Romanlar

Kadınlığını Arayan Kadın 8
Okunma: 87
Serdar Adem - Mesaj Gönder



8. Erkekliğin Tadına Varmak…
‘Metin!’
Uyanık olmakla birlikte kalkacak gücü kendinde bulamayan Metin, tatlı bir rehavetle gözleri kapalı derin derin esnedi.
‘Metin!’
Göz kapakları hafif aralandı. Kalkmak zorunda olduğunu hissetmekle beraber hareketsiz kalırsa unutulacağını düşünerek acele etmiyordu. Ama son sesleniş, kalkmanın zorunluluktan çok öte bir şey olduğunu ilan ediyordu. Odaya yavaş yavaş sızan güzel kokular kalkmaya karşı direncini zayıflatmaya başlamıştı bile.
‘Kahvaltı hazır canım, gelmiyor musun? Metin!’
Bu sabah ne zamandan beri ilk defa Necla güler yüzle kahvaltı hazırlamış, yine aynı yüzle Metin’i mutfağa çağırıyordu. Metin’in kalkmaya hiç niyeti yoktu saat on olmasına rağmen. Gece o kadar yoğun geçmişti ki. Uzun zamandan beri tecrübe edemediği bu ağır işçilik yüzünden vücudu yorgun düşmüş, biraz da tatlı bir rehavetin etkisiyle kalkmakta zorlanıyordu. Ama ne önemi vardı Necla için? Onun tek endişesi çok kısa zamanda tükeneceğini sandığı bu balayı kalıntısı kaçamağın birkaç kere devam edip etmeyeceği noktasında düğümleniyordu. Yani açıkçası Metin’den ziyade kendine güvenemiyordu.
Metin’in içten pazarlıklı biri olmadığını, dünya meşgaleleriyle neredeyse hiç ilgilenmediğini çevresindeki herkesten çok kendisi biliyor olmalıydı. Biliyordu da zaten. Zaman zaman gaflete düşse de, farkındaydı bunun böyle olduğunun. Ama ne çare çevresinin etkisinden kendisini kurtaramıyordu bir türlü. Kocasıyla yollarını ayıran da bu dolduruştu. Keşke bunun başka bir yolu olsaydı. Ya Metin kendisi gibi dolduruş dediği gerçeklere inansa ya da kendisi onun dünyevi, günah dolu ama çok zevkli yolundan yürüyebilseydi.
Metin’le aynı yoldan yürüselerdi, ne değişecekti ki hayatlarında? Metin her gece, çoktan bu alışkanlığını unutmuş, unutmak zorunda kalmıştı ya, orasını burasını kurcalamayacak; günah sevap mayınlarıyla tuzaklanmış yataklarında kardeş kardeş yatacaklardı. Yok, bu da aradığı değildi Necla’nın. En azından bugün çoktan beridir ilk defa sevgisini katarak kahvaltı hazırlamasına sebep olan mutluluğu vermeyecekti o seçenek de. İlla ki dün gece yaşadıkları ve onlara bu imkanı veren Necla’daki değişimdi farklılığı yaratan.
Metin komodinin üzerindeki saate uzandı. Sol eliyle göğüs hizasına yaklaştırdı. Yarı açık göz kapaklarıyla saatin kaç olduğunu anlamaya çalıştı. ‘Ooo!’ diye mırıldandı kendi kendine. ‘Saat on olmuş ya!’ Ardından hemen toparlanmaya başladı. Üzerindeki ince yorganı kenara çekip doğrulmaya çalıştı. Bir eline yaslanarak ayaklarını aşağı sarkıttı. Bir yandan da keyfin derinliklerine doğru esniyordu. Bir ara altında eşofman olmadığını fark etti. İçinin keyifle titrediğini hissetti. Omuzu hizasından başını yana çevirerek göz ucuyla olması gerek yerlerde arandı. Necla’nın başucundaki komodinin üzerindeydi. Üzerine dayandığı ve uyuşmaya başlayan koluyla uzanarak durduğu yerden aldı ve giyinerek sallana sallana mutfağa doğru geçti.
Mutfak sıradışı bir günü ağırlıyordu. Çoktandır ilk defa mutfakta bahar rüzgarları esiyordu. İlk bakışta gözlerine inanamadı Metin. Sinsi sinsi sırıtarak kalafatına hitaben ‘Nelere kadirsin sen…’ diye mırıldandı. Gerçekten güzel bir gece insanı insan yapıyordu. Kadını da kadın… Aksi takdirde bu güzelliklerden mahrum insanlar insanlıklarından çıkıyordu. Kendi gibi yani… Şu manzara karşısında en doğal istekleri bile günah haram diyerek insanlara özellikle de kadınlara yasaklayan karanlık kafalıların bizzat kendilerinin şeytandan bin beter olduklarına bir kere daha iman etti. ‘ Allah hepsinin belasını versin!’ diye veriştirmekten de kendini alamadı.
Açık büfeyi andırıyordu mutfak. Masanın üzerinde sevdiği, hoşlandığı her şey vardı neredeyse. Bir kuş sütü eksik dedikleri cinsten… Çay dersen en kallavisinden… Ocağın üstünde kaynıyor, çaydanlığın üzerindeki demlik sanki kıvrak figürlerle Metin’i selamlıyordu.
‘Geldin mi Metin?’
‘Geldim ama yataktan nasıl kalktığımı, buraya nasıl geldiğimi bir ben bilirim.’
‘Yapma ya, şikayet mi ediyorsun yani, dün gece olanlardan?’
‘Hayır canım olur mu öyle şey, hatta teşekkür ederim. Devamını isterim hatta. Her gün, her gece, her saat…’
‘Dayanabilecek misin yani bu kadar sıkı bir performansa?’
Bu arada vakit geçirmeden kahvaltıya başlamışlardı bile. Metin gece kaybettiklerinin en kısa zamanda telafisi derdindeydi. Necla o kadar incelikle düzenlemişti ki masayı, kuru ekmek peynir olsa, yine giderdi çayın yanında. Özenle düzenlemişti çünkü Metin çok dikkat ederdi masa düzenine. Hem yemek israfını önlemek, hem de hijyen açısından kendisinden çok daha fazla önem verirdi masa düzenine.
‘Şaka mı yapıyorsun Necla, benim ne kadar aktif biri olduğunu bilmez gibi konuşuyorsun. Çoktandır alışık olmadığından böyle oldu. Her istediğimde yaparsan alışırım. Hem ben razıyım bu yorgunluğa…’
‘Nasıl erkekliğin tadına vardın mı bakalım?’
‘Hem de ne vardım, anlatmaya kelimeler yetmez. Doğanın nevruzu neyse, aşın nevruzu da bu olmalı…’
‘O kadar diyorsun yani?’
Sözünü tamamlar tamamlamaz yerinden kalktı ve Metin’in kucağına oturdu. Daha önce olsa sofrada meleklere ayıp olur diye yanağından öpmesine bile izin vermezken neredeyse ayaküstü sevişmeye başlaması dünkü rüyanın bitmediğine işaret ediyordu. ‘Demek daha on iki olmamış.’ diye mırıldandı kendi kendine.
‘Ne mırıldanıyorsun gene? İstemiyorsan geçerim yerime.’
Sözünü bitirir bitirmez kucağından kalkmaya yeltendi. Ama bunu blöf olarak mı yoksa gerçekten gücendiğinden yaptığını kendisi de tam olarak kestiremiyordu. İliklerine kadar işleyen şehvet hala bedenindeki saltanatını sürdürüyordu. Olayın asıl ilginç tarafı özel izinle cezaevinden günübirlik çıkan müebbet mahkumlar gibi en kısa zamanda duvarları yasakla örülmüş, günahla sıvanmış zindanına döneceğini bilmenin derin hüznüyle unuttuğu bütün güzellikleri bir anda yaşamak istiyordu sanki. Saat on ikiye kadar…
Metin bırakmadı. Omuzlarından sarıldı. Kendine çekti. Dudaklarına yumuldu. Necla da bunu bekliyordu sanki. Fazlasıyla karşılık verdi. Bir anda biraz önce sürüne sürüne mutfağa gelen, bir bardak çay içmeye erinen Metin gitmiş, tekrar eski sevişme canavarı Metin gelmişti.
Metin sadece öpmüyor adeta Necla’nın kellesini ayıklıyordu. Ne varsa dilinden geçiriyor, emiyor, kokluyordu. Bu bir kadın için öyle büyük bir mutluluktu ki kelimeler yetmiyordu anlatmaya. Ve ne yazık ki Necla yine kendi salaklığı yüzünden en kısa zamanda bu güzellikleri kaybedeceği korkusuyla içinde kabaran şehvet dalgalarının keyfini tam anlamıyla çıkaramıyordu. İçinde bulunduğu ve bir türlü kendisini kurtarmayı beceremediği karanlık kafalı çevresine ağzına geleni söylemek istiyordu. Ama vazgeçti. Keyfini kaçıran bütün kuruntularını bir kenara bırakıp anın tadını çıkarmaya çalıştı.
Birden gece boyunca kafasına takılan bir soruyu tekrar hatırladı. Bütün gece bunu düşünmüştü içten içe. Cevabını merak ediyordu:
‘Metin.’
‘Efendim.’
‘Metin ben mi daha iyiydim, Nihal mi? Yani erkekliğini diriltme ya da hatırlatma noktasında…’
‘Hayda, bu nereden çıktı şimdi ya?’
Bu soru Metin’in keyfini kaçırmaya fazlasıyla yetmişti. Yine eskiye mi dönüyoruz diye düşünmekten kendini alamadı. Çünkü ne zaman evde Nihal kelimesi dolansa aralarında mutlaka bir tatsızlık yaşanıyordu. Suratı asıldı. Yüzünün aldığı şekli Necla’dan gizlemeye çalışmadı. Hatta özellikle görmesini istiyordu. Necla da yaptığı hatayı anlamıştı ama bu soru ne zamandan beri içini kemiriyordu. Öğrenmeden edemeyecekti.
‘Biliyorum canın sıkıldı ama Metin öğrenmek istiyorum, gerçekten öğrenmek.’
Gerçekten öğrenmek istiyor olsa bile ona ne kadar güvenebilirdi ve nereye kadar? Kadınlar bazen istemeden kıskançlık krizlerine kapılıyordu. Hele bu derece hassas bir konuda... Duyacaklarına dayanabilecek miydi? Duyacakları da aslında az bir muhakeme ile herkesin arayıp bulabileceği şeylerdi ama… İşte düşünmemeye alıştırılmış bir insanı kendine getirmeye çalışmak, tarihi bir arabayı rektifiye etmek kadar olmazlara yakındı.
‘Yavrum şu kısacık cennet fragmanımızı, cinnet skoruyla mı noktalamak niyetindesin? Gelmiş geçmiş bir olay işte, ne kaşıyıp duruyorsun anlamıyorum.’
‘Gerçekten merak ediyorum ya. İnan bana Metin. Onda ne buluyordun benden başka?’
Metin daha fazla uzatmanın anlamı olmadığını düşünüyordu. Hazır aralarındaki buzlar erimeye yüz tutmuşken, gereksiz bir kuruntuyla her şeyi berbat etmenin ne gereği vardı. En iyisi doğrusu neyse onu söylemekti:
‘Madem sordun o zaman sabırlı olacaksın ve sonra canın sıkıldıkça söyleyeceklerimi aleyhimde kullanmayacaksın. Zaten gelmiş geçmiş bir olay işte. Kendin söyledin… Üzerinde durmaya bile gerek yok ama neyse…’
‘Beni boşayıp onunla evlenmek niyetinde değil miydin bir ara?’
‘Hayır. Evlilik aşkın katilidir. Evlilik aşkın cezaevidir. Seninle olmuş, onunla ya da dünyanın en güzel kadınıyla hiç fark etmez. Evlendiğin gün Adem ile Havva’nın dünyaya geldiği güne benzer. Aşk dedikleri her neyse yaşlanmaya başlar. Yıpranmaya ve eskimeye başlar. Artık hiçbir şey eskisi gibi değildir. Aşk şarap gibi yıllandıkça tatlanmaz yavrum, ne yazık ki…’
‘Nihal de istemedi mi evlenmenizi?’
‘Ha o geri zekalı gibi istedi tabi. Ona anlatamadığım için bu kadar olaylı oldu ayrılığımız. Beraberliğimiz de senin kıskançlığın yüzünden… Güya beni köşeye sıkıştırmak için bebek bile yaptı. Yani beni kandırarak... Ama olmadı işte. Sen de biraz sabretseydin aşkın ömrü üç yıldır. Üçüncü yılın sonunda ateşimiz iyice sönerdi. İlk günlerde haftada iki üç kere buluşuyorduk. Ve her buluşmamızda mutlaka ama mutlaka dört defa uçuyorduk. Son yıl, yani üçüncü yılımızda hafta da en fazla iki kere buluşmaya başladık. Ve en fazla üç kere uçabiliyorduk artık buluşmalarımızda. Ama dün geceden bu yana beş kere uçtuk, dikkat edersen.’
Evet aslında dün gece yaşadıkları fizik kuralları ile açıklanacak türden değildi.Necla hala bu yaşta bu performansı nasıl sergileyebildiğine şaşıyordu. Hangi koca belli bir zamandan sonra bu kadar kısa zamanda bu skora ulaşabilirdi? En azından yakın çevresinde tanıdığı kadınlardan işittiklerine bakılırsa en iyisi hafta iki sefer becerebiliyormuş.
Necla gözlerini tavana dikerek dünden beri kaç kere beraber olduklarını tekrar hesap etmeye çalışıyordu. Piyango kazanmış biri gibi her sayışında ilk defanın keyfi sarıyordu bütün benliğini. Gerçekten de Metin’in dediği gibi beşi bulmuşlardı. Yüzüne tatlı bir gülümseme yayıldı. Nihal’i geride bırakmak kadınlık gururunu okşamıştı. Metin’e tekrar sarıldı. Uzun bir süre öpüştüler. Bir ara dudaklarını vantuz gibi yapışan Necla’dan kurtarmayı başaran Metin sözlerine devam etti:
‘Ama bunun nasıl olduğunu anlaman gerek yavrum. Bir kere son zamanlarda kilo verdiğini unutma. Vücudun tam istediğim kıvama gelmek üzere diyebilirim. Ayrıca dün güzellik salonuna gittikten sonra istediğim pantolonu da giydin. Saçlarını kadına benzettin. Yani yeniden kadın oldun. Dişlerini fırçaladın. Beni kokusuyla uçuran parfümden de sürünmüşsün. Hal böyle olunca olanlara şaşırmaman gerek.’
‘Demek bu kadar süre seni soğutan şey bunlardan uzak oluşumdu öyle mi?’
‘Aynen öyle. Eski halini resimlerinden karşılaştırmaya çalışsan neden sana karşı erkekliğimin uyanmadığını anlarsın.’
‘Ben amele gibi gezinirken, yani senin tabirinle, Nihal gözüne erişilmez bir kadın gibi geldi o zaman.’
‘Evet Nihal’e taktın ama yanılıyorsun. O olmasa bir başkası olurdu emin ol. İçimdeki şehvet, görmesini bilen her kadını bana yaklaştırabilirdi. O zaman da bundan sonra da fark etmez.’
‘Kim olursa olsun fark etmez mi? Yani Nihal senden on yaş gençti. Benden de…’
‘Hiç fark etmez. Benden on yaş yaşlı olsa da. Yeter ki kadınlık ateşi sönmemiş olsun. Bir de sevişirken öncesinde ve sonrasında o günah, bu haram demesin. Melekler kıçımızı görür, sofra şahit olur, ahirette davacı olur gibi akla mantığa sığmayan safsatalarla en doğal ihtiyacımın önüne set çekmeye çalışmasın.’
‘O zaman geçen seneki komşumuz Ayten’e meylinde ciddiydin sen!’
‘Fazlasıyla. Eğer yanından uzaklaştırmasaydın, yatağıma attıydım onu da. O kadar ateşli, o kadar şehvete açtı ki, bu sandığın kadar zor olmazdı inan. Üstelik benden birkaç yaş da büyük olduğu halde. Ama şehvet kokuyordu kadın, şehvet. Ben çok uğraşmadım. Yoksa senin amele gibi kalın kaşlı halinden, geniş kumaş pantolonlu halinden o kadar bıkmıştım ki… Salça ve ter kokan halinden… Kırık ve dağınık saçlarından… Bıyıklı dudaklarından…’
Daha fazlasını işitmeye dayanamayacağını anlayan Necla, elleriyle Metin’in ağzını kaparken aynı anda haykırdı:
‘Yeter Metin. Yeter. Daha fazlasına dayanamayacağım!’
‘Demiştim ama ben sana ta baştan, dayanamazsın diye…’
Metin her şeye rağmen karısını üzmek istemiyordu. Ama o nasıl oluyorsa bir şekilde kendini üzmenin yolunu buluyor, istemediği halde kendisini de buna ortak etmeyi başarıyordu. Şu an için en azından tepkisinde haklıydı. Kendi istemiş olsa da... Ta baştan onu uyarmıştı, duyacakları karşısında. Dayanamayacağını ima etmişti. Yo, hatta açıkça söylemişti.
Duydukları karşısında dayanamayan Necla’nın yanaklarından iri damlalar yuvarlanmaya başladı. Ama bunun sebebi sadece kıskançlık değildi. İçinde pişmanlık vardı, mutluluk vardı… Evet Metin’in anlamasına olanak olmasa da göz yaşlarında uzun zamandır mahrum kaldığı bir güzelliğe kavuşmanın mutluluğu da vardı.
Yine de ağlayan bir kadına dayanmak mümkün değildi. Bir kadın ağlarken üzerine gidebilene erkek demek bir yana insan bile denemezdi Metin’e göre. Gördüğü manzara karşısında biraz önce paylaştığı anılarının içinde yarattığı karamsarlık havasının yerini yavaş yavaş acıma duygusunun alevlendirdiği sevgi ve şefkat duyguları alıyordu. Gözlerinden süzülen iri pişmanlık damlalarını parmak uçlarıyla sildikten sonra kocasının isteği üzerine omuz hizasına kadar aldırdığı kumral saçlarını okşamaya başladı. Kadınlar kediye benzer diye boşa dememişler. Necla da bir kedi gibi saçlarının okşanmasına dayanamamış, uysallaşmaya başlamıştı.
‘Tamam canım kızma’ Tamam bir daha söylemem, istemiyorsan. Güzel kuşum.’
Kuşum mu? Aman Tanrım o ne güzel bir hitaptı. Sesin inceliği ve içinde sakladığı şehvet ateşi Necla’yı yerinde duramaz hale getirmeye yetmişti. Islak kirpikleri, iri kara gözlerini sıkı sıkıya kilitlemiş olduğu halde el yordamıyla Metin’e sarıldı. Kendinden emin bir uysallıkla ayağa kalktı. Metin’i de peşinden sürüklüyordu. Metin olayın sonunu tahmin ettiği için direnmedi. Hatta yolu kendisinin daha iyi bulabileceğini düşünerek Necla’ya yardımcı bile oluyordu. Necla dudaklarını Metin’in boynuna gömmüş yoğun bakım hastası gibi kollarında sürükleniyordu.
Yatağa uzandıklarında ilk kelimeyi etmeye kimse cesaret edemedi. İkisi de büyünün bozulmasından korkuyordu. Şu an için yapılabilecek en güzel şeyin aralarında yanmaya başlayan Nevruz Ateşinin alevlerini dindirmek ve köze dönüşmesini beklemekti. Bir saate yakın alevlerin dinmesi için seviştiler. Düşünmüyor hissetmiyor sadece güzellikleri yaşıyorlardı. Her ikisi de cennetin dünyaya da taşınabileceğine kanaat getirmişlerdi. Bakalım bu güzelliği daha ne kadar sürdürebileceklerdi. Ne yazık ki ikisi de alışkanlığın yarattığı bir korkuyla bu hayalin saat on ikide kaybolacağını ve Kül Kedisi Necla’nın tekrar eski haline döneceğini düşünüyordu. Olayın en acı tarafı da Necla’nın ölümcül bir hastanın öleceğini bilmesine benzer bir durumu yaşıyor olmasıydı. Evet ne yazık ki Necla bu hayalin katilinin kendisi olacağını tahmin ediyordu.
Ateşin alevi kesilip köze dönünce Necla ürkek ve kısık bir sesle fısıldar gibi yalvarmaya başladı:
‘Ara sıra bu güzelliği yaşamak istiyorum Metin. Benden bunu esirgeme lütfen. Biliyorum kısa süre içinde tekrar eski halime döneceği ve kadınlıktan çıkacağım. Ama ne yapayım korkuyorum işte…’
Metin korkularının sebebini bilmekle birlikte ağzından duymak istiyordu. Korkuların üzerine gidilirse belki kurtulmak daha kolay olurdu:
‘Anlıyorum canım ama neden korkuyorsun? Ne kötülük olabilir ki bu güzellikleri yaşamakta?’
‘Öyle deme Metin, sen benim duyduklarımı duymuş olsan belki sen de benim gibi korkardın.’
‘Yani korkardım da ne olurdu? Sakal ve bıyıkları kirli, ağız kokulu, göbekli, kel kafalı, hayattan bezmiş bir erkek müsveddesi olurdum değil mi Necla? Sana bunları fitleyenlerin uydurduğu cennet hayallerine kavuşmak adına hayatı kendime de sana da işkenceye çevirirdim. Öyle mi Necla? Öyle biri olmamı ister miydin gerçekten?’
‘Elbette hayır ama bunun bir de öbür dünyası var Metin. Tanrı yaptıklarımızı görmez mi sanırsın?’
Metin uysal bir kedi gibi göğsünde başını dinlendiren Necla’nın saçlarını okşuyordu. Bu onu olabildiğince sakinleştiriyordu. Şimdilik en azından söylenmesi gerekenleri çekinmeden söyleyebileceğini düşünüyordu. Ama temkini elden bırakmıyordu. Bir aksilik olup da tekrar eski haline dönme ihtimali baş gösterirse aşk közünü şehvet nefesiyle üfleyerek eski büyünün etkisiyle başlayan isyanı göğsünde bastırabilecekti.
‘Mesele Tanrı değil bebeğim. Mesele Tanrı adına konuşan yobazların hayatı yaşanmaz eden saçmalıkları meselesi. Eğer bir Tanrı varsa, bizden yani kullarından ne isteyebilir?’
‘Ne isteyecek Metin elbette iyi ahlak, temiz vicdan, doğru söz ve doğru iş…’
‘İşte bak kendi de itiraf ettin, gerçekten Tanrı’nın istedikleri arasında senin saçların, göğüslerin ve cinsel hayatın yok.’
‘Ama melekleri inkar mı edelim? Onlar ne yaparsak Tanrı’ya iletmiyorlar mı?’
‘Al sana taş gibi ikinci itiraf! Her şeyi gören Tanrı neden melekleri aracı olarak kullansın? Ayrıca yaptıklarımızdan dolayı Tanrı dururken neden meleklerden çekinelim. Evrenin efendisi denen insan kişilik sahibi olmayan ve bu halleriyle robotları andıran melekelerden neden çekinsin?’
‘Ama yine de korkuyorum Metin. Sen de beni anla lütfen. Bunun bir de öbür tarafı var. Cezası var, ödülü var.’
‘Olsa ne olmasa ne Necla? Sınav dediğin adil şartlarda olursa güvenilir ve geçerli olur. Dünya denen, hayat denen sınavda adaletten söz edilebilir mi? Tanrı’nın kendisi böyle bir adaletsizliğe göz yumar mı sence?’
‘Tanrı’nın kendi söylediklerine kendi inanmıyor mu diyorsun Metin?’
‘Olur mu öyle şey Necla? Tanrı’ya inanmayanlar bile böyle bir şey söyleyemez. Tanrı kelimesi bir kere adaleti, merhameti, bereketi içeren bir kelime… Azabı olmaz mı dersen, elbette olur. Kimse de karşı gelemez. Çünkü haklıdır. Ama Tanrı adına bize anlatılanlar çoğunlukla boş ve anlamsız. Ve o kadar karışık ki, kimse Tanrı’nın gerçekte ne demek istediğini anlayamaz halde.
‘Onun için de dünya toplumlarını Aziz, Efendi ve Şıh denen ayrılık otları bürümüş. Bunların üfürükleri yüzünden tüm insanlık birbirini boğazlamakta... Tüm insanlık başta kendine olmak üzere ailesine, çevresine ve milletine hayatı zehir etmekte…
‘Tanrı varsa eğer O’ndan habersiz ve O’na danışmadan uydurulan şeyler senin duydukların. Sadece Samanyolu galaksisinde iki yüz milyar yıldız olduğu söyleniyor Necla. Bilinen evrende en azından iki yüz milyar galaksi olduğu da… Her bir yıldızın en azından güneş sistemimiz kadar olduğu ve o koskoca dünyanın güneş sistemindeki yeri binde bir kadar. Bu derece büyüklüğü yaratan bir Tanrı’nın yine aynı derecede küçüklüğün yani insanın saçının kılıyla bacak arasıyla uğraşıyor olması Tanrı’yı yüceltmez Necla. Tanrı adına konuştuğunu sanan ahmaklar aslında Tanrı’yı kategorize ederek küçülttüklerinin, basit ve sıradanlaştırdıklarının farkında bile değiller. Ya da farkındalar da dünyanın her köşesinde inançları ellerinde tutan ruhbanlar Tanrının öyle demediğini ancak dünyaya da karışmadığını bildikleri için en kolay kazanç yolu olarak inanç şirketleri oluşturmuş, hayali korku ve rüşvetlerle inanları söğüşlemekteler.’
‘Öyle şeyler söylüyorsun ki Metin, biraz kafa yormaya çalışsam kendimi öldürebilirim. Dayanılır gibi değil. Bir yanda inançlarım, alışkanlıklarım, hatta senin tabirinle saplantı ve takıntılarım; diğer yanda içimden bir sesin hiç de yanlış olmadığını haykırdığı sözde gerçeklerin. ‘
‘Sen kendini fazla yorma kuşum. Kaldıramazsın biliyorum. Motoru açılmamış beyninin. Ne yazık ki düşünmeye değil, takmaya, kurmaya programlanmışsın. Çocukluk yıllarından beri azar azar da olsa deneseydin düşünmeyi bugün çok daha farklı olurdu hayatın.’
‘Metin. Bu arada yedi kere uçtuğumuzun farkında mısın? Yarın hafta başı, işe nasıl gideceksin bu yorgunlukla?’
‘Oooo sen onu mu düşünüyorsun? Hiç dert etme bebeğim. İnan çoktandır ilk defa bacaklarımın arasındaki bana sorun olmayacak. Yine uzun zamandan beri ilk defa bütün dikkatimi işime verebileceğim. Dahasını söyleyeyim mi, yine ilk defa o şişman ama bakımlı sekreteri dikizlemeyeceğim büroda.’
‘ O kadar mı düşüyorsun yani?’
‘Valla yavrum bunun adına düşmek mi denir, açlıktan kuru ekmeğe talim mi, bilemem. Ama durum bu işte... Yani eğer bu düşmekse evet beni düşürdüğün hallere bak.’
Necla konuşurken elleri de boş durmuyordu hani. Sanki zikir çekmekten, rahibe hayatı yaşamaktan kendini bile unutan kadın gitmiş yerine bambaşka biri gelmişti. Karşısındakinin karısı Necla olduğunu emin olamayacak hale gelmişti. Dayanamadı ve bu düşünceyi doğrudan onunla paylaşmak istedi:
‘Necla şimdi de benim kafama bir soru takıldı, sormadan edemeyeceğim.’
‘Seni dinliyorum Metin.’
‘Senin kafana taş filan mı düştü? Bu sen misin gerçekten sen, yoksa dün ve önceki günlerde aynı evi paylaştığım kendine yabancı kadın mı?’
‘Bu gördüğüm ben değilim Metin. Senin dün öğleden sonra yoldan çıkardığın kadınım ben. Kendimi yataktan yatağa gezen bir orospu gibi görüyorum. Ama madem bir kere yoldan çıktım ve madem çok geçmeden tövbe edip eski halime döneceğim, bunun günahkar bir rüya olmasını umuyor ve sonuna kadar tadını çıkarmak istiyorum. Hepsi bu.
‘Bu kadar rahat hareket ediyor olmam da dediğim gibi tecavüze uğramış kadın gibi görüyorum ya kendimi. Birincide direnirsin ölümüne. Başarılı olamaz da tecavüze uğrarsan ve bundan kurtuluş olmadığını anlarsan, atasözünün dediği gibi sırt üstü yatıp keyfini çıkarmayı düşünürsün. Ayrıca bu tecavüzün suçlusu da sensin, biliyorsun. Tanrı görüyor. Kadın doğasındaki ateşi tahrik ettin ve beni bir sarhoş gibi ne yaptığını bilmez hale getirdin. Artık ben bir sarhoşum Metin. Ne yaptığını bilmeyen bir aşk sarhoşu. Ve bu sarhoşluk hali geçinceye kadar yaptıklarımdan ben sorumlu değilim. Her şeyi gören ve işiten adaletli Tanrı, beni cezalandırmayacaktır umarım.’
‘İnşallah Necla, inşallah... Tanrı’dan umut kesilmez derler…’
‘Yalnız son bir sorum daha olacak Metin. Doğru söyleyeceksen, sormak istiyorum.’
Bu söz üzerine Metin’in yüzüne alaycı bir gülümseme yayılmaya başladı. Gerçekten çok sinsi bir gülüşü vardı. Görende gücenmeyle karışık korku duygusu uyandıran bir alaycı gülümseme. Metin’in içi dışı aynı, yani şeffaf bir insan olduğunu ana babasından sonra en iyi Necla biliyordu. İçinden gelen ve bunu bir de Nihal’in bildiğine dair saçma sapan bir vesveseye kulak asmadı. Hatta senden daha iyi biliyordu daha düne kadar diyen fısıltıyı ‘hadi be oradan!’ diyerek tersledi. Sonra devam etti kaldığı yerden. Nerede kalmıştı? Ha evet, bundan kuşku duymuyordu. Peki o zaman bu istihzanın anlamı neydi? Tam olarak bir mana veremiyordu. Metin’in ayak üstü kendisine yaşattığı anaforun etkisinden mümkün olan en kısa zamanda kurtulmak için sözlerine devam etti:
‘Bu kadar güzellikten sonra Nihal çağırsa yine gider misin?’
Aslında bu sorunun tek cevabı vardı. Ve bunu büyük ihtimalle Necla tahmin ediyordu. Ama onun istediği bunu kocasının ağzından duymaktı.
‘Yavrum beni biliyorsun, tanıyorsun. Hem de on beş yıldan beri. Ve belki en iyi, en yakından sen tanıyorsun beni. Benim ne kadar saydam ve ne kadar doğal olduğumu da elbette biliyorsun. Dünyayla ilgili hiçbir beklentim ya da tamahım olmadığını da… Ne ideoloji peşinde koşarım, ne birbirinin aynısını savunan inançların… Hatta futbol takımı bile tutmam. Hal böyle olunca insan ruhunu takıntı, saplantı ve sürü dolduruşundan kurtarınca geriye bütün çıplaklığıyla doğallığı kalıyor. Doğal olansa insana kendi varsaydığı ve çıkarlarıyla birleşerek yıkıcı bir silah haline gelen doğruları kimseye dayatmamak, kimseyi inanç ve düşüncelerinden dolayı suçlamamak ve hayatı doğasına uygun yaşamak. İşte benim hayat felsefem bundan ibaret…’
‘Bu dediklerin güzel şeyler ama elalemin kadınlarına atlamanı aklamaz biliyorsun değil mi?’
‘Tövbe benim kimseye atladığım yok. O ne biçim kelime. Hem kadını elalemin tapulu malı göstererek asırlık köleliğinizi tescil ettiğinizin farkında değilsiniz. Siz böyle davrandıkça hiçbir zaman birinci sınıf konumuna yükselemeyeceksiniz. Çünkü hak etmiyorsunuz böyle bir güzelliği.
‘Gönül rızası benim yolum. Bunu kabullen artık canım. Hayatı kasanların dünyasında yaşıyoruz, dikkat edersen. Yani sen ve senin gibi inananların çoğunlukta olduğu bir dünyada... Hatta daha yoğun olduğu bir memlekette… Dünyanın en çok polisi ve askeri bizde olmasa yani kişi başına düşen sayı anlamında diyorum, kapımızda üç kilit, sokaklarda kameralar malımızdan, canımızdan ve namusumuzdan emin olabilir miyiz? Söylesene dünyada en çok cami ve okula sahip bir toplum olarak bu saydıklarım olmasa sadece seni inanmaya iten korkular ve ölümsüzlük vaat eden rüşvet kokan inançlarla canımıza, malımıza ve namusumuza sahip olabilir miyiz?
‘İki insanın doğal ihtiyaçlarını tatmin etmek istemesi, kendi rızalarıyla yani haram ve günah ama tecavüze ve sapıklığa götüren yasaklar ve mahrumiyetler sevap öyle mi? Benimkisi Aborijinlerin avlanması gibi bir şey. Birbirine ihtiyaç duyan iki ruh, telepatik anlaşmayla birbirini buluyor, o kadar. Gerisi yok.
‘Günah arıyorsa gelir adaletsizliğine baksın insan. Tabi ona gücü yetmiyor. Az bir hakkını aramaya kalksa, sermaye ağaları anasını belliyor. Eee bu durumda ne yapsın sözde namuslu ve ahlaklı insan? Gücü kendi gibi ahmağa yettiği için, kızını dövemeyen dizini döver hesabı birbiriyle uğraşıyor. Alt tabaka insanları yani beslenme seviyesi yetersiz, en doğal ihtiyaçlarını temin edemeyen, bu yüzden de zihinsel gelişimini tamamlayamamış zavallı varoş insanlar kendi hatalarını Tanrı’ya yüklemesi ne çirkin bir olay… Sonuç olarak Necla iftira atmayın Tanrı’ya. Biliyor musun ben Tanrı’yı sizden daha çok seviyor, O’na daha çok saygı duyuyorum. Hatta onun merhamet ve adaletine daha çok güveniyorum.’
‘Her konuda bir bahanen var maşallah.’
‘Senin de ilacının etkisi geçiyor gibi…’
‘Evet ya, ama geçmesini istemiyorum. Olan oldu artık. Güzel başladık güne. Öylece bitmesini istiyorum. İlacımdan bir doz daha verebilir misin aşk doktorum? Zahmet olmazsa…’
Metin demek istediğini anlamıştı. Olduğu yerde doğruldu. Başucundaki komodinden soğuk meyve sularından iki bardak doldurdu. Birini Necla’ya verdi. Birlikte çok uzatmadan bitirdiler. Bu arada sekizinci defa dirilip dirilemeyeceği noktasında tereddüt geçiriyordu. Böyle durumlarda her zaman olduğu gibi hayaline sarıldı. Gözlerini yumdu ve henüz şehvetli gizemini çözemediği Ayten’i düşündü. Karşısındaki Necla değildi de sanki Ayten’di. Ve onunla sevişecekti. Yavaş yavaş dirilmeye başlıyordu. Derin bir nefes aldı. Rahatlamıştı. Kılıcı düşmeden acele etmeliydi. Kaybedecek vakti yoktu.


‘Hazır mısın güzel keçi?’
‘Evet de keçi ne demek?’
Necla’nın içinden taşan şehvet dalgaları bütün bedenine yayılmıştı. İçinde coşan aşk dalgaları bedeninin bir kuğu inceliğiyle salınmasından belli oluyordu. İnce parmaklı ellerini Metin’in omuzlarına koydu. Avcısının saldırısını bekleyen av gibi sessiz ve sakindi. Sadece göğsü yaşadıklarından hareketle yaşayacaklarına bir an önce kavuşmanın telaşıyla, ödülünü bekleyen bir çocuk safiyetiyle inip çıkıyordu. Parmakları mum gibi erimiş Metin’in bedeninden bir parça olmuşlardı. İstem dışı olarak diliyle parmaklarını yalıyor, kalp atışlarını rahatça görebilsin ve nefesinden sarhoş olup bir an önce avına saldırsın parçalasın diye yaklaşabildiği kadar yaklaşıyordu. Çok geçmeden istediği olmuş film kopmuştu.
Ondan sonrasını öncekiler gibi hatırlayamıyor, hatırlamak bile istemiyordu. Bu öyle bir güzellikti ki, sadece yaşanırdı. Hakkında konuşulmaz, ne olduğu hakkında tartışılmazdı. Sadece hissedilirdi. Tadı damağında kalmış güzel bir yemek gibi… Sadece kulağına çalınan birkaç kelimeyi işitebildi. Onlara da itibar etmedi:
‘Boş ver şimdi onu bebeğim…’
En doğrusu buydu. Boş vermek yani… Öyle de yaptı Necla. Kendisini erkeğinin şehvetli kollarına bıraktı. Gözleri yine sıkı sıkıya kapalıydı. Birbirine kenetlenmiş kirpikleri, ince dudakları, bebek burnu ve omzuna dökülen ölçülü saçlarıyla ölüyü diriltecek kadar etkileyiciydi. Ölüyü dirilten bu güzellik Metin’i ne yapardı, onu da birazdan tekrar yaşayarak öğrenecekti.
Mutlu anın başından beri neredeyse yirmi dört saat geçmişti İkisi de tatlı bir rehavetin pençesine düşmüşlerdi. Yarım saat kadar çok derin bir keyif uykusundan sonra, ilk ayılan Necla olmuştu. Metin asıl işi yapan aşk ustası hala uyuyordu. Necla rahatını bozmak istemiyordu. Çok yorulmuş olmalıydı. Yaşını göstermeyen yüzünü, gittikçe ak tellerin artmaya başladığı lepiska saçlarını okşamaya başladı. Arada bir yanaklarından alnından öpüyordu. Ama bu, bir kelebeğin çiçeğe konuşu kadar nazik ve sessiz öpüşlerdi. Uyanmasına imkan yoktu.
Bir süre öylece kocasının sıcak bedeninde safari pozisyonunda gezindi. Fakat sonsuza kadar böyle süremezdi. Saat beşe yaklaşıyordu. Allahtan yarın pazardı. Yavaşça Metin’i uyandırmayı düşündü önce. Sonra akıl almaz bir makyajla akşam gezmesine çıkmak. Nasıl olsa birkaç güne kadar gene pazen entariler giymeye başlardı. Bir öğretmene, aydın insana yakışıp yakışmadığına bakmadan. Ondan sonrası malum... Metin yine oruca başlayacaktı.
‘Metiin…’
‘Metiiin. Haydi aşkın aç gözünü, akşam oldu.’
‘Olsun bebeğim ya, gel sen de yanıma bugünü de uyuyarak geçirelim.’
‘Benim başka planım var ama. Nasıl olsa yarın pazar, uyuruz istediğimiz kadar.’
Metin bir gözünü açıp Necla’nın söylediklerinde samimi olup olmadığını yüzünden anlamaya çalıştı bir süre. Gördüğü kadarıyla Necla ciddiydi söylediklerinde. Duş almış, makyaj bile yapmıştı. O kadar özenmişti ki, bütün mecalsizliğine rağmen bir kere daha niyeti bozabilirdi. Sonra durmasını bilmek en doğrusu diye düşündü.
Ağır hastaların son günlerinde her istediği yapılırmış. Necla da ağır bir aşk hastasıydı. Belki onun görüp göreceği son aşk rüyası bu olacaktı. Feraceli şeytanlar ilk ramazanda zavallı kadının ruhunu ele geçirmeyi başarırlarsa, gene başa döneceklerdi. Böyle olup olmayacağını en iyi zaman gösterecekti. Metin de zamana bırakmaya karar verdi tahminlerini.





Serdar Adem



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6173
2 Firari Fırtına 4241
3 Mustafa Ermişcan 3444
4 Hasan Tabak 3316
5 Nermin Gömleksizoğlu 3016
6 Uğur Kesim 2914
7 Sibel Kaya 2742
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2484
9 Enes Evci 2441
10 E.J.D.E.R *tY 2218

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:1093 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com