Romanlar

Kadınlığını Arayan Kadın 4
Okunma: 88
Serdar Adem - Mesaj Gönder


4. Modern Cezaevi

En sıradan bir akşam yemeği bile Esra için işkenceden farksızdı. Birçok kişinin hayalini süsleyen bir etkinliğin olayın tarafları açısından işkenceye dönüşmesi ne acı bir şeydi kimseye anlatamıyordu Esra. Ne yazık ki öyleydi. Daha acısı bundan kurtuluş olasılığının olmamasıydı. Karar hakkı yoktu çünkü. Zeki danışmazdı. Sadece karar verirdi o kadar. Çevresinde kimseyi düşüncesine danışılacak değer ve önemde görmüyordu. BU, kırk yıllık karısı bile olsa… Bu akşam yemeğe çıkıyoruz derdi birkaç saat önce, hepsi bu kadar. Gerisini Esra düşünsündü.
Esra’nın hazır olmadığını görünce kapıdaki uğursuz haykırmaya başladı her zaman olduğu gibi. Kendisi hazırlanmıştı ya, gerisinin ne önemi vardı? İşten gelir gelmez çantasını yere atar, Ceyda’nın alıp asması için kükrerdi. Girişte lavaboda ellerini yıkar, değişecekse ayakkabısını filan değiştirir ve hazır hale gelirdi hemen. Ona hazırlanmak denirse tabi. Ama Esra için o kadar kolay değildi. Ne giydiğine bile karışırdı. Önceden sor da kurtul diyenlere sadece gülmekle cevap verirdi. Önceden söylese bile artık unuttuğundan mı gavurluğundan mı bilinmez, aksini iddia ederdi sonra. Hal böyle olunca hazırlanmak epey zaman alıyordu Esra açısından. Zeki’nin bunu anlamasına imkan ve ihtimal yoktu. Zaten geldiğinden beri aynı sözü sakız gibi haykırıp durmuştu kendi kendine:
‘Sabahtan beri ne halt yedin, şimdi mi aklına geldi ne giyeceğin?’
Sanki Zeki’nin ne istediğini tahin etmek mümkünmüş gibi. Beraber beğendikleri elbiseyi giyse bile bir anda ‘Bunu mu giydin gene? Akşam yemeğinde böyle şeyler giyilir mi? Ne kadar zevksizsin ya. Seninle değil yemeğe gitmek, bahçeye bile çıkılmaz!’ En beğendiği elbiseyi giydiğini söylese de inandıramıyordu. İnanmıyordu fikir değiştirdiğine. Bir de bunun için bir ton fırça atıyordu. Ama bunların hiç önemi yoktu. Zeki güçlüydü ve güç sarhoşluğu içinde ne yapsa kendini haklı görüyordu. Bir türlü sonu gelmeyen bağırıp çağırmalarından bu durum kolayca anlaşılıyordu zaten. Daha eşiğe adımını atar atmaz başlamıştı yine haykırmaya:
‘Hazır mısın Esra, haydi çıkıyoruz. Arabayı kapatmadım.’
Bu bodurla nasıl evlendiğine bir türlü akıl erdiremiyordu Esra. Ne kadar salakmışım diye yıllardan beri hayıflanması boşuna değildi. Bir süre sonra gerçekten salak olduğuna inanmaya bile başlamıştı. Hiçbir özelliği olmayan bodur boylu, şaşı bakışlı, eğri parmaklı acuzenin biriydi işte. Bu haliyle Noterdam’ın Kamburu’ndan farkı yoktu.
Önceleri milletin yani hasta ve yakınlarının onun odasından çıktıktan iki büklüm çıkmalarına aklı ermiyordu. Halbuki aynı haytayı yaklaşık on beş yıl önce kendisi de yapmıştı. Sanki bir filmin ikinci defa sahnelenişi gibi… Evdeki Zeki ile iş yerindeki Zeki arasında dağlar kadar fark var dense, az bile söylenmiş olurdu. Çok daha farklı bir şey olmalıydı bu. Daha farklı… Bukalemun gibi bir şey…
‘Ulan Esra sende var ya göte sürülecek kadar bile akıl yok. Nereden aldım ben seni. Başıma bela ettim.’
Keşke bu dediklerinde ciddi olsa da bıraksaydı yakasını. Ama bu da diğerleri gibi tamamen yalandı. Bırakmaya hiç niyeti yoktu. Gene her zamanki gibi bol keseden atıyordu. Bir daha Esra gibi beyinsizi bulamayacağından korkuyordu. Halbuki Esra’ya göre mala mülke ve kariyere kendisi gibi tamah eden o kadar çok beyinsiz kadın vardı ki piyasada. Bir gün bile açıkta kalmazdı. Buna karşın yine de Esra’yı bırakmak gibi bir niyeti kesinlikle yoktu.
Pislik herif herkes hazır olsa sadece farkını fark ettirmek için mutlaka kendi gecikirdi. İki kere iki dört derecesinde kesin bir yargıydı bu. Esra’nın bizzat kendi deneyimlerine dayanıyordu bu yargı. Gecikmesinin sebebini hiç kimse sorgulayamazdı. Dünya bodur boyuyla bir halta benzemeyen uzman doktor Zeki için yaratılmıştı çünkü. Ağzıyla demesi mümkün değildi bunu ama hal ve hareketleri fazlasıyla söylüyordu. O yüzden etrafındaki herkes ona uymak, onun dediğini yapmak zorundaydı. Bunun başka bir yolu olamazdı.
Evlendiklerinde böyle değildi. Yoksa anlardı Esra karşısındakinin şeytandan farklı olmadığını. Anlardı tabi. Üniversite mezunu, Ankara yetişmesi biri bu kadar kolay ve çabuk tongaya basamazdı. Eşyanın doğasına aykırıydı böyle bir saçmalık. Ama herif çift kişilikliydi. Yeterli tıbbi bilgisi olmadığı için tam anlamıyla tanı koyamıyordu ama şizofren ya da paranoya gibi bir şeydi. Beyninde lityum eksikliği mi nedir, öyle bir şey olduğunu yıllar sonra öğrenmişti. Karısı olduğu halde yani…
Herkes hazır olsa ne değişecekti ki? Son aldığı ayakkabısını bulamadığı için ya da daha başka sudan bir sebeple yine bağırırdı. Bağırmak çağırmak çevresi için bir şerefti. Öyle düşünüyordu Zeki. Dünyanın yaratılma sebebi Zeki. Beyin ilacını aldığı günler biraz daha sakin olmakla beraber, o zaman da bulanık bakışlarıyla görene korku salıyordu.
Esra’yı tanıyanlar neden yaptıklarının hatalı olduğunu Zeki’nin yüzüne söylemiyorsun diye çıkıştıklarında, Esra’dan duyduklarını karşısında bunların birer bahane ya da hayal ürünü sözler olduğunu sanıp inanmakta zorlanıyorlardı. Sanki Esra aslında gizli bir mazoşistmiş de kendisine sürekli yapılan eziyetlerden zevk alıyormuş gibi bir hava oluşuyordu çevresinde. Esra’yı en çok üzen de buydu.
Zeki en az zekası kadar en ünlü tiyatroculara taş çıkaracak derecede rol yapma yeteneğine de sahipti. Bu yüzden çektiklerini ve Zeki’nin kendisine reva gördüğü fena muameleyi kimseye anlatamıyordu. Bir insanın iki ayrı mekan ve çevrede birbirinden yüz seksen derece farklı bir kimliğe bürünmesi büyücülük değilse, rol yapma yeteneği olmalıydı. En iyimser tahmin buydu.
‘Neredesin Ceyda kızım! Yarım saattir kapıda bekliyorum. Vestiyere döndürdünüz beni ya, ana kız.’
Yarım saattir beklediği filan yoktu. Her zaman olduğu gibi saçma hareketlerini anlamlandırabilmek için yalana sarılıyordu yine. Bir iki dakikayı geçmemişti kapıya vardığından bu yana. Ama o yarım saat demişse konu kapanmıştır. Saatin kendisi bile bunun aksini ispatlayamazdı. Zavallı Ceyda üst katta olurdu genellikle. Çünkü alt katta mutfak, salon, banyo ve bir de küçük oda vardı. Evin önemli kısmıyla beraber Ceyda’nın çalışma odası üst kattaydı. Çocuk okuldan geleli iki saat olmuş, bir süre ihtiyaç molası verdikten sonra derslerine başlamıştı.
Ama bunun ne önemi vardı. Çalışacak adam sabahın erkenden kalkar, gene çalışırdı. Onun mantığına göre sorun bu şekilde çözülüyordu. O öyle yapmıştı ya üniversite yıllarında. Evet çok çalıştığı doğruydu ama onu tanıyanlar bunun çalışkanlıktan çok ana babasına ve çevresine olan nefretinden kaynaklandığını iyi bilirdi. Aslında bu gerçeği kendisi de bilmeden saçmalıklarının arasında itiraf ederdi. Onun sürekli yanında olanlar, dinlemek zorunda kaldıkları saçmalıklardan bu sonucu rahatlıkla çıkarabilirdi.
Ruh hastası bir anne ve onun elinde neredeyse maymuna dönmüş bir babaydı onu tanınmış doktor haline getiren. Ruhunu kirleten de aynı kişilerdi zaten. Yaşadığı badire karşısında herkes aynı başarıyı gösteremezdi elbette. Ona başarının yolunu açan biraz da genetik olarak doğuştan getirdiği aşırı egoizmdi. Egoizm, nefret ve gayretle birleştiğinde ne dehşet sonuçlara ulaşabildiği Zeki’de somut bir şekilde görülebiliyordu.
Her akşam, evet istisnasız her akşam iş dönüşü eve geldiğinde içeri girer girmez bağırmaya başlardı. Zavallı Ceyda merdivenlerden yuvarlana yuvarlana iner ve babasının iş çantasını elinden alır, yukarı oturma odasına çıkarırdı. Biraz daha bağırıp çağırıp emirler yağdırdıktan sonra Zeki de yukarı çıkardı. Ama hiç fark etmezdi. Ceyda için bütün gün çalışıp didinen babasının, Ankara’da bir numara olan ve ensesi kalın bir sürü ahmağın önünde eğildiği operatör doktor Zeki’nin çantasını taşıma şerefine nail oluyordu. Az şey miydi bu?
Aynı ihtimamı geri zekalı karısından da bekliyordu. İstediğini bulamayınca da onu adam etmek için gayret sarf ediyordu. Ve ne yapıyorsa onun iyiliği için yapıyordu. Bu mantıkla bakıldığında kendisine bağırttığı için Esra’nın muhterem kocasından her an özür dilemesi gerekiyordu. Neredeyse kuzuyu yiyen kurdun kuzudan diş kirası istemesine benzeyen güçle karışık ahlakı düşük bir egoizm patlamasının dışa vurumuydu sıkça aralarında yaşananlar.
Tam bir cezaevine dönmüştü hayat. Esra için aile hayatının en güzel karşılığı bu olabilirdi. Kendisi de müebbet hükümlü. Dışarıdan bakanlar bunun fazlasıyla abartı olduğunu söylese de gerçek ne yazık ki böyleydi. Bu evlilikten kurtuluş yoktu.
Bazen herhangi bir konuda Esra ciddi bir direnç gösterdiğinde Zeki biçimsiz parmaklarını deccalın gözüne sokar gibi kıvıra kıvıra gözlerinin önünde sallar, keskin bakışlarıyla öyle bir bakardı ki, Esra karşısında çipil kirpiklerin titreştiği göz kapaklarını Pandora’nın kutusunun kapakları sanırdı. İçine öyle bir korku düşerdi ki, tarifini kendisi bile yapamazdı.
Zamanla bu kısa tehdit parodileri Esra’nın ayrılma fikrini asla gerçekleştiremeyeceğine dair kesin bir inanca sahip olmasına sebep olmuştu. Zaten zamanla yani on yılı devirdikten sonra bunun imkansız ve evliliğinin bir çeşit müebbet hapis olduğunu kabullenmek zorunda kalmıştı. Hiçbir zaman boşanmak gibi olmayacak bir ümide kapılmıyor, sadece Zeki’nin yaşadığı ve aile fertlerine yaşattığı narsist fırtınalardan en az zararla kurtulmanın yollarını arıyordu. Ceyda ve kaynanası Macide’nin durumu da ondan çok farklı değildi. Kör pencereler ve sağır perdelerin gerisinde kimsenin kestiremediği bir toplama kampında yaşıyorlardı. Ve bu kaderiydi Esra’nın.
Parayı ve saygınlığı hayat felsefesi edinen Zeki için evlilik sadece dışarıya yansıttığı bir vizyondu. Bu yaştan sonra tekrar sil baştan yapmayı gözü kesmediği gibi, böyle bir şeye gerek de görmüyordu. Onun dar mantığına göre yıllarca okumuş, hatta uzmanlık almış bir doktordu. Doçentliği bile vardı. Kolay gelmemişti bu aşamaya. Üstelik Ankara’nın en tanınmış cerrahlarındandı. Müşterileri içinde önünde el pençe duran yüksek zümreden o kadar çok kişi vardı ki… Bu kadar kişiyi önünde ibadete zorlayan birinin yani kendisinin hata yapması diye bir durum söz konusu bile olamazdı.
Ya çevresindekiler öyle miydi? Çoğu doğru dürüst okumuş yazmış bile değildi. Karizma dersen ayakaltında… Çoğunu başları ezilecek böcekten farklı görmüyordu Zeki. Karısı, çocuğu ve anası diye ayrım yoktu onun mantığında. Böcek her zaman böcekti.
Zeki, ailesi adına yılbaşını Uludağ’da geçirmeye karar vermişti. Her zaman olduğu gibi kimseye sormamış, böyle bir şeyi kendisi adına bir zül olarak görmüştü. O bir şeye karar vermişse, vardı bunda bir hikmet. Ailesi adına hayrı ve şerri en bilen Zeki’ydi. Başkası asla olamazdı.
Beyefendi saltanatı ve teşrifatı sevdiği için önceden haber verirdi gideceği yeri ve zamanı. Onun için daha kapıdan girmeden başgarson hazır ola geçerdi. Ondan sonrası malum… Bir izzet, bir ikram…
Kimse kimseyi bedavadan göklere çıkarmaz. Garsonlar önceden aldıkları bahşişler ve Zeki’nin ne kadar cömert olduğuna dair işittikleri hatırına yaltaklanıyorlardı. Paranın insanı nasıl köpekleştirebildiğini Zeki gibilerin yanında duran hayret ve ibretle görebiliyordu. Zeki’nin etrafına koku almış köpek gibi dilleri dışarıda dolaşanları normal bir insan görse hayatına son vermeyi bile düşünürdü. Nitekim Esra bir ara düşünmüştü. Para için yaltaklanan garsonları, tezgahtarları görünce meslekleri ne olursa olsun, diğer mesleklerde de aynısının olabileceği olasılığı insanın kendine ve insanlığa güven ve inancını yok ediyordu. Ötenazi isteği bu ruh haliyle bir çeşit kurtuluş olarak görülüyordu o zaman.
Çevresindeki insanların yaltaklanmasında elbette Zeki’nin de çıkarı vardı. Zevk alıyordu en azından. Hatta zevkten öte orgazm yaşıyordu köpekleşen insanları seyrederken. Bunun böyle olduğuna Esra yemin bile edebilirdi. Zeki o kadar çok para kazanıyordu ki, normal harcamayla tüketemeyeceğinin kendisi de farkındaydı. Yaptığı akıllıca yatırımlar sayesinde yattığı yerden parasına para katıyordu. Onun aradığı ve beklediği başka şeyler vardı. Her gittiği yerde baş tacı edilmek, en iyi şekilde ağırlanmak istiyordu. Böylece aynı zamanda böcek olarak gördüğü insanları ezmek ve onlara ezilmenin zevkini yaşatmak…
Onların da hallerinden pek şikayetçi oldukları söylenemezdi hani. Şef garson alacağı bahşişin hayaliyle imkan olsa paspas olup önüne serilecekti. İltifatın, tazimin böylesini tiyatro sanatçıları becerebilirdi belki. Arkasından zengin kıro diye atıp tuttukları Zeki için yüzüne karşı mümkün olsa zemin hizasından aşağı ineceklerdi. Paranın ve menfaatin köpekleştirdiği bu dünyayı görmekten nefret eden Esra, bu anlarda başını başka tarafa çevirerek bir nebze olsun kendini korumaya çalışıyordu. Her seferinde kırk dereden su getirerek karşısında sahnelenen iğrenç oyundan birkaç saniye olsun kurtulmanın yollarını arıyordu. İstediği başarıyı her deneme gösteremiyordu tabi. Karşısında kim vardı? Şeytana bile pabucu ters giydirecek yeteneğe sahip Zeki’ye kül yutturmanın imkanı var mıydı?
‘Hoş geldiniz sayın hocam. Teşriflerinizle bizi tenvir eylediniz!’
Şef garson özenle seçtiği kelimeleri özellikle yüksek sesle ve duygu çeşnisi verilmiş bir ses tonuyla söylerdi ki, bahşişi artsın. Kısa zamanda personelin tamamı ne kadar narsist biri olduğunu öğrenmişti. Onun için tazimde kusur etmemek için adeta birbirleriyle yarışıyorlardı. Nasıl olsa sabahtan akşama kadar ne hanzolara yalan yere saçma sapan methiyeler düzmüyorlar mıydı? Zeki en azından okumuş yazmış ve çevresinde tanınan, sevilen bir doktordu. Üstelik son derece cömertti. Böyle birine hizmet edilmez de kime edilirdi?
Daha salondan içeri girer girmez bütün dikkatler üzerlerine çevrilirdi. Eğer oralardaysa patron bile yanlarına gelerek masalarına kadar kendilerine eşlik ederdi. Tabi bu arada diğer masadakiler bu kadar teşrifat edilenin kim olduğunu meraklı bakışlarla anlamaya çalışırlardı. Bu bile Zeki için doyumsuz bir zevkti. Zevke geldikçe kesenin ağzını açar, kesenin ağzını açtıkça yaltaklanmalar ayyuka çıkardı. Bu arada Zeki’nin Ben’i de tavan yapardı.
Çevredekiler meraktan çatlamamak için ellerine geçen ilk fırsatta en yakınlarındaki bir görevliyi yanlarına çağırıp, ihtişamla içeri giren müşterinin kim olduğunu öğrenmeye çalışırlardı. Kimi tahmin ettiği gibi üst düzey bir bürokrat çıkmadığı için dudak büker, kimi de soylu zenginlerden olmayan bu ne oldum delisi doktora verip veriştirirdi. Ama önemli bir kesim gıpta ile bakardı. Zeki’nin istediği de buydu zaten.
Hatta kadınların çoğunun Esra’nın yerinde olmak için neleri verebileceklerini ima eden bakışları karşısında Esra’nın ağzı bir karış açık kalırdı. Kendi vermişti en önemli şeyini de ne olmuştu? Mutlu muydu? Esra kadınların ne demek istediklerini bakışlarından anlayabiliyorken, kadınlar neden onun bakışlarından yaşadığı işkenceli hayatın isyan ve pişmanlıklarını göremiyorlardı? Ve ne kadar meraklılardı kadınlar iyi bir hayat elde edebilmek için o en kıymetli hazinelerini vermeye…
Zeki ve ailesinin her zamanki yerleri hazırdı. Geleceğini önceden söylediği için masası rezerve edilmişti. Salonun iki pencere önüne denk gelen girişe göre sağ karşı köşesiydi kabul yeri. Özel bir sebebi yoktu. İlk geldiğinde burayı beğenmiş, kendisine burayı uygun görmüştü ya mesele bitmişti. Her hareketi aşağı yukarı böyleydi. Taktı mı tam takardı. Eğer o masa boş olmasaydı, bu akşam o restorana asla adımını atmazdı. Bir hata sonucu masa verilmiş olursa, hatayı yapanın işine son verilmesi için birbirine katardı ortalığı. Hatırlı ve sürekli müşteri olduğu için de kimse karşısına çıkamaya cesaret edemezdi.
Nitekim bu akşam da dediği gibi oldu. Şef garson kendilerini bekleyen masaya kadar patronla birlikte kıskanç bakışlar nezaretinde eşlik etti. Hatta siparişi bizzat kendisi aldı ve şef garsona verdi.
Sipariş verirken de narsist kişiliğini konuşturuyor, kimseye fırsat tanımıyordu. Cümleleri hep üst perdeden ve tahkir ediciydi:
‘Sen oradan bize her zamanki içkimizden ver bakalım. Biraz nefeslenelim. Sonra seni çağırırız.’
‘Emredersiniz hocam.’
‘İyi, hadi bakalım.’
Eliyle de önemsemeyen bir tavırla kaybolun der gibi işaret çekerdi. Patron nezaketen Ceyda ve Esra’ya da ayrı ayrı ne istediklerini sormuş fakat her zaman olduğu gibi cevabı Zeki’den almıştı. Olayı dışarıdan izleyenler ilk önce yani biraz önceki imrenme tufanından kurtulmayı başarabilen müşteriler, elbette Esra’ya kızıyorlardı. Neden Zeki karşısında bu kadar ezildiğini ve kendi tercihleri için neden ısrar etmediği noktasında acımasızca suçluyorlardı. Ama onları tanıdıkça aslında Esra’nın en doğrusunu yaptığını kabullenmek zorunda kalacaklarının farkında değillerdi.
Zeki’nin canı ne istiyorsa, neyi seviyorsa doğrusu oydu. Ev halkı ona uymak zorundaydı. Dışarıdan bakanlar gerek Ceyda’yı, gerekse Esra’yı pısırıklıkla, kişilik yoksunluğuyla suçlayabilirdi. Esra en azından şef garsonun böyle bir şey yapmayacağına adı gibi emindi. Çünkü böyle bir ihtimal karşısında Zeki’nin neler yapabileceğine bizzat şahit olmuştu.
Ne mi yapardı Zeki? Asar keser miydi? Hayır. Öldürür müydü? Elbette hayır. Peki ne yapardı da çevresindekilerin gözünü bu derece yıldırmış, onları karşı koyamaz hale getirmişti? On dakikalık bir yemek için ihtilafsız yarım saat konuşurdu. Bağırır, çağırır, karşısındakinin bile kabulleneceği ince hakaretler ederdi. Yapmadığı iş değildi ki, boş boş konuşup milletin başının etini yemek. Mitralyöz gibi, nefes almadan öyle bir konuşurdu ki, menziline giren istisnasız herkesin kafası kazana dönerdi. Artık gerisini siz tahmin edin…
Onu tanıyanlar böyle bir afete maruz kalmaktansa kısa yoldan onun dediğini yapar, suya sabuna dokunmadan çalıyı dolaşmayı yeğlerlerdi. En doğru ve en kestirme yol buydu. Esra ve Ceyda’nın yaptığı da buydu. Bu yüzden şef garson siparişleri alırken artık fazla ısrar etmiyor, en azından bayanları daha fazla utandırmamak adına kısa yoldan ikram faslına geçiyordu.
Yemek bitip de masadan kalktıklarında yemek bedelinin neredeyse iki katını bahşiş olarak dağıtmış olurdu. Tabi bu yüzen araba kapısına kadar patron önde şef garson arkada uğurlanırdı. Bunun adı ailecek bir yılbaşı eğlencesi olurdu…



Serdar Adem



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6204
2 Firari Fırtına 4267
3 Mustafa Ermişcan 3485
4 Hasan Tabak 3349
5 Nermin Gömleksizoğlu 3043
6 Uğur Kesim 2936
7 Sibel Kaya 2768
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2598
9 Enes Evci 2471
10 E.J.D.E.R *tY 2227

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:6950 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com