Hikayeler

ADALET
Okunma: 88
BEŞİR KULOĞLU - Mesaj Gönder


“Gereği
düşünüldü;
Sanık
Mustafa B…. nin suçla bir alakasının olmadığı 12/05/2018 tarihin de soygun
sırasında yakalanan zanlı Nihat c…. İtirafları ve  zanlının annesi Şükriye c…. Şahitliğiyle
anlaşılmış olup beratına  karar
verilmiştir.”
Mustafa
derin bir Elhamdülillah çekti, ömrünce sunmadığı tüm şükürleri tek seferde
sunmak istercesine. Bu gün gönülden çektiği ikinci elhamdülillah oldu Öyle
samimiydi ki geride kalan 6 aylık ceza evi geçmişinin gönlünde bıraktığı kirin
pasın yarısını mahkeme salonuna bırakmış gibiydi. Geri kalanını da annesinin
dualarıyla atacağına inanıyordu. Duruşma salonunda Mustafa’nın annesinden daha
sevinçliydi Nihat’ın annesi. Sanki onun oğlu beraat ediyordu. Utanmasa Şükriye
hanımdan önce sarılacaktı Mustafa’ya. Ama hemen gözden kaybolmayı tercih etmiş
olacak ki kapıya yöneldi hızlı adımlarla ve sırtında beratını eline alan
Mustafa’nın bakışlarını taşıyarak.
6 ay önce önce mustafa
Üniversite
den yeni mezun olmuş bir kimyagerdi Mustafa. Askerden önce biraz çalışıp
alanında deneyim kazanmak istiyordu. Belki bölüm birincisi değildi ama not
ortalaması da fena sayılmazdı. Bir evin bir oğlu olduğundan ve babasız büyüdüğünden
annesi biraz üstüne titremişti. Kuvvetli bir maneviyatı yoktu belki ama
annesinin öğrettiğince helale harama dikkat ederdi. Üstüne küçüklüğünde gitti
yatılı kuran kursları ve camilerde öğrendikleri hepsi o kadar. Yumuşak huylu
biriydi lakin son dönemlerde asabiyet baş göstermeye başlamıştı. İş
görüşmelerinde aradığını bir türlü bulamadı. Ya ücreti beğenmedi ya iş ortamını.
Her gün eve bin bir söylemle geliyordu. Buda isyanın bir çeşidiydi biliyordu ama
diline hâkim olsa gönlüne hakim olamıyordu. Anne nasihatleriyle sükûnet bulmaya
çalışsa da gönlü hep neden niçinlerle boğuştu. Eve her geldiğin de annesi
mutlaka sabır ve şükürden bahsederdi.”Hayatta hiç bir şey peşin değildir. Sen
çalış Gayret et Allah vakti geldiğinde nasibini verecektir. Aç değiliz açıkta
değiliz canını sıkma” diyerek moral vermeye çalışırdı. Fakat nafile. Birde aynı
okuldan mezun olduğu arkadaşlarının iyi işlere sahip olduğunu öğrenince gönlünü
daraltan neden niçinler daha bir cüretkâr oluyordu geceleri. Gündüzleri iş
görüşmeleri akşamları arkadaşlarıyla muhabbetler derken her gün eve geliş
saatleri biraz daha uzuyordu. Çünkü ne zaman yalnız kalsa odasın da, aklında
kiler ve kalbindekiler savaş çıkarırdı. Sonrası uykusuz geceler.
6 ay önce nihat
Babasının
varlığı Nihat’ı hep rahatsız etmişti. Ona göre her şeye karışan, her şeyi bilen,
tüm hayatında söz sahibi olan bir adamın varlığını kim isterdi ki. Babası Nihat’tan
vaz geçeli çok olmuştu. Nihat’tan 4 yaş küçük kızıyla ilgileniyordu. İlgide Nihat’ın
nasibi de annesiydi.  Annesi sürekli
nasihat etmeye çalışsa da karşında kulakları tıkalı sussa da gitsek bakışlı
asabiyeti ve isyanı yüzüne vurmuş bir çocuk vardı. Dua etmekten başka elinden
ne gelirdi. Okumakta hiçbir zaman gözü olmadı Nihat’ın. Meslek erbabı olmakta
ona göre değildi. Kısa yoldan köşeyi dönmenin peşindeydi.  Kendi gibi ayağı yere basmayan babanın
varlığını gereksiz gören her şeyi onlardan daha iyi düşünen birkaç aveneden
oluşan arkadaş gurubu vardı. Tek yaptıkları akşama kadar zengin olma hayalleriydi
ve bir gün bunu başaracaklarına inanıyorlardı. Maaşla çalışmak basit ve beceriksiz
insanların işiydi ve Nihat onlardan olmaya hiç niyeti yoktu.
6 ay önce mustafa
Olumsuz
geçen iş görüşmelerinin moral bozukluğunu yine arkadaşlarıyla atmaya
çalışıyordu Mustafa. Fakat yaptığı tek şey duygularını bastırmaktı. Akrep yine
saat 23:00 park etmişti. Ayrıldı arkadaşlarından. Ne zaman düşünceli olsa
gözleri yere çakılır iç âlemiyle hesaplaşırdı. Bir türlü anlam veremedi
yaşadıklarına. Maneviyatı bu kadar nedenle uğraşmaya yetmiyordu. İçinden “bir
sürü iş görüşmesinden neden bir tanesi olumlu geçmez ki ben mi anormalim isteklerim
mi anormal diye geçirdi. ”Hayır ne alakası var” diye iç sesine cevap verdi.
Sağına soluna baktı kimse var mı diye. Ruh halinin isyanın kıyısın da
dolaştığının ilk defa farkına vardı. Bir an duraksadı. Annesinin dediklerini
düşündüğünü fark etti ve ilk defa da cevapladı.
“Allah’ım hayatımda şükredecek tek bir neden olsa inan şükrede cem de
bulamıyorum ne olur göster“ dedi. Duasının o an kabul olacağından oda
habersizdi.  
Evine her zaman gittiği yoldan gitmediğini fark ettiğinde
yolu yarılamıştı. Dalgınlığına verdi ve adımlarını hızlandırdı. Tam köşeyi
dönerken omuzuna sert bir darbe aldı. Aldığı darbe başka birinin omuzuydu.
Düşmedi ama düşmeye ramak kalmıştı. Adam o kadar hızlı çarpıp geçmişti ki Mustafa
adamı görememişti bile. Arkasına bakmadan akşamın “hayrına sabahın şerri iyidir”
dedi ve yola devam etti. Biraz sonra aydınlığı sokağa dökülmüş bir dükkânın
önünde ayakta durmakta zorlanan orta yaşın üstünde olduğu her halinden belli
olan bir adam gördü. Yaklaştıkça ilk netleşen adamın vücudundan akan kanlar oldu.
Adımlarını hızlandırması gerekirken gittikçe yavaşladı. Belli ki ne yapması
gerektiğini düşünmek için zaman kazanmaya çalışıyordu. Şaşkınlık korku merhamet
ortasında bir karar verdi. Yardım etmeliydi. Koşar adım yaklaşmaya başladı. 5-6
adım kalmıştı ki ayağı sert bir cisme çarptı. Karanlıkta belli belirsiz ne
olduğunu görmeye çalıştı. Ayağına vuran şey silahtı. Ve vurmanın şiddeti ile dükkân
önünde ki mazgala fırladı. Koşarak silahı tuttu düşmesin diye ama hayatında hiç
silah tutmamıştı ve nasıl tutması gerektiğini bilmiyordu. En azından ateş
edilmiş bir silahın kabzasına ve tetiğine dokunulmaması gerektiğini acı
tecrübeyle öğrenecekti. Adam çoktan yere yığılmıştı. Adamın yanına koştu. Kafasını
dizlerinin üzerine koydu. Nabzını kontrol etti çok yavaştı. Ölmesi an
meselesiydi bir elinde silah diğer elin de adamın bileği ne yapacağını şaşırdı.
Belli belirsiz bir şeyler mırıldadı. Anlamak için kulağını eğdi adamın ağzına
doğru, belli ki son özleriydi. Dinledi ve anlamaya çalıştı. Tek bir kez duydu
denileni ama aklına çakıldı anlamadığı cümleler. Zamanın donduğunu aklının
durduğunu hissetti. Cep telefonunu ile 112 acili aramak için adamın başını
dizlerinden indirdi ve yere koydu. Eliyle ceplerini yokladı fakat telefonu
bulamadı. Sendelemenin şiddetiyle düşürdüğünü fark edince adamı arkasında
bırakarak aramaya başladı telefonunu. 3-4 adım atmıştı ki polis bağırmaya
başladı.
-Silahı
sakince yere bırak teslim ol.
Şaşırdı Mustafa kaçmıyordu ki, telefonunu arıyordu. Denileni
yaptı ve silahı yere bıraktı. Polise doğru yaklaştı ve “ben sokaktan geçerken
olayı gördüm yardım etmeye çalıştım” dedi. Fakat cümlenin devamını dinletemeden
ikinci emir tokat gibi yüzüne çarptı
-Yere
yat bacakların aç konuşma
Mustafa ne olduğunu kavrayamadı. Yine denileni yaptı.
Polislerden biri sırtına çöktü ve kelepçeleri takmaya başladı. Olayı anlamaya o
kadar kaptırmıştı ki sırtına çökülmesinden doğan acıyı ancak nezarette yatarken
hissedebilecekti. Dükkânın çaprazında olan apartmanın birinci katında duran kadın
avazı çıktığı kadar bağırdı Mustafa’ya;
-Katil,
katil öldürdün gencecik adamı ne istedin adamdan. Ben gördüm elinde silah vardı
tam kaçarken polisler geldi. Katil
Mustafa çaresiz gözlerle “annem, annem” dedi, duvarın dibinde
sessizce titreyen telefonunu görünce.
Apar topar karakola götürdüler. İfadesi alındı. Silah balistik
incelemeye gönderildi. Nöbetçi mahkemeye sevk edildi. Mustafa o geceyi
nezarette geçirecekti ve sonra hapishane günleri başlayacaktı.
6 ay önce nihat
Nihat hiç kimsenin görmediğinden emindi. Ama bu işe biraz ara
vermeliydi. 3 Ayda 2 küçük çapta soygun yaptı ve bir kişiyi vurdu. Vurduğu
adamın ne olduğu belli değildi. Evet cebine yine biraz para girmişti ama 3 ayda
toplam kasb ettiği para bir insanın canı eder miydi bilmiyordu. Zaten pekte umurun
da değildi. Eve vardı. Her zaman yaptığı gibi selam sabah vermeden odasına
girdi. Paraları yatağının altına koydu eldivenleri çıkardı. Bu eldivenler çok
işe yarıyor dedi içinden.  Vur çık kimse
kimin vurduğunu bilmiyor. Silahı olay yerinde bırakmasaydım iyiydi ama ilk elin
günahı olmaz diye pis bir sırıtma ile espri yaptı kendine. Olsun ziyanı yok
diye ekledi iç sesi. Kapı sesiyle irkildi. “Söyle” diye bağırdı kabaca çünkü
kim olduğunu biliyordu. Annesi. Aç mısın dedi kapı arkasından. “Hayır” dedi Nihat
aynı kabalıkta. Evde yemek yemeyeli çok olmuştu. Parası da vardı. Gerçi
ihtiyarın kasasından çıkan para ona göre kayda değer değildi ama bir süre onu
idare edebilirdi. Bu işte gittikçe de profesyonelleşiyordu. Ve bir gün hayalini
kurduğu yaşama ulaşacaktı. Yarın akşam arkadaşlarına hava atmaması kendini
kanıtlamaması için hiçbir sebep yoktu. Para suyunu çekinceye kadar keyif
çatardı. Suyunu çekince gene bir yol bulunurdu.  Uzandı yatağına. Başkasının ömrünün üzerine
hayaller kurmaya başladı. Son bir vurgun yapsam şöyle kuyumcu falan sonra
ufaktan sermaye yapar ticarete atılırım diye geçirdi zihninden. Hele şu adamın
ölüp ölmediği belli olsun ara da biraz soğusun ciddi bir iş daha yapar yoluma
bakarım diye ekledi son cümleye. Ve yavaş yavaş uykuya daldı öldürdüğü ve
söndürdüğü ocakları umursamadan.
Duruşmadan 1 hafta önce mustafa
Umutlarının tamamı tükenmeye başlamıştı Mustafa’nın
çünkü balistikten gelen sonuçta silahta parmak izleri vardı. Bu bir delildi. Dükkânın
çaprazında olan apartmanın birinci katında duran kadın da şahitti elinde
silahla onu gördüğüne. Evet onu vururken görmemişti ama kaçarken gördüm dedi.
Buda bir delildi. Mustafa’nın ise söyleye bildiği tek şey omuzuna çarpan
adamdı. Adı yok sanı yok eşkâl yok görgü tanığı yok. Sanki tüm yoklar Mustafa için
bu davada toplanmıştı. Akıl sınırlarını zorlayan olayda ona yardımcı olabilecek
tek bir delil yok ama aleyhine bir sürü delil vardı. Zaten iyiden iyiye
vazgeçmişti umut beslemekten. Önündeki duruşmada da hüküm verilecekti. Muhtemel
ki gençliği 4 duvar arasında bir hiç uğruna çürüyecekti. Hapishane de insanın
çok boş vakti olur ya hani her şeyi düşünür insan. Tüm geçmişini ve geleceğini.
Geçmiş, gün gün sorgulanır düşünülür, zaman öldürmek için. Ölen adamın
söyledikleri aklından hiç çıkmıyordu yine düşünmeye başladı ama duyduklarını
anlamlandıramadı. Annesinin şükretmek gerek dediği güne geldi sıra. Ne çok
şükredecek şey varmış oysa. Yattığı yataktan yediği yemeğe. Her şeye ama her
şeye şükretmek lazımmış. “Annem haklıydı” dedi kendine seslice. “Hem de çok
haklıydı. Hiçbir eksiğim yokmuş hâlbuki her şeyim varmış. Bulmak için kaybetmem
gerekmiyormuş. Fark etmem yetermiş. Ama ben kaybettikten sonra anladım ki NE
ÇOK ŞEYİM VARMIŞ”. Yine anne nasihatiyle girdi yatağa “sabret oğul isyan etme
Allah büyüktür beterin beteri var” diye. “Bu sefer dinleye cem anne” dedi “bu
sefer dinleye” cem. Kendi kendine tekrarlarken uyudu Mustafa. Tüm tükenmiş
umutları ve elinde anne nasihatleriyle
Duruşmadan 1 hafta önce nihat
Akşamüzeri koşar adım eve girdi. Vakitsiz gelmişti eve bu
saatte hiç geldiği olmazdı. Odasına geçti. O kadar acele ile odasına girdi ki
kapının tam kapanmadığını fark etmedi bile. Annesi âdeti üzere odasına yanaştı.
Hiç izinsiz odaya girdiği olmazdı. Tam kapıyı çalacaktı ki telefon konuşmasına
şahit oldu;
-Alo Gürkan
-Neredesin oğlum sen sabahtan beri seni arıyorum
-Çok önemli bir konu var yüz yüze görüşmemiz
lazım.
-La oğlum nasıl anlatayım sana telefondan
-Tamam dinle çarşıda döviz bürosu var. Kaptan
döviz
-He evet kuyumculukta yapıyorlar
-Cumartesi akşamı orayı patlata caz. Sadece
sen ve ben başka kimse yok. O kadar iş yapıp birde parayı bölüşemem.
-Ben her şeyi ayarlaya cam sen benim
dediklerimi yap yeter. Sonra paranı alır kaybolursun.
-Olum ilk defa yapmıyorum kardeşin tecrübeli
beni dinle sen
-Ya oğlum niye güvenmiyorsun. Bana bak sana
bir şey anlata cam ama kimseye söyleme kimse bilmiyor senin için rahatlasın
diye söyleye cem.
-Hani 6 ay önce fatih mahallesinde bir büfe patlatılmıştı
ya adam ölmüştü heh onu ben yaptım işte. Ama hiçbir delil yok gördüğün gibi. Anladın
mı. Şimdi kapa çeneni dediklerimi yap gerisi bende.
Duyduklarına
inanamadı annesi. Ya da inanmak istemedi ama kendi itiraf etmişti her şeyi. Oğlu
katildi. Kapının eşiğine yığıldı kaldı. O kadar büyük duygu yoğunluğu yaşıyordu
ki nasıl bir tepki vereceğini bilemedi. Avazı çıktığı kadar bağırmak istiyordu
ama dudaklarını ısırdı bağırmamak için. Çenesine doğru ısırdığı dudaklarından
akan kanlar süzülmeye başladı. Kime gideyim derdimi kime anlatayım diye içinden
geçirdi. Odaya girip bir tokat mı patlatayım yoksa boynuna sarılıp oğlum sen ne
yaptın mı diyeyim ya da tuttuğum gibi sokağa mı fırlatayım hepsi içinden geçti
ama bütün duyguları taş kesilmişti. Yatak odasına gitmek için hareket etti ama
ayakları taşımıyordu. Duvarlara tutunarak gide bildi ancak. Nihat o kadar
konuşmaya kaptırmıştı ki kendini kapıda ki annesinin yığılma sesini bile
duymamıştı. Kadın yatağa attı kendini. Öğle bir ağladı ki oğlunun günahına
tövbe eder cinsten.  1 saate yakın süre
sadece ağlamakla geçti. Gözyaşı ve kana boyandı yüzü. Olayın şokunu atlattıktan
sonra düşünmeye başladı ne yapayım diye. Ama işin içinden çıkamadı. Eşine
anlatsa zaten araları yoktu.  Üstüne
birde bu olay gelirse muhtemel ki birde aile içi kan dökülürdü. Ama ortada bir
cinayet vardı ve buna birde soygun eklenecekti. Bu bildikleriydi ya
bilmedikleri neler vardı kim bilir. Sildi gözyaşlarını. Bir şeyler yapmam gerek
dedi ama ney. Aklına yeğeni geldi, ablasının oğlu kemal. Polisti. Yaşı kırka
yakındı. Sağlam güzel insandı. En azından sırdaştı. Telefon etti hemen Kemal’e.
Telefonda hiç bir şey anlatmadan sadece çarşıda buluşacakları yeri söyledi.
Kemal de bu gizemli konuşmadan korku ile merak arası bir duyguya kapıldı. Görür
görmez merak patlaması ile sordu. “Teyze hayırdır ne oldu” dedi. Teyzesinin
yüzü kireç gibiydi. Gözleri ve dudakları şişmişti. Önce eniştesinin teyzesine
el kaldırmak gibi bir cahillik ettiğini zannetti. Ama gözyaşlarının renginden
durumun daha vahim olduğunu anladı. Kötü bir haberin verileceği belliydi.
Kadın başladı anlatmaya. “Kemal
ben anne yarısı sayılırım. Hakkım hatırı için anlatacaklarım sende kalacak” dedi.
Bir iki gözyaşı ve derin nefesle ara
verdi konuşmasına sonra devam etti. Duyduğu ne varsa hepsini bir bir anlattı.
Kemal duyduklarından dehşete düştü. “Teyze ciddi olamasın yanlış duymuşsundur”
diye duygu yoğunluğunu yavaşlatmaya çalıştı ama nafile. Nihat’ın çocukluk
dönemlerini bilirdi. Teyzesi anlatırken o günlere gitti. Mesleğinin verdiği
tecrübeden olsa gerek ki teyzesinin tüm anlatacakları bittikten sonra olayı
kabullenmiş bir şekilde sordu “peki ne yapa caz teyze”. “Bilmiyorum” dedi
kadın. Yeğeni ekledi “istersen şu eski olayı ben bir araştırayım sonra tekrar
görüşürüz”. Kadın “yeğenim ben bu derdi bir gün daha içimde taşıyamam kimi
arayacaksan ara nerden bilgi alacaksan al sonra ne olacaksa olsun” dedi ve iki
damla gözyaşıyla cümleyi noktaladı. Adam da boynunu büktü. “Tamam teyze az
bekle de bir iki yeri arayayım” dedi. Üç-beş adım ileri gitti uzun telefon
görüşmeleri yaptı. Fakat duydukları hiç hoşuna gitmemiş olacak ki rengi git
gide beyazladı. Yaklaşık kırk dakika sürdü. Teyzesinin yanına döndüğünde umut
bekleyen gözler gördü. Ama ne yazık ki yeğeninin elinde de umut verecek hiçbir
bilgi yoktu.  “teyze” dedi. “Büfede
işlediği cinayet Mustafa c….. isminde bir çocuğun üzerine kalmış. 1 haftaya
kalmaz duruşması varmış. Muhtemel ki hüküm giyecek en az 10-15 yıl yatarı var”
dedi. Kadın bir kez daha yıkıldı. Cinayetin işlendiğine mi yansın başka bir
günahsızın üzerine kalmasına mı yansın yoksa masum birinin gençliğini 4 duvar
arasında geçirecek olmasına mı yansın bilemedi. “Teyze” dedi tekrardan. “Sen
annesin bak oğlun birini öldürerek bir ocak söndürmüş. Bunun dışında bir suçu
var mı bilmiyoruz. Bari masum birinin hayatı sönmesin. Oda ana kuzusu oda bir
evlat. Kim bilir annesi ne haldedir. Gel bu işi biz çözelim. Yoksa bu işin
birde öbür tarafı var. Devletten kaçarız da Allah’ın adaletinden kaçamayız.
Bizde vebaldeyiz” dedi. Kadın da aksini düşünmüyordu zaten. Belki bir çıkar
yolu vardır diye yeğenine danışmıştı. Anne işte. Evlat ne kadar hayırsız olsa da
anne anneliğinden bir şey kaybetmiyordu. Kemal’e “şimdi ne yapa caz” dedi kadın
çaresiz gözlerle.” Teyze sen her şeyi bana bırak ben hepsini ayarlarım. Suçüstü
yapmamız lazım ki suç teşkil etsin diğer suçlarını da itiraf etsin. Sen kimseye
bir şey söyleme, bugün Perşembe 2 gün var. Cumartesi günü soygun yaparken
alırız onu” dedi. Kadın tamam bile diyemedi başını salladı. Beni eve bırak
yeğenim dedi. Tam kalkacakken yeğenini kolundan tuttu. “oğlum ilk duyduğumda
oğlum için ağladım. Şimdi sen anlattığında suçsuz günahsız çocuğun anası için
ağladım. Şimdi eve gidip hangi günahın bedeli olarak bu çocuk bu suçları
işlemişse onlara ağlaya cam. Rabbim inşallah affeder” dedi ve kalktı.
2 gün boyunca sürekli ağladı. Ne Nihat merak edip sordu.
Ne kocası hayırdır dedi. Sadece kızı sordu. Ona da cevap veremedi. Sanki evden
bir cenaze çıkmıştı ve bunu bir tek kendisi biliyordu.
Duruşmaya 2 gün kala cumartesi günü
Günlerden cumartesiydi. Mahkemeye 2 gün kalmıştı. Ve Mustafa’ya
umut veren hiçbir gelişme olmamıştı. Hapishanenin ona kattığı birkaç şey vardı
birincisi sabırdı ki içerde en çok onu düşündü. İşi yok diye üzülürken artık
özgürlüğü yoktu. İkincisi şükürdü. Hapisti. Hapishanedeydi. Fakat idam edilmesi
gibi bir şey söz konusu değildi. Ya hiç işlemediği bir suçtan idam edilecek
olsaydı. Bunları düşünerek rahatlamaya çalıştı ve umutlara bel bağlamak
istemedi.
Nihat Gürkan’la son hazırlıklarını yaptı. Gürkan arabayı
çalışır vaziyette, soyacakları dükkânın kameralarının açsısı dışında bekletecekti.
Ama öncesinde kameralara sprey boya sıkmak için Nihat’a yardım edecekti. Buradan
gerisi Nihat’ın işiydi. Gece 02:35 de Gürkan’ın arabayla döviz bürosunun
yakınlarına geldiler. Arabayı düzgün bir yere park ettiler. Yüzlerinde maske
ellerinde eldiven oldukları halde döviz bürosunun kapısının üstünde durun
kameralara sprey boya sıktılar. Nihat Gürkan’a işaret etti. Git erketeye yat
demekti. Nihat yanında getirdiği tel makasıyla kepengin top kilidini kesecek
sonra camı kırıp hızlı bir şekilde alarm sistemini etkisiz hale getirecekti.
Bunları nasıl yapacağını arkadaşlarından öğrenmişti. Şansı yaver gidiyordu ki
cadden bir Allah’ın kulu geçmiyordu. Makasla top kili kesti. Kepengi yavaşça
kaldırdı. Elindeki elmasla camı kesti tek hamleyle camı indirmek kaldı. Sağını
solunu kontrol edip cama eliyle sert bir şekilde vurdu. Ve cam düştü. Kapının
kilidini tek eliyle açmak 3-4 dakikasını aldı. Yalnız bir gariplik vardı ki
alarm çalmıyordu. Buda benim şansım dedi. İçeri girdi. Daha önce keşfe gelmişti
dükkânı. Kasa ile ilgili birkaç tahmini vardı. Sağa sola bakınırken. birden tüm
dükkanın ışıkları yandı. Nihat şaşırmıştı. 4 polis ona doğru silahları
doğrultmuş şekilde bekliyordu. Bir tanesi “yat yere” dedi. Nihat kapıya doğru
yönelmek istedi fakat kapıda da biri bekliyordu.  Mecburen komutlara uydu. İçinden bu yazın
evde yokuz dedi. Hala hayatın ciddiyetinden yoksundu. Polislerden biri yerde
yatan Nihat’ın üstüne çöküp kelepçe taktı. Nihat dışarıya çıkarıldığında Gürkan’ın
da paketlendiğini fark etti. Aynı polis aracına bindirildi. Gürkan çok panikti
ama Nihat gayet sakindi. Gürkan’ı sakinleştirmek istercesine içinden geçirdiği
cümleyi bu sefer sesli söyledi. “Bu yazın evde yokuz o kadar. Sakin ol” dedi. Nihat
uzun yıllar olamayacağının farkında değildi. Ve doğru karakola götürülüp
sorguya alındılar. Gürkan hırsızlığa yardım ve yataklıktan sorgulandı. 2-3 saat
içinde işlemleri bitip nöbetçi mahkemeye sevk edildi. Oradan da tutuksuz
yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Nihat’ın işi biraz uzundu.  Soygundan önce cinayet soruldu. Şaşkındı.
Hayatında hiç sorguya girmedi. Nasıl kıvırılır onu da bilmezdi. Polisler “büfeci
cinayetini sen mi işledin” diye sordu. Aklınca atar yapmak için “6 ay önceki
mevzu şimdi neden bana soruluyor” dedi. Sorgudaki polis olayın 6 ay önce
olduğunu biz sana söylemedi ki dedi. Ve Nihat’ın ilk çözülmesi de o zaman
başladı. Telefon kayıtları da önüne konunca sabaha kadar tüm suçlarını itiraf
etti. Pazar gününü nezarette geçirecekti ve pazartesi günü de hapishaneye
gönderilecekti.
Pazartesi günü sabah
gardiyanlar Mustafa’yı almak için koğuşuna geldiler. Gözleri kan çanağı olmuş
sabaha kadar uyuyamamıştı. Koğuşun kapısı açıldığın da Mustafa takım elbiseli
olarak hazırdı. Adetti, mahkemeye giderken takım elbise giyilirdi. Gardiyan
kelepçeleri takarken “müjdemi isterim” dedi. Mustafa’nın henüz hiçbir şeyden
haberi yoktu. Kimse haber vermemişti. Telefon da açmamıştı. Zaten hapishaneler
de gardiyanlar haber ulaştırma konusun da telefondan daha hızlıydı. Mustafa
söyleneni anlayamadı. “Senin ki yakalanmış” dedi. Mustafa gene anlayamadı.
“Cinayeti işleyen çocuk yakalanmış” dedi gardiyan tekrardan. “Cumartesi günü
soygun yaparken yakalanmış her şeyi itiraf etmiş üstüne de annesi şahitlik
yapmış. Dün nezarette kalmış bu gün buraya getirilecek. Hatta muhtemel ki
karşılaşırsın” dedi. Mustafa mutluluktan tepki de veremedi. Sadece
Elhamdülillah diye bildi. Bütün zihni boşalmıştı. Gözyaşları akmaya başladı.
Engel olmaya çalıştı ama gardiyanlar işinin verdiği tecrübeyle “ağla ağla rahatlarsın”
dedi. 1 dakika önce tüm umutsuzlukları ayağına pranga olurken 1 dakika sonra
hemde herşeyin sonuna geldiğini düşündüğü anda kapılar açıldı ardına kadar. Ve
bir den anlamlandı ölen adamın son sözleri zihinde. Bir emanetti ve sahibine
ulaşması gerekti.
Adamın son sözlerini
sahibine ulaştıra bilmek için   “Çocuğu  göre bilir miyim” diye sordu. Dedim ya kapıda
karşılaşa bilirsin. Gelmek üzere oda. Sen zaten tahliye olursun artık. Tekrar
gözün aydın” dedi gardiyan.
Peki dedi  Mustafa “iki
dakika konuşmama müsaade ederler mi”.  
“Konuşup ne yapacaksın hayırdır” dedi gardiyan.
Mustafa “üstüm de bir emanet var onu vermem lazım dedi.
Gardiyan “ bak delikanlı hazır temize çıkmışsın boş ver
Allah’ından bulsun sakın bir şey yapayım deme” dedi.
Mustafa hapishane jargonunu bilmediği için doğru
kelimeleri seçemiyordu.
“Yok öğle değil” dedi. “sadece konuşa cam iki dakika
sürmez” dedi.
Gardiyanlar Mustafa’nın kaldığı süre içerisinde bir
falsosunu görmemiş duymamışlardı. Gardiyanlardan tecrübeli olanı kimyager çocuk
mürekkep yalamış sonuçta temize de çıktı, olabilir diye içinden geçirdi. Ve
Mustafa’ya “Bir bakalım gelmişlerse bakarız” dedi. Mustafa içinden yarabbi ne
olur beni bu emanetle buradan gönderme diye dua etmeye başladı. Koğuştan çıkıp mahkûm
aracına doğru yola koyuldular. Mustafa ömrünce hiçbir yolu bu kadar mutlu ve
zevkle yürümemişti belki. Ceza evi avlusuna çıktığında Nihat’ı getiren araç cezaevi
avlusuna girdi. Gardiyan Mustafa’ya bakıp “işte geldi seninki” dedi. Mustafa’yı
araca bindirmek isteyen askerlere göz kırptı gardiyan bir iki dakika ayak
sürtün dedi. Nihat’ın içinde bulunduğu araç geri geri yanaştı ve durdu. Aracın
kapısı açıldı. Nihat’ın cezaevine geldiğinde ilk gördüğü şey Mustafa oldu.
Araçtan inen askerler de anlamadı ne olduğunu. Gardiyan onlara da bir göz
kırptı. Nihat araçtan inerken yorgun ve bitap bir şekildeydi. Yüzünde o her
şeyi tiye alan ifadeden eser yoktu. Gözlerinde ki felfecirlik kaybolmuş yerine
koku hakim olmuştu. Araçtan inince tam Mustafa’nın önüne geldi. Karşı karşıyaydılar.
Mustafa bir iki adım attı Nihat’a doğru. Askerler de gardiyanlarda tetikteydi.
Nihat hala ne olduğunu anlayamadı. Mustafa eğildi Nihat’ın kulağına doğru
“ öldürdüğün büfeci dedi ki “ben bir günah işledim
birinin ocağını söndürdüm. Kaçtım geldim buralara. Şimdi de biri benim ocağımı
söndürdü. Deki o çocuğa tövbe etsin yoksa biride onun ocağını söndürecek” “
Nihat dehşete düştü.
Mustafa’nın onun yerine içerde olan kişi olduğunu anladı. Yıllardır ilk defa
göz pınarlarından gözyaşları dökülmeye başladı. Mustafa bineceği araca doğru
emaneti sahibine teslim etmenin huzuruyla yürüdü. Ve bindi. Araç ceza evinden
çıkarken Nihat’ın gözleri aracın arkasına çakılmıştı. Ta ki iki asker koluna
girip “hadi yeter” diyene kadar.



BEŞİR KULOĞLU



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6206
2 Firari Fırtına 4268
3 Mustafa Ermişcan 3486
4 Hasan Tabak 3350
5 Nermin Gömleksizoğlu 3045
6 Uğur Kesim 2937
7 Sibel Kaya 2770
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2602
9 Enes Evci 2472
10 E.J.D.E.R *tY 2227

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:3133 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com