalarıyla ağır yaralanıp revire
yatırıldılar.
Osmanlı Ordusu bozguna uğramak üzereydi. Savaşın
kaybedileceği kesindi. Ordu; aç, susuz ve dondurucu kış soğukları yüzünden
perişandı. Ahmet ve Üzeyir bitlenme yüzünden bulaşan tifüsten ölmek üzere iken
tabur komutanına çıkan Hurşit ağlayarak dedi ki:
“Komutanım, iki amcam oğlu şehit oldu, diğeri de
burada kalırsa kesin ölecek, amcamın ocağı kör kalacak. İzin verin Ahmet’i ve
aynı durumda ki Üzeyir’i memlekete götürüp geleyim.”
Komutan iyi bir adamdı. Hurşit’in ne dediğini
anlıyordu. Bu memlekete askerler doğurtacak ve buğday ekecek erkekler de
lazımdı. Kadınlar tarlaları ekemiyordu, ekse de biçemiyordu. Komutan biraz
düşündükten sonra dedi ki:
“Çok oğulları olsun, birinin adını da Halim
koysunlar, çünkü ben geri dönemeyeceğim ve benim adımı koyacak bir oğlum da
olmayacak.”
Bu arada haberleşmenin neredeyse tamamen kesildiği o
dönemde Koçmaşat Yaylası’nda ikamet etmekte olan baba Hacı Mustafa bir gece
aniden uyanarak ağlamaya başladı. Ağlama sesiyle uyanan ikinci eşi Eyice
Ana’ya:
“Rüyamda Naim ve Halil şehit olmuştu, Ahmet de kayıp
olmuştu.” dedi. Karısı:
“İyiye yoralım efendi, kalk yüzünü yıka, rahatla!”
dedi. Ama Hacı Mustafa yerinden kımıldayamadı. Üzüntüden inme inmiş ve iki
bacağı da felç olmuştu. Yaklaşık yirmi yıl daha felçli yaşadıktan sonra vefat
etti.
Halil’in vefat ettiği haberi nişanlısı Zeynep’e de
ulaştı. Çok sevdiği nişanlısını kaybeden Zeynep, o kadar üzüldü, o kadar başını
duvarlara dövdü ki her iki gözüne de karasu indi ve tamamıyla kör oldu.
Hurşit, amcasının oğlu Ahmet’i ve Üzeyir’i alarak
yola çıktı. Ayaklarındaki çarıkları yırtıktı, sadece bir ekmekleri vardı ve yol
uzundu. Gündüzleri Ermenilerden saklanarak, Ermeni katliamına uğramamış
köylerde kalarak ve geceleri yol alarak kırk küsur günde Hekimhan’a ulaştılar.
Üç asker perişan bir şekilde sabah ezanında Yukarı
Pınar’a vardılar. Alaca karanlıkta pınarın başında bir kadın abdest alıyordu.
Kadın kirli, paslı ve çamurlu asker elbiseleri içinde ki bir deri bir kemik üç
genci tanımadı ama askerler onu tanıdı. Kadın abdest alırken sesli olarak şöyle
dua ediyordu.
“Allah’ım; ordumuzu, milletimizi, cümlesinin
birlisini, beşlisini benim de Üzeyir’imi koru!”
Duanın bitiminde Hurşit kadına şöyle dedi:
“Kara ana biz askerlere de dua et.”
Kadın da:
“Size de dua ediyorum yavrum” derken halen oğlunu
tanıyamamıştı. Daha fazla dayanamayan Üzeyir:
“Ana ben geldim” diye ağlayarak kendini anasının
kollarına attı.
Hurşit, Ahmet’i alarak Koçmaşat Yaylası’ndaki amcası
Hacı Mustafa’nın evine getirdi. Burada her ikisinin de elbiseleri çıkartıp
ateşte yaktılar. Bitli saçlarını tıraş ettiler ve bir miktar gaz yağı ile
yıkadılar. Oğlu Ahmet’i sağ gören Hacı Mustafa ağalığını gösterip hemen bir
öküzü şükür kurbanı olarak kesti. Budaklı ve Kandil halkına ziyafet çekti.
Ahmet döndü ve babasının ocağını tüttürdü,
komutanının sözünü dinleyip eşine 5 oğlan ve bir kız daha doğurttu.
Oğullarından birinin adını Halim koydu, komutanı gibi okumuş biri olsun diye
hukuk fakültesine gönderdi ancak Halim genç yaşta ismini aldığı komutan gibi
vefat etti. Çocukluğundan beri, sakin merhametli, dindar, saygılı birisi olan
Ahmet, soyadı kanununa kadar Kelağaoğulları’ndan Hacı Mustafa oğlu Ahmet olarak
nüfusta kayıtlı iken o zaman “falan oğlu” soyadı yasak olduğu için sülalesinin
ismini alamadı. Hekimhan Kaymakamı:
“Ahmet Ağa sen yüzü ak pak, temiz yürekli bir
adamsın, soyadın Akyüz olsun” dedi.
Hekimhan merkez nüfusuna kayıtlı “Cızırıklar”
namıyla bilinen Akyüzlerin hepsi Buharalı Tacir İsmail Ağa’nın soyundan
gelmektedirler. Ben de Ahmet Akyüz’ün oğlu Halil’in kızından torunuyum. Büyük
halamız merhum Müslime Akyüz ve annem Elif Kara’dan defalarca dinlediğim bu
hikâyeyi kaybolmadan yazıya dökmek istedim.
Yazan: Prof. Dr. Murat KARA
27 Kasım 2017



MURAT KARA



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6184
2 Firari Fırtına 4250
3 Mustafa Ermişcan 3466
4 Hasan Tabak 3330
5 Nermin Gömleksizoğlu 3027
6 Uğur Kesim 2923
7 Sibel Kaya 2752
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2523
9 Enes Evci 2453
10 E.J.D.E.R *tY 2221

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:84 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com