Romanlar

Kadınlığını Arayan Kadın 6
Okunma: 72
Serdar Adem - Mesaj Gönder


6. İnsan Erkekliğinden Soğur
 
Bu düşünceye ilk olarak Necla’nın okuluna geldiğinde kapılmıştı. Necla o gün kendisini biraz rahatsız hissedince müdüre eşini çağırmasını rica etmişti. Birkaç gündür keyifsizdi. Mevsim gereği baharda salgın hastalıklar artıyordu. Okullar hastalığa yakalanmak için en uygun ortamlardan biriydi. Necla biraz narin bir yapıya sahip olduğu için böyle mevsim geçişlerinde yılda bir iki kere sarsılıyordu. O gün de yaşadığı aşağı yukarı böyle bir şeydi. Nezlesi sinüzitle karışmış, zaten zayıf olan bünyesi dayanamamıştı. Başı dönmeye başlamış, o halde dersten çıkmak zorunda kalmıştı.
Metin okula varıncaya kadar ambulans gelmiş, hastaneye gitmeye gerek görmeyerek hastayı ayakta tedavi etmişlerdi. Aldığı serum ve içtiği ilaçların etkisiyle biraz kendine gelmişti Necla. Olayın aciliyetinin kalmadığını öğrenince hazır gelmişken gerek arkadaşları, gerekse idareciler Metin’i okulda misafir etmek istemişlerdi. Metin basit insanlar olarak gördüğü öğretmenlerle yakına temasa geçmekten olabildiğince sakınmaya çalıştığı halde nasıl olduysa bugün yapılan tekliflere hayır demek gelmemişti içinden.
Metin önce yok demek istemişse de öğretmenler odasına girdiğinde gördükleri karşısında bir süre de olsa kalmaya karar kılmıştı. Gerçekten gördükleri karşısında ne diyeceğini, ne düşüneceğini şaşırmış, ağzı bir karış açık kalmıştı. Hatta bir süre ortamdan o kadar kopmuştu ki ara sıra hoş geldin diyenlerin bir kısmın fark bile edememişti.
Yaptığı görgüsüzlük sayılması gerekirken öğretmenler ve müdür yardımcısı durumun eşinin rahatsızlığına vererek görmezden geldiler. Hatta müdür yardımcısı bu kadarla yetinmeyip Metin’i teselli ederek bir yandan öğretmenlere durumu açıklamaya çalışmış, bir yandan da Metin’i içine düştüğü dalgınlık uçurumundan çekip çıkarmıştı.
Halbuki Metin’in derdi bambaşka bir şeydi. Hastalık filan değildi. Gördüğü kadarıyla Necla’da ciddi sayılabilecek bir durum yoktu. Üstelik zamanında müdahale de edilmişti. Aklına gelen ve gördükleri karşısında küçük dilini yutmasına sebep olacak derecede hayretlere düşüren şeyi kimse tahmin bile edemezdi. Kendi bile tahmin edememişti. Bu öyle bir şeydi ki, hiç kimsenin yüzüne karşı söylenemezdi. Söylenmiş olsa bile kimsenin bunu kabul etme imkan ve ihtimali yoktu.
‘Endişe etmeyin Metin Bey. Hoca hanıma ilk müdahale yapıldı. Çok şükür önemli bir şey değil. Mevsim hastalığı işte… Bu sıralar salgın…’
‘Çok da umurumdaydı hastalık. Görüyoruz işte bir şey olmadığını.’ diye mırıldandı ama açıkça söyleyemedi dilinin ucuna gelenleri. Sadece sahte bir nezaketle teşekkür ederek karşılık verdi. Yavaş yavaş kendine geliyordu. Gösterilen yere oturdu. Müdür yardımcısı yine karizmasını konuşturmak için devreye girdi:
‘Bir kahvemizi alırsınız umarım?’
Metin Ankara’nın en ünlü avukatı değildi belki ama göz ardı edilecek biri de değildi. Allah göstermesin ama bir gün hukuki bir işlem yapmak durumunda kalırlarsa, böyle birini tanımaktan zarar gelmezdi. Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı olur diye boşa dememişler.
Sadece müdür yardımcısı değil diğer öğretmenler de ileride işleri düşebilecek bir kişiyi çantada keklik yapabilmek kaygısına düşmüştü. Herkes çantasında, dolabında nesi varsa ikram etme yarışına girişti.
‘Metin Bey almaz mısınız?’
‘Aaa valla almazsanız darılırım. Ta nereden gelmişsiniz okulumuza, üstelik ilk defa.’
‘Çikolata lütfen!’
Metin az da olsa ikramlardan alarak kimseyi kırmadı. Yavaş yavaş ortama uyum sağlıyordu. Yani en azından gözleri gördüğü manzaraya alışmıştı. Necla da iyi görünüyordu. Az önce revirden çıkarak içeri gelmiş kendisi için boş bırakılan Metin’in yanındaki koltuğa yerleşmişti.
Necla’nın gelmesiyle her şey normale dönmüştü. Konu havadan sudan mahallesine yönelmiş, ilk andaki seremoni yerini alışkanlığa bırakmıştı. Metin daha girmeden en fazla on dakika kalmayı planlamıştı. Ama zaman geçtikçe bir türlü kalkamamıştı. Neredeyse yarım saati geçtiği halde kalkmaya hiç niyeti yoktu. Bu arada zil çalmış, bir grup öğretmen derse giderken bir kısmı da boş zamanını değerlendirmek için odadaki yerlerini almıştı. Müdür yardımcısı baktı Metin’in kalkmaya niyeti yok, işlerini bahane ederek odasına gitti. Kalanlar bir süre daha sahte tavırlarla birbirlerine kompliman yapmaya devam etti.
Vakit ikindiye gelmiş, çıkış saati yaklaşmıştı. Metin yolda trafiğe kapılmamak için erkenden kalkmaya karar verdi. İzin istedi nazikçe. Odadakilerin gözleri paydosta olduğundan tekrar gelmesini, bunu saymadıklarını söylemekle beraber fazlaca ısrarcı olmadılar. Zaten Necla da iyiden iyiye kendine gelmiş, deminki hastalığından fazlaca belirti kalmamıştı.
Metin’in hasta olduğunu duyar duymaz okula yetişmesi hoşuna gitmişti doğrusu. İnsanın sevildiğini hissetmesi tarifi olanaksız bir duyguydu. Fena adam değildi aslında Metin. Her ne kadar hemşire Nihal ile istemediği halde gözünün önünde yaşadıklarını bildiği halde kocasını seviyordu. Her şey bir yana son derece alçakgönüllüydü, kimsenin özeliyle uğraşmaz, dolayısıyla dedikodu yapmazdı. Para, mal, mülk, kariyer gibi dünyada kalacak ayrıntılar peşinde koşmaz, bu yüzden başta kendisi olmak üzere kimsenin kalbini kırmazdı. Hepsinden önemlisi yataktaki görevini son derece ustalıkla yerine getiriyordu. Aslında bu bile kendini bilen bir kadın için fazlasıyla yeterdi. Ama biraz düşünceli gibiydi galiba:
‘Bugün pek keyifli değildin Metin, okulda yani.’
‘Öyle miydim? Bilmem ki farkında değilim.’
‘Tanımaz mıyım ben kocamı? Canlı kanlı biridir benim kocam.’
‘Her zaman insan aynı telde duramaz. Yeri gelir içine kapanır, yeri gelir coşar. İkizler burcuyum ben, bir anım birine ne zaman uydu ki?’
‘Onu biliyorum canım da, başka bir hal vardı sanki üzerinde.’
Başka bir hal vardı da nasıl anlatılırdı? Herkes kendini bilmiyor muydu? Kim üzerine alırdı ki? Havanda su dövmenin manası yoktu. Böyle gelmiş böyle gidecekti.
‘Hastaydın ya, zil çalıp oynayacak değilim ya… ‘
Hastaydı ama mevsim hastalığı… Birkaç günden beri biliniyordu. Zayıf bir vücuda sahipti. Birçok kadına musallat olan ruh halinin etkisiyle biraz da alerjik yapısı eklenince özellikle mevsim geçişlerinde hayat zindan oluyordu Necla’ya. Hepsi bu kadar… Büyütülecek bir şey değil yani. Metin’in bunu dert olması olasılığı çok zayıftı.
Birçok evli kadında olduğu gibi ruhunda aşılması güç uçurumlar vardı. Narin ve nazik kadın bedeniyle bu uçurumları geçmesi neredeyse olanaksızdı. İstese bile hiçbir zaman kendi olamadığı için bunu başaramamıştı. Kendini tanımayan, kendi olamayan, birtakım takıntı, kuruntu ve saplantılarla hayatlarına yön vermeye çalışan kadın toplulukları arasında bu engeli atlayabilen kadın bir elin parmaklarıyla sayılabilecek kadar azdır.
Toplum genelde kendini bilmeye yanaşmadığı gibi kendini tanıyan ve doğasına uygun davranma aydınlığına erişme olanağı elde eden nadir de olsa bir kadının çıkma olasılığına karşı uygulayacağı harekat planını önceden hazırlamıştı. Böyle bir kadın hafif meşreptir, çevresindeki erkeklere kuyruk sallıyordur hatta daha ileri aşamada toplum bütün hatlarıyla bu tip kadının üzerine giderken son kozunu da kullanmaktan asla çekinmez. Böyle bir kadın orospudur. Eğer bu erkekse şerefsiz ve namussuzdur.
Daha çok dul kadınlara musallat olan ancak ilk bakışta belli olmamakla birlikte evli kadınların çoğunda kanser gibi içten içe ilerleyen bu hastalık insanın doğasına isyan etmesiyle başlamaktaydı. Bu isyan ve doğanın aksine hareket, bir süre sonra insanın özellikle de kadının kendi bedenini sevmemesiyle başlayıp, kendi bedeninden nefret etmeye kadar varmakta ve kadın nefret durağına vardığında bedeni de aynı biçimde kendisine cevap vermekteydi. Necla’nın hastalıklarının çoğunun temelinde Metin’e göre bu açmaz ve çatışma yatmaktaydı. Her zaman olmasa biler bazen ona hak vermiyor değildi Necla…
Düşünemeyen, muhakeme edemeyen, kendini aşamayan bir akıl insanlığın başına felaketlerin en büyüğünü getirmiştir. Ne zaman başlamıştır bu felaket, hangi tarihte ve hangi olayla bilinmez. Belki henüz bilimin olmadığı çağlarda, insanın ölüm ve doğa karşısındaki çaresizliği karşısında düşünmek yerine bilinmezliklerde tasavvur ettiği birtakım güçlere inanmaya başlaması ve zamanla kullanılmayan organların körelmesi yasası gereği düşünme yeteneğini tamamen kaybetmesiyle…
Bedenini insanı yani aslında kutsal erkeği yoldan çıkaran ve şeytanın yoldaşı, arkadaşı olarak gören bir kadından kendisini sevmesini ve kendisine saygı duymasını beklemek biraz fazla hayal olmaz mıydı? Cennette yasak meyve yenmişse bunda kadının ne suçu olduğunu, velev ki bunda kadın hatalıysa erkeğin neden bu kadar çabuk aldandığını kimse irdelemez, yorumlamaz. Sadece kadına tamah eden akıl ve fikirden mahrum bir erkeği yoldan çıkararak dünyaya sürgüne gönderilen kadının önce erkeği daha sonra tüm insanlığı yoldan çıkarmaya memur edildiğine inanılır. Aklını kullanmak yerine sadece körü körüne inanmayı tercih ederek sürü modunda yaşamayı matah kabul eden insanlara gerçeği anlatmak ne mümkündü?
Metin de o kadar ayrıntıya girmektense kısadan olayı geçiştirmek niyetindeydi. Necla ile aralarında Berlin duvarı vardı. Onu aşmaya kaç sefer teşebbüs ettiyse de her seferinde yüz geri edilmişti Necla’nın takıntı ve kuruntuları yüzünden.
‘Bu arada araba sürdüğümün farkındasın değil mi Necla? Sürücünün dikkatini dağıtıyorsun, Hani hatırlatayım da…’
Böylece Necla’nın dikkatini dağıtmaktı amacı. Ne zaman bu konu açılsa aralarında tartışma çıkıyor, morali bozuluyordu. İki taraf da geri adım atmıyordu. Metin’in insandan umudu olmadığı için tartışmaya filan girmezdi ama nasıl oluyorsa bir şekilde kendini tartışmanın ortasında buluyordu. Tartışmalarının sonu çoğu zaman uzun süre devam eden dargınlıklara sebep oluyordu. Doğrusu bıkmıştı Metin artık insan denen ahmakla tartışmaktan.
Necla için hava hoştu. O kendi türünün beş para etmediğine dair takıntılarla gayet memnundu. Enteresan ama memnundu evet, yedek parçadan yaratıldığını burnuna kakan inançlardan. Metin böyle bir aşağılık kompleksini tarif etmekte zorlansa da gerçek bu yöndeydi. Çevresindeki kadınların tamamına yakını böyleydi ne yazık ki. Çevresinde bu kalıbın dışına çıkmayı beceren bir kadın neredeyse hiç görmemişti Nihal’den başka.
İşte bir kere daha Nihal’in doldurulamayan yerini düşünüp hüzünlenmişti. Mavi gözleri bulutlandı. Aradan o kadar zaman geçmişti ki, artık daha çabuk kurtuluyordu aniden bastıran bu duygu krizlerinden. Bazen de zevk alıyordu kadını aşağılamaktan. Nihal hariç tabi… Necla ona sadece ahlaksız, namussuz demekle yetinmiyor; daha ileri giderek dinsiz imansızlığına kadar vardırıyordu. Halbuki Nihal’in dinsizliği onun kendisini yok sayan rivayetlere inanmasından çok daha akla yatkındı. Çünkü hiçbir inanç sisteminde değer verilmeyen kadın, inandığı Tanrıları tarafından beş etmez bir yedek parça olarak görünmekten gayet memnundu.
Belki de korkuyordu varlığını kanıtlamaya çalışmaktan. Belki de düşünmek, kafa yormak zor geliyordu. Ona sen ve senin gibiler insanlığın yüz karasısınız; sizin yüzünüzden insanlar yani erkekler Tanrılarına asi oldu. Yani sizin yasak meyve komplonuza kanarak dünya gibi bir çilehaneye sürgün cezasına çarptırıldılar. Şeytan sizi kullanarak insanları yani erkekleri cehenneme odun haline getirdi. Bu ve bunun gibi kadını küçümseyen, onu ne zaman şeytanın suç ortağı olduğu yönündeki sözlerle aşağılamaya çalışsa ne hikmetse Necla mutlu oluyordu.
Necla’yı başından savmaya çalıştığının farkındaydı ama zaten sevdiği kocasının bugün herkesin ortasında işini gücünü bir kenara bırakarak yıldırım hızıyla okula yetişmesi karşısında duygulanmıştı. Onun insanlığından hiçbir zaman şüpheye düşmemişti. Hemşire Nihal ilişkisine rağmen ipleri tamamen koparamayışının en önemli sebebi bu olmalıydı. Bu gerçeği kendisine açık açık itiraf etmekte zorlanmakla beraber her zaman güvendiği hisleri bunun böyle olması gerektiği yönünde onu ikna ediyordu.
‘Yesinler senin sürücülüğünü. Senin ne kadar usta olduğunu bilmeyen mi var? Sen de övünmez misin nasıl mükemmel araba kullandığınla? Sen araba sürerken değil sohbet etmek halay bile çekersin. İlk günlerde araba sürerken öpüşüp seviştiğimizi ne çabuk unuttun?’
Bu söz Metin’i etkilemek için söylenmiş olsa da asıl etkisini Necla üzerinde göstermişti. O güzel günler ışık hızıyla hayal hanesinden geçerken bir an için kadınlığını hatırlamıştı Necla. Sönmeye yüz tutmuş kadınlığını… Islanmıştı galiba biraz da. Yüzü kızardı. Derin bir nefes aldı. Zevkten yüzünde güller açıyordu. Ne güzel bir duyguydu kadınlık! Büyük ihtimal Metin de erkekliğinin Nirvana’sına çıkıyordu o günlerde.
Direksiyonda olmasına aldırış etmeyerek Metin’e sarıldı. Metin bir an ne yapacağını şaşırdı. Hatta bir ara direksiyon hakimiyetini kaybeder gibi oldu. Fakat bu ikisinin de umurunda değildi. İnsan doğasının vazgeçilmez güzelliğine olan ihtiyaç ve ihtiyacın şiddeti derecesinde yaşadığı mahrumiyet duygusu bir anda ikisinin de bütün saplantı, takıntı ve kuruntularını bir kenara itecek gücü bulmasına yaramıştı.
Daha sonra günlerce tövbe edeceği sözler fışkırıyordu iç dünyasının derinliklerinden. ‘ Anasını bellesinler böyle dünyanın da kendisine tarifi imkansız bu güzellikleri yaşamayı haram eden hoca hanımları da, hatta kadınlığını yaşamayı orospuluk olarak gören içten pazarlıklı gelenekleri de… Hepsinin anasını abaza eşekler kovalasın.’
Bu sözleri Metin duysa neler yapabileceğini o kadar iyi tahmin edebiliyordu ki… En önce hamama götürürdü. Orada baştan aşağıya bir vücut temizliği, ardından güzellik merkezine… Manikür, pedikür, kaş alma ve küllenmiş kadınlık ateşini ortaya çıkaracak makyaj namına ne varsa… Bitti mi elbette hayır.
Metin yine kucağına aldığı gibi en lüks mağazalara… Kadınlığını kocasına bile gizleyen üzerindeki bütün paspal kumaş parçalarını çıkarıp zevkle yakar, yerine mücevheri gösteren vitrin gibi kadınlığını ilaheliğe taşıyan ne kadar seksi ve güzel elbise varsa onları alırdı. Hem de yedekleriyle. Mesela dar bel kot pantolona, siyah renkli keten pantolona ya da yine siyah renkli abartılı dar olmayan diz üstü kumaş eteğe dayanamazdı.
Nihal’le yaşadıklarına dayanabildiği zaman aralarında yaşadıklarını anlatırken de buna benzer ifadeler duymuştu. O zaman Nihal’e orospu derken, muhtemelen kendine geldikten sonra kendine de aynı şeyleri söylemek zorunda hissedeceği Nihal’i şimdi daha iyi anlıyordu. Nihal Metin’e doğanın armağan ettiği ve mutlaka yaşamak zorunda bıraktığı kadınlığını ikram etmişti. Metin de özel izinle cezaevinden kısa süreli çıkmasına göz yumulan hükümlüler gibi cennete gidip gelmişti sayesinde.
Necla bunları düşünürken içinden bir ses yaşamak zorunda kaldığı bu günaha Metin’i aslında kendisinin ittiğini ihtar ediyordu. Nihal’in Necla ile aralarında yaşanan bir tartışmada yüzüne karşı sarf ettiği ‘Kocanı gümüş bir tepsi ile kendin bana ikram ettin. Ben olmasam bu ikramı bir başkası fark edecekti. Bende değil kendinde ara bir kere de hatayı…’ diyen sözleri sanki iç sesine hak vermek ister gibi kezzap gibi içini yakmaya başlamıştı. Alnında beliren çiğ damlaları pişmanlığını saklamasına engel oluyordu. Pişmandı evet ama aklıyla duyguları arasında gitgel yapan Necla, bu durumu nereye kadar sürdürebilecekti…
Metin daha fazla dayanamamış arabayı uygun bir yere çekerek Necla’nın dudaklarına asılmıştı. Hem ne asılma, aman Allahım! İftar açar gibi… Necla bu durumdaki her kadın gibi göz kapaklarını sıkı sıkıya kapamış yükselebildiği kadar en yüksek katlarına kanat açıyordu mutluluğun. Metin aynı eskisi gibi formundan hiçbir şey kaybetmemişti. Elleri muhteşem bir şefkatle bütün vücudunu okşuyor, belli yerlerde özellikle oyalanarak Necla’yı bayılma eşiğine getiriyordu.
Bu ne güzel bir duyguydu! Ne zamandan beri bu güzel duygudan mahrum kalmanın acılığı yüreğini kezzap gibi yakıyordu. Sırılsıklam olmuştu. Bir an için kendi hatalarını düşünerek Metin’in paslanmasını önleyen Nihal’e şükran duyması gerektiğini düşündü. Fakat kadınlık gururu bu noktada daha fazla oyalanmasına engel oldu. Yaşadığı güzelliğe gölge düşmemesi için bu kadar ince düşünmekten vazgeçti. Önemli ol bu andı ve bu anın en ince ayrıntısına kadar tadını çıkarmaktı.
Metin’in sadece Necla’nın dudaklarıyla yetinmeyip eskisi gibi burnu, kulağı ve boynunu emmesi bambaşka bir duyguydu. Demek ki evliler arasında da böyle muhteşem anlar yaşanabiliyordu. Madem yaşanabiliyordu da biz neden iki Almanya gibi uzun yıllardan beri birbirimizden uzağız diye kendi kendine hüzünlendi. Gözlerinden süzülen iki damla yaş, Metin’i duraklattı.
Metin aslında Necla’nın da kendisine karşı boş olmadığını, daha ötesi kadınlığını hissetmeye ne kadar aç olduğunu bu iki damlanın yakıcı güzelliğinde fark etti. Gözleri hala kapalıydı. Bütün kadınlar gibi Necla da sevişirken gözlerini kapamak zorunda hissediyordu kendini. Sanki gözlerini açarsa kendisine kadınlığını haram eden dünyanın acımasız ayıplama saldırılarıyla karşılaşacaktı. Kadın için bu dünyada ne haram değildi ki? Özellikle kadınlığını yaşamak haramdı, günahtı kadına.
Bir yandan Metin’in şehvetli dudaklarının keyfini çıkarmaya çalışırken bir yandan azgın dalgalarla boğuşan bir yüzücü gibi kadınlığının derinlerinden gelen ve hoca hanımlara verip veriştiren isyan dalgalarıyla mücadele ediyordu. Kan ter içinde kalmıştı. Bu muhteşem durumu Metin sadece şehvetten sanıyordu. Oysa aslında tam olarak öyle değildi.
Necla her zaman olduğu gibi kaybedeceği bir iç savaşın içine düşmüştü. Bedeninin, ruhunun, kadınlığının ve son noktada insanlığının en temel ihtiyaçlarıyla bu ihtiyaçları ayıp ve günah kabul eden kuruntu, ve saplantılarla boğuşuyordu. Kaybedecekti. Yine kaybedecekti. Her kadın gibi kaybetmeye mahkumdu. Göz kapaklarını araladığında her hareketini hafiflik ve ahlaksızlık gören bakışların etkisiyle saldırıya uğrayan bir kaplumbağa gibi kabuğuna çekilmek zorunda kalacaktı. Her zaman olduğu gibi kaybetmek zorunda kalacaktı. Çünkü böyle yazılmıştı kaderi kadınlığın. Gözlerden uzak bir güzellik yaşayacaksa yasaklardan, günahlardan medet umarak yaşayabilecekti. Başka çaresi yoktu. İçinden çıktığı toplumun dolduruşu ve aklından nefret ederek sürü modunda yaşamayı Tanrısal bir müjde ve vazgeçilemez zorunluluk kabul eden erkek egemen çevrenin saldırıları yüzünden kaybetmek kaderi olacaktı.
‘Beni hala seviyor musun Metin?’
Metin sözle cevap vermek yerine daha içten sarılmayı tercih etti. Necla cevap vermemesi karşısında önce biraz sarsıldı fakat kısa zamanda ne demek istediğini anlamıştı. Metin kendisini sevdiğini ama cinsiyetsiz bir robotu değil kadınlığıyla sevdiğini anlatmaya çalışıyordu. Anlamak isteyene fazlasıyla yeterliydi bu cevap.
‘Keşke’ dedi içinden büyük bir kusur işlemiş çocukların saf pişmanlığıyla. ‘Keşke dişlerimi fırçalamış olsaydım. Biraz da parfüm sürseydim…’ Böylece Metin’de çok daha kalıcı iz bırakabileceğini düşünüyordu. Hem böylece aralarında oluşan buzlar daha süratli bir şekilde eriyebilirdi. Ama sanki şu an için Metin bu ince ayrıntıyı fark etmemişti. Kıtlıktan çıkmış gibi Necla’yı yolun kenarına çektiği arabasında yalayıp yutuyordu.
Zaman zaman olayı fark eden sürücülerin namus havariliğine soyunup küfreder gibi kornaya bastıkları oluyordu. Metin duyuyor fakat umursamıyordu. Necla bir parça korktuğu için tedirgindi. Metin’in dediklerine bazen inanıyordu. İnsana güven olmaz sözüne, özellikle şimdi öyle bir inanıyordu ki…
Ona göre dünyanın en akıllı ve en şerefli yaratığıydı insan. Oysa Metin öyle düşünmüyordu. Kendini akıllı sanan ve konuşamayan bir evrende kendisini tek taraflı olarak evrenin en akıllı ve en şereflisi ilan eden bizzat insanın kendisiydi. Bunun Tanrılarla uzaktan yakından bir ilgisi yoktu. Olamazdı. Böyle bir ilgi kurmak Tanrı’nın adam gibi bir ürün yaratamaması gibi bir sonuca götürürdü ki, bu bile insanın inançlarına gölge düşürebilirdi.
Doğanın neresinde ihtiyacından fazlasını, üstelik bir başkasını sömürmek adına stoklayan bir canlı vardı? Doğanın neresinde kendinin türünün malına, canına ve namusuna göz diken ve tecavüz eden bir canlı vardı? Tarihin kaç yılında filan değil kaç dakikasında insanlar kendi şizofren iç dünyalarında yarattıkları sanal ve öznel doğru ve yanlışlarını bahane ederek birbirlerini boğazlamamışlardı? Bu muydu evrenin en şerefli varlığı? Yaptığı her hatayı bilerek, isteyerek ve tasarlayarak işlediği her günahı, olmadığını bal gibi bildiği şeytanın üzerine atarak sıyrılmaya çalıştığını sanan insan denen ahmak mı evrenin en akıllı varlığıydı?
Metin’in yoruma müsait cevabı Necla’yı biraz olsun kendine getirmişti:
‘Sevmek demeyelim bu işe Necla. Sevmek yeterli olmuyor her zaman.’
‘Ne demek oluyor şimdi bu Metin?’
‘Nasıl anlatayım Necla bunu sana bilmiyorum. Zaten biliyor olmalısın. Tekrar eskiye dönmek istemiyorum doğrusu. Şurada çoktandır ilk defa keyiflenmişim. Erkek olduğumu hissetmişim. Tadımız kaçmasın yani sonra…’
Sonra tekrar yaslandı aracı hareket ettirdi. Hızla sürüyordu bu sefer. Bir yere yetişmek istiyordu sanki. Necla yine baltayı taşa vurmuştu galiba. Halbuki şu güzel havayı en kısa zamanda eve vararak devam ettirmek istiyordu. Aralarında böyle güzel anlar yaşanmayalı o kadar uzun bir zaman geçmişti ki… Hem hastalığından da eser kalmamıştı. Yeniden doğmuştu sanki.
‘ Eve mi gidiyoruz aşkım?’
Aşkım sözünün normal şartlarda ölüyü diriltmesi gerekirken, Metin’de neredeyse hiçbir etki bırakmamıştı. Bunu beden hareketlerinden anlamak mümkündü. Gerçekten nasılsın deseniz belki daha fazla etkisini görebilirdiniz. Sanki duvara söylemişti Necla aşkım sözünü.
Metin’in duyarsızlığı Necla’yı işitmemesinden kaynaklanıyordu. Bütün dikkatini yola vermişti. Ne söylese duymayacaktı. Üstelik tam olarak dönüş yolunu kullanmıyordu. Yön olarak doğru yoldaydı fakat eve giden en kısa yol, bu yol değildi. Her zaman kullandıkları yolda olmadıklarını fark ettiğinde Necla da telaşlanmıştı:
‘Ne oluyor Metin, nereye gidiyoruz akşamın bu vaktinde?’
Bu arada Metin’i kolundan hafifçe dürterek uyarmak istedi. Bu hareketin etkisini hemen gördü. Metin bir an için başını ona çevirerek ne demek istediğini anlamaya çalışmıştı. Olan bir şey yoktu. Sadece olması gerekene doğru gidiyorlardı o kadar. Biraz meraklandırdıktan sonra renksiz bir ses tonuyla karşılık verdi:
‘Gelince görürsün, sabret biraz.’
Neyi sabredecekti ve neden sabretmesi gerekiyordu? Ses tonundan tam olarak ne olduğunu anlayamamış olsa da en azından olumsuz bir şey olmadığını sezebilmişti. Şimdilik bu da bir şeydi. Ama içini kurt gibi kemiren merakın zorlamasına dayanamıyordu. Her ne oluyorsa en kısa zamanda öğrenmekti isteği.
Çok geçmeden durdular. Burası büyük bir iş merkezinin önüydü. Arabasını otoparka çekerken Necla olup biteni anlamaya çalışıyordu. Metin arabayı beğendiği bir yere park ettikten sonra Necla’ya açıkladı neden geldiklerini:
‘Necla madem bir an için kendini kadın hissettin ve evde de devamının gelmesini bekliyorsun o zaman sen de üzerine düşeni yapmalısın. Bu merkezinin birinci katında kaliteli ve temiz bir güzellik salonu olduğunu duymuştum. Şimdi oraya gidip kaşlarını aldırmanı, manikür pediküründen başlamak üzere bilip bilmediğim ne varsa, seni özüne döndürecek, kadınlaştıracak ne kadar uygulama varsa yaptırmanı istiyorum. Bunu ben kocalık hakkı olarak istiyorum senden. Anlatabildim mi?’
Necla gerçekten şaşırmıştı, hem de çok şaşırmıştı. Önce ne diyeceğini, böyle bir şeye nasıl bir tepki vermesi gerektiğini kestiremedi. Damarlarındaki kan hala deli dolu akarken ve ıslaklığı kurumamışken böyle bir teklif karşısında sesinin kesildiğini hissediyordu. Zar zor birkaç hece dökülüverdi titrek dudaklarından:
‘Bilmem ki Metin nasıl bu yaştan sonra…’
‘Ne demek nasıl olur Necla? Yaşı ne katıyorsun? Nesi varmış yaşının. Hem biraz önce zevkten kendinden geçen kırk yaşında bir kadın değil miydi? Kadın, eğer bakımlıysa her yaşta kadındır. Normal şartlarda çirkin kadın yoktur, çirkinleşmek için kendini ihmal eden ve yaşarken harabeye dönen kadın vardır.’
Duydukları karşısında kulaklarına kadar kızardığını hissetti Necla. O kadar belli etmişti demek. Eğer öyleyse genç bir kız gibi özensiz hareket etmişti demek. Geç bir kız gibi… Evet ya genç bir kız gibi hareket etmişse biraz önce, Metin’in dediği gibi bundan sonra da devam ettirebilirdi bu halini. Hem böylece harabeye dönen evliliğini kurtarabilirdi belki…
Söyledikleri kızgınlık ifadesi gibi gelse de ses tonundan hiç de öyle olmadığı anlaşılıyordu. Kızmak bir yana sanki çölde kalmış suya hasret bir yolcunun duasını yansıtıyordu. Ve bu ateşli isteği yerine getiremezse hayatından bir hemşire Nihal daha geçmesi mümkündü.
Metin’in bu husustaki uyarısı zaman zaman kulaklarında çınlıyordu şimdi olduğu gibi. ‘Doğa boşluk kabul etmez.’ diyordu. ‘Her boşluk önünde sonunda ama mutlaka bir şekilde yine doğanın bulduğu pratik çözümle doldurulur.’ Metin’in bahsettiği boşluk evlilik için de geçerliydi. Eşlerden biri kadınlık ya da kocalık görevini yerine getirmekte kusurlu davranırsa doğa bir başka erkek ya da kadınla bu boşluğu dolduruverir. Aldatma diye yerden yere vurulan bu olgu, aslında bir açlığın doyurulmaya çalışılmasından başka bir şey değildi. Mecelle bile açlıktan çalana cezalandırmıyordu. Açlık çünkü insanın gözünü döndürür, aklını başından alırdı. Eğer açlık normal ve olması gerek yollarla tatmin edilirse, kimse aldatma yoluna sapmaya gerek duymazdı elbette. Sonuçta çok keyifli görülen aldatma son derece riskli ve zorlu bir süreçti. Ve mecbur olmasa kimse bu yola durup dururken tevessül etmezdi.
Kendi kendine yaptığı bu kısa muhasebenin sonunda galiba haklı diye düşündü Necla. ‘Galiba haklısın, Metin.’ diye mırıldandı. Fakat bu kabulleniş dudaklarından dökülmemişti. Gözlerindeki manaya aksetmişti sadece. Yavaş yavaş toparlanmaya başladı. Tam arabadan inecekti ki, baştan beri alamadığı cevabı bir kere daha öğrenmek istedi:
‘Metin, hak veriyorum sana. Onun için üstelemeyeceğim. En azından başka bir kimliğe büründüğüm şu anın büyüsü bozulmadan dediğini yapacağım. Biraz önce yaşadıklarım öyle bir afrodizyak etkisi yarattı ki, neredeyse burada sevişebilirim. O kadar yani. Meğer ne kadar aç bırakmışım bedenimi. Evet gideceğim güzellik salonuna ve oradan manken gibi döneceğim. Ama sen de bugün okulda neden bu kadar durgun olduğunu söyleyeceksin bana. Bende mi bir sorun vardı? Ya da birisi bir şey mi dedi sana?’
‘Hiçbir şey sandığın gibi değil Necla. Hele seninle yakından bir ilgisi yok. Uzaktan belki…’
Necla gözlerini bütün dikkatiyle Metin’in gözlerine dikmiş, nefes almadan dinliyordu. Metin daha fazla uzatmadan birkaç kelime açıklamak zorunda olduğunun farkındaydı. Devam etti:
‘Oradaki kadınlara bozuldum biraz. Bozulmaya hakkım var mı bilmiyorum ya… Yani nasıl desem keyfim kaçtı biraz, yani…’
‘Neden ki, ne yaptılar sana? Bu onları belki ikinci görüşün…’ ‘Elbette bir şey yapmadılar. Zaten yapacak tipler değil. Sonuçta hepsi de öğretmen. Belli bir olgunlukları olan insanlar… Ama nasıl desem bilmem ki, çok çirkinler yaaa… Hani bunun Allah vergisi olduğunu bilsem elbette haddim değil söz etmek. Ama biliyor musun Necla bunların hepsi kendi bedenlerinden nefret ettikleri için, belki de Tanrılarının bedenlerini şeytanın uşağı olarak vasıflandırdığını sandıkları için çirkinleşmeye çalışan tipler. Üstelik dış görünüşlerine bakılırsa bunda oldukça başarılılar.’
‘Boş ver canım bize ne onlardan?’
‘Bize ne tabi ama insan etkileniyor işte. Bunların kocalarına acıdım ya. Bir an için yatakta çektikleri çile gözümün önüne gelince çıldırayazdım. Amele gibi kaşlar, kanalizasyon gibi ağız kokuları, kıllı ve pençeleşmiş eller. İnsan bu kadar mı kocasına düşman olur yaaa’
‘Öyle mi düşünüyorsun Metin? Yani kocalarına düşman olduklarını…’
‘Aynen öyle düşünüyorum. Ne eksik ne fazla... Ev, araba, ayakkabı, elbise alırken güzellik ve yakışıklık arayan; bir yemeğin üzerine ikinci defa güneş doğunca beğenmeyen kokonalar kendi çirkinliklerinin de birinin keyfini kaçıracağını akıl edemeyecek kadar bunak olabilir mi?’
‘Ya ben Metin?’
‘Kusura bakma ama sen de onlar kadar olmasan da benzersin.’
‘Üzüldüm, yani kendi adıma.’
‘Üzülme ama üzerine düşeni yap, yeter. Onlar gibi sadece kendini düşünme. Baksana kocaları erkekliklerini kaybedecek haberleri yok.’
‘O kadar da değil. Biraz abartmıyor musun?’
‘En ufak bir abartı yok sözlerimde. Dikkat ettin mi tecavüzcülerin, sapıkların çoğu evli. Evinde sözde bir karısı olan adam neden tecavüze yeltensin? Hatırlar mısın nişanlıyken nasıl sevişirdik. Hele evlendikten sonraki ilk birkaç ayda ayaklarımın üzerinde duramazdım. O halde tecavüzü nasıl düşünebilirdim? Düşünsem bile hangi güçle gerçekleştirebilirdim? Değil tecavüz, işemeye mecalim kalmıyordu. Neden? Çünkü o zaman sen ince belli, parfüm kokulu seksi bir kadındın. Ağzın bile bahar esintisi kokuyordu. Dudaklarını emerken göğün en yüksek katlarına kanatlanırdım.’
‘Sonra…’
‘Sonra birileri aklını çeldi. Günah, haram, melek görür, şeytan dayar, cin düdükler diye diye iyice kendinden yani kadınlığından uzaklaştın. Anlamakta zorlandığım şey madem Tanrılar tarafından günahkar bir bedende yaratıldığınızı düşünüyorsunuz, o zaman ne demeye evlenip bir erkeğin başını yakıyorsunuz? Kendinizi rahibeler gibi tarikatlarınızın manastırına kapayın ve günahkar bedenlerinizi Tanrılara adayın. Ama evlenmeyin. Evlenmeyin! Evlenip de bir erkeğin başını yakmayın!
‘Evli erkek kadar kadınsız varlık yoktur dünyada. Çünkü evli erkeğin ümidi yoktur. Sözde sahip olduğu karısı amorti bile çıkmamış piyango bileti gibidir. Ve o haliyle en azından ümidi olan biletsizden çok daha çaresiz bir durumdadır. Bilmem anlatabiliyor muyum?’
Sadece belli belirsiz bir baş hareketiyle anladığını ima eden Necla sorduğuna soracağına bin pişman bir haldeydi. Duyacaklarını bir parça tahmin edebiliyordu aslında. Ama doğrusu bu kadar ağır olacağını aklının ucundan bile geçirmemişti. Tek kelime söyleyemedi şaşkınlıktan. Cevap verirse konuşmanın uzayacağını düşünüyordu belki de. Bu kadarına dayanamazdı. İşi oluruna bıraktı. Metin de içinde kalan birkaç kelimeyi söylemeden edemeyecekti:
‘Bekar gene öyle böyle kaçamak şansına sahiptir. Evliye bu hak da verilmez… Yok aldattın, yok başka kadına gittin diye maymuna dönderilir. Dünyada tek kahvehane kültürü olan memleket olmamızda erkeğin kaçacak yer aramasının etkisi yadsınamaz. Kahveler erkek sığınma evi görevi görür Anadolu’da. Ne yazık ki çirkinleşmeyi ibadet sanan ahmak kadınlar buna da rıza göstermez. Bütün günlerini kahvede geçirdikleri için arkalarından acımasızca verip veriştirirler. Erkek de zamanla ne halt yiyeceğini şaşırır. İşte insanımızın neden ele avuca sığmadığının, neden lükse bu kadar düşkün olduğunun, sigara ve alkole neden bu kadar bağımlı olduğunun sebebi… ‘
Necla daha fazla devam etmesini istemiyordu. Dayanamayacaktı bir kelimeye daha. Havlu atmıştı sonunda:
‘Ne kadar mazlummuş erkek milleti ya, inan meselenin bu boyutunu hiç bugüne kadar düşünmemiştim. Bundan sonra daha dikkatli olmaya çalışacağım. Şimdi istediğini yapacağım ve güzellik salonuna gidip amele özelliklerimden kurtulacağım. Umarım sen de benimle yaşamaktan bir parça zevk almaya başlarsın artık’
Necla başka şey söylemeden arabadan indi, güzellik salonuna doğru yürümeye başladı. Metin son sözlerine bir cevap vermedi. Vermek istemedi. Bekleyip görmenin en doğru olduğunu düşünüyordu.
İnsan çevresinin ürünü olduğuna göre karadul gibi çevresini saran akrabaları, komşuları ve iş arkadaşları en kısa zamanda onu yine yoldan çıkarmayı başarırlardı. Buna adı gibi emindi. Çünkü Necla da köydeki teyzeleri gibi düşünmemeye alışıktı. Kafa yormak, kendini ve hayatı irdelemek gibi zahmetli işlere alışık değildi. Beynini nadasa bırakarak birilerinin dolduruşuyla yaşamak onun da işine geliyordu.
Gözlerini yumup arkasına yaslandı. Bir süre Kemal Bey’i düşündü. Bugün okulda fırsat buldukça Necla’yı nasıl gözleriyle yemeye çalıştığını fark etmişti. Dangalak fark edilmediğini sanıyordu ama karşısında kim vardı? Çok şükür henüz erkekliğini kaybetmemişti Metin. Dolayısıyla bir ortamda uçuşan cinsel çeşnili dalgaları fark edebiliyordu.
Kendisinin Necla’da göremediği ne güzellikler görmüştü kim bilir? Hem de bu haliyle… Her ne gördüyse bu haliyle olmadığı, olmayacağı kesindi. O da hayalinde Necla’yı güzellik salonuna göndermiş, ondan sonra hayal etmiş olmalıydı. Necla kendine baksa ve bakımlı olsa aslında yüzünde mahzun bir seksilik vardı. Kemal’in küllenmiş güzelliğinin altında gördüğü ya da hissettiği bu olmalıydı.
Acaba Esra’da gördüğü güzellik de böyle miydi? Yani davulun sesi uzaktan mı hoş geliyordu. Madem Esra bu kadar çekici bir kadındı da kocası Zeki neden fark edemiyordu? Evlilikleri cehenneme çeviren, eşleri birbirlerine karşı körelten bir başka etken daha olabilir miydi? Varsa bunun adı neydi?





Serdar Adem



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6151
2 Firari Fırtına 4219
3 Mustafa Ermişcan 3405
4 Hasan Tabak 3293
5 Nermin Gömleksizoğlu 3001
6 Uğur Kesim 2901
7 Sibel Kaya 2726
8 Enes Evci 2424
9 Ömer Faruk Hüsmüllü 2360
10 E.J.D.E.R *tY 2213

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:281 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com