Romanlar

Kadınlığını Arayan Kadın 5
Okunma: 82
Serdar Adem - Mesaj Gönder


5. Var bir Hayır

‘Hadisene Esra ya! Seni mi bekleyeceğim ben her sefer. İlk defa gidiyor değiliz.’
‘Boyun devrilsin inşallah beklemekten, iblis!’
Bu nasıl hayattı? Böyle bir hayatı denemek için gelmişti dünyaya. Tamam bir halt yemişti ama on beş yıla yakın zamandan beri bunun diyetini ödemiş olmalıydı. Ağır cezaya mahkum edilmiş caniler, katiller bile zamanla iyi halden yararlanarak erken tahliye olabiliyorken Esra’ya neden Zeki ile olan evlilik mahkumiyetinden kurtuluş hakkı tanınmamıştı? Böyle bir kader olabilir miydi? Tanrı nasıl ve ne hakla kendisini baştan itibaren ebedi cezaya mahkum etmek istemişti. Yoksa Hindular gibi reankarnasyon denen bir olay sonucu dünyaya gelmiş de geçmiş yaşamındaki günahlarının cezasını mı çekiyordu Esra olarak?
‘Esra, sallanma tembel hayvan gibi! Ceyda’yı da kendine benzettin sonunda. O da hazır değil.’
Yaşadığı bir işkence değil miydi yoksa? Yanlış olan, hatada olan Esra mıydı? Kendi adına her şeyi Zeki’nin düşünmesi ve sürekli onu kaba da olsa bir şekilde yönlendirmeye çalışması aslında Esra için bir nimet, farkına varamadığı bir imtiyaz olabilir miydi? Tanrı’nın malzemesi tükenmiş gibi erkeğin kaburgasından yarattığı zavallı kadının yaşamak ve yaşadıklarıyla övünmek orunda olduğu bir kader mi?
Böyle düşünmekle Esra yavaş yavaş kafayı yediğine hükmediyordu. Eğer bunun tersi doğruysa yani Esra’nın hayatı bir işkence ve eziyetten oluşuyorsa, Tanrı neden görüp de yardım etmiyordu? Diyelim ki milyarlarca kulları arasında göremedi, her daim kara bir duman gibi göğü tutan ahlarını vahlarını da duymuyor muydu? Daha fenası görüyor, duyuyor da kadın olduğu için umursamıyor muydu? Ya da Tanrı’dan medet ummakla aslında boşa zaman mı kaybediyordu?
Sorular kızgın bir lav gibi Esra’nın bedeninde kol geziyordu. Her soru bir başka soruya yol açıyordu. Esra hangisine cevap arayacağına şaşırıyordu çoğu zaman. Bir insan içeride ve dışarıda nasıl birbirine zıt iki kişiliğe bürünür anlamak mümkün değildi. Zeki bile olsa mümkün değildi. Eline insan hayatı emanet edilen, bazen saatlerce süren ameliyatlara giren bir kişi nasıl bu kadar kaba ve nobran olabilirdi? Olsa bile bunu işine yansıtmadan nasıl hayatını sürdürebilirdi? Evlilik dedikleri sahte binbir türlü dalavereyle çoğunlukla kadını, nadiren de erkeği ters köşe yapmak ve müebbet mahkum etmek midir? Çevresinde aile hayatı yolunda giden bir tek çift göremediğine göre dost bildiklerin gencecik civanları sünnet münnet ayağıyla evlendirmek için akbaba gibi üşüşmeleri nedendi? Esra artık eş, dost, tanıdık ya da akraba kimseye güvenmiyordu. Aklına estikçe ‘Lanet olsun hepinize!’ diye ilenip duruyordu. Dünyanın üzerindeki o kara bulutlar kendisi gibi dünyanın her köşesinde cehennem hayatına mahkum edilen biçarelerin ahları olmalıydı…
En acısı da yaşamak zorunda kaldığı cehennem hayatını kimseye anlatamıyor olmasıydı. İnandıramıyordu kimseyi. Havsalaları almıyordu çünkü. Haksız da sayılmazdı aslında. Bunu Zeki’nin en yakınındaki Esra anlayamamıştı ki, bir başkası anlayabilsin. Böyle zor bir manevrayı değme tiyatro sanatçıları ancak başarabilirdi. Zeki’de gizli bir rol yapma ve taklit yeteneği mi vardı? Esra’ya göre halüsinasyon ile birlikte rol yapma yeteneğine de sahipti. Hem de fazlasıyla. Buna bir de lityum yoksunluğunun yarattığı depresyon eklenince tanımaz ve çekilmez oluyordu Zeki. Ama bunun farkında mıydı derseniz, ona emin değildi. Özellikle hayal görme noktasında içine düştüğü açmazın özgüvenin arkasına gizlenmiş son derece güçlü bir narsizmin etkisiyle kendisi bile farkında değildi.
Bir dediğini kısa bir zaman içinde unutması hatta tam tersi bir tutum sergilemesi karşısında yaşadığı köklü değişimi yüzüne vurduğunuzda gösterdiği tepki gerçekten ciddi derecede ruhsal sıkıntı içinde olduğuna dair tahminleri karşı konulmaz derecede güçlendiriyordu. Bunun en belirgin örneğini daha birkaç ay evvel Uludağ gezisi sırasında yaşamak zorunda kalmışlardı. Ne yazık ki şimdi de yılbaşı bahanesiyle yeni bir Uludağ gezisinin arifesindeydiler.
Evliliğin Esra gibiler için tam anlamıyla bir esaret olduğu artık vazgeçilemez bir takıntı haline gelmişti. Tutukluluktan daha fena bir şey... Hükümlülük mesela, hem de ağırlaştırılmış müebbet cinsinden. Karar verilmiş, kalem kırılmıştı. Bu aşamadan sonra Esra için geri dönmek diye bir ihtimal olamazdı. Zaten genç yaşta ana babası ölmüş bir kadın için hele ki bastırılmış duyguları yüzünden kadına aç aslanlar gibi hasret bir toplumda geri dönmek gibi bir ihtimal olamazdı.
Normal olarak birçok kişi yılbaşını Uludağ’da geçirmek için can atardı. Böyle bir imkana fazlasıyla sahip olduğu için kim bilir kaç kadın Esra’nın yerinde olmak isterdi. Hatta olayın sonucuna odaklananlar için her ne pahasına olursa olsun böyle bir imkana sahip olabilmek için neler vermezlerdi neler. Halbuki Esra için mesele dışı seni yakar, içi beni türünden bir şeydi. Hiçbir şey göründüğü gibi değildi. İnsanlar altın olsun da isterse kelepçe ve pranga şeklinde olsun diyecek kadar gaflet içindeydiler. Yine kıskançlıkla yerinde olmak isteyenler kan tükürmek için bile olsa altın leğene sahip olmak için feda etmeyecekleri hiçbir şey olamayacağına inanıyorlardı. Bu yüzde hiç beklemedikleri bir sonla karşılaştıkları için genç yaşta batağa saplanan nice kadın vardı memlekette.
İş işten geçtikten sonra yapacak bir şey kalmıyordu. Evet ama yine de saçı uzun aklı kısa bu varlığa bir şekilde ulaşabilmek mümkün müydü? En büyük hazinesini vermek pahasına baş koyduğu yolun ne büyük tehlikeleri barındırdığını anlatmak… Esra hiç sanmıyordu böyle bir şeyin olabileceğini. Öyle olsaydı kendi düşmezdi bu hataya en başta. Ne yazık ki bu bir kaderdi. Hem de Tanrı’nın değil, gözünü lüks ve kariyer bürümüş kadının kendi eliyle çizdiği kaderi…
Esra bambaşka alemlerdeydi. Zeki’nin boğuk sesinden saçmalıklarını duymuyordu. Bir yandan hazırlanıyor, bir yandan da kirpiklerinden süzülen ateşten damlalarla dertleşiyordu.
‘Ben olamasam kendi başına nasıl yaşayacaksın kuş beyinli?’
O kendini altından kelepçe ve prangalarla müebbede mahkum edilmiş bir kürek mahkumu olarak görüyordu. Yine o başkalarının gördüklerinin aksine kendini, ayaklarına dünyanın en değerleri madenlerinden ağırlık keseleri bağlanarak denize atılan bir mazlum olarak kabul ediyordu. İnsanlar böyleydi işte. Eski tabirle insanlar çevresindeki her şeyi zahire yani dış görünüşe göre değerlendiriyor, görebildiklerinin gerisinde belki tahmin ettiklerinden çok farklı bazı gerçeklerin olabileceğini kabullenmekte zorlanıyorlardı.
Daha yolculuğa gitmeden başlamıştı çile. Evden adımlarını bile atmamışlardı. Her yıl bu tip gezilere defalarca gittikleri için başına gelecekleri önceden tahmin eden Esra’nın huzursuzluğu günler öncesinden başlamıştı. Bu yıl Viyana’ya gideceklerdi. Tek fark buydu. Ve buna da yine her zaman olduğu gibi Zeki karar vermişti. Tanrı bile kullarına inanıp inanmamakta serbestlik tanıdığı halde, Zeki karısına ve kızına öz iradelerini sorma hakkı bile vermiyordu. Böyle bir psikopattı Ankara’nın ünlü cerrahlarından Zeki Bey…
Esra da Ceyda da girmek istemiyorlardı. Zeki ile değil dünyada bir yere, cennete bile gidilemezdi çünkü. Evet cennete bile gitmek istemiyorlardı. Özellikle de Esra. Bazı hocalardan kadının öbür dünyada da ebediyen aynı erkeğin karısı olarak kalacağını duyunca dinden çıkmayı düşünmüştü. Böylece nikahları düşecek en azından öbür dünyasını kurtaracaktı. Sonrada daha mantıklı düşünmeye başlamış ve böyle bir saçmalığın Tanrı tarafından dayatılmış olamayacağına hükmetmişti. Böyle bir saçmalık büyük olasılıkla son zamanlarda inançları ayaklar altına düşüren ekran kalpazanlarının hezeyanlarından biri olmalıydı.
Biri duysa kızardı kesin. Böyle büyük bir fırsat geri tepilir mi diye. Rahatlık batıyor bile derlerdi. Evet işin aslını bilmeyenler için rahatlık batması şeklinde görünüyordu. En ünlü resimlerin bile yakından bakıldığında hata ve kusurları olduğu görülebilirdi. İnsan hayatı da öyle olmalıydı. Uzaktan bakınca acemi fırça darbeleri belli olmuyordu. Ama yaklaştıkça hele bir de olaya dahil oldukça sanıldığının aksine öyle olmadığı anlaşılıyordu. Onun için Esra çevreden kendisine yöneltildiğini tahmin ettiği eleştirilere pek kulak asmıyordu.
Öyle ya her ikisinin altlarında sıfır arabalar vardı. Özellikle Zekinin jipi nereden baksanız yarım milyon ederdi. Çankaya’nın en lüks yerinden milyonluk bir inşaatları bitmek üzereydi. Bugün yarın taşınacaklardı. Böyle bir imkan kolay kolay herkese nasip olmazdı. Dolayısıyla insan böyle bir durumda kan yutsa kızılcık şerbeti içtim demeliydi. Ah bir de bu iş ağızdan çıktığı gibi kolay olsa…
Evet onlar tepiyorlardı birçok kişinin hayallerini süsleyen rüya gibi bir tatili. Vücudunun bir yerinde ağrılı sancılı rahatsızlığı olan birisi tarihi ve turistik yerleri gezerken nasıl keyif almazsa, Esra da aynı şekilde en ufak bir zevk duygusu hissetmeyeceğini biliyordu. Daha öncekilerin hiçbirinde hissetmediği, hissedemediği gibi… Özellikle geçen seneki Roma gezisi, bunun en güzel örneğiydi. Bu senenin farklı olacağına hiç ihtimal vermiyordu.
Bir gece önceden valizleri hazırlarken beyefendiye hangi gömlek ve pantolonlarını hazırlaması gerektiğini sorduğunda, her zamanki gibi:
‘Bir şeyler koy işte…’ diye geçiştiren Zeki, Uludağ’da otelde valizleri açtığında kıyameti koparmıştı. Anlamsız bakan karanlık gözlerini vahşi bir nefretle Esra’ya dikmiş, eğri küt parmaklarıyla Deccalın gözünü çıkarmak isteyen Mehdi edasıyla haykırmaya başlamıştı:
‘ Mavi ekoseyi neden getirmedin alına da mesela krem keteni? Bunca yıldır aynı evde yaşıyoruz. Kocanın ne giyeceğini bilmiyor musun be kadın?’
Sabah söyleyebilir miydi ne götürmesi gerektiğini? Evet bal gibi de söyleyebilirdi. Böylesine üstün meziyetli bir insana soru sorulamazdı. O ne zaman fikir beyan etmek isterse o zaman ederdi. Belki aslında söyleyecekti. Ama Esra fırsat vermemişti ki. Haddini bilememiş ve ünlü cerraha, Ankara’nın gözdesine soru sormak gibi bir terbiyesizlik yapmıştı. Eee o zaman sonucuna katlanacaktı. Biraz burnu sürtülsün adam olur diye düşündü. Sonra evlendiklerinden beri adam olamayan Esra’nın bundan sonra da düzeleceğine hiç ihtimal vermedi.
Evet bunca yıldır aynı evde yaşıyorlardı. Karı koca oldukları da doğruydu. Ama Esra’ya göre bir gün sonra ne yapacağını, ne yiyeceğini ve ne giyeceğini Zeki denen psikopatın kendisi bile bilmiyordu. Kesinlikle abartı ya da antipatik bakış açısının doğal bir sonucu değildi bu yargı. Bilmiyordu işte. Bilmiyordu. Söylemiyordu değil. Esra’nın yaşam deneyimleriyle sabitti. Bazen söylediği oluyordu. Ama o zaman da inkar ediyordu. Olur mu öyle şey demeyin. İnkar ediyordu. Ve bu inkarı en üst perdeden ve yine mehdi deccal tiradı şeklinde oynadığı için her zaman olduğu gibi Esra’nın nutku tutuluyordu. Sinirlendiği zaman insanlıkla uzaktan yakından ilgisi kalmıyordu. Masallardaki kılıktan kılığa giren cinler periler gibi insan hayvan arası bir şey oluyordu. Kamyon altında kalmış gibi pörtleyen kirli kara gözleri ve eğri parmaklarıyla bakanın gönlüne korku salacak cinsten bir varlığa dönüşüyordu. Kadın başıyla Esra ve baba baskısından iyice kişiliksizleşmiş Ceyda’nın böyle bir canavarla tek başlarına mücadele etmeye imkan ve ihtimalleri yoktu.
Mesele bilip bilmeme değildi aslında. O dediklerini getirmiş olsa bir başkası için aynı fırtınayı koparacaktı. Mesela mavi değil yeşilde ısrar ederdi bu sefer. Keten pantolon olmazdı da parmak arası terliği olurdu. Birilerine daha doğrusu gücü yettiklerine hükmetmedikçe, eziyet etmedikçe sadist ruhu huzur bulamıyordu. Annesine bile olur olmaz yere bağırıp çağıran birinin karısına ve çocuğuna eziyet etmesi garip karşılanmamalıydı.
‘Uçağı kaçırırsak Esra anandan emdiğin sütü burnundan getiririm o zaman.
Yıllardan beri burnundan getiriyordu zaten. Bundan ötesi mi vardı? Hayat tam anlamıyla cehenneme dönmüştü ikisi için de. Yalnız bir şeyin farkındaydılar. Genellikle bağırıp çağırıyordu. Dudak tiryakiliği bir şeydi bu. Daha ötesine gitmiyordu. Yani kaba kuvvet kullanma gibi. Olay eğer böyle bir durum sonucunda kontrolden çıkarsa, mesleki kariyerine zarar verebilirdi. Emniyet, savcılık ve basının karışması halinde bütün cephelerde aynı anda savaşamazdı. Osmanlı bile çok cephe yüzünden kaybetmişti. Kendini Osmanlı kadar kuvvetli ve kudretli gören Zeki, nerede durması gerektiğini, bir iki acı tecrübe dışında iyi ayarlıyordu. Onun için genellikle bağırıp çağırıyor, birkaç eşyayı kırıp döktükten sonra ev halkının huzurunu bozduğuna iyice ikna olduktan sonra orgazm oluyordu. Buna sıradan bir zevk denemezdi, kelimenin tam anlamıyla orgazmdı yaşadığı. Gözlerindeki vahşi şehvetten rahatlıkla anlaşılıyordu duyguları.
Esra valizleri hazırlarken kendisine danıştığını, kafana göre hazırla bir şeyler cevabını aldığı, bunun üzerine en çok sevdiği ve tercih ettiklerini yanına aldığını söylese de nafile. O öyle bir şey söylemezdi. Velev ki söylemiş olsaydı bile gaflet anına denk gelmiş olmalıydı.
Esra böyle bir çelişkinin defalarca tekrar etmesi karşısında bunun manyaklıktan çok öte bir şey olduğunu düşünmeye başlamıştı. Ve bu fikrinde sonuna kadar haklıydı. Sonuna kadar… Yılların doktoruydu. En ufak bir hata kabul etmeyen ne çetin ameliyatlara giren ve ne hikmetse hata yapmayan birinin kaç gün geçerse geçsin söylediğini unutarak inkar etmesi kabul edilebilir olamazdı. Ya çift kişilikli bir ruh hastasıydı ya da bu zulmü zevk almak için bilerek ve isteyerek yapan bir zalim.
Birincisine neredeyse hiç ihtimal vermiyordu Esra. Öyle olsa idi bu hastalık bir kere bile ameliyatlarda ortaya çıkmaz mıydı? Öyle olsa saatlerce hasta yakınları ile yaptığı periyodik bilgilendirme sohbetlerinde ortaya çıkmaz mıydı? Bugüne kadar hiçbir hastasına verdiği ilacı ve uyguladığı tedavi sürecinin en küçük bir ayrıntısını unuttuğu görülmemişti. Öyle olsa Ankara’nın hatta memleketin en namlı doktorlarından biri olamazdı herhalde…
Ama ne çare ki her zaman olduğu gibi tatili zehir eden Esra’ydı. Kesinlikle Zeki değildi ve öyle mübarek bir kişinin böyle acizlere mahsus bir hata yapmasına imkan ve ihtimal olamazdı. Pantolonunu, gömleğini ya da bir başka önemli aksesuarını unutmuştu. Beş günlük yılbaşı tatili için böyle bir kusur affedilir olabilir miydi?
Onun kızması için sebep o kadar çoktu ki… Arabalarını park ettikten sonra Ebru Gündeş’in sahne alacağı otele doğru çok da uzun olmayan bir yoldan yürüyerek giderken homurdanan oydu. Bodur boyu ve tıknaz vücuduyla seke seke önden giderken valizi yüklediği Esra ile diğer birkaç parça eşyanın bulunduğu çantayı taşımak zorunda olan Ceyda iki adım geride kalınca kükreyen de aynı mübarek kişiydi: Operatör doktor Zeki Ünal Bey…
‘Sizi her zaman peşimde sürüklemek zorunda mıyım be! Güya genç olacaksınız! Hey yavrum hey… Açın pergelleri de bekletmeyin adamı. Hava buz gibi, donacağız!’
Sözde erkek olduğu halde eşyaları karısına kızına taşıtmaktan utanacağı, arlanacağı yerde zeytinyağı gibi su yüzüne çıkma arsızlığını ancak Zeki gibi kafası bozuk bir anne ve vitrin süsünden farkı olmayan pasif bir babasının elinde yetişmiş ruh hastası biri yapabilirdi. Başkası değil. Havanın soğuk olduğu doğruydu ama bunun için hamallarına bağırıp çağırmak yerine adımlarını hızlandırıp günahkar bedenini bir an önce otelin lobisine atabilirdi. Ama amacı başkaydı insan görünümlü iblisin.
Babasını maymun gibi oynatan annesinin entrikalarıyla büyüyen Zeki kadından nefret ediyordu. Bütün insanlar onun gözünde ayakaltında ezilecek böcektiler. Kadınların yeri bir başkaydı. Onlar eziyet ve işkence ile ezilmeliydiler. Başta Esra ve Ceyda olmak üzere annesi en yakın çevresinde sözü geçen kadınlardandı. Biraz da ekmek parası kazanmak için bürosunda sekreterlik yapmak zorunda olan Şeyma’ya eziyet edebiliyordu. Bu bile içindeki intikam ateşini sürekli olarak söndürmeye yetmiyordu.
Otelde hangi odayı tutacakları kaçta yemeğe ya da kahvaltıya inecekleri, hangi aktivite ve eğlencelere ne kadar katılacakları hep Zeki tarafından belirleniyordu. Ve bunun adı ailecek yılbaşı tatiliydi. Kurbanın bile kurban edilirken bir ayağı hayvana hürmeten serbest bırakılırken Esra ve Ceyda’ya tatil denilen ortamda bile hiçbir söz hakkı tanınmıyordu. Karışmadığı, müdahale etmediği tek yer tuvaletti. Evet aynen öyle. Dışarıdan bakınca bir elleri yağda bir elleri balda görünen doktor Zeki ailesinin gemlerini gevşettiği tek yer ne yazık ki, tuvaletti.
Bunu Esra birine anlatsa imkanı yok inanmazdı. İnanmamak bir yana bulup da bunuyor diye kınanır, ayıplanırdı. Bunun böyle olduğunu çoğu zaman arkadaşlarını, ahbaplarının gözlerindeki alaycı bakışlardan okuyabiliyordu. Nadir olarak ailecek görüştükleri bile anlamakta güçlük çekiyordu. Değil ki uzaktan görenler anlayabilsin… Asıl en çok bu ona acı geliyordu. Sonun da sigara tiryakisi de olmuştu. Bu işkencenin Ceyda’da nasıl bir karşılık bulacağını aklına gelen abuk sabuk ihtimaller yüzünden düşünmek bile istemiyordu.
Yılbaşı eğlencesi kayak faciasıyla sona ermişti. Kaymak isterken, daha doğrusu kaymak istemediği halde beyefendi tek başına kayamadığı için peşinden gitmek zorunda kalınca düşüp bileğini incitmese beş gün planlanan tatil iki günde sonlanmayacaktı. Normal şartlarda böyle bir şeye üzülmek gerekirken Esra’nın sevincine diyecek yoktu. Ağzı kulaklarına varıyordu. Bir ayağı pahasına da olsa Zeki belasından kurtulmuştu ya, az şey miydi?
Görünürde Müslümanlığı da lafa geldi mi kimseye bırakmayan Zeki, Allah’tan gelen bu kazayı da beğenmemiş, kaymasını bile beceremeyecek kadar ahmak olduğunu açıkça ve etrafında gören olup olmadığına dikkat etmeden yüzüne çemkirmekten geri kalmamıştı. Ama bu bile Esra’nın sevincine gölge düşürememişti. Her işte var bir hayır dedikleri bu olsa gerekti. Düşmüş ayağını incitmişti ama daha büyük bir işkenceden kurtulmuştu. Bu sayede birkaç gün, süreci iyi idare ederse belki birkaç hafta Zeki belasından uzak kalacaktı. Parayla alınamayacak bu saadeti yaşamak için dayak yese umurunda olmayacaktı.






Serdar Adem



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6151
2 Firari Fırtına 4219
3 Mustafa Ermişcan 3405
4 Hasan Tabak 3293
5 Nermin Gömleksizoğlu 3001
6 Uğur Kesim 2901
7 Sibel Kaya 2726
8 Enes Evci 2424
9 Ömer Faruk Hüsmüllü 2360
10 E.J.D.E.R *tY 2213

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:281 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com