Romanlar

Kadınlığını Arayan Kadın 9
Okunma: 106
Serdar Adem - Mesaj Gönder



9. Günah Keçisi

‘Nereye gidiyoruz Metin?’
‘Az kaldı bebeğim, ileride harika bir kafe var. Tam bize göre. Baş başa kalacağımız bir yer yani.’
‘Az kalmasın canım, az kalmasın.’
‘O ne demek oluyor şimdi anlayamadım?’
Necla Metin’in sağ elini direksiyondan çekti. Dizlerine götürdü. Parmaklarını parmaklarının içine geçirdi. Sıkabildiği kadar sıkmaya başladı.
‘Eskisi gibi el ele biraz dolaşmak istiyorum. Eskisi gibi. Yemek kaçmıyor ya… Saat sekiz olmadı bile… Unuttuğum romantizmi yaşamak istiyorum. Sence de uygunsa tabi. Yani erkenden yemek yiyerek benden kurtulmak istemiyorsan…’
Metin anlayacağını anlamıştı. Doktorların dediği doğruymuş diye geçirdi içinden. Huysuz, uyumsuz, takıntılı kadınların ilacı işini iyi yapan bir erkektir derler. Hastalık hastası çoğu kadın olmayan hastalıklarla doktoru kandırmaya çalışırken aslında kendini de kandırdığının farkında bile değildir. Tabi aynı zamanda arkalarından doktorların nasıl dedikodu ettiklerinin de… İnsan nasıl bu kadar ahmak olabiliyor akıl erdiremiyordu Metin. Hem akla hayale gelmedik hurafelerin peşine takılarak hayatı kendilerine cehenneme çevirirler, hem de en doğal gereksinimleri giderilmediği için yaşadıkları bunalımların bedenlerindeki dışavurumlarını gerçekten hastalık zannederler. Kimini üşüme krizi tutar. Yazın ortasında bile. Kiminin yanları ağrır. Kimi mide ağrısından şikayetçidir. Özellikle mide ağrısı ruhsal bunalımın insan bedenindeki ilk firar noktasıdır.
Ahmaklar hayattan zevk almanın yollarını bulsalar, az bir gayretle belki birçok hastalık zannettikleri takıntılarından kurtulabilirler. Ama o akıl, o feraset bizim insanımızda nerede? Hele bizim kadınımızda… Erkek bütün gün kendini kahveye hapseder, kadın dört duvar arasına. Bir kere bile el ele tutuşmazlar. Bedenlerinde biriken şehvet toprak hattı olmayan cihazlar gibi kendi kendilerini yer bitirir. Sevişmeleri bile kenarından açılan bir yiyeceğin tadılmasına benzer. Soyunmazlar melekler görmesin diye. Biri biraz azıp da öbürünü yatağa davet etse, işçilikten eser göremezsiniz yine de. Sevişmek böyleleri için işkenceden başka bir şey değildir çünkü. Katmerli yağ tabakaları arasında, beden temizliğini ihmal eden bir çiftte sigara ve soğan kokan bir erkekle, salça ve kızarmış yağ kokan bir kadın arasında yaşanabilecek ne olabilir ki?
Bütün bunlardan bir gün bile olsa kurtulmuş olmanın sevincini yaşıyordu Necla. Tam olarak hangi beladan kurtulmuş olduğunu kendisine itiraf edemese de şimdilik elinden gelen tek şeyle içini dolduran sevinçle avunmaya çalışmaktı. Nereye kadar olduğunu bile tahmin edemeden. Kendisini zamanın akışına bırakmıştı. Biraz da Metin’in insafına… Artık gittiği yere kadar gidecekti. Tekeri bir tümseğe tekrar takılıncaya kadar... Bugün için romantizm noktasında Metin’den önde hareket ediyor olması içgüdülerine teslim olduğunu gösteriyordu. Yoksa değil Necla çevresinde kimsenin romantizm noktasında Metin’in eline su dökmesi mümkün olamazdı. Gözüyle görmese inanmazdı. Bu kadar şehvet dolu bir adamla yarışmak kimin haddine düşerdi?
Metin hiçbir şey demedi. Gerek görmedi. Epey yaklaştığı kafeden biraz uzaklaşmak için park arama numarasına yattı. Yeterince uzaklaştığına kanaat getirdikten sonra rast gele bir yere park etti. Telefonunu, cüzdanını almayı unutmadan arabadan atladı. Karşı kapıya geçip Necla’nın inmesine yardım etti. Necla bunun böyle olacağını tahmin ediyormuş ya da böyle olmasını bekliyormuş gibi ağırdan alıyordu. Metin’in uzattığı eline yapıştı. Aheste hareketlerle yanındaki yerini aldı.
Necla bir an kadın hatta öğretmen olduğunu unutarak fısıltı halinde küfretti: ‘Bugüne kadar beni bu güzelliklerden mahrum edenlerin topunun aq!’ Çok geçmeden takıntıları baskın gelince aynı şekilde günah çıkarmaya başladı: ‘Tövbe tövbe…’
Necla her zaman olduğu gibi iç dünyasında gelgitler yaşıyordu yine. Ne serden ne yardan vazgeçemeyen ruhu bir türlü sükûnete eremiyordu. Yine de şanslı sayılırdı. Onu kendisinden daha iyi tanıyan bir yoldaşı vardı. Ve onu içine düştüğü bunalım uçurumlarından çekip kurtarmasını biliyordu her seferinde. Yeter ki bugünkü gibi uyumlu ve uysal olsun.
Sayesinde ara sıra cennetin fragmanını yaşatmasına diyecek yoktu. Gerçekten de Metin yatakta muhteşemdi. Yatakta yaşadıklarını gören bir kadının onu kıskanmaması mümkün değildi. Zaten bu yüzden ayrılmakta zorlanıyordu. Bir yanda cehennemle korkutan takıntı ve kuruntuları, bir yanda Metin’in yatakta yaşattıkları ve aldatmaları… Yaşadıklarının ardından her seferinde içine acaba günah mı işledim diye bir kurt düşmüyor değildi. Ama onu da kısa zamanda aşmakta zorlanmıyordu. Sağ olsun hoca hanım efendiler öyle dua ve yöntemler öğretmişlerdi ki, bunlarla silinemeyecek günah neredeyse yok gibiydi.
Ellerini Metin’in avuçlarına emanet etti. İki gölge gibi Ankara’nın karanlık ama sakin ve konuksever caddelerinde, sokak lambalarının romantik dünyasında kayboldular. Aradığı, özlediği, beklediği buydu Necla’nın. Ruhunu emziren meme, özlemlerini besleyen kaynak, acılarına çare olan bereket… Ne diyeceğini, içinde bulunduğu durumu nasıl betimleyeceğini bilemiyordu. Tek bildiği, kuru bir yaprak gibi bu işi bilenin hatta en iyi bilenin peşinse takılmaktı. Öyle de yaptı.
Elleriyle yaklaşmakla yetinmedi, tek vücut olacak şekilde olabildiğince sokuldu Metin’e. Akşamın serin meltemi, aynı eski günlerdeki gibi öyle şehvetli geliyordu ki… Parfüm, yemek, toprak kokularıyla karışık akşam esintisi, ayaklarını yerden kesiyordu adeta… Hele eteğinin altından süzülen serinliğin yumuşak dokunuşları…
Akşamın sekizi. Gittikçe serinliyordu hava. Kış geri gelmiş gibiydi. Son zamanlarda mevsim değişmeye başlamıştı. İlkbaharın sonlarına doğru havanın bu kadar serinlediği alışılmış bir durum değildi. Ama ikisinin de işine geliyordu. En sevdikleri havaydı bu. Bu havada aşık olmuşlardı. Bu havada unutmuşlardı eve ekmek tuz götürmeyi.
İşyerleri yavaş yavaş kapanma hazırlıklarına başlamıştı. Seyrek de olsa evlerine işlerine yetişmeye çalışan aceleci adımlar ortamın ıssızlığını kısa süreliğine dağıtıyor, çok geçmeden uzayan gölgelerin peşinde hayat sokak lambalarının puslu yalnızlığına dönüyordu.
‘Hava ne güzel değil mi Metin?’
Arabadan indiklerinden beri tek söz etmemişlerdi. İçi içine sığmayan Necla saat on iki olmadan yaşayabildiği kadar yaşamak istiyordu, ne kadar haram ve günah güzellik varsa. Sanki ertesi gün sakalı uzayacak ve bir postun üzerine oturacaktı.
‘Evet ya, biraz da soğuk olmasa.’
‘Sarıl bana ısıtayım seni.’
‘Vay sen ne zaman büyüdün de kocanla aşık atar oldun.’
‘Sayende patron. Elinden geçip de bu işin ustası olmayan mı var.’
Bununla Nihal’i kastediyordu galiba. Ama gecenin büyüsünü bozmamak için anlamazlığa sığındı Metin. Yaklaşık yarım saat Ankara sokaklarında gezip tozdular. Kurt gibi acıkmışlardı. Zaten bunu istiyorlardı. Yaptıkları her şeyin tadını zerrelerine kadar hissetmek istiyorlardı. Acıkmadan yemenin zevki yoktu. Aşka da acıkmışlardı. Şimdilik onunla doyuruyorlardı ruhlarını.
Son dönemeçten sonra planladıkları kafeye yöneldiler. Birkaç dakika sonra varacaklardı. Necla birden gülmeye başladı. Kendi kendine gülüyordu. Metin kendine ve çevresine belli etmeden şöyle bir göz gezdirdi, gülecek ciddi bir ayrıntıya rastlamadı. Son sözlerini tekrar etti içinden. Yok, yine kayda değer bir şey bulamadı. Necla’ya baktı. Güya belli etmek istemese de kıkır kıkır gülüyordu işte. Böyle bir ortamda bozulmak, kırılmak mümkün değildi ama… Necla kızacağı bir şeye gülüyor olamazdı. Kesin gözünden kaçan bir ayrıntıydı Necla’yı gülme krizine atan. İçindeki merak hissi gittikçe büyüyor, dayanılmaz bir hal alıyordu. Sonunda dayanamadı:
‘Neye gülüyorsun kızım sen ya?’
‘Hiç ya…’
‘Hiç değil işte. Hiçe gülene ne derler? Meraklandırma adamı. Söyle biz de gülelim.’
‘Aklıma bir şey geldi de.’
‘Yerim senin aklını. Söyle bakalım neymiş seni bu kadar güldüren şey.’
‘Hani eskiden hatırlıyor musun, elimi tuttuğunda önünü kapatırdın paltonla.’
Anlamıştı Metin ne demek istediğini. Hem de anında. İlk zamanları hatırlatmaya çalışıyordu Necla. Acemilik çağlarını… Birden yüzünün kızardığını hissetti. Çünkü aynı şey, olmayacağını sandığı halde yine gerçekleşmişti. Yüzüne tatlı bir kızıllık yayılmıştı.
‘Cadısın sen biliyorsun değil mi? Cadı!’
‘Eee cevap alamadım ama…’
‘Ne cevabı bekliyorsun? Bak da gör. Ölü evi mi sanıyorsun orayı?’’
Sonra adımlarını hızlandırdı. Eline sıkı sıkıya yapışan Necla peşinden sürüklenerek kafeye girdiler. Tahmin ettikleri gibi çok kalabalık değildi. Büyük ihtimal hava şartları yüzünden pek rağbet etmemişti kimse dışarı çıkmaya. Tam aradıkları böyle bir şeydi işte. Kalabalık özellikle Metin’i sıkıyordu. İnsana oldum olası güvenmediği ve onu sevmediği için olabildiğince insandan uzak ortamları tercih ediyordu.
Kafe şu anki haliyle tam istedikleri gibiydi yani. Kurt gibi de acıkmışlardı. Gecikmeden siparişlerini verdiler. Zaten masaya oturur oturmaz ağı titreyen örümceğin hızla avına saldırdığı gibi garson bitivermişti yanlarında. Sipariş vermekten başka bir çare yoktu. Yoksa her beş dakikada bir gelip kafa ütülerdi. Daha kapıdan girmeden paylaştıkları müşterinin bahşişini kapabilmek için pervane gibi dönerlerdi etraflarında. Debelenmek boşuna. Bu ağa düştükten sonra kurtuluş diye bir şey yoktur. Bugün canlarını sıkacak hiçbir olumsuzluğa izin vermek istemiyorlardı. Onun için diretmediler.
Bu sefer şarap da ısmarladılar. Necla başta bozuk çaldıysa da on ikiye kadar her günaha evet diyecekti çaresiz. Kendi kendine öyle söz vermişti. Hatta belki garson gelip dudaklarından öpse yok demeyecekti. ‘Yok canım daha neler…’ dedi sonra kendi kendine. Ama aklına geldiğine göre gerçeklik payı olabilir miydi? Ateş olmayan yerden duman tütmez derler. Sadece öpmekle yetinmeyip tezgahın arkasına götürse mesela, bugün on ikiye kadar sesini çıkarmayacak mıydı? Açlık insan neler yaptırıyordu. İftar öncesi oruçlunun gözünün doymaması gibi bir durumdu bu. Bir yığın yemek yapan oruçlu iftardan sonra yarısını bile tüketemez. Necla da böyleydi. Kadınlığı yıllardan beri açtı. Metin ne kadar doyurmaya yeterli ise de birkaç gündür yaşadıkları yüzünden daha fazlasını ister olmuştu galiba. Yoksa daha içmeden sarhoş mu olmuştu?
Sadece bir şişe kırmızı şarap sipariş ettiler. Gece on ikiye kadar sakin sakin içip, kenar yollardan polise yakalanmadan evlerine gideceklerdi. Bir iki yudumdan sonra eski neşelerini aştılar. Temkinli hallerinden eser yoktu ikisinde de. Sanki birbirlerine yabancılaştıkları koca bir boşluk hiç olmamıştı aralarında. Hiç olmamıştı... İlk günkü neşe ve sıcaklık hakimdi ortama. İlerleyen saatlerde başlayan hafif müzik gecenin atmosferini iyice yoğunlaştırıyordu.
Sadece Necla’nın beynini kemiren bir soru vardı cevap bekleyen. Ve bu sorunun cevaplanabileceği en uygun ortam bu akşamdı. Bu akşam aralarında ne geçerse geçsin iki sevgilinin neşesini bozamayacaktı. Sanki kalpten kalbe gizli bir anlaşma yapmışlardı.
‘Metin bu bir rüya ise ne zamana kadar devam edecek? Ben bitmesini istemiyorum ya… Hiç ama hiç bitmesin bu rüya.’
Tekrar gözlerini yummuştu Necla. Karşısındaki adamın cevap verirken yüzündeki ifadeyi görmek istemiyor gibiydi. Metin masanın ortasında duran ellerini avuçları içine aldı. Bir süre hareketsiz bekledi. Neyi beklediğini, ne söylemesi gerektiğini kestiremiyor görünüyordu. Kendini biraz topladıktan sonra sesine dokunaklı bir ton vererek karşılık verdi:
‘Bunun bir rüya olduğu kesin. Hayatın kendisi bir rüya… Ama şu an yaşadıklarımız rüya içinde rüya. Biri ölümle biter, önüne geçilemez. Diğeri sana bağlı tamamen canım. Yine başkalarının ağzına bakarak kısacık hayatı onun bunun adına cehenneme çevirmeye kalkarsan benim yapabileceğim pek bir şey yok. Ha senden ümitli miyim diye sorarsan, evet derim. Çünkü saplantı, takıntı ve kuruntu bir ruh hastalığıdır. Şizofren gibi yani… Ölünceye kadar iyileşmez. İlaçlarla bastırılabilir. Senin bugün yapabildiklerini gördükten sonra şizofren derecesinde hasta olmadığına kanaat getirdim. Ama onun kadar olmasa da oldukça etkili bir başka hastalığa yakalanmışsın.’
Karşısında psikolog doktor gibi konuşan Metin’in sözlerini nefes almadan dinleyen Necla, kendisi hakkında duyduğu umut aşılayan sözler karşısında biraz olsun rahatlamışken, son tespitini işitince gözleri fal taşı gibi açıldı. Bakışlarında tahlil sonuçlarını açıklayan doktor karşısındaki bir hastanın ürkekliği okunuyordu. Necla’nın meraklı bakışları karşısında ara vermeden devam etti:
‘Alışkanlık hastalığına yakalanmışsın Necla. Ne yazık ki bu böyle... Alkol, sigara, uyuşturucu gibi… Üstesinden gelinmez değil elbet. Ama çelikten bir irade ister. Ayrıca ufak tefek geri dönüşler karşısında sabretmek, hemen yelkenleri suya indirmemek. Tedavisi uzun bir süreç ister alışkanlıkların. Hiç umulmadık zamanlarda tekrar nüksedebilir. Ve çok enteresan alışkanlıklar kaldıkları yerden devam ederler. Hiç ara vermemiş gibi… Şimdi sen yasa dışı cemaat ve tarikatlerin dolduruşu ile afyonlanmışsın. Dünden beri seni bu hastalıktan uzak tutabildik çok şükür. Ama tabi ki ikimizin el ele vermesiyle gerçekleşti bu mucize. Daha ne kadar devam ettirebiliriz? Onu kimse bilemez. Sen bile kestiremezsin. Dua edelim de saat on ikiye hiç gelmesin ve prensesimiz külkedisine dönmesin tekrar.’
‘Evet ben de korkuyorum tekrar eskiye dönmekten. Şu anki halimi ben de çok sevdim.’
Sözünü bitirmeden kesiverdi Metin:
‘Sevilmez mi kızım, baksana beni nasıl dirilttin. Şimdi bile seni öpmek için yanıp tutuşuyorum. İnce beline oturan kot pantolon, üzerine göğüslerini portakal bahçesine çeviren leylak rengi bluz… Omuzlarına dökülen gece karası saçların, yüzündeki bütün pürüzleri gizleyen makyajın… Küçücük emilesi burnun, yay gibi kaşların, kıvrık kara kirpiklerin, şehvetli çizgilerle çerçevelenmiş ince kiraz kırmızısı dudakların… Seni sabaha kadar yesem doymam bu halinle.’
‘Of yaa keşke evde olsaydık. Ben gene ıslandım.’
‘Sabret bebeğim, az kaldı. Gecenin tadını çıkaralım biraz daha.’
‘Böyle şeye nasıl sabredilir Metin, nasıl aq ya!’
‘Hah işte böyle ya, yeri geldiğinde doğana dön. İçgüdülerini dinle. Ayıp günah diye içine atma aklına gelenleri. Kadın olman insan olduğunu unutturmasın. Yoksa ağır ve çekilmez bir yaşlılık dönemi seni bekliyor. Yani aslında hepimizi.’
‘Teşekkür ederim Metin, benimle ilgilenmen çok hoş… Kızma ama daha önce tam olarak cevap alamadığım bir mesele var. Tahmin etmişsindir aslında.... Nihal… Onunla aranızda bir şey kalmadığını biliyorum. Eminim yani. Yaşadığınız onca badireden sonra… Kalsa bile bu aşamadan sonra inan hiç umurumda olmaz. Başka biri girmek isterse hayatına, yani mesela diyorum, onunla da hani… Doğru söyle lütfen. Bugün ne söylesen kapris yapmayacağım ve kıskançlık krizleri geçirmeyeceğim.’
‘Onunla da yatar mısın, demeye çalışıyorsun yani..’
‘Tam öyle değil de hayatına girmesine izin verir misin?’
‘Yavrum bu doğanın bize bahşettiği bir güzellik... Hani size bol kepçe cennetten imarlı araziler dağıtanlar var ya. Onların betimlemeye çalıştıkları cennetin anahtarı bu… Cennetin fragmanı diyelim istersen. Böyle bir şeyden kaçılır mı? Rahmetten kaçılmadığı gibi… Anla artık. Güzel keçim benim.’
‘Gene mi keçi ya? Kızıyorum ama. Ne demek istediğini söylesene!’
‘Gereksiz yere, anlamsız şeylere takılıyorsun ya ondan güzelim. Takmışsın hayatıma birinin girip girmeyeceğine. Girse ne olur? Seni bırakacağımdan korkuyorsun değil mi? Yine ilkel bir duygunun etkisine girdin işte bebeğim. Kıskançlığın… Bunun temelinde ilkel sahiplenme duygusunun yattığını sanırım sen de artık fark ediyorsundur? Eğer aramızda her şey bitmişse beraber yaşamakta ısrarın anlamı ne? Kadın cinayetlerinin temelinde aşağılık kompleksinin yarattığı bu sahiplenme takıntısı yatmakta. Hem biliyorsun hayatıma Nihal girdiğinde aşk hayatımız renklenmişti. Bundan en çok da sen memnundun. Ama sen takılmışsın bir kere kıskançlık duygusunun peşine… Kuru bir yaprak gibi sürükleniyorsun farkında olmadan. Yapacak bir şey yok. Bu etki senin gibi düşünmekten çok inanmaya programlanmış olanların en büyük açmazı. Şeytan eğer seni ele geçirmek isterse bu kapıdan girecektir ruhuna emin ol. Ya kocan seni bırakırsa onun peşinden giderse. Kocan da salak ya…
‘Siz kadınlar ne yazık ki insanlık tarihinin günah keçilerisiniz. Ve bunu hiçbir coğrafya parçasında ve tarihin hiçbir devrinde anlayamadınız. Ölüm korkusu ve ölümsüzlük isteği sizi Tanrılar adına konuşanların ağına düşürdü. Onlar da erkek egemen dünyanın kuralları gereği erkeğin kulu, kölesi ve oyuncağı haline getirdi sizi. İşin özü bu işte… Siz sadece adam değil, insan bile değilsiniz. Onların gözünde yani… Bunu inandığım için söylemiyorum. Sakın yanlış anlama. Bir tesit sadece…’
‘Hiçbir kurtuluş umudu yok mu? ‘
‘Yok yavrum. Bir zamanların meşhur Sinop cezaevinden bile kaçmayı başaranlar olduğu söyleniyor. Ama kadınların çevresine Berlin Duvarı gibi örülen takıntı barikatlarından kaçmak asla mümkün değil. Tarih boyunca elle tutulacak bir örnek gösteremezsin ki… Sadece kaçamak mümkün… Yani herkesin bildiği ama bir şekilde göz yumduğu ve senin gibilerin kısa devre mantıkla aldatma dediğiniz şey… Yani Nihal olayı, belki Kemal Bey olayı…’
‘Destur, bismillah. Kemal Bey nereden çıktı şimdi?’
‘Nereden çıktıysa çıktı. Sen soruma cevap ver. Karısını tanıyor musun? Yani daha doğrusu evli mi?’
‘Evli ama bunun ne ilgisi var konumuzla?’
‘Karısı nasıl biri, tanıyor musun?’
‘Tanıyorum, dün okula geldiğinde oradaydı. Müzeyyen Hanım. Cam kenarında tek başına oturan kadın...’
‘Dur bakayım, hatırlar gibiyim. Tesettürlü olan kadın mı?’
‘Aynen o, evet.’
‘Tamam işte, bulmacanın cevabı çıktı ortaya.’
‘Kusura bakma ama ben gene bir şey anlamadım. Ne bu?’
‘Anlamayacak bir şey yok. Adamın kadına açlığı gözlerinden kızgın lav gibi fışkırıyordu. Fark etmedin mi? Müzeyyen Hanım dediğin kadının kadınlıkla yakından uzaktan ilgisi kalmamış. O kadar çirkin yani. Zavallı Kemal Beyin kadınsızlıktan şehvet patlaması yaşaması normal. Benim yanımda bile gözlerini senden ayıramadı.’
Aslında Metin sonuna kadar haklıydı. Hatta gene haklıydı. Çünkü Kemal Bey uzun zamandan beri kendisiyle ilgileniyordu. Yani Kemal Bey’in kezzap yakıcılığındaki bakışlarını defalarca üzerinde yakalamıştı. Dudaklarında, boynunda, göğüslerinde ve daha aşağılarda, her yerinde… Kemal Bey yakaladığı hiçbir fırsatı kaçırmıyordu yani. Ama bunu ona söyleyemezdi. En iyisi şaşırmış gibi yapmaktı:
‘Yani…’
‘Yanisi adam sana yanık yavrum. He desen yok demeyecek cinsten. Eminim karısıyla sevişirken seni hayal ediyordur. Ona sevişmek denirse tabi… Adım gibi eminim. Tıpkı benim bazen Esra’yı, Ayfer’i ya da Nihal’i hayal ettiğim gibi.’
‘Yuh be Metin! Yuh valla. Bir de normal bir şeymiş gibi söylemen yok mu? Kızmayayım diyorum ama kızılmayacak gibi değil ki söylediklerin.’
‘Öyle diyorsun ama dün gece bir ara ismi geçince, gecenin en güzel seansını yaşattın bana. Buna ne diyeceksin? Senin doğanda var mı yok mu? Mesele bu. Gerisi teferruat. Sen bakma böyle bir konu açıldığında insanların sürü psikolojisiyle asıp kestiğine. Hepsi değilse bile çoğu yalan. Üstelik salaklar asıl yalanı kendilerine söylediklerinin farkında bile değiller. Güneşe yok demekle yok olmaz. Gerçekler de öyledir. Aynen öyle Necla, aynen öyle... İnkar etmen, reddetmen neyi değiştirir? Ha ben duyduklarıma dayanamıyorum dersen, sormayacaksın o zaman. Durup dururken söylemiyorum ben de bunları sana dikkat edersen.’
Necla söylenenlerde doğruluk payı olduğunu biliyordu. Yerden göğe kadar haklı olduğunu da… Islanmasından anlaşılıyordu zaten. İnkarı hedef şaşırtmaya çalışmaktı. Kadınlığı böyle davranması gerektiğini ihtar ediyordu çünkü. Daha fazla açık vermemek için utanç, sitem karışımı bir sesle haykırdı:
‘Yeter artık Metin, Yeter! Utanıyorum ya. Yeter, sus artık lütfen!’
Sonra daha derinden vurmaya çalıştı:
‘Sende hiç mi kıskançlık damarı yok Metin? Karını yanında götürseler sesini çıkarmayacaksın.’
‘Yavrum elbette var. Elbette kıskanırım. Ama kıskançlık dediğin şey bir başkasının bedensel ya da ruhsal özgürlüğünü gasp ediyorsa, onun adı kıskançlık değil, ilkellik olur. Evet bu, kelimenin tan anlamıyla ilkellikten başka bir şey değildir. İnsanlar gerçekten namuslu ve şerefli oldukları için değil, kendi tapulu malı olarak gördükleri kadınlarını kaybetme korkusuyla kıskançlık ayağına yatmaktalar. Onlara baskı uygulamaktalar. Kadın da hangi akla hikmetse bağımsız bir kişi olmak yerine bir erkeğin malı olmayı onur kabul etmekte. Hayatta kişiliklerini tatmin edecek ve toplum içinde saygın bir yer kazandıracak hiçbir kazanımları olmayan ezik varlıkların ellerinin altındaki kadınlar üzerinde uyguladıkları baskının adıdır namus ve şeref. Ve dikkat et hep kadın üzerinedir. Namussuz tek bir erkek gösteremezsin dünyada. Ama bu kadar namuslu ve şerefli insanlar kanun ve polis gücüyle zapt edilebilir, ne hikmetse…
‘Siz beyinsiz kadınlar erkek egemenliğini perçinlemeye yarayan inanç ve töreleri Tanrısal bir görev sanmaktasınız. Yazık, acıyorum size biliyor musun? Cezaevindeki müebbet bir hükümlü bile kaçma ve kurtulma hayalleri kurarken, kendisini ev ve elbiselere hapseden kadın, erkek egemen kader hapishanesinden kurtulmak için kılını bile kıpırdatmaz. Size aslında acımak bile sizin için en büyük lütuftur.’
‘İnsanları ne kadar kolay yargılıyorsun Metin? Biraz ileri gitmiyor musun? Ne dersin, haksız mıyım?’
‘Hiç de bile Necla. Beni bilirsin, kırk altı kromozomlu yağlı lekelerin ne mal olduklarını benden iyi kim bilebilir bu dünyada? Beni de en iyi sen bilirsin.’
Metin’in namus ve şeref konusunda daha önce bu kadar detayına girmediği görüşlerine şimdilik tam olarak anlamadığı için katılmamakla beraber, diğer dediklerinin doğru olduğuna adı gibi emindi Necla. Dünyadan bir beklentisi olmayan bu adam, bambaşka biriydi. O kadar başkaydı ki, hiççi olmakla birlikte şirketleşip kendi çıkarlarına göre dünyayı şekillendirme ihtimaline karşı hiççiliğe bile karşı olacak kadar başka biriydi.
Hayatta hiçbir zaman çıkarları için kıvırmayacak kadar başka biriydi. Kendisinin dediği ve çevresinin kabullenmekte zorlanmadığı yakıştırmayla o bir dünyalı değildi. Siriuslu’ydu. Kromozom yapısıyla, genetik kodlamasıyla, biyolojik donanımıyla bambaşka biri… Önce şaka yollu başlayan bu tanımlamaya zamanla Necla da inanmaya başlamıştı. Gerçekten de o diğerleri gibi sıradan bir dünyalı değildi. Onun için kendisini gözünün önünde aldatmasına rağmen vazgeçememişti ondan. Gene aldatsa, hatta onu mesela son zamanlarda dilinden düşürmediği Esra ya da Ayten’i kendi yatağında yakalasa yine bırakamazdı onu.
‘Biliyor musun sadece seni çok iyi tanıdığım için yani art niyetli ve çıkarcı olmadığını bildiğim için söylediklerini anlamamakla beraber onlarda gerçeklik payı olabileceği olasılığını göz ardı edemeyeceğim. Ama bu, kesinlikle her dediğinin altına düşünmeden imzamı atacağım anlamına gelmez. Belki biraz zamana ihtiyacım var; anlamaktan ziyade hazmedebilmek adına. Kendi açımdan yani… Bunu da hoş görmelisin. Dediklerin o kadar alışılmadık, o kadar üst perdeden şeyler ki… İnançlarla pamuk ipliği kadar bile bağlantın olsa hani, neredeyse gökten yardım aldığına inanacağım.’
‘Göklerden yardım almadığımı söyleyebilirim. Ama evrene egemen olan kozmik enerjiyle iletişim içinde olduğumu iddia edebilirim. Ama ne bunu ben kanıtlayabilirim, ne de kanıtlayabilsem bile insan denen koyun tabiatlı varlığa anlatabilirim. Onun için bu kısmı geçiyorum. Hayatı insanlara zehir eden, dünyayı cehenneme çeviren, insanlar arasında kadınlar ve güçsüzler aleyhine adaletsizliğe sebep olan ve en önemlisi insanı Tanrı’dan uzaklaştıran inançlara inanmadığımı söylememe bile gerek yok biliyorsun.’
‘Evet bunu sadece ben biliyorum. Senin inanmadığını bilseler, yine senin tabirinle süpçü arkadaşlarım beni topun ağzına koyarlardı. Onun ekmeği yenmez diye. Ne bileyim işte, nikahınız düşer diye…’
‘Geç onları sen. Ne derlerse desinler. Sen benim dediğime bak. İnanmak mı istiyorsun? Birkaç somut örnek vereyim, aklın varsa sen bir sonuca ulaş. Beni bilirsin. Ben kimseyi hiçbir konuda inanmaya ya da inanmamaya zorlamam. İnsan olduğunu iddia eden biri bir başka insanı herhangi bir konuda inanmaya ya da inanmamaya zorluyorsa; kendini inkar ediyor demektir. Yani insanın evrenin en akıllı ve en şerefli varlığı olduğu masalına…’
‘Değil mi yani? Tanrı yalan mı söylüyor?’
‘Söylemiyor tabi. Ya da Tanrı mı söylüyor acaba bunu, Tanrı adına insanlar mı yakıştırıyor dünyayı sömürmeye gerekçe göstermek için? Neyse bu uzun mesele… Tanrı kelimesi ile yalan kelimesi değil yan yana aynı satırda hatta aynı sayfada bile bulunamaz benim kitabıma göre. Ben, aslı astarı olmayan birçok rivayeti insanların Tanrı adına uydurduğuna inanıyorum. Hepsi bu. Ha bu arada bu meseleye fazla kafa yorduğumu da söyleyemem. Çünkü bu tür meselelerde dünyanın hiçbir yerinde düşünce özgürlüğü ne yazık ki yok. Yani insanlar inançlarını akıllı olmalarına rağmen kendileri seçemiyor. Birçoğunda doğuştan itibaren dolduruş olarak dayatılan inançlarını yine akıllarıyla reddetme hakları bile yok. Biliyorsun inançlarını terk edenlere neler yaptıklarını?’
‘Bilmez miyim? Yine senin ifadenle göt korkusuyla aforoz ediyorlar. Nikahlarını bozuyor, ailelerini parçalıyorlar. Dünya nimetlerini haram ediyorlar…’
Bunu söylerken Necla’nın yüzüne yayılan alaycı gülümseme Metin’e dokunmuştu. Hatta içerlemişti biraz. Bu durum ses tonuna yansıyordu:
‘Sen işin gırgırındasın tabi. Sana dayatılan inançları gerçekten doğru sanıyorsun. Unutma ki dünya üzerinde neredeyse yüze yakın büyük inanç sistemi var. Ve her biri kendinden başka diğer doksan dokuz inanç sistemine saçmalık olarak bakıyor. Aynı insan doksan dokuz inanç sisteminin saçmalık olarak gördüğü şeylere de gerçekten Tanrı’dan gelen doğruymuş gibi inanıyor. İşte insan bu kadar akıllı… Kusura bakma ama biraz sinirlendiğim için ağzımı bozuyorum. İnsandan beklediğim sadece düşünmesi. Evrenin tek düşünen canlısı olduğunu iddia etmesi değil. Kendisinin saçmalık olarak gördüğü inançlar olduğu gibi, kendi inançlarının da saçmalık olabileceğini enikonu muhakeme süzgecinden geçirmesi… O kadar zor mu bu? Madem akıllı bir varlık…’
‘Kusura bakma Metin. Seni kırmak istememiştim. Yani böyle bir şey aklımın ucundan bile geçmez. Ama kendin biliyorsun, beni dünden beri ne kadar özgürleştirmeye çalışsan da ben gene benim. Aklından çıkarma bu gerçeği. Fare görünce aslına dönen prenses kedi gibi, irademe hakim olamıyorum. Yani eski halime dönüyorum aşkım. Hatalı olanın ben olduğumu biliyorum. Benim de kafam karışık. Hoca hanımlar, ablalar öyle şeyler anlatıyorlar ki… Bir gramlık beynim duruyor. Bazen onlar yüzünden gerçek Tanrı’dan uzaklaşmak zorunda kaldığımı düşünmüyor değilim.’
’Biliyorum ve bu konuda sana hak veriyorum. İnançlı biri olarak seninle nadiren buluştuğumuz ortak noktalardan biri bu. Ama anlayamadığım neden böyle şeylere gerek görüyorlar? Doğuştan itibaren çevre tarafından dayatılan doğru ve yanlışları kimse kendi aklı ve iradesiyle inancını seçemiyorsa hiç olmazsa zaman içinde yine aklını kullanarak inançlarını sorgulayabilmeli. Madem insan akıllı varlık, cenneti de cehennemi de tercih etme özgürlüğüne sahip olmalı.’
‘Bu aşamaya kadar gelmek bile benim için son derece ıstıraplı bir süreç…’
‘Olsun aşkım. Az daha ilerlesek bir ortak noktada buluşacağız gibi geliyor.’
‘Hiç sanmıyorum Metin. Buraya kadar benimki... Daha ötesine geçebileceğimi sanmıyorum. Ben ateist değilim. Ve olamam.’
‘İyi ama ben de değilim. Dindar olmadığım gibi ateist de değilim. Ateizm de zorlamaya kalktığı için, yani gücü eline geçirdiği anda, ateist de olamam. Her şeye aynı mesafedeyim ben. Unuttun galiba?’
‘Evet belki…’
‘Gelelim insanın neden en şerefli ve en akıllı varlık olmadığına. Doğru olup olmadığı beni pek ilgilendirmiyor ama her seferinde insanların birbirinin burnuna bu konuyu kakmasına bozuluyorum. Bak şimdi ne oturduğumuz binaların sağlam olduğuna güvenebiliyoruz, ne yediğimiz içtiğimiz şeylerin insan sağlığına uygun olduğuna. Ticarette ve siyasette güven desen hak getire… Yalanın bini bir para… Peki bütün bu hataları yapanların hepsinin şerefsiz olduğunu söyleyebilir misin?’
‘Ben söylerim. Hem şerefsiz, hem ahlaksız bunlar.’
‘Sen söylüyorsun ama bu hataları yapanlar kendilerini hiç de öyle nitelendirmiyor. Hepsi de son derece namuslu ve ahlaklı insanlar, dediklerine göre. Üstelik bunların sayısı neredeyse insan soyunun tamamı… Çünkü evrenimizde ahlaksızlığın, namussuzluğun ve şerefsizliğin bir tek kaynağı var. Tahmin edebileceğin gibi o da kadının bacak arası… Dolayısıyla kadın bedensel olarak tamamen günahkar bir varlık ve şeytanın yoldaşı, hatta uşağı. Bu arada biraz önce bahsettiğim ve çoğu kul hakkı temelli günahları nasıl gözden kaçırdım ama değil mi? Ağzını açanın evrendeki bütün günahları kadın üzerine yüklemesi günah çıkarmaktan başka bir şey değil.’
‘Ne yapalım o zaman? Mesela Kemal Bey bana asılırsa evet mi diyeyim?’
Metin gene sinirlenmeye başlamıştı. Necla da düşüncelerini kanıtlayamayan ve inançlarını savunamayanlara has bir üslupla konuşmayı polemiğe çekmeye çalışıyor; en verimli olması muhtemel düşünce alışverişlerini çıkmaz sokaklara mahkum ediyordu. Bu şekilde devam ederse on ikiye gelmeden büyü bozulacak, rüyadan uyanacaklardı. En iyisi biraz kafa tütsülemekteydi. Metin parmağını şıklatttı. Deminden beri gözlerini Necla’nın ince belinden ayırmayan garsonu çağırarak kadehleri tazelemesini istedi. Sonra Necla’ya dönerek vurucu cevabı verdi:
‘Olayı gene polemiğe çekerek boğmaya çalışıyorsun yavrum. Ne kadar meraklısın eskiye dönmeye. O kadar meraklıysan yazın sıcağında kafanı gözünü sarıp, yorgan üstüne battaniye çekerek uyumaya devam et. Senin özgürlük alanına karışamam. Sen de bana karışmayacaksın tabi. Ayrıca Kemal Bey meselesinde cevabını bedenin doğal tepkiyle dün gece verdi zaten. Sen ne kadar direnirsen diren. Doğal gereksinimlere ve içgüdüsel yönlendirmelere karşı duramazsın. Durmaya çalıştıkça anlam veremediğin rahatsızlıklarla boğuşmak zorunda kalırsın. Haziran sıcağında üşümek gibi…’
‘Yapma ya gene utandırıyorsun beni. Gerçekten mi söylüyorsun? Yoksa mektup atıp ağzımdan laf mı almaya çalışıyordun?’
‘Hayır neden öyle bir şeye tevessül edeyim ki? Kemal’den bahsederken gecenin doruğuna çıktın. Çünkü bedenin doğasının gereğini yaşamak istedi. Sen ise takıntıların, kuruntuların ve toplumsal baskılar yüzünden bunu kendine bile itiraf etmekten kaçıyorsun. Bütün mesele bu… İnanmıyorsan bir dahaki sefere kendin kontrol et kendini. Ha adamın altına yat anlamı taşımaz bu dediklerim. Sadece senin bana karıştığın gibi ben senin bedensel tercihlerine karışamam diyorum.’
‘Tabi canım, eminim öyledir… Bu mantıkla gidersek aldatma kapısı aralanır. Bunu mu istiyorsun? Senin beni aldattığın gibi benim de seni aldatmamı mı istiyorsun? Avucunu yalarsın. Allah yazdıysa bozsun!’
‘Ben hiçbir şey istemiyorum. Sadece doğaya karşı gelmenin sonucunu ve namusu kadını yüklemenin sebebini ve her iki cins açısından bedelini anlatmaya çalışıyorum. Gerisi sana kalmış. Koca kadınsın. Ne yapacağına kendin karar vermelisin. Bugüne kadar seni ne zaman zorladım, polemik tuzağına ne zaman düşürmeye çalıştım ki, bundan sonra yapayım…’
‘Ya karşı gelirsem doğaya, boşar mısın beni?’
‘Ne alaka Necla? Neden boşayayım? Sen önce kendine bak istersen. Evlendik evleneli kaç kere yanımda yer aldın ki? Yanımda olmayan sendin, senden kaçan ben değil… Hoca hanımların, ablaların kuruntularıyla kendini yaktığın yetmedi beni de yıllarca harcadın bozuk para gibi. Karşı gelirsen, kendini ihmal edersen sadece kadınlığından uzaklaşmış olursun. Hemcinslerini görüyorsun. Kendilerini cinsel içerikli bütün günahlarda şeytanın yardımcısı olarak görmekte zavallılar. Cinsellik bir suçsa bu en az iki kişi tarafından gerçekleştiği ve bunlardan birinin kadın diğerinin erkek olması gerçeğini inkar ediyorlar. Erkek güdümüne geçen inançların günaha sevk bahanesiyle kadını nasıl ikinci plana ittiği hatta kadını nasıl şeytanla eş gördüğünün farkına bile varamayacak kadar budalalar. Eğer geçmişte yasak meyve yenmişse neden bu kadının tahriki ile olsun? Erkeğin ahmaklığı yüzünden olamaz mı? Hem cinselliğin olmadığı söylenen cennette nasıl kadın denen bir varlıktan bahsedilebilir ki, ilk günah şeytanın teşvikiyle kadın tarafından işlenmiş olsun?’
‘Biliyor musun sen çok farklısın. Biliyorum son birkaç dakika yine sinirlerini gerdim ama özür dilerim ya. Görüyorsun işte gitgeller arasında kendimi kaybetmişim. Beni böyle kabul et. En azından bugün on ikiye kadar… Bugün seni bir kez daha sevdim. Söylediklerin yenilir yutulur cinsten değil ama eminim senin de dediğin gibi kendimizi akıllı ilan ettiğimiz gibi bir gün olsun aklımızın gereğini yapar yani düşünmeyi becerebilirsek, hayat çok daha yaşanır olur. Bunu senin yaşamından görüyorum. Oldukça sakinsin. Kimseye hiçbir şeyi zorlamıyorsun. Takıntı, kuruntu ve hurafelere pas vermiyorsun. Netsin, açıksın, temizsin. Bu yüzden de yaşından çok daha genç görünüyorsun. Seni eskisinden çok daha fazla seviyorum.’
‘Seviyorsan tekrar eski haline dönme. Kadınlığını unutma. Kadınlığını yaşa ki, ben de erkekliğimi yaşayayım. Sen kendini ihmal etmek istesen de evli olduğunu unutma. Benim için de yaşayacaksın. Doğanın gereğini ihmal ettiğimizde kızışma dönemindeki keçiler gibi asabi oluyoruz. Hayatı kendimize, birbirimize ve çevremize zehir ediyoruz. Cehennemden kaçmak isterken cennet gibi bir dünyayı cehenneme çeviriyoruz.
‘Çok konuştuk. Saat de on bir buçuk olmuş Metin. Haydi gidelim canım. Konuşmak yerine yaşayalım biraz da…’
Hazırlanmaya başladı. Metin görevliye seslendi:
‘Hesap lütfen!’




Serdar Adem



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6204
2 Firari Fırtına 4267
3 Mustafa Ermişcan 3485
4 Hasan Tabak 3349
5 Nermin Gömleksizoğlu 3043
6 Uğur Kesim 2936
7 Sibel Kaya 2768
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2598
9 Enes Evci 2471
10 E.J.D.E.R *tY 2227

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:6485 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com