Romanlar

Kadınlığını Arayan Kadın 3
Okunma: 55
Serdar Adem - Mesaj Gönder


3. Umut

Kör pencereler ve sağır perdeler ne gizemli hayatları saklar, ne unutulmuş anıları… Her akşam günün elini eteğini toplamasıyla birlikte kendi dünyasına çekilen gölgeler, bir diğer güne kadar yalnızlık kozasında nefes alıp verir. Ama en yakınına bile sır vermez. Ertesi sabah yepyeni umutlarla tekrar dünyaya dağılır.
Saklı köşeler, gizemli ayrıntılar bir gün açılmayı bekleyen çeyiz sandıkları gibi gözlerden uzak meraklı bakışları bekler. Metin’in hayatı aşağı yukarı bundan ibaretti. Akşam olunca çekilen perdeler, kapanan kapılar niceleri gibi Metin’in heveslerini, beklentilerini, hüzün ve aşermişliklerini saklamaya başlıyordu.
Aslında görünürde Metin’in sakladığı, saklamak istediği bir şey yoktu. Saklıyorsa eğer bir şeyleri, içinde yaşadığı çevrenin zoruyladır. Metin net ve engebesiz biriydi. Hayattan bir beklentisi yoktu. Anı yaşamaktan başka bir gayesi de… Hayatı bir satranç tahtasına benziyordu. Ve dünyaya gelişiyle istemeden başlamıştı oyun. Sadece yenen tarafın yaşamasına izin veren bir oyun…
Bu dünyaya istemeden gelmişti. Sözde imtihan dünyası bahanesiyle istemediği hamleleri yapmak zorunda kalan bir satranç taşı gibi yaşamak zorunda bırakılmıştı. Ne doğumu, ne ölümü kabul etmiyordu. Etmemişti. Bundan sonra da kabul etmeyecekti. Tanrıların keyfi için bin bir meşakkatle dolu bir hayatı yaşamak zorunda değildi. Onun için Metin’e göre hiçbir şey, ciddiye almaya ve peşinde sürüklenmeye değmezdi.
Geride bırakacaklarının peşinden koşmaz, boşa nefes tüketmezdi. Nasıl olsa dünya yalandı. Metin’i dünyayı yalan kabul eden diğer yalancılardan ayıran en önemli özellik sözlerinin arkasında durmasıydı. Dünya yalansa daha fazla dünyalık adına sözde Tanrıların en kutsal varlığı insanın kanına ekmek doğramak niyeydi? Metin’e sadece bu açmaz bile yetiyordu, dünyayı reddetmesi için. Hem de fazlasıyla…
Hayatı ve yaşananları gerçeğin aynadaki yansımasına benzetiyordu. Gerçek diye bir şey varsa bile ne olduğu hiçbir zaman bilinemeyecek, bilinse de gerçek, ayna karşısından ayrılamadıkça asla ulaşılamayacak bir ütopya olarak kalacaktı. Aynadaki yemeği yemeye çalışmak, daha ötesi yediklerinin tadını hissettiğini söylemek kadar ahmakçaydı dünyanın peşinden koşmak. Dolayısıyla hiçbir şey mücadele etmeye değmez, kalp kırmaya sebep ve bahane olmazdı.
Asla içten pazarlıklı değildi. Sadece paylaşamadıkları vardı. Soruları ve eleştirileri... Düşünmeyen için kafasını kullanamaya için yenilir lokma olmayan kuşku ve çekinceleri vardı. Paylaşamıyordu kimseyle hiçbir şeyini. Hatta ailesiyle bile, yani ana babası, eşi çocuğuyla… Paylaşılır gibi değildi çünkü yarasa gibi kafasının içinde uçuşan sorular. Kimse kendisi değildi çünkü. Herkes sürü psikolojisiyle toplumsal dolduruşun istenmeyen sonucu gibiydi. Çevresindeki herkes maskeliydi. Maskesiz bir insanın yaşamasına toplumun kendisi izin vermiyordu. Böyle bir şey asla söz konusu değildi. Hem de sadece Metin’in yakın çevresinde değil, dünyanın hiçbir yerinde…
Halbuki o, gerçeği ve gerçek insanı arıyordu. Kendi yarattıkları Tanrılar adına bütün güzellikleri yasaklayıp fırsatını bulunca taciz ve tecavüzlerle dünyanın yüzünü karartan, alnına kara çalan sahtekarları değil… En doğal ihtiyaçları, en sosyal ilişkileri ayıp günah cenderesinde presleyerek hayatı cehenneme çevirip; yaşayamadıklarını, hayalleri sahte cennetlere ciro eden kendini bilmezleri değil… Hatayı hep karşıda arayıp kendini Kaf Dağı’nda gören budalaları değil…
‘Beni bende demen, bende değilim
Bir ben vardır bende, benden içeru’
Sanki Yunus Emre hazretleri bu sözleri kendisi gibi kendini iç dünyasında arayanlar için söylemişti. Tek bir harfi bile fazlalık gelmiyordu Metin’e. İstemeden de olsa makyaj ve maske arkasına saklamak zorunda kaldığı medyatik Ben’i gerçek Metin’i yansıtmıyordu. Gerçek Metin saf ve temizdi anasından doğmuş bir bebek gibi. Ve aynı zamanda evrenin en akıllısı olması dolayısıyla soruyor, sorguluyordu. Bireysel çıkarların toplumsal alanda doyurulmasıyla ortaya çıkan insan uygarlığı, sürü psikolojisiyle tek tek her bir ferdini kendinden çıkarmayı başarıyordu. Gittikçe kendini unutan insan, domino taşları gibi sürü içindeki dalgalanmalarla birbirini tetiklemeye başlıyor; zamanla kimse kim olduğunu hatırlayamaz hale geliyordu.
Metin öyle değildi işte. Kendini aramıyordu. Çünkü kendini tanıyordu. Tek problemi kendini bilenlerle doğal ve olması gerektiği gibi hayatı paylaşamamaktı. Nihal denemesi bir müebbetin kısa süreli firarı gibi can suyu serpmişti, kurumaya yüz tutan ruhuna. Sonra yine yalnızlık ve terk edilmişlikti.
Ölüm korkusu ve ölümsüzlük emeliyle Tanrıları yaratıp emrine amade eden insanı değil, doğumuyla ölümüyle dünya gerçeğini kabul eden ve başta kendisi olmak üzere kimseye eziyet etmeyen ve işkence yapmayan gerçek insanı arıyordu. Tarih boyunca meydana gelen doğal afetleri hiç ilgisi yokken Tanrılara ciro edip dünya çapında ilahi bir cezaymış gibi göstererek sevmek sevilmek gibi yaşanası güzellikleri engellemeye yönelik tehdit vesilesi yapan paranoyak insanı değil… İnsan denen ahmağın dünyanın her yerinde ve tarihin her aşamasında kişisel ve ulusal çıkarlarına hizmet eden Tanrılar yarattığını görerek sözde Tanrısal sanrılarla hayatı kendisine ve çevresine zehir etmeyen insanı…
Böyle bir insan var mıydı? Eğer duyguları ve gözlemleri yanıltmıyorsa böyle birine hiç rastlamamıştı çevresinde. Hemşire Nihal hariç tabi... Aslında Nihal’de bile yanıldığını düşünüyordu. Evet yıllar sonra itiraf ediyordu yanıldığını. Tam anlamıyla insanın özünü onda bile görememişti. Bir de o… Esra yani. Acaba onda görebilecek miydi aradığını?
Hayatına giren kadınlarda bile göremediğine göre acaba kendisinde var mıydı aradığı o öz? Yoksa kendisinde, asıl kendisinde mi yanılıyordu? Eğer öyleyse yaşamanın ne anlamı ne gereği olabilirdi. Bu soruya gönül rahatlığıyla evet demeyi o kadar çok istiyordu ki...
Hayatında hiç kıvırmamış olsa bile üniversite yıllarında kıvırdıkları yeterdi. Sözde yüksek öğrenim yıllarında sınıfı geçmek için her hocaya ayrı ayrı kıvırmak zorunda kalmıştı. Akademik ortak ne yazık ki sandığı, hatta tahmin ettiği gibi değildi. Şimdi çoğu hayatta bile olmayan hocalar zamanında nasıl da beş para etmez doğrular yüzünden canlarını yakmıştı öğrencilerin. Değmiş miydi? Ne kalmıştı şimdi o doğrulardan kendilerine? İnsan türünün en okumuş yazmışı bile bu hataya düşebiliyorsa, Metin insandan nefret etmekte haklı görüyordu kendini.
Kıvırmıştı işte Metin de. Dansöz gibi kıvırmıştı. Memur olarak devam etseydi hayatına müdürün şerrinden kurtulmak, ekstra görevler almak, görevde yükselmek, yurt dışında görevlendirilmek gibi bir sürü bahaneyle kıvıra kıvıra fırıldak olacaktı. ‘S..tir lan !’ dedi kendi kendine acı acı gülerek. ‘Geri zekalı alacağın paranın cazibesiyle suçlu olduğunu, birinin canını fena halde yaktığını bile bile hakim karşısında suçluyu aklamak için yaptıkların kıvırmak değil de ne? O..pusu olmuşsun mesleğin be!’
Kıvırmıştı evet. Bunun başka yolu yoktu çünkü. Hukuk fakültesi sol görüşün elindeydi. İnkılap tarihçi milliyetçi cepheden, Türk Dilci de muhafazakar kesimden. Hepsi de kendini dünyanın en akıllısı ve çıkarlarını emziren davalarını dünyanın tek doğrusu olduğunu sanma paranoyasına kapılmışlardı. İsimlerinin önünde doçent, profesör yazsa da bir maraba gibi hareket ediyorlardı. Eğitimin Everest’ine tırmanan birinin tutku ve saplantılarına yenik oluşuna tanık olduktan sonra dünyanın anlamsızlığına olan inancı bir kere daha pekişmişti.
Metin, hiçbirine kapılmayan bir hiççiydi. Bütün ideoloji ve inançların insan çıkarlarıyla kaynaşarak yoldan çıkmak zorunda kaldığının bilincindeydi. Dolayısıyla dünyanın herhangi bir yerinde ve tarihin herhangi bir noktasında uzaktan birbirinden farklı görünen ancak özde aynı söylemleri ifade eden inanç ve ideolojilerin hiçbirinin doğru ve mantıklı olduğuna inanmıyordu. Ayrıca her türlü gruplaşmanın yarattığı sürü psikolojisinin insanın gönül gözünü körelttiğini düşünüyor ve bu yüzden hizip tehlikesine karşı hiççiliği bile inkar ediyordu.
Hayata küslüğü çocukluk yıllarından kaynaklanıyorsa, hayattan umudunun kesilmesi üniversite yıllarına dayanıyordu. Bazı hatalar vardı ki Metin’in kabullenmesi asla mümkün değildi. Din adamının ticaret yaparken insanları kandırmasını ve zincirleme rivayetlerle gelmiş nesebi kuşkulu söylentileri kendi inanmadığı halde insanlara dayatmasını kabullenemiyordu. Tercihini çıkarlarına dayamak zorunda kalan bir siyasetçinin önceki dönemde eleştirdiklerinin fazlasını iktidarda yapmaya başlamasını, aynı şekilde iktidardayken yaptıkları muhalefette şiddetle karalamaya başlamasını kabullenemiyordu. İnsanı aydınlatacak tek vasıta alan bilimi meslek edinmiş akademik alemde, akademik personel seçiminde ve eğitim sürecinde tamamen göreceli inanç ve ideolojilere göre hareket edilmesini asla kabul edemiyordu.
Yani üniversiteyi bitirmek için sınav kağıtlarına yazdıklarından hazırladığı teze kadar her ne yaptıysa tamamen sahte yüzüyle yapmıştı. Bitirme tezini sol görüşlü hocadan almıştı. İster istemez Mecelle’yi eleştiren bir tez hazırlamak zorunda kalmıştı. Gramer dersinde hocanın gözüne girebilmek için onun gittiği camide aylarca Cuma namazı kılmıştı. Tarihçiden not alabilmek için Köktürk ve Uygur tarihini ve destanlarını ezberlemişti.
Üniversitede sözde akademik temeli olduğu söylenen hocalar ne yazık ki sınav kağıtlarında bile öğrenci elemesi yapıyorlardı. Bir kelimenin Osmanlıca mı, batı kökenli mi ya da Türkçe mi oluşu bile hoca öğrenci arasında gizli bir mesaj oluyordu. Bunu birinci sınıfın sonlarına doğru fark eden Metin kısa zamanda düşük notlarını düzeltmiş, hatta bir miktar başarı da sağlamıştı.
Ama hayata olan saygı ve sevgisini kaybetmişti. ‘Hepinizin aq!’ dediği gün hayata son kez umut dolu gözle bakmıştı. Bir insanın analitik ve diyalektik düşünememesine, üstüne üstlük aynı insanın kendi Tanrılarının ağzından kendini sessiz evrende en akıllı varlık ilan ederek evreni sömürmeye bahane bulmasını kabullenemiyordu. Hiçbir doğru gerçek doğru olamazdı. Olsa bile kimse doğum yerini, ana babasını, sosyal şartlarını, cinsiyetini hatta yöresel Tanrılarını bile kendi hür iradesiyle seçmiyordu. Ona doğuştan ve çevrenin dolduruşuyla zorla veriliyordu. Zamanla toplumsal hipnozun etkisiyle alışkanlığa dönüşen doğrular çıkarları da beslemeye başlayınca insan tarafından gerçek ve mutlak doğruymuş sanılıyordu. Doğruların madde bağımlılığından zerre kadar farkı yoktu Metin’in gözünde. Arkadaş hatırı ve zorlamasıyla alışılan madde bağımlılığı gibi doğru ve gerçek sanılan aldanmalar da çevre dolduruşuyla kazanılmaktaydı.
‘Ne kadar ahmakça bir kısırdöngü!’ dedi Metin kendi kendine. İnsan olmaktan utanıyordu bu yüzden. Ne kadar güzellik varsa yaşanması gereken ayıp, günah ve yasak mayınlarıyla kuşatma altına alınmış. Hiçbir anlamı olmayan dünyayı ve bir piyesin bölümleri gibi üzerinde geçen kısacık ömrü yaşanmaz hale getirmek için tarih boyunca elinden geleni ardına koymayan insanın kalkıp bir de kendini evrenin en akıllısı ilan etmesi yok muydu? İşte en çok da bu, Metin’i çileden çıkarıyordu.
İstemeden geldiği bir dünyada kısacık bir zaman diliminde yaptıklarından dolayı ebedi bir zaman diliminde cezalandırması ya da ödüllendirmesi ne kadar mantıkdışı bir olaydı Metin’e göre. Bu yüzden de Tanrısal olamazdı böyle bir olasılık. Gerçekte bir Tanrı’nın olup olmaması Metin’de sıkıntı yaratmıyordu. Onun sıkıldığı ve bunaldığı durum Tanrı’nın haberi ve izni olmadan insanların Tanrı adına kurallar getirerek hayatı yaşanmaz hale getirmesiydi.
Eğer inançlarda Tanrı’nın dahli olsaydı aynı Tanrı’dan alındığı söylenen inançlar ve onların habercileri tarafından insanlar birbirlerini kafirlikle suçlamaz ve birbirinin kanına ekmek doğramazdı. Her toplum kendi dolduruşunun gereği birtakım doğrulara inanıyorsa, hepsi kendi açısından doğru sanılıyorsa; bu mantıkla hiçbirinin bir diğerini kafirlikle suçlaması mümkün olamazdı. Olmamalıydı. Bir başkasının saçma gelen doğruları nasıl kendilerine yanlış geliyorsa, aynı şekilde kendi doğru sandıklarının da başkaları tarafından yanlış olarak görülmesi doğal kabul edilmeliydi. Aksi takdirde böyle bir tutarsızlık, böyle bir anlamsızlık ve böyle bir sadizmi Tanrı’ya yüklemenin inandıklarını söyledikleri Tanrılara hakaret olduğunu görmekten aciz varlıkların akıllı olduğunu iddia etmek bile akla hakaretti.
Bu yüzen sosyal hayatta kendini soyutlayan Metin hep bir kenarda bulunmayı tercih ediyordu. Ona sosyal hayat denebilirse… Birbirine karışmayan deniz suları gibi, toplumun gündelik yaşantılarına karışmıyor, hatta karışamıyordu. Yaşadıklarını ve Metin’in ruhsal yapısını bilenler bu takıntısında aslında çok da haksız olmadığı görebiliyor ancak saplantıların etkisiyle kabullenmekte zorlanıyorlardı. Kolayca arkadaş edinemiyordu tabi bu bakış açısıyla. Ama arkadaş oldu mu da candan oluyordu.
Şu kısacık ömür ve savaşlara sahne olmaktan başka işe yaramayan yalan dünyayı cennete çevirmek mümkündü. En azından kendi adına… Esra’nın mis kokulu nefesinin açıklarına demir atıp, içini ısıtan bakışlarında kuşlar gibi uçabilirdi.
‘Esra, ne kadar tatlısın! Ah Esra ah!”
Derin bir nefes çekti. Ardından masanın üzerindeki küllüğü yaklaştırdı. Bardağında son kalan çayı tek yudumda bitirdi. Balkon iyice serinlemişti. Telefondan saate baktı. ‘Oooooo!’ diye mırıldandı. ‘Saat on buçuk. Bayağı geç olmuş..’
Mutfağa geçti elinde bardakla. Necla erkenden uyumuştu. Metin ertesi gün tatil olduğu için yatağa gitmekte acele etmemişti. Zaten yatakta kendisini çeken bir şey de yoktu. Eskiden olsa gece yarılarına kadar sevişirlerdi. Sonra balkonda birer orgazm sigarası tellendirirlerdi acı kahve eşliğinde. Kısa bir duştan sonra o kadar tatlı ve derin bir uyku çekerlerdi ki… Birbirlerine öyle bir sarılırlardı ki, bir gören olsa depremde enkaz altında kalmış iki depremzede zannedebilirdi. Ve sabah uyandıklarında bütün dertlerinden arınmış bulurlardı kendilerini.
İlk günlerde dünyadaki hiçbir şeyin önemi ve değeri yoktu. Bir doğru aranacaksa asıl ve tek doğru buydu. Dolu dolu yaşanan bir aşk hayatı bütün sıkıntı ve dertleri unutturuyordu insana. Ne ev eşyası görüyordu gözleri, ne para… Lüks içinde yaşamak gibi bir hevesleri de yoktu. O zaman daha çok kazanmak için suçlu olduğunu bildiği ciğeri beş para etmez şerefsizleri savunmak zorunda hissetmiyordu kendini. Kimseyi kendi doğrularına çevirmeye çalışmıyorlar, bu yüzden de gerginlik yaşamıyordu. Yataktaki cennetti kaybettiği andan itibaren bütün değerleri alt üst olmuştu. Daha çok kazanmak, daha lüks yaşamak için bütün değer yargılarını ayaklar altına almaya başlamıştı.
Uyumlu bir yatak hayatı, çevresinde gelişen bütün hayatı anlamlı ve keyifli kılıyordu. O zamanlar sabah kahvaltıları, akşam gezileri ayrı bir güzellikti. Herkesin her zaman yaptıkları rutin işleri yapıyorlardı ama aldıkları keyif bir başka oluyordu.
Bardakla beraber tekrar balkona geçti. Yerine oturmadan balkondan karşı bloktaki Esra’nın dairesine bir göz attı. Genelde bu saatlerde perdeler körelirdi. Balkondan hafice yana doğru eğildi. Yukarı çevirdi başını. Kimsenin görmemesine dikkat ederek pencerelerine baktı. Bunu neden yaptığını kendisi de bilmiyordu. Lambaları açık olsa ne değişecekti, kapalı olsa ne…
Yerine otururken bir sigara çıkardı. Ağır hareketlerle yaktı. İlk nefesi balkona dışarı üfledi. Böylece eski zamanlardaki gibi sanki bir haber vermek istiyor gibiydi Esra’nın hala aydınlık olan pencerelerine. Evet lambaları açıktı. Ama uyumayan kimdi? Zeki mi Esra mı? Büyük ihtimal Zeki uyumuştu. Onun hafta sonu gibi ihtimali yoktu. Ticaretin tatili olmazdı. Üstelik Zeki parayı o kadar seviyordu ki, özellikle herkesin dinlendiği zamanlarda vurgun gibi ticaret yapmaya çalışıyordu.
Metin kendisini farklı hissetmiyor, farklı olduğunu biliyordu. Basit şeylerle oyalanmıyordu. İleride hiçbir ideoloji ve inanç peşinden sürüklenmeyeceği çocukluk çağından belliydi. Daha on yaşındayken bile böyleydi. Belki daha öncesinde… Tam olarak hatırlayamadığı için bu dönem hakkında fazla bir şey söyleyemiyordu. Ama emindi kendisini bildi bileli böyle olduğunu. Söz konusu Metin ise bundan başka bir olasılığın olamayacağını…
Bacak kadar boyuyla insanların ne kadar ahmakça hareket ettiğini tam olarak anlayamasa da hisseder ve sürekli ayrı yaşardı toplumdan. Çevresindekiler onun farklı bir genetik yapıya sahip olduğunu sezer ve mümkün olduğunca Metin’den uzak durmaya çalışırlardı. Tehlikeli biriydi çünkü. Öyle sorular soruyordu ki, cevaplamaya çalışırken insanın beyin devrelerinin yanma olasılığı baş gösteriyordu. Bu yüzden hep birebir ilişkiler kurmuştu arkadaşlarıyla…
Uzun uzun bu soru kurcaladı kafasını. Acaba uyumayan kimdi üst katta? Geri döndü mutfağa, ocağın altını kapadı. Sonra sıcağına bakmadan çayı hızla yudumlamaya başladı. Sigarasını küllükte unutmuştu. Fark ettiğinde içilecek tarafı kalmadığı için tedirgin parmak hareketleriyle söndürdü.
Telefonu aldı eline istem dışı bir hareketle. Kişilere bakarken neden olduğunu düşünmeden Esra’nın numarasının engelini kaldırdı. Esra diye kayıtlı değildi zaten. Kimsenin anlaması mümkün değildi. Fakat Esra’ya güvenemiyordu. Aralarında geçen o tatsız olaydan sonra ne olur ne olmaz diye engellemişti.
Hem ne zaman karşılaşsalar gözlerini Esra’dan ayıramıyordu. Bakışları her fırsatta özellikle de belden aşağıya kayıyordu. Esra’nın bunu fark etmemesi pek ihtimal dahilinde değildi. Zeki bile fark etmiştir diye içine bir kurt düştüğü oluyordu zaman zaman. Yapacak bir şey yoktu, güzel bir kadın görünce gözlerini alamıyordu.
On yaşındayken daha henüz dirilmemişken eve gelen kadınları seyretmek en büyük zevkiydi. Henüz o zamanlar dış görünüşe aldanmamak gerektiğini ve kadın bedenini tanıdıkça şehvetinin daldan dala konan serseri kelebekler gibi geçeceğini kavrayamayacak yaştaydı. Onun için de bakımlı kadınları taparcasına izlemeye bayılırdı. Kadınlar bunu anlar mıydı, orası hala bir muamma olarak durmaktadır hafızasında. Anlasa ne olacak, o zamanlar tık yoktu.
Bazıları o kadar güzel giyinirdi ki, saatlerce seyretse doyamazdı. Vücut hatlarını bir heykeltıraşın elinden çıkmış sanat esrine çeviren siyah etekler, mevsimine göre kol detaylı, dantelli kazaklar, kruvaze ve askılı bluzlar, ekose gömlekler yerinde yapılmış bir makyaj ve ortamı efsaneye boğan kokular başını döndürüyordu. Kadınlar gittikten sonra yaramazlık yapmaya son verir, bir köşeye büzülerek ya da erkenden yatarak istediğiyle baş başa hayaller kurardı.
Biri duysa kendi sapıklığı ölçüsünde sapıklıkla suçlardı. Adı gibi emindi buna. Halbuki yaptıklarında ya da yapamayıp kurduğu hayallerde eşyanın doğasına aykırı bir durum yoktu. Varsa Metin’in tek suçu günahı yaşamı ve insanları sürekli sorgulamasıydı. Bu durum sigara gibi, alkol ya da kumar gibi bir alışkanlık sayılabilirdi; daha fenası uyuşturucu benzeri karşı konulmaz bir bağımlılık… Bu yüzden çocukluk çağlarından beri hep dışlanmış, mahalle arkadaşları bile aralarına almamıştı.
Çevresindeki neredeyse herkes hayatı cehenneme çevirmek için söz birliği yapmış gibi davranıyordu. Açıkça ispatlanacak şeyler değildi elbette bunlar ama öyle hissediyordu. Yüzlerdeki çizgilerden, gündemi meşgul eden ve ceviz kabuğunu doldurmayan konulardan, akla mantığa aykırı yakınmalardan, bir tarafında hüzün tınısı barındıran ses tonlarından ve daha nelerden nelerden…
İşin garip ve acı tarafı bunları düşünen ve bu yeteneğe istemeden vakıf olan biri olarak Metin de hayatı istediği gibi yaşamamıştı. Tarih boyunca insanı kendinden uzaklaştıran ve kendi istemediği sürülerin ferdi yapan kuruntu ve saplantılar Metin’i de kendine bir yere kadar yabancılaştırmıştı.
Çocukluk ve gençlik dönemi kendine yabancılaşmanın en şiddetli yaşandığı, en kurak dönemiydi. Hatırlamak bile istemiyordu o karanlık günleri. Ne zaman o günler gelse aklına yüzü buruşuyor, gözleri kısılıyor, midesine kramplar giriyordu. Zamanla yaşayamadığı dönemlerin acısını çıkarmak için elinden geleni yapmaya başladı.
Birkaç gün önce kendi arabasında göz göze geldikleri birkaç saniye içinde Esra’nın bakışlarında gördüğü şey aslında, Sinop cezaevinde müebbet yatan bir mahkumun aşılmaz sanılan surlarda gördüğü bir kaçış ihtimalinden başka bir şey değildi. Ve sanki o kaçış ihtimalini hazırlayan, ona bu fırsatı veren de Esra idi. Öyle miydi gerçekten? Bastırılmış duygularının etkisiyle ayakta hayal mi görmüştü o gün? Bu bir hayalse aynı hayali daha fazla yakınlaştıkları Ayten’de neden görememişti? Öyle ya…
Hayal miydi gerçek mi, bunu zaman gösterecekti. Esra’nın kaçma ihtimali gerçekleşse bile hakkında verilmiş olan müebbet hükmü değişmeyecekti. Sadece bir süre özgürlüğü tadacak, eğer imkan bulabilirse bu süreyi olabildiğince uzatmaya ve her anını dolu dolu yaşamaya çalışacaktı. Yeniden hüküm giyinceye kadar…
‘Merhaba Esra Hanım’
‘Nasılsınız?’
‘Rahatsız ediyor muyum?’
‘Tüüh! İşte şimdi yan bastık!’
O kadar yüksek bir sesle çıkmıştı ki kelimeler ağzından sadece Metin’in kendine gelmesini sağlamamış, içeride uyumakta olan Necla’nın uyanma olasılığını da beraberinde getirmişti. Kendine gelir gelmez hızla toparlandı. Bardağı mutfağa götürdü. Pek ihtiyacı yokken lavaboya uğradı. Bu arada bütün dikkatiyle Necla’nın uyanıp uyanmadığını anlamaya çalışıyordu. Tedirgin olacak bir durum olmadığına iyice kanaat getirdikten sonra tekrar balkona yöneldi. Bu sefer kapısını kapamayı ihmal etmedi. Elinde soğumaya yüz tutmuş bir bardak çayla…
Çok geçmeden telefona mesaj gelmişti. Sesini duymuştu mutfaktayken. Eline aldığı telefonu parmakları arasında evirip çeviriyordu. Ama bir türlü ekran şifresini açıp bakmaya hazır hissetmiyordu kendisini. Ya bir çuval inciri berbat etmişse… Mesajında aslında görünürde kızması için bir sebep yoktu. Önceki yaşananlar ve aralarında geçenler olmasa... Üstelik saat neredeyse on bir olmuşken… Bu vakitte hangi mesaj masum kabul edilebilirdi? Ama bundan daha kötüsü vardı. Ya telefonu Zeki açtıysa? Kapıya dayanması işten bile değildi böyle bir durumda.
Deli miydi o zaman? Bu kadar risk almanın manası var mıydı bir kadın için? Metin içinde kaybolmaya başladığı muhakemeyi fazla uzatmadı. En azından bu noktada kendisinden fazlasıyla emindi. Değerdi Esra için. Her şeye değerdi. Dudaklarındaki bakışlarını destekleyen hüzünlü aşermişlikler var ya… Onun için her ne yapıyorsa bunun farkındaydı.
Kendisi daha önce kaçılmaz denen bu cezaevinden kaçmayı denemiş, hatta bir seferinde bunu becerebilmişti. Hemşire Nihal, kaçış sürecinde kendisine yardım eden işbirlikçiydi. Şimdi de Metin Esra’ya yardım edecekti kaçışında. Söylentilere bakılırsa bu kaçışın ömrü en fazla üç yıl sürebilirmiş. Yani ilk duyduğunda buna pek inanası gelmemişti. Ama yaşadıklarından sonra bu acı gerçekle yüzleşmek zorunda kalmıştı. Aslında belki acı gerçek de değildi. Namık Kemal’in dediği gibi esaretten kaçayım derken özgürlük aşkının esiri oluyordu insan kısa zamanda.
Özgürlük aşkı yerine sadece aşkın esiri dense daha yerinde bir tespit olurdu. Ama doğrusu büyük patlamanın yaşandığı ilk birkaç ay sayılmazsa, bu esareti sadece aşka esir olma şeklinde algılamak mümkündü. Yani hangi afetin gözlerinde içine yuvarlandığı uçurumdan kurtulmak için bir yol bulsa bu sefer o yolda kayboluyordu.
Önceki denemelerini hüsranla sonlandıran sevgililerinin sahiplenme duygusuyla girdikleri kıskançlık krizleri olmuştu. Canım cicim demeye gelmiyorlardı. Kendisine bir parça meyledeni anında tapulamak ve yerleşik hayata geçmekti niyetleri. Bu yönüyle insan uygarlıklarının evrimleşme süreciyle aşkın evrimi benzerlik gösteriyordu. Aşıklardan biri ama mutlaka karşısındakinin önce ruhunu ele geçiriyor, ardından bedenini tutsak ediyordu. Evliliğin kendisi en vazgeçilmez sahiplenme örneği olduğuna göre, evliliği bilen için ikinci bir denemeye kalkışmak en hafif tabiriyle budalalıktan başka neydi?
Metin’i bu yola iten evlilik denen kurumun hayatın güzelliklerini ve lezzetlerini aşındıran havası değil miydi? Nihal ya da Esra ile evlenmiş olsa sonun başlangıcı için start verilmiş olmayacak mıydı? En güçlü aşk dalgaları bile evlilik setini aşamıyor, ilk engelde kırılıyor. Gücü azalarak zaman içinde eski bulanık haline dönüyordu.
Bunlar sandığından daha mı kafasızdılar yoksa evlilikle aslında ortada kalma endişesinden kurtulmak gibi maddi bir çıkarları mı vardı? Hangisi olursa olsun böyle kurulacak bir evlilik yuvasında aşk kuşunun ömrünün üç yılı bulamayacağı o kadar açıktı ki…
Esra saçlarını kızıla boyamaktan vazgeçecek, belki kuaför seanslarını seyrekleştirecekti. Eskisi gibi belini tüm incelik ve estetiğiyle ortaya çıkarak kot ve keten ya da diz hizasında etek giymekten vazgeçecek, böylece Metin’in içindeki merakın depreştirdiği zevk canavarı kuzuya dönecekti.
Daha fenası da vardı elbette. Ve onu aklından bile geçirmek istemiyordu aslında Metin. Ne çare ki evliliğin kaçınılmaz sonu olarak mutlaka değilse bile büyük olasılıkla yaşanmak zorunda kalınıyordu eşler tarafından. Önce yemek yerken dudaklarını aralamaya korkan eşler zamanla alışkanlığın yarattığı vurdumduymazlıkla geğirmek hatta yellenmekten bile çekinmez oluyorlardı. Bu hareketler, evlilik kurumunun aşk yuvasından bakım evine dönüşün ilk belirtileriydi.
Aşkın ömrü ne kadar uzar bilinmez ama en azından yeterli bir süre canlılığını koruması isteniyorsa sevenlerin aynı evde olmaması gerekir diye düşünüyordu Metin. Sevgililer her seferinde en güzel halleriyle birbirlerine görünmeliler ki, şehvet duyguları sürekli tavan yapsın. Makyajından parfüme, en seksi giyimden ortak yaşam standardını yakalamaya kadar her ne gerekiyorsa; ancak bu şekilde sağlanabilir düşüncesindeydi.
Aksi takdirde sevgililerin arasındaki duygu ne kadar kuvvetli olursa olsun sonuçta ayrı kişilik ve özellikte iki insan oldukları unutulmamalıydı. Sevgililerini kaybetmemek adına ilk anlarda birbirlerine verecekleri tavizler aynı çatı altında çok daha katlanılamaz düzeyde olacağı için, zamanla ortaya çıkacak ayrılıklar kişiliklerini kaybetme tehlikesi yüzünden en kısa zamanda aşk dağını eritmeye başlayacaktır.
Ayrı yaşam alanlarında olup da belli anlarda görüşmeleri halinde verecekleri tavizler kişiliklerine fazla zarar vermeyeceği için aşkları da doğal olarak erimeyecekti. Metin bu yüzden Esra ile uzun vadeli bir ilişki düşünmüyordu. Nihal ile ayrılma sebebi bundan başka bir şey değildi. Ama bizim gibi doğu kafalılar sevgililerini bahçelerine bağlamayı çıkarcı yayılmacı duyguların tetiklediği ne idüğü belirsiz bir namus ve kıskançlık saplantısı yüzünden matah saydıklarından evlilikleri kısa zamanda müebbet hapse, aile yuvaları da Sinop Cezaevi’ne dönüyordu.
Sonra… Sonrası Metin de herkes gibi olacaktı. Olmak zorunda kalacaktı. Herkesten farklıymış, dünyalı gibi değilmiş, hepsi boşa gidecekti. Ne kadar direnirse dirensin ya kendini yok edeceği, benliğini unutacağı bir sürüye katılmak zorunda kalacaktı ya da mesela dünyayı kurtaracağını sandığı doğruların peşinde pervane böceği gibi kendini feda edecekti.
Bunların hiçbiri Metin’in değil yapabileceği, hatta dayanabileceği şeylerden değildi. Hatalı evlilikten ziyade evlilik hatası yüzünden çevresindeki sıfır hükmündeki herkes gibi kahve köşelerinde kişiliksiz, kimliksiz varlıkların kumar üzerinden kendilerini ispatlama paranoyalarına katlanamazdı. Sadece o değil, diğer inançlardan farklı olmadığı halde aynı söylemleri kullanarak kendi yarattıkları ve çıkarlarına alet ettikleri Tanrılar adına insanın beynini uyuşturan sohbet halkalarına oturamaz, ezik kişilikleri soyut bir kimlikle insanları peşinden sürükleyen ve tercih sebeplerinin analizi bile yapılamayan futbol fanatizmine kapılıp kuru yaprak gibi sürüklenemezdi. İyi ama o zaman da başka bir yol kalmıyordu önünde, başka bir seçenek. Ne yapacaktı, neyle dolduracaktı içindeki başı sonu belli olmayan boşlukları? Nasıl yeşertecekti hayatın lezzetinden nasibini almamış uçsuz bucaksız çölleri?
Şimdilik tek kurtuluşu Esra’ydı. Komşusu Esra. Müebbet yatan bir hükümlü gibi içinde bulunduğu imkansızlık labirentinden bir çıkış yolu, yolun ucunda küllenmiş bir ateş görmüştü mahzun bakışlarında. Bu yol onu nereye çıkaracaktı? Ne kadar ilerleyebilirdi bu yolda? Daha öncekilerde olmadığı gibi şimdi de bunların bir önemi yoktu. Bir avuç gökyüzü, bir nefes temiz hava her halde kapkara bir zindanın rutubetli ortamından daha iyi gelecekti özgürlüğe aşeren ruhuna. Emin olduğu, olabildiği tek şey buydu. Ve bundan ötesi yoktu. Olmamalıydı. Gereksiz tedbir ve temkin en basit adımların bile atılmasına engel olabilirdi.
Belki bir değişiklik arayışıydı onu Esra’ya sevk eden. Bir memurun ara sıra başka şehir ve bölgelere atanma istemesi gibi. Belki bir turistin bütün yıl çalışmasının karşılığı olarak tanımadığı, bilmediği coğrafyaları, kültürleri ziyaret ederek içine düştüğü ruhsal gerilimi azaltma isteği… Belki bir fidanın kendini bulması, kendine gelmesi için yerini değiştirmesi gibi. Her ne olursa olsun daha önce yaşadıkları gibi, bir süre hayattan zevk alacak ve ruhunun genç kalmasına sebep olacaktı böylece. Hepsi bu kadar…
Bütün mesele Esra’da düğümlenmekteydi. O ne diyecek, nasıl bir karşılık verecekti bu isteğine. Daha önce, yani aylar önce terslemişti bu yöndeki girişimini. Belki tam olarak anlatamamıştı derdini o zaman. Ama umudunu yitirmemişti henüz. Bir iki deneme daha yapılabilirdi. Hemen kesip atmamalıydı. Sadece adımların atarken dikkat etmesi yetiyordu. Gerisini zaman gösterecekti.
Acele etmemesi gerektiğini çok iyi biliyordu Metin. Onun için de hiç acele etmiyordu. Böyle bir toplumda insanlar çoğu zamanlar en doğal istek ve gereksinimlerini kendilerine bile itiraf etmekten çekiniyordu. Kendini tanımayan insana ulaşmaksa sanıldığı kadar kolay değildi.
Bütün canlılarda olduğu gibi insan ve insan sürülerini harekete geçiren, yaşamlarına yön veren en temel dürtülerden biri hayatta kalma içgüdüsüydü. Buysa çıkarlarını en üst seviyede tutmakla mümkün oluyordu. Çıkarlar çatıştığında da güçlü olan kazanıyor; güçsüz olan hayat sahnesinden çekiliyordu.
Esra’nın durumu bundan farklı olmadığı gibi çevre denen manyetizma zaman zaman kendisinin bile sürü zihniyetiyle davranışlarına yön verebiliyordu. Meşhur melankolik, asi ruhlu, hatta uzaylı Metin bile… İçten ve gerçekçi düşündüğünde ne yazık ki durum böyleydi.
Esra’nın vereceği tek bir kelimelik cevap bile geleceği tahmin etmek adına fazlasıyla yeterliydi. Ve Metin korku ve kuşku duygularının etkisi altında elinden gelen tek seçeneği yapmak zorundaydı gecenin bu vaktinde: Beklemek…






Serdar Adem



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6171
2 Firari Fırtına 4239
3 Mustafa Ermişcan 3440
4 Hasan Tabak 3313
5 Nermin Gömleksizoğlu 3014
6 Uğur Kesim 2913
7 Sibel Kaya 2741
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2469
9 Enes Evci 2440
10 E.J.D.E.R *tY 2218

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:632 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com