Romanlar

Kadınlığını Arayan Kadın 11
Okunma: 91
Serdar Adem - Mesaj Gönder


 11. Havanda Su…

Esra şimdilik ciddi bir buluşmayı göze alamıyordu. Buluşmanın ciddisi yalanı olur mu sorusundan farenin kediden kaçtığı gibi kaçıyordu. Henüz böyle bir sorunun cevabıyla yüzleşmeye de hazır hissetmiyordu kendini. Diğer yandan görüşmek ve hakkında birçok olumsuz söylenti duymasına rağmen gönül gözüyle bakınca gayet sempatik gelen bu adamı biraz daha yakından tanımak istiyordu.
Aylardan beri hatta en kızgın olduğu günlerde bile tarif edemediği ve önleyemediği bir yakınlaşma duygusuyla mücadele ediyordu. Böyle saçma bir isteğin peşinde kuru bir yaprak gibi sürüklenmeyi açıklayamıyor, ama aralarındaki buzların erimeye başladığı o günden beri onu düşünmekten de kendini alamıyordu. Ne çare sonunda aklı ve duyguları arasındaki mücadeleyi duyguları kazanmıştı. Gecenin geç saatlerinde aklına ilk gelen seçenek büyük bir alış veriş merkezi olmuştu.
İlginç olan buluşma yerine Esra’nın çok daha önce gelmiş olmasıydı. Bir kadın olarak hem de evli bir kadın, yaptığının ne kadar yanlış olduğunu bile bile… Neden böyle yaptığını kendisine itiraf etmekte zorlandığı halde… Zaman zaman benliğinin derinliklerinden haykıran varoluş heyecanları ve benlik isyanları, deli dalgalar halinde içinde yaşadığı toplumun kadın bedenine biçtiği ezik kişiliğinin soğuk duvarlarına çarpıyor, zaten huzursuz bir kişiliğe sahip olan Esra’yı derinden sarsıyordu.
En sıkıntılı hallerde kendince bahaneler üreterek kurtulmaya çalışıyor, ancak başarılı olamıyordu. Başarılı olamamaktan dolayı narin bedenini cin çarpmış gibi sarsan şehvet yalımları nefesini sıkıştırıyordu. O esnada dizlerinin bağı çözülüyor, tam yere çökmek üzereyken yorgun zihni tereddüt etmeden inanmak üzere yeni bahaneler üretiyordu. Erken gelmesinin sebebinin aslında bir an önce eve geri dönmek olduğu bahanesine sıkı sıkıya sarılması bu çırpınışın bir sonucuydu sadece.
Metin de erken gelmişti. Onun gelişi tamamen sabırsızlıktan kaynaklanıyordu. Bir an önce hayallerini süsleyen hatta gecelerine renk katan bu kadına yakın olmak istiyordu. Ne kadar erken gelirse, Esra’ya yaklaşma noktasında o kadar avantaj elde edecekti. Tahmininde yanılmadığını çok yakın bir zamanda görmeyi umuyordu.
Ama Esra’dan erken değil… Esra çoktan yerini almıştı bile. Hemen Esra’nın yaptığı gibi market kısmına geçti. Kaybedecek bir saniyesi bile yoktu. Kısa bir süre reyonlar arasında birbirlerini aradılar. Buluşmaları uzun sürmedi. Görünen niyetleri ayaküstü konuşarak birbirlerini tanımaktı. Şimdilik başka seçenekleri yoktu çünkü.
Metin’e kalsa liseli aşıklar gibi kesinlikle karşıydı böyle bir buluşmaya. Güzel bir kafeye geçip adam gibi konuşmak varken… Hatta daha güzel ihtimaller de geçiyordu aklından. Mesela şimdi atlayıp arabasına Gölbaşı’na götürebilirdi Esra’yı. Fakat çevrenin dolduruşuyla yaşayan ve Zalim Haccac’ı hiç de aratmayan zalim bir kocanın cariyesi olduğunu hatırlayınca bu seçeneğin şimdilik oldukça zor bir ihtimal olduğunu fark etmenin derin hüznüne kapılıyordu.
Ankara gibi bir yerde kimsenin kimseyi fark etmesine imkan ve ihtimal yoktu. Buna karşın Metin ağzının sütten yanması yüzünden yoğurdu üfleyerek yemek zorunda hissediyordu kendini. Sadece Esra değil kendisi de tehdit altındaydı. Daha önce Nihal ile yaşadıkları sırasında muhtemelen kendini yaşayamamanın verdiği ıstırapla insanlıktan intikam almak isteyen ezik kişilikli biri ya da birilerinin komplosuna maruz kalmışlardı. Cinselliği yaşayamadığı için başkalarına da haram kılmaya çalışan, bu amaçla bozulmuş inanç ve kokuşmuş değer yargılarını paslı kılıç gibi sağa sola saplayan bu pasif kişilikli pislik büyük ihtimalle aynı mahallede ikamet eden ve Necla’nın hemşerisi olan para tapıcısı Ahmet olmalıydı.
Ankara büyüktü evet ama yaşadıkları mahalle o kadar değil… Ne yazık ki mahallenin üçte ikisi kadın, çocuk ve ihtiyarlardan oluşan aylak takımıydı. Genellikle ellerinde sabit ve sürekli bir uğraşıları olmayan, bu yüzden kendilerini ezik ve itilmiş hisseden dolgu malzemesi kalabalığın başka bir meşgalesi yoktu birbirlerinin açığını aramaktan başka. Ahmet de öyleydi. Emekli olduğu günden itibaren kendini ibadete ve mahallenin namusunu korumaya adamıştı. Ahmet’i Necla da sevmezdi. Daha doğrusu cimriliği ve para tapıcılığıyla tanınan Ahmet’i neredeyse kimse sevmezdi. Onun için aylarca telefonla Nihal’i, Necla’yı ve kendisini rahatsız ettiği halde şeytanın uşağı kimliğini açık edememişti. Ölmeden babasının mirasına konan ve kardeşlerini ortada bırakan Ahmet Efendi, kendisini tanıyanlara kimliğini açık etmekten kaçıyordu. Yıllarca telefonla en olmadık zamanlarda morallerini bozan bu insan kılıklı yamyamı hala ensesinde hissediyordu Metin. Bir nevi paranoya haline gelmişti bu duygu onda. Yaptığı işin elle tutulur tarafı olmadığı için zamanında onunla mücadele edememiş ve bu durum onda paranoyaya sebep olmuştu.
Esra ise buluşacağı adam hakkında çevresinden özellikle de karısından işittiklerinden sonra onunla tanıdık birine poz verme ihtimalinden ziyade böyle bir ihtimalin gerçekleşmesi halinde kocası olacak uzman canavarın ne yapabileceğini kestirememesi yüzünden ihtiyatı elden bırakmak istemiyordu. Bir insanın yani koca denen bir insanın hele ki okuyup uzmanlaşmış insan kaportalı bir varlığın nasıl bu kadar vahşileşebileceğini kendi mantığına kabul ettiremiyordu ki, başkasına anlatıp yardım istesin. Onun için bir alışveriş merkezi böylesi kaçamak buluşmalar için adeta biçilmiş kaftandı. Şimdilik en azından…
Karşılaşmaları oldukça resmi olmuştu. Ayaküstü bundan fazlası olamazdı… Bir süre reyonlar arasında dolandılar. Kırık dökük cümlelerle konuşmaya çalıştılar. Alışveriş yaparken devasa boyutlarda görünen market, iki sevgiliyi idare etme noktasında o kadar küçülmüştü ki… Yok, böyle olmayacaktı. Dön dolaş aynı yere geliyorlardı. Bir iki merhabadan öteye geçemediler. Aynı reyonlar arasında defalarca dönüp durdular. Ne tadı vardı böyle bir sohbetin ne tuzu. Göz göze gelmeden konuşmanın anlamı olmuyordu. Üstelik bu halde biraz daha devam etseler korktukları başlarına gelebilirdi. Birilerinin dikkatini çekerlerse ayıkla sonra pirincin taşını…
İnanmak için, anlamak hatta hissetmek için karşısındaki insanın gözlerine bakmak gerekiyordu. Ve bu, reyonlar arasında yuvasını kaybeden tilki gibi ürkek hareketlerle olmuyordu. Buna bir çözüm bulmak gerekiyordu. İkisi de bunu düşünüyordu bir süredir. Konuyu açıp açmamak noktasında tereddüt yaşıyorlardı. Metin’e göre hava hoştu. O baştan kafaya koymuş ama bir türlü teklif edememişti Esra’ya. İlk karşılaşmalarında yaşadıklarının etkisi Metin’de fobiye dönüşmüştü. İlişkileri düzene girmeden basit bir hatayla kaybetmek istemiyordu Esra’yı. Esra hoştu, güzeldi, çekiciydi hatta belki tam olarak tanımamış olmanın gizemiyle seksi bir kadındı. Ama galiba biraz da inat ve dik başlıydı. Biraz yakınlaşabilseler, inadını yumuşatacağına inanıyordu Metin. Bu aşamada ufukta böyle bir ihtimal görünmüyordu. Kendini son derece kritik bir ameliyata girmiş operatör kadar hassas davranmak zorunda hissediyordu. Hareketlerindeki sükunete bakılırsa doğru yoldaydı.
Çaresiz alışveriş merkezinin teras katındaki kafelerden birinde oturmaya karar kıldılar. Bu karar özellikle Esra’nın içine sinmese de ellerinde başka seçenek yoktu. Ya dönüp gideceklerdi ya da bu seçeneği deneyeceklerdi. Ne olursa olsun Esra dönüp gitmek istemiyordu. Sadece kadınlık gururunu ayaklar altına almamış olmak için Metin’in ısrarıyla bu kararı istemeden kabul etmek zorunda kalmak istiyordu. Kadındı sonuçta. Kendini ağırdan satmalıydı.
Ne olacaksa bugün olacaktı. İçinden geçenleri anladığı anda art niyetli birinin kendisine neler yapabileceğini tahmin etmenin ürpertisiyle kendinden geçer gibi oldu. Bir süre ayakta sallandı. ‘Aman Tanrım!’ diye mırıldandı kendi kendine. ‘Bütün bunlar bir rüya olmalı?’ Normal hayatta yapmadığı ve belki asla yapmayacağı şeyleri şimdi sıradan şeyler gibi yapıyordu. Kesinlikle bir rüya olmalıydı. Evet, rüya… Biraz sonra uyanacak ve her şey normale dönecekti. Esra yaşamak durumunda kaldıklarını bir rüya sahnesi sanmanın rahatlığıyla kendini olayların akışına bıraktı…
Özellikle alkol ve sigara içilebilen serbest bölgeyi yeri tercih ettiler. Serbestlik çok zaman insanları sakinleştirdiği için suçtan da uzak tutuyordu. Zevk ve eğlence erbabının çevrede olup bitenle pek ilgilenmeyeceklerini tahmin ediyorlardı. Tahminlerinde haklıydılar. Bir şekilde hayatın keyfini çıkarmayı bilenler ihtiyaçları olan güzellikleri biraz olsun yaşayabildiklerinden kıskançlık anaforlarına kapılmıyor ve etraflarıyla pek ilgilenmiyorlardı.
Çevrede açık arayanlar genellikle kendini birtakım katı kurallarla kastıkları için yaşanmamışlıkların iç dünyalarında yarattığı kin ve nefretle hayattan öç alma batağına saplanarak çevrelerinde açık aramayı hayatlarının yegane amacı ediniyorlardı. Özellikle kılıcı düşen ihtiyarların yakalanmaktan kendilerini bir türlü kurtaramadıkları bir hastalıktı bu. Sorun bu hastalığın erken yaşlarda insanlara musallat olmasındaydı.
Yaşadıkları toplumun çok ama çok büyük bir çoğunluğu ne yazık ki bu hastalıkla cebelleşmekteydi. Zaten hiçbir zaman zevk alamadıkları bir hayatı yıllarca sırtında taşıyan ihtiyarların ahlaki ve dini değerleri paslı kılıç gibi çevrelerine sallamaları en yakınlarını bile istemeden de olsa acımasızca incitmeleri bastırılmış duyguların kontrol edilemeyen isyanlarından başka bir şey değildi. Bu halin gençlere sirayet etmesi kıyamet alametlerinden olsa gerekti…
İkisi de öngörülerinin doğru olmasını umarak serbest bölgeye geçtiler. Sevgililerin yaptığı gibi kapının gelişine ters bir köşeye yerleştiler. Esra sırtını giriş kapısına çevirdi. Metin karşısına geçti ancak yan oturdu. Başta tedirgin görünüyorlardı. Zaman geçtikçe çaresizliğin etkisiyle gelişmelerin istekleri doğrultusunda olduğunu fark etmenin rehavetine teslim oldular. En büyük yardımcıları hava koşullarıydı. Martın ilk günleri olması sebebiyle havanın sağı solu belli değildi. Tam aranan havaydı sevgililer için. Sabah açık olan hava öğleye doğru bozmaya başlamıştı. Bu bile Esra için bir nimetti. Çünkü bu havada ortalıkta çok fazla kişi olmazdı. Mecbur olmadıkça kimse dışarı çıkmak istemezdi. Şimdilik güvendeydiler yani…
İçinde doğup büyüdüğü, birlikte yaşadığı çevreye güvenememek ne büyük bir ıstıraptı. Ne yazık ki çevresindeki yağlı lekeler hayatı yaşamak, yaşamın hakkını vermek isteyenler için işgal kuvvetleri devriyelerini andırıyordu. Yaşamın hakkını vermek yerine saplantı ve kuruntularıyla en çocuksu isteklerini körelterek ruhlarını vahşileştiren gözü dönmüş bu zavallılardan korkuyordu Esra. Haklıydı da korkularında. Çünkü bu kudurmuş dik sürüngenler sadece ve özellikle kadına saldırıyordu. Kadına ve kadınlığa…
Meyve suyu ile yanında hafif birkaç parça aperatif aldılar. Metin bir sigara yaktı. Çok fazla zamanları yoktu. Buna karşın dakikalar su gibi akıp giderken aralarında iki kelime konuşma geçmemişti. İkisi de genç aşıklar gibi söze nasıl başlayacaklarını kestiremiyordu. Esra’yı utanma duygusu esir almışken, Metin’de heyecan hakimdi. Bu hal ikisinde de sıkıntıya sebep oluyordu. Çünkü zaman hızla geçiyordu. Nasıl oluyorsa Zeki denen vahşinin yanında esneyerek saatleri içine alan dakikalar burada Metin’in karşısında saniyelerle yarışıyordu.
Esra bir an önce karşısındaki adamı tanımak istiyordu. Bir an önce… Bunun için yanıp tutuşuyordu aslında ama bunu kendisine bile itiraf edecek gücü bulamıyordu. Kadınlığının bilinmez derinliklerinden taşan bütün karşı koymalara karşın tanımak… İşin asıl ilginç tarafı bunu neden istediğini bilmiyordu. Ona göre bir karar verecekti.
Ama ne kararı, bir kadının kendi hayatını yaşamaya ve böyle bir karar vermeye hakkı var mıydı? Karar vermek zorunda mıydı? Böyle bir karar vermeye haddi ve yetkisi olup olmadığına ilişkin kuşku dalgaları kafesinden kaçmak için çırpınan kuşlar gibi göğsünün sınırlarına çarpıyor; dokunduğu her yerde tokat yemiş gibi acı hissi bırakıyordu. Bir karar verecekti evet. Vermeliydi. Sonra… Zeki’nin yani tecavüzcü kocasının paslı bir kıymık gibi hayatına saplandığı günden beri, sonra diye bir ihtimal olmamıştı Esra için. Sonrası, ya bir daha görüşmeyecekti ya da… ‘Aman Allahım!’ diye hayıflandı kendi kendine. ‘Bunun yadası madası olabilir mi?
Çok saçma olmasına karşın onu tanımak ve ona güvenmek istiyordu. Güvenecek kimsesi yoktu çünkü çevresinde. Metin ise çok daha ileri aşamaları hayal ediyordu. İnce beline sarılmayı, ince ve çekici dudaklarına gömülmeyi… Saçlarını koklamayı, kuğu gibi ince ve beyaz boynunu bebek iştahıyla emmeyi… Tam hayalindeki kadındı. Esra’yı kendisine yaklaştıran sadece ince beli, seksi dudakları ve omuzlarına dökülen lepiska saçları değildi elbette. Metin bir kadında çok daha başka şeyler aramaktaydı. Ve o aradıkları her neyse Esra’da fazlasıyla olduğunu sanıyordu. Onun için onu daha yakından tanımaya ihtiyacı vardı.
Metin Esra’yı biraz olsun rahatlatmak amacıyla bir şeyler söyleme ihtiyacı hissediyordu. Bir erkek olarak bu iş kendisine düşüyordu elbette. En doğru zamanda ve en doğru kelimeyi bulmanın ilişkilerinin sonrası açısından önemini idrak ediyordu. Onun için de kelimelerini seçerek başladı:
‘Esra Hanım, neden bu kadar tedirginsiniz? Karşımda olmakla beraber sanki aramızda aşılmaz mesafeler var.’
‘Bilmiyorum. Kafam çok karışık…’
İçinden ‘Yerim senin kafanı!’ diye mırıldansa da şimdilik açık etmeyi doğru bulmadı. Esra’ya biraz dikkat etmiş olsa gözlerinden anlaması mümkündü içinden geçenleri. Ne hikmetse bugün karşısındaki kadının gözlerinin içine bakmayı akıl edememişti şu ana kadar.
Esra’nın kafası gerçekten karmakarışıktı. Bir kadının içinden geçenleri olduğu gibi ifade etmesine izin vermiyordu takıntıları. Yıllardır yavru bir filin zincire vurulduğu gibi bu takıntı ve kuruntuların burnuna takılan hırızmasıyla yetişmişti. En doğal karşı gelmeleri bile acımasızca cezalandırılmış, bu yüzden hayatı boyunca hakkını arayamamış, diyeceklerini demek istediklerini duruşuyla gözyaşıyla bakışıyla anlatmaya çalışmıştı.
‘Neden buradasınız o zaman desem? Madem kafanız karışık. Yani sanki benden dolayı gibi geliyor. Ben bunun sebebini tahmin ediyorum ama ne diyeceğimi bilmiyorum. Siz de diğerleri gibiyseniz yani…’
Neden mi buradaydı? Bunu kendisine bile itiraf edemiyordu. Kendisine bile… Aşılmaz duvarlar ardındaki bir müebbetin uçan kuşta, açan çiçekte, esen yelde, doğan güneşte ve en sıradan doğal hallerde özgürlüğe aşermesi gibi Metin’le birlikte olmayı arzuluyordu. Ve bu durum, istek sınırlarını çoktan aşmış, şehvet prangasına dönmüştü.
Bu bir günahsa isteyerek işlemiyordu bu günahı. Bu bir hataysa isteyerek yapmıyordu bu hatayı. Bütün yanlış ve kusurlarının sebebi kendisine hayvandan aşağı muamele eden ve hayatı cehenneme çeviren kocasıydı. Kardeşlik sözleriyle insanlara on yıllarca kan kusturan, girdiği her coğrafyayı perişan eden canavarlardan farkı yoktu Zeki’nin.
Yaşamında biraz daha geri gidilse rahmetli babasının etkisi de apaçık görünebilirdi. Öğretmen okulunu bile kaçak göçek okuyabilmişti. Rahmetliye kalsa mahallelinin yüzüne bakamadığı için yine kendi tabiriyle bir an önce baş göz etmek niyetindeydi. Belki evdeki itilmişlik hissi kendisini düşünme fırsatı elde edemeden bir kocanın kucağına atmıştı. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak dedikleri bu olsa gerekti.
Nasıl oluyorsa mesleki bilgisiyle etrafına topladığı insanları şeytani diliyle kendisine bağlamayı başaran Zeki, ne yazık ki dışarıdan bakan için erişilmesi güç bir idolden farksızdı. Gıpta ile bakanlar için Olimpus’taki Zeus’tu. Bu yüzden yaşadıklarına ve çektiği işkencelere kimseyi inandırması mümkün değildi. Ona da önceleri öyle gelmişti çünkü. Kime dert yanmaya kalksa acıyan ve horlayan bakışlar altında ezilmek zorunda kalıyordu. En yakınları bile Esra’yı bulup da bunan kadir kıymet bilmeyen biri olarak yaftalıyordu. Yakında Çankaya’ya taşınacaklardı. Herkes orada ne kadar lüks bir ev aldıklarını biliyordu. Altındaki arabanın memlekette sayılı kişilerde olduğunu hatta birçok memurun almakta zorlandığı ikinci arabanın da ayak işlerinde kullanması için Esra’ya alındığını… Bu durumda kimi inandırabilirdi…
Bir şey değil çevresindekilerin gözünden düşüyordu Zeki yüzünden. Hayatının gerçekleri böyleyken tesadüflerin yardımıyla tanıştıkları Metin uçurumdan yuvarlanan birinin tutunduğu kırık bir daldı, fırtınalı havada yaralı bir kuşun sığındığı ağaç kovuğu ya da bir bebeğin kendini güvende hissettiği ağaç kovuğu… Bu kadar mıydı? Bu kadar olabilir miydi? Bu kadar mı olmalıydı? Hiçbir soruya cevap bulamıyor, cevapsız kalan sorular panikleyen yarasalar gibi kafasının içinde uçuşup duruyordu.
Zaman duruverse birden... Herkes olduğu yerde kalsa, hareketsiz… Sadece nefes alsa, o kadar. Baba evinde kurduğu hayallerde olduğu gibi… Bütün gözlere perde inse, kimse baktığını görmese, duyduğunu işitmese… Gökyüzü açılıverse birden, Kadir gecesi Tanrı’nın sevgili kullarına gösterdiği mucize gibi… Zaman içinde zaman işlemeye başlasa. Saniyeler esnese… Ve ellerinden tutsa Metin, sarılsa belinden, üşüyen ruhunu ısıtsa… Dere tepe düz gitseler bir arpa boyunu aşmadan. Gökkuşağının altından geçseler, Kaf Dağını aşsalar… İki kumru gibi özgürlüğe uçsalar. Kendilerini kimsenin tanımadığı memleketlere gitseler.
Hayaller her zaman mutlu sonla bitmezmiş. İki kumru özgürlüğe doğru uçarken vicdansız bir avcı çıkar. Günahkar parmaklarıyla tetiğe basar acımadan. Ve iki can, iki gözyaşı gibi damlar insanlığın vicdan çöllerine.
Sanki gerçekten patlamıştı kurşun kulaklarında. Yerinden sıçradı birden Esra. Kendine geliyordu yavaş yavaş. Ürkek bakışlarla çevresinde göz gezdirmeye başladı. Gözlerindeki görüntü netleştikçe, çevresindekilerin yaşadıklarını ve zamanın eskisi gibi yatağında aktığını görüyordu. Sanki hiçbir şey değişmemiş, zaman bile akmamıştı. Herkes kendi halindeydi. Kimse minicik yüreğinde kopan fırtınaların farkına bile varmamıştı. Saniyeler ilerledikçe yaralı bir kuşu andıran yüreğinin çırpınışları eski hararetini kaybediyordu.
Zaman yerinde saymıştı sanki. Metin’in son sözleri hala kulaklarında çınlıyordu. Neden buradaydı o zaman. Evet neden olduğunu tahmin etmesi sanıldığı kadar güç değildi. Asıl güçlük bunun itiraf edilmesindeydi. Bakışlarında aşeren yaşanmamış duygular ve yolu gözlenen beklentiler, cevabı fazlasıyla haykırıyordu Metin’e. Sadece hissettiğini sandığı şeyleri Metin’in yüzüne karşı söyleyecek cesareti kendinde göremiyordu. O kadarını da kadından anladığını her fırsatta söyleyen karşısındaki yakışıklı adam anlasındı ama değil mi? En azından şimdilik… Onun için her anlama çekilebilecek bir cevap vermeye çalıştı:
‘Diğerlerinden kastınızı anlayamadım ama kim bilir belki olabilirim. Herkes sizin gibi farklı olamaz.’
Özellikle sorunun ilk kısmına cevap vermemişti. Bazen en iyi cevap sükuttur. Metin eğer gerçekten aradığı insansa, karşısındaki kadının gözlerinden anlamalıydı söylemek isteyip de söyleyemediklerini. İşini kolaylaştırabilmek adına yapabileceği sadece birer kara deliği andıran göz bebeklerini Metin’e yöneltmek olabilirdi. Öyle de yaptı.
Gayya kuyusunu andıran o kara gözler farkına vardığı andan itibaren Metin’i etkisi altına almıştı. Horlanmış, terk edilmiş, dışlanmış ve yıpranmış benliğinin güzelliğe ve mutluluğa aşermeleri anafor gibi çevresinde ne varsa içine çekmeye çalışıyordu. Metin bir süre o karanlıkta kaybolmamak için mücadele etti. Garsonun başka bir istekleri olup olmadığını öğrenmek isteyen sorusu olmasa belki kendini kaybedecekti. Ondan sonrasına yani yapacaklarına, yapmak isteyip de yapamadıklarına garanti veremiyordu Metin. Yeni bir sipariş ikisini de istenmeyen sonuçtan alıkoymuştu. Metin hayatında ilk defa gereksiz yere tepesinde biten garsona öfkelenmemişti. Öfkelenmek bir yana neredeyse kalkıp alnından öpecekti.
Bir süre ne diyeceğini hesap etti. Son sorusuna aldığı yarım yamalak cevabın önemli olan tarafıyla ilgili birkaç kelime söyleyecekti. Kısa bir gözden geçirmeyle demek istediklerini toparlamaya çalıştı. Esra sadece bakışlarıyla değil kısa tuttuğu cevaplarıyla da önemli mesajlar veriyordu. Mesele bunların hakkını verebilmekteydi. Bu ince noktayı gözden uzak tutmadan devam etti:
‘Tamam işte Esra Hanım, meseleyi görmeye başladığınızı diyebilirim. Farkımı kabul ediyorsanız, diğerlerinin akıl ve mantıktan yoksun, daha fenası doğaya ters düşen takıntı ve kuruntularını kabul etmediğimi ve edemeyeceğimi de tahmin edebilirsiniz.’
‘Aynı dünyada aynı şartlarda yaşıyorsak diğerleri ve size göre diye bir ayırım yapılabilir mi?’
‘Hem nasıl yapılır? Değil aynı dünyada yaşamak, yapışık ikiz olsanız yine yapılır. Aynı çatı altında yaşayan eşler bile… Bir kere böyle bir saptamada benim bir kaybım yok, yani üzülecek değilim böyle bir yargılamadan dolayı. Hatta kazancım bile var diyebilirim. En azından diğerleri gibi kendimi kandırmıyorum. Söylemlerimle eylemlerim onlar kadar derin çelişkiler içermiyor. Yetmez mi?’
‘Yetmesine yeter de, söylemleriniz ne kadar gerçek hayatta uygulanabilir, emin değilim.’
‘Eh onu da bizahmet beni daha yakından tanıma lütfunu gösterdiğinizde kendi gözlerinizle göreceksiniz.’
‘Kim bilir, belki…’
Esra kelimelere dökmeye çekindiği bir içgüdüyle Metin’i tanımak isteğine doğru çekildiğinin farkındaydı. Çevresel etkiler bunun böyle olmadığını haykırsa da yılların unutulmuşluğu ve itilmişliğinin iç dünyasında yarattığı isyan dalgaları önüne gelen bütün takıntı ve kuruntuları yıkıp geçiyordu.
Yılların arayışı işte bugün ve bu anda karşısına çıkıyordu. İçinde yuvarlandığı aşağılanma uçurumlarında tutunacak bir dal olabilirdi Metin. Yıllardır ruhunun derinliklerine hapsettiği benliğini gün ışığına çıkaracak bir kaşif. Öyle olmalıydı. Başka çare ya da ihtimal mi vardı? Olmuş muydu kırk yıllık ömründe? Olmuşsa görmekten, fark etmekten aciz mi kalmıştı? Böyle bir hata yapmışsa ne büyük eşeklik etmişti. Ve o eşekliğinin cezasını bugün burada telafi etmek istiyordu. Bedeli ne olursa olsun… Metin ile arkadaşlığı bedeninden özür dileme, ona karşı yaptığı haksızlığa karşı bir çeşit günah çıkarma olacaktı.
Nasıl olsa Esra’nın da kaybedecek bir şeyi kalmamıştı hayatta. En fazla ölüm vardı yolun sonunda. Ve ölüm işkence renklerine boyanarak istemeden kendisine dayatılan kadere karşı en büyük başkaldırı, en kesin galibiyet olabilirdi ancak. Öldükten sonra ne kocası olacak insafsız ve vicdansız eziyet edebilirdi, ne de Metin’den işittiği gibi Tanrı’nın kalemi imtihan dünyası diyerek istemediği ve kendisine yakıştıramadığı bir hayat hikayesini yazabilirdi alnına.
Bir hiçti. Hiçin kaybedeceği ne olabilirdi? Aynen öyle… Zeki’nin cezaevinde kocaman bir hiç… Etten duvarla çevrili toplumsal cezaevinde bir çeşit dolgu malzemesi… Müebbet bir hiç… Hepsi bu kadar… Yıllardan beri ne kadınlığından haberi vardı, ne insanlığından. Basit bir kedi için ortalığı ayağa kaldıran erkek milleti buna babası ve kocası da dahil olmak üzere söz birliği etmiş gibi mesele bir kadın olduğunda, kendi canından kendi kanından olsa bile aynı hassasiyeti, aynı nezaket ve inceliği göstermiyordu. Bununla kalsa kadın gene sabredebilir, başına gelenlere dayanabilirdi. Daha fenası olmasa... Horlanma, aşağılanmasa, ötekileştirilmese…
Bir yardım eli arıyordu Esra. Kurtarıcı, kuşatıcı ve koruyucu bir el… Yapacaklarını, yapmak istediklerini, yapmak zorunda olduklarını kendi aklına ve vicdanına kabul ettirebilmek için… İçinden, en derinlerden bir ses bütün karşı koymalarına karşın ısrarla ve inatla böyle olduğu, böyle olması gerektiğini haykırıyordu. Tek sorun ilk adımı atma noktasındaki ürkekliğiydi. Sağ olsun Metin karşısındaki masum güzelliğin içinden geçeni okumuş gibi onu içine düştüğü bunalımdan onu daha ilk hamlede kurtarmasını bilmişti:
‘İsterseniz ben başlayayım söze?’
Aradığını bulmanın verdiği mutluluk göz pınarlarında oynaşan neşe yakamozlarından anlaşılıyordu. Cevap vermedi. Sadece kıvrık, kara kirpikleriyle bir zafer takını andıran göz kapaklarını manalı bir şekilde kırpıştırarak tasdik etmekle yetindi. Bu cevap Metin’in doğru yolda olduğunu anlamasına fazlasıyla yetmişti. Metin zaten dar olan zamanı tüketmek istemiyordu. Çok bekletmeden devam etti:
‘Hemşire Nihal’le olan ilişkim yüzünden, hatta bu konuda hakkımda çıkan dedikodular yüzünden biliyorum.’
‘Yanlış mı yani? Eşinizi aldatmanız övünülecek bir şey midir?’
Bu söz üzerine Metin’in yüzüne alaycı bir tebessümün gölgeleri dalgalandı:
‘Sözlük anlamıyla ve hafifletici sebeplere kulak vermezseniz elbette dediğiniz gibidir.’
‘Hafifletici sebep suçu aklamaya yeter mi dersiniz?’
Esra’nın seksi dudaklarından dökülen art niyetsiz sorular aslında karşısındaki temiz yürekli adamın kendisini ikna etmesine yönelikti. Ona olan yakınlık derecesi ve ilişkilerinin düzeyi bu savunmaya bağlıydı. Dolayısıyla sorularıyla Metin’i çıkmaza sokmak değil, açıklamalarına yol açmak niyetindeydi. Metin anlamış gibi açıklamasına devam etti:
‘Aldatmayı karşılıklı sözleşmeye aykırı hareket etmek şeklinde algıladığınızı görüyorum. Yorumlayışınıza söyleyecek sözüm yok. Mesele bu bakış açısının size ait olmadığı yönünde düğümlenmekte. Kendiniz gibi düşünmüyor, düşünemiyorsunuz. Kendinizi dinlemiyor, onun istediği gibi yaşamıyordunuz. Böyle bir şeye alıştırılmamışsınız. Velev ki bu kötü kaderi kırmaya, parçalamaya niyetlenseniz bile çevrenin göstereceği olası tepkilerden çekiniyorsunuz. Ama üzülmeyin. Yalnız değilsiniz bu konuda. Dünyanın önemli bir kısmı ama coğrafyamızın çoğunluğu kendi olmayı başaramaz. Çevre, toplum ve kanaat önderleri, toplumun önde gelenleri neyi, nasıl isterse o sınırlar içinde düşündüklerini sanır zavallılar.’
‘Bunun aldatmayla ne ilgisi var?’
‘Aslında o kadar çok ilgisi var ki... Aldatma bir kul hakkı ihlaliyse çevremizde kul hakkı yemeyen kaç insan gösterilebilir? En güvenilir kurumlardan biri olan üniversitelerde personel alımında halk tabiriyle torpil dediğimiz iltimas tek geçer akçe olmuş. Bilmeyen mi var? Her biri sadece kendince doğru sanılan göreceli ideolojilerin tabyası haline gelen akademik kurumlarda ağzınızla kuş tutsanız görev alamazsınız. Bu bir aldatma değil mi? Bu bir kul hakkı ihlali değil mi? Bu kişilik haklarına tecavüz değil mi? Hal böyleyken bu durumdan şikayet eden tek bir akademisyen gösterebilir misiniz? Demek şair doğru söylemiş ‘İlim cehaleti alır eşeklik baki kalır.’ derken… Hal böyleyken insanın doğa tarafından kendisine hediye edilen güzellikleri yaşama hevesi ve bedensel ihtiyaçlarına göre hareket etmek istemesine karşı yapılan saldırıların ne anlamı ve önemi olabilir?’
‘Böyle bir serzenişe bile rastlamadım diyebilirim.’
‘Rastlayamazsınız da? En temel içgüdülerini acımasızca bastıran ve bu güzelliklere giden yolda gücü yettiği kadını günah keçisi ilan ederek ona vahşice eziyet eden insan denen ahmak, bu tarihi hatası yüzünden iyice kafayı bozmuş. İçinde yaşadığı duygusal kaos akli dengesini kaybetmesine sebep olmuş. Bu yüzden rastlayamazsınız. Bu yüzden insanın inançlarına kendisinin bile güvenmediğine adım gibi eminim. En azından bundan memnun olmadığına… Her inancın kendine göre bir sevap günah karşılaştırması, cennet cehennem seçeneği olduğuna göre bu duyarsızlık başka nasıl yorumlanabilir?
‘İnsan işte, çiğ süt emmiş.’
‘Evet belki öyle ama hiç bir bahane böyle kısa devre mantıkla günah çıkarmamızı aklayamaz.
‘Çözüm ne o zaman?’
‘Çözüm asla bulunamayacak. Yok çünkü. İnsanlık tarihi boyunca en az beş bin yıldan beri bulunamamış ki, nasıl bulunacağı yönünde kafa yorayım. Ama sebebi görebiliriz. Sebep, insanın yayılmacı çıkarları… Hayata çıkarcı bakışı… Herkes önceden anlaşılmış bir danışıklı dövüşle kendi çıkarlarını kotarmak için kullanmakta doğru denen ve sözde mutlak doğru sanılan saplantıları’.
‘Bu kadar mı kirli insan?’
‘Oooo hem de tahmin edemediğiniz kadar. Çok daha fazla kirli, emin olun Esra Hanım. Sandığınızdan çok daha fazla... Size ahlak dersi veren insan inanın boğazına kadar pisliğe batmış durumda. Cennetten kovulma olayı bu psikolojinin sembolik olarak dışarı vurumu. İnsan dünyaya gelişini bile günahına bağlamakta. Hatta o kadar ki, insanlık tarihi boyunca belki çıkarlara saplandığı için kıyasıya eleştirdiğim inanç ve ideoloji temelli kurtuluş reçetelerine de sırf en iyi kendi bildiği kötü niyetlerini bastırabilmek için sarılmakta insan denen yağlı leke… Eğer benim her vesileyle eleştirdiğim inançlar olmasa, insanı kimse tutamazdı. Yani insanın kendi eliyle yarattığı Tanrı inancı olmasa… Size aldatma noktasında hüküm verecek olan insanın kirli mazisi ve defolu genetik yapısı yüzünden böyle bir hüküm vermeye yetkisi olmadığını kendisi bilmese ya da bilmezden gelse bile bizim bilmemiz yeter Esra Hanım.’
‘O kadar yani...’
Metin o kadar derin konuşuyordu ki, Esra uzun uzadıya cevap vermekte zorlanıyordu. Bu kadar ince düşünmeye alışık değildi Esra. Dolayısıyla anlamakta ve kavramakta zorlanıyor, zaman zaman sıyırmanın eşiğine geliyordu. Devreleri yanabilirdi biraz daha devam etse. Bir yandan da hoşuna gidiyordu söyledikleri. Karşısındaki erkek güzeli adamın ıslak ve çekici dudaklarından dökülen inciler hayatı zehir edenlere kurşun gibi geliyordu. Öç aldığını sanıyordu böylece bütün zalimlerinden. Onun için de kesik ve kısa soru ve cevaplarla fazla derine dalmadan ama en azından dinlediğini belli etmeye çalışarak eşlik etmeye çalışıyordu müstakbel mavi gözlü kurtarıcısına.
‘Aynen o kadar. İnanmıyorsanız aynı olayı idareci atamalarında da görebilirsiniz. Mutlak doğru denen saçmalıkları bahane ederek her dönem bir başka fraksiyon, devlet kademelerini kadastro etmekte ve milletin alın teri birikimlerini kendi yandaşlarına peşkeş çekmekte. Bana bu yaşınıza kadar hakkıyla makam sahibi olmuş tek bir idareci gösterebilir misiniz Anadolu sahasında? Yok değil mi? Hangi devirde olduğunun önemi yok. İnsan taş devrinde neydiyse, uzay çağında da odur. Hele ki bizim gibi doğu uluslarında bu karakteristik özellik körlerin bile fark edebileceği kadar belirgindir. Olayı dönemlere indirgemek meselenin özünü kaçırmak isteyenlerin yaptığı bir kelime oyunu… Ya da mesela tünediği koltuktan astlarına ve çevresine ahlak ve namus nutukları atan bu sürüngenlerin birinin evet on yıllardan beri sadece birinin vicdanının sızladığına şahit oldunuz mu? Birinin bu sızı yüzünden istifa ettiğini? Yani karşı taraf yaparsa fahişelik, kendi yaparsa tıbbi deney...’
‘Pardon ama o ne demek anlayamadım.’ Bunu gerçekten hiç anlayamamıştı. Ama ilginç geliyordu kulağa. Onun için açıklamasını istiyordu. Tıbbi deney… Ne güzel konuşuyordu Metin. Ne kadar derin ve ayrıntılı düşünüyordu. Onun yerinde olsa asla dayanamazdı. Kafayı yerdi kesin. Sadece kendisi değil, kim olsa onun yerinde su kaynatırdı. Adı gibi emindi buna. Çevresinde bildiği, tanıdığı kadarıyla böyle biri yoktu. Düşündüğünü iddia eden bazı ahmaklar vardı elbette ama onlar da yine daha önce Metin’den işittiği kadarıyla kendi inanç ve ideolojilerinin sınırları içinde düşündüğünü sanıyorlardı. Yani yine onun tabiriyle dangalaktılar… Sözde evrenin en akıllısı üstelik de öğretmen olduğu halde kendi düşünemediklerini düşündüğü, söyleyemediklerini söylediği için Metin ne diyorsa inanıyordu. Metin söylemeye devam ederken, Esra gıptayla dinlemeye devam ediyordu.
‘Araya adam koyarak, siyasi ya da ekonomik arakablosu kullanarak bir koltuğu gasp eden idarecinin yaptığı kul hakkına tecavüzdür. Kendi yapınca bunun adı tecavüz olmaz da vatan milleti kurtarma olur. Karşı taraf yapınca tecavüz olur. Aynı aptalca mantık bugün hakkı yendiği için o makam koltuğunu elde edemeyenler için de geçerliydi. Onlar da bir gün ellerine güç geçtiğinde dün tecavüz dedikleri makam mevki kadastrosunu ağız değiştirerek vatan millet için işgal etmeye başlayacaklardı. Yani iki kadından karşıdakinin yaptığı fahişelik, kendi yaptığı toplum hizmeti… Halbuki ne taraftan bakarsanız bakın biri fiilen diğeri hayalen, biri şimdinin diğeri geleceğin fahişesi… İşte insan bu yüzden akıl almaz derecede kirli bir varlıktır.’
Öyleyse insan denen varlık neden bütün inanç sistemlerinde kendisini evrenin en akıllısı olduğunu iddia eder ve en şereflisi olduğunu zanneder? Madem böyle bir hayale kapılmış, söyledikleriyle eylemleri arasındaki tutarsızlığı nasıl olur da göremez? Görmemekten ziyade insanların görmemekte ukalaca ısrar etmeleri karşısında Metin’in her söylediği doğru olmalıydı.
Metin lepiska saçlı Tanrıça’nın içinden geçenleri okuyormuş gibi aşkla konuşmasına devam ederken Esra göz ucuyla hayran olduğu adamı süzüyordu. Arada bir ‘Ne kadar güzel konuşuyor yarabbi!’ demekten kendini alamıyordu.
‘Ama durun daha bitmedi. Son bir şey daha söyleyeceğim. Aldığınız hangi gıdaya güvenebiliyorsunuz? Hormon gdo meselesi yani… Ya da oturduğunuz şu binanın sağlamlığına güveniyor musunuz? En küçük bir yer sarsıntısında insanların balkondan atlamaları ve kendilerini sokağa atmalarının sebebini hiç düşündünüz mü? Gavur Japon hiçbir şey yokmuş gibi işine gücüne devam ederken sözde evrenin en doğru inancını okuma alışkanlığı olmadan keşfeden bizler, sineğin uçuşunun bile kadere bağlı olduğunu sallayan bizler, neden hemen sokağa fırlarız? Neden hemen kendimizi balkona aşağı bırakırız?
‘İnandıklarımızın doğruluğuna başta kendimiz güvenmeyiz de ondan. Üfürdüğümüz etik sözlere rağmen günah silmenin bin çeşit yolunu gösteren kanaat önderleri yüzünden iç huzuru ve vicdan rahatlığıyla her türlü sahtekârlığı yapan bizler, çevremizdeki herkesin böyle ikiyüzlü olabileceğini düşünerek atlarız balkondan, camdan. Kişi karşısındakini kendi gibi bilirmiş derler. Bilirsiniz… ‘
Esra daha önce düşünmemiş olduklarını duymanın şaşkınlığıyla Metin’in sözünü kesmeye cesaret edemiyor, Metin de konuyu dağıtmamak için özenle devam ediyordu:
‘Az önce birkaçını sıraladığım kul hakkı türlerini çatır çatır yediği halde ahkam kesmekten çekinmeyen ruh hastası, aynı yolu diğer insanların da izlediğini hissetmektedir. Ayrıca sözde üfürdüğü inançların en büyük günah kabul ettiği hataları şeytanın üzerine atarak bizzat kendi özgür iradesiyle işleyen insan, başkalarını korkuttuğu Tanrıya rağmen yollarının açıldığını görünce Tanrıyı yine kendi kişisel çıkarları için kullandığını fark etmenin çelişkini yaşamakta.
‘Bu açmazın yaratacağı bunalımı aşabilmek için bir günah keçisi arayan insan çözümü kadında bulmuştur. Neden kadın? Çünkü kadın güçsüzdür. Çünkü kadın tarihin ilk dönemlerinden itibaren annelik içgüdüsü ve östrojen hormonunun etkisiyle yakasını erkeğe kaptırmıştır. Ve o zavallı kadın, bedeninin ve ruhunun sömürülmesi işinin aslında Tanrı’nın emri olduğuna inandırıldığı için halinden gayet memnundur. Anlatabiliyor muyum bilmiyorum.
‘Toprağı egemenlik altına alan erkek kuvvet ve kudreti, hayvanları evcilleştirdikten sonra kadına yönelmiştir. Ondan sonrasını tarih yazıyor zaten. Köken, düşünce ve inanç farklılıklarını bahane ederek savaş çıkarmak ve erkek kadın demeden kendi türünün kanını içmek… İşte bütün namus, ahlak ve şeref anlayışının cinsellik bahanesiyle kadın ve sözde şeytanın üzerine yüklenmesinin sebebi budur. Onun için cinsellik üzerine bina edilen ahlaki değerlere ve bu değerleri ihlal ettiği söylenen en büyük sebep olan aldatmaya inanmıyorum.’
‘Şeytana da inanmıyor musunuz mesela?’
‘Şeytanın insanın özgür iradesiyle işlediği bütün suçlara bahane yapılmasına inanmıyorum. Biraz dikkatli düşünürseniz siz de şeytanın olmadığına ama olması gerektiğine inanabilirsiniz. En bariz örnek ramazanda şeytanın ellerinin bağlandığı masalı mesela… Ramazanda daha fazla suç ilendiğini gördüğünüzde uydurmadığımı anlarsınız. Ama bunu çevresel baskılarla zorla ibadete gömülenlere anlatamazsınız. İnançlar adına hayatlarını mahvettiklerini görmenin yarattığı kin ve nefretle o kadar saldırganlaşırlar ki, kolaylık dini dedikleri inançları yüzünden insanlara şiddet uygulamaktan bile çekinmezler.
‘Hepsi bir yana da teokratik devletlerde bile hiçbir mahkeme şeytana uyduğu için suçluya ceza indirimi uygulamaz. Normalde uygulaması gerekmez mi? Söylentiye göre insanı yoldan çıkardığına bizzat Tanrıların tanıklık ettikleri şeytanı teokratik mahkemeler bile azmettirici kabul etmezler. Demek ki tamamen bir günah çıkarma paranoyası… Başka bir şey değil.
‘Dikkat ederseniz demin dediğim gibi şeytanı teokratik devletlerin mahkemeleri bile kabul etmiyor. Peki bize neden dayatıyorlar derseniz, inanç ve ideolojiler dünyanın her yerinde en karlı ticari şirketlere dönmüş de ondan. Çevrenizde inanç ve ideoloji pazarlayıp da hiçbir işi olmadığı halde sizden rahat ve lüks yaşayanlar yok mu? İşte onlar nasıl beceriyorlar dersiniz çalışmadan bol kepçe yaşamayı? Tanrı veriyor derseniz, aynı Tanrı bana neden vermiyor diyenlerin haklı serzenişlerine cevap veremez, Tanrı’yı adaletsizlikle itham etmiş olursunuz. Aslında inanç kalpazanları, duygu simsarları davranış dilleriyle insanları inanmaya zorladıkları Tanrı’yı adaletsizlik ve insafsızlıkla itham ettiklerinin farkında bile değiller. Kimse farkında değil. Belki de herkes farkında ama inanç şirketi sıfır maliyetle yüksek karlar kazandırdığı için kimse elindekini kaybetmemek için ağzını açmıyor.
‘Manyetizmada benzer kutuplar birbirini iter. İnanç sistemlerinin alkolle savaşı bundan kaynaklanıyor olabilir. Yani bir beyni iki defa uyuşturamazsınız. İnançlar kendi uyuşturacakları beyinleri alkolle uyuşmasına tahammül edemezler. Yoksa ikisi de uyuşmadır. Birbirinden farkı yoktur. Sakın benim alkolü savunduğumu sanmayın. Alkol bağımlısı filan değilim. Sadece güzel ortamlarda arada sırada alırım o kadar.
‘Alkole sözüm yok ama son sözleriniz açıkça dinsiz olduğunuz duygusu uyandırdı bende. Ne dersiniz yanlış mı düşünüyorum?’
Metin karşısındaki afetin iyi niyetine emin olduğu için yürekten gelen sorusuna yine öfkelenmedi. Başkası olsa, kendisini polemik yaparak minder dışına itmeye çalıştığını düşünerek tepesi atabilirdi. Dudakları şekerden tatlı bu kadının aydınlanmaya ihtiyacı vardı sadece. Ve bir dost olarak elinden geldiği, dilinin döndüğünce yardım edecekti. Öyle de yaptı:
‘O kadar güzelsiniz ki, size kızmak gelmiyor içimden. Halbuki sizin yerinizde başka birisi olsaydı, bu soruyu sorduğu için bir ton laf ederdim.’
Esra yaptığına pişman olmuştu. Göz pınarları kaynamaya başladı. İçine düştüğü durumu gizlemek için başını önüne eğdi. Bir süre öylece hareketsiz kaldı. Yaptığı hatadan çok hakkında yanlış bir izlenim edinmesinden korkuyordu. Başkaları gibi aciz her şeyden şikayet eden, huysuz ve mızmız biri olarak görünmek istemiyordu.
Metin münazara yapmadığının farkındaydı. İki dost olarak birbirlerini tanımak için buluşmuşlardı. Bunu hiçbir zaman aklından çıkarmıyordu. Evet belki biraz ileri gitmişti ama böyle olmak zorundaydı. Nihal olayında da hemen hemen aynı olayları yaşamışlardı. Bir insanın kendisiyle arkadaş olabilmesi, arkadaşlıklarını uzun süre ve samimiyetle sürdürebilmeleri için düşüncelerini öğrenmesi gerekiyordu. Eğer aralarında kabul edilemeyecek bir ayrılık, hoş görülemeyecek bir farklılık varsa, burada halledilmeliydi. Daha sonra beklemedik bir anda karşılarına çıkmamalıydı.
Metin artık gerek kendisinin gerek onu en iyi tanıyan yakınlarının kabul ettiği gibi dünyalı değildi. Farklıydı herkesten. Farklı bir ruhsal donanıma sahipti. Bu özelliği otomatik pilota bağlı yaşayanlara, düşünmeden çevrenin dolduruşuyla yaşadığını sananlara batıyordu. Çıkarları için kıvıranlarla gerçek yüzünü maskelerle gizleyenlerle istese de anlaşamıyordu. Metin ile anlaşabilmek, sürekli bir birliktelik yaşayabilmek için at gözlüklerinden ve her türlü maskeden arınmış olmak gerekiyordu.
Bir eliyle minik bir kuşun ürkmesinden korkan hassasiyetle saçlarına dokundu. Oradan yavaş yavaş yanaklarına doğru süzüldü. Hafif, nazik ve okşayıcı bir dokunuştu bu. Parmak uçlarının ıslandığını hissetti. İçi bir hoş olmuştu. Yüreği bir kadın ve bir çocuğun ağlamasına asla dayanamazdı. Nasıl boş bulunup da üzmüştü şu masum kadını… Zaten kocasından çekiyordu çekeceğini. Daha fazlasını hak etmiyordu Esra. Kendisi de duygulanmıştı. Bu durum sesinin tonundan anlaşılıyordu. Eliyle hafifçe çenesinden tutarak kaldırmaya çalıştı.
Esra karşı koymaya çalışmadı. Metin’in parmak uçlarına uyarak hafifçe başını kaldırdı. Metin masanın ortasına doğru eğilmişti. Gözleri gözlerinde, nefes bile almadan Esra’yı izliyordu. Mavi gözleri buğulanmıştı. Esra değer verildiğini hissetmenin mutluluğuyla gözyaşlarını tutmaktan vazgeçmişti. Metin’in mavi gözlerinde demleniyordu. Bakışlarıyla kendisine darılmadığını anlatmaya çalışıyordu. Acaba anlıyor muydu? Eğer anlıyorsa bakışlarının diliyle ona sarılmak istediğini de söylüyordu. Söylemek ne demek adeta haykırıyordu. Bu öylesine yürekten gelen bir haykırmaydı ki, kafenin pencerelerine, duvarlarına çarpıp geri döndüklerinde Esra’nın kulaklarını acıtıyordu adeta.
‘Özür dilerim, Esra. Gerçekten ben… Yani sizi kırmak istememiştim.’
Esra bir süre sesiz kaldı. Sevilmeye, okşanmaya o kadar açtı ki. Bir daha bulamamak kaygısıyla bu anın tadını sonuna kadar çıkarmak istiyordu. Yeterli olduğuna kanaat getirdikten sonra parmaklarını yakaladı. Dudaklarına yaklaştırdı. Yumuşak dokunuşlarla öpmeye başladı.
Bir süre sonra birden geri çekildi. Kendine gelmişti. Ne yapıyordu? Bu yaptığının mantıklı bir açıklaması olamazdı. Hem de evli bir kadının…
Metin durumun vahametini anladı. Daha fazla uzatmadı. Elini çekti. Yumuşak bir ses tonuyla ortada yanlış bir şey olmadığını anlatmaya çalıştı. Sakin davranışları kısa zamanda Esra’nın da kendine gelmesine yardımcı olmuştu. Artık biraz daha sakindi. Demin yaptığı her neyse unutmuştu bile. Hem Metin ortada utanılacak, çekinilecek bir şey olmadığını söylemişti ya. Yetmez mi?
Bir sigara yaktı. Belli etmemeye çalışarak saatine baktı. Daha üç buçuktu. Yeterli bir zaman vardı aslında önlerinde. Ama eğer Esra yorulduysa burada kesebilirlerdi. Devam edip etmeyeceklerine Esra karar vermeliydi. Esra’ya sormak en iyisiydi. Kendisi açısından bir sorun olmadığını gösterecek şekilde sorusunu yöneltti:
‘Esra Hanım, devam edemeyecekseniz eğer kalkabiliriz. Yani siz isterseniz... Benim için sorun yok. Saat henüz dört bile olmamış.’
‘Yo hayır!’ dedi birden. ‘Yormadınız beni. Aksine sizinle konuşmak beni rahatlattı.’
Metin aldığı cevapla biraz önce yaşadıkları arasında bağlantı kurmakta zorlanıyordu. Bu hali matlaşan bakışlarından belli oluyordu. Esra çok zorlanmadan içine düştüğü sıkıntıyı fark etmişti. Açıklamaya çalıştı:
‘Kendinizi suçlamayın lütfen. Gerçekten. Alışık olmadığım için olacak. Özgür bırakılan bir kuşun hayret ve pişmanlık karışımı bocalaması gibi bir şeydi diyelim yani. Geldi geçti, bakın. Siz devam edin lütfen. Biraz daha dinlemek istiyorum.’
Esra elleriyle gözyaşlarını kuruladı. Yüzüne sevecen bir tebessüm yayılmıştı. Bu haliyle bahar havasını andırıyordu. Bir yandan yağmur yağarken, bir taraftan güneşin sıcak yüzünü görebildiğiniz bir bahar sahnesi…
‘Nerede kalmıştık?’
‘Sanırım inançlarınızla ilgili bir konuydu…’
‘Aaaa evet, hatırladım.’
Bu sefer gülüyordu. Böylece Esra’ya da güven vermekti niyeti. Aynen devam etti:
‘Herhangi bir yafta ile anılmaktan hoşlanmıyorum açıkçası. Hiçbir inanç ya da tarafın ne yanındayım ne karşısında. Futbol takımı bile tutmayacak kadar bağımsız ve kayıtsızım yani. Bunları yani her türlü taraftarlık ya da karşıtlıkları insanın kendine ulaşmasına, kendini yaşamasına engel olan iç içe geçmiş demir kafeslere benzetiyorum. İnsanı en doğal ve yaşanılası güzelliklerden alıkoyan barikatlara… Oysa o kadar güzellik var ki hayatta, paylaşılacak…’
Son cümleyi söylerken gözlerini Esra’ya çevirmişti. Sanki gözleriyle değil, yüreğiyle bakıyordu. Bakışları lav gibi ulaştığı yerleri yakıp kavuruyordu. Esra o keskin bakışlara karşılık verecek kadar güçlü hissetmiyordu kendini. Daha fazla tutunamadı bakışlarının karşısında. Gözlerini kapadı. Öylece kalakaldı. Metin’in bakışları göz kapaklarında sinema şeridi gibi akarken Esra kendinden geçtiğini hissediyordu. Mutluluğu yüzündeki yumuşak tebessüm gölgelerinden anlaşılıyordu. Esra’da yarattığı olumlu etki Metin’e cesaret veriyordu.
‘Ve ben Esra, izin verirseniz size isminizle hitap etmek istiyorum. Ben yani, kısa bir süre için misafir bulunduğumuz şu dünya hayatını davranışlarımıza istenen düzeyde olumlu etkide bulunmayan faraziyelerle heba etmek istemiyorum. Bilmem anlatabildim mi? Cennet, cehennem, kıyamet, ölüm… Bunların olması ya da olmaması dünyanın savaş meydanı olmasını ve insanların bunlar için bunlara rağmen birbirinin kanına ekmek doğramasına engel olmadığına göre…’
‘Kusura bakmazsan Metin, bakın zor da olsa ben de size isminizle hitap etmeye çalışıyorum. Kıyamet senaryoları yani, bunlar hakkında ne düşünüyorsunuz?’
‘Günahlara karşılık olarak birbirinin gözüne soktukları Kıyamet dedikleri olay temelde dünyayı doymak bilmeyen ihtirasları yüzünden kendi elleriyle yok edeceklerini bilmenin yarattığı vicdan azabı ve gelecek kaygısından başka bir şey değil. Ayrıca avuçlarının içine aldıkları zavallıların uyanıp akıllarını kullanmalarını engellemek için kullandıkları tehdit ve teşviklerin yani cennet ve cehennemin giriş kapısı…
‘Bilimsel veriler güneş sisteminin milyarlarca yaşında olduğunu göstermekte. Yine aynı veriler bir bu kadar daha yaşama ihtimalinden bahsetmektedir. Yaşam süresi yüz yılı bile bulmayan insanın kıyametle uğraşması ne kadar anlamsız. İnsan gerçekten bir kıyamete inanacak olsa asıl kıyametin kendi ölümüyle kopacağını görür ve adam olurdu. İnsanın ne kadar yaşayacağı ve ne zaman öleceği belirsiz olduğuna göre, yeşil küremizde suç diye bir kavramın sözlüklerde yer almaması gerekirdi. Ben çevremde böyle bir güzellik göremiyorum, ne yazık ki…
‘Eğer bir gün Kıyamet dedikleri şey yaşanırsa bunun sebebi Tanrı değil insanın üretip acımasızca kullandığı teknoloji olacaktır. Onlar dünya genelinde sabi çağında katledilen, işkenceye maruz bırakılan, hatta daha fenası tecavüze uğrayan çocukları göremeyen Tanrı’nın kendi hile ve sahtekarlıklarını görmesinin mümkün olmadığını benden ve sizden çok daha iyi bilmekteler. İnanın Esra Hanım. Bunun böyle olduğunu inançları şirketleştiren kanaat önderleri sıradan bir vatandaştan çok daha iyi bilmektedir. Bu gerçeği inanç kalpazanlarının gözlerindeki manadan ve yüz hatlarından okuyabiliyorum. Aslında insan denen ahmak körükörüne inanmak yerine düşünmeyi denese kendi de görebilir.
Esra bu sert söylemler karşısında korku dalgalarına teslim olmaya başlamıştı. Sıtmaya tutulmuş gibi derinden derine titriyordu. Dudakları kenetlenmişti. Deminden beri duydukları ve tanık olduklarına alışık değildi. Yıllardır çalışmayan bir makinenin ilk hareketle titremesi, garip ses ve kokular çıkarmasına benzer bir durumu yaşıyordu. Böyle derin ve analitik düşünmemişti hiç. Düşünmesi istenmemişti. Yanlışlıkla böyle bir yola sapmış olsa bile tövbe etmesi istenmiş. Şeytana uyduğu söylenmişti.
Neden olduğunu kestiremediği bir korku dalgalar halinde sarıyordu tüm benliğini. Yetiştirilme tarzı, her canlı gibi ölüm korkusu ve ebedi hayat isteği bütün benliğini sarsıyor ve onu Tanrı’ya doğru yaklaştırıyordu. Tanrıyla karşı karşıya gelmeye hazır değildi. Kim böyle bir şeye cesaret edebilirdi ki? Bir yandan korkularıyla mücadele ederken diğer yandan kendisini içine düştüğü anafordan kurtarması için yalvaran gözlerle Metin’e bakıyordu.
Metin karşısındaki tapılacak kadar güzel kadının henüz kelebek aşamasına gelmediğini, dolayısıyla ondan düşünce ufuklarında uçmasını beklemenin yersiz ve gereksiz olduğunun farkındaydı. Üstelemedi. Kimseye üstelememişti, üsteleyememişti ki bugüne kadar… Esra’ya da farklı davranacak değildi.
Meseleyi daha fazla kaşımadı. Aslında konuşacak çok şey vardı... Ne yazık ki kızıl saçlı güzel de diğer insanlar gibi düşünmeye alışık değildi. Bu dünyada tek başına yaşamaya, kendine güvenmeye alıştırılmamıştı. Senaryosu önceden yazılmış bir sinemanın oyuncusuydu ve süresi sınırlıydı. Önceden ne yapacağının senaryoda yazılmış olmasına karşın yaptığı her yanlıştan dolayı ceza almak zorundaydı ve sahne ne yazık ki onu sürekli kötülüğe sevk eden engel ve barikatlarla doluydu. Hatta kötülük çoğu zaman yüreğine yerleşerek oradan kılavuz kaptan gibi benliğini yönetiyordu. Ve buna diğer insanlar gibi kader, imtihan ve hayat diyordu Esra da…
Sözün sonunu getirmenin vakti gelmişti. Öyle de yaptı Metin. Sözlerini biraz da yumuşatmaya çalıştı:
‘İşte Esra Hanım akıllı olduğunu iddia eden insanın bu kadar zavallı hareket etmesi karşısında insan elinden hiçbir ahlaki değere itibar edesim gelmiyor. Bence siz de pek kulak asmasanız iyi olur.’
‘Demesi kolay tabi ama öyle olmuyor işte. Hem ben inansam ne inanmasam ne… Mesele toplumun inanması…’
‘Aklıma ne geldi biliyor musunuz Esra Hanım? İmkanınız olsa da suçlu insanlarla tanışsanız, hatta kısa süre de olsa bir arada yaşasanız…’
‘Aman Allah korusun, o ne demek Metin Bey?’
‘O kadar korkmaya gerek yok. İnanın hepsi melekten temiz varlıklar. Hepsiyle anket yapılsa içlerinden bir kişinin bile kedini suçlu olarak kabul etmediğini görebilirsiniz. Aynen çevremizdeki hastalıklı tiplerin kendilerini sütten çıkmış ak görmeleri gibi. Eğer onlara inanmıyorsanız, çevrenizdekilere hatta kendinize nasıl inanıyorsunuz o zaman? Korkacaksanız çevrenizde elini kolunu sallaya sallaya dolaşan potansiyel suçlulardan korkun. Aynaya her baktığınızda kendinizden korkun. Benden korkun başta…
‘Ayrıca Esra Hanım insan denen zavallı ruhunun derinliklerinde her türlü suçu zaten barındırmakta… Şeytanın üzerine yıkılmaya çalışılan bütün suçlar, istinasız bütün günahlar, altını özellikle çizerek söylüyorum insanın kendi günahları, kendi kusurlarıdır. Şeytan taşlama filan günah çıkarmaktan ve hedef saptırmaktan başka bir şey değil. Bilmem anlatabildim mi?’
Esra’nın gözleri fal taşı gibi açılmıştı duydukları karşısında. Söyleyecek söz bulamıyordu. Ne dese, ne demeye çalışsa eksik olacağını, yarım kalacağını düşünüyordu. Evet anlamında gözlerini kırpıştırmakla yetindi. Devam etmesini istiyordu karşısındaki güzel adamın. Bugüne kadar hiç düşünmediği şeylerden bahseden dünya tatlısı adamın devam etmesini…
‘Nefis dedikleri şey var ya. Hani şu delişmen ikinci kişiliğimiz. İçimizdeki ikinci ben... O da tamamen hayal ürünü. Ama tabi siz de dahil olmak üzere birçok kişi aldatma gibi alan memnun satan memnun anlaşmasıyla uğraştığı için kimse malı götürenleri göremiyor. Dışarıda serbest gezenlerin akıllarından geçenleri bilseniz sokağa çıkamazdınız. İnanın içeridekiler saklanmayı ve kurtulmayı beceremeyecek kadar beceriksiz kişiler. Dahasını söyleyeyim, bir an başımızda devlet otoritesi olmasa ne olurdu tahmin edebiliyor musunuz? Yani asıl suçluların, dışarıdaki maskeli suçluların neler yapabileceğini tahmin bile edemezsiniz!’
Esra böyle bir soruyla daha önce hiç karşılaşmamıştı. Önce son derece saçma gelir gibi olduysa da gittikçe hayalinden geçen ihtimaller karşısında yüreğinin yine sıkıştığını hissetmeye başladı. Doğru söylüyordu galiba. Gerçekten de devlet otoritesi olmasa, toplumsal kontrol olmasa evden dışarı her çıktığında kendisini ayakta yiyecek gibi bakan insanların neler yapabileceğini düşününce Metin’e hak vermeye başladı. En başta kendilerine hizmet etme yarışına giren garsonlar, tecavüz sırasına girerlerdi. Bundan en ufak bir kuşkusu yoktu. Doğru söylüyordu Metin. Bunun galibası malibası olamazdı. Eğer en ufak bir zaaf olsa Allah muhafaza çevresinde beline güvenen herkes üzerinden geçerdi. Bakkalı, manavı, kasabı, doktoru, avukatı, öğretmeni… Ahlaklı, namuslu geçinen ne kadar abaza varsa… Bunu zaten bakışlarında yaşadıkları tecavüz sahnelerinden hissetmek mümkündü. Bu durumdan kendini bildi bileli rahatsızdı her bayan gibi. Ama olayın bu boyutunu düşünmemişti.
Çevresindeki insanlardan hafızasında kalanları şöyle bir hayal hanesinde canlandırmaya çalıştı. En başta marketçi Rıza… Yaşına başına bakmadan açıkça sulanıyordu. Evliymiş barklıymış umurunda bile değildi. Öyle ya Metin’in dediği gibi madem bir devlet otoritesi varsa, sapık adam neyine güveniyordu? İşyerindeki müdür farklı mıydı ya da sokağın köşesindeki kahvede oturanlar, birlikte bayram kutladıkları, ibadet ettikleri apartman sakinleri… Bunların bir korkusu olmasa yakaladıkları yerde ırzına geçerlerdi. Metin’in demesine ne gerek. Zaten her kadın bakışlardan hissedebilirdi erkeklerin bakışlarından niyetlerini.
Bir ara acaba Metin’in dolduruşuna mı geldim diye pişmanlık duyar gibi olsa da gerek bahsettiği kişilerin gözlerindeki vahşi anlam, gerekse zaman zaman konuşmak zorunda kaldığında duymak zorunda kaldığı yapışkan komplimanları hiç de yanılmamış olduğuna ilişkin varsayımını yadsınamayacak biçimde doğruluyordu.
Ancak bundan daha fena bir şey vardı. Tek tek birer sapık olan bu heriflerin sürü halindeyken dayattıkları etik ve ahlaki değerlerine uymak zorunda kalmasıydı. Özellikle kadınlar bu psikolojik şiddete maruz kalmakla beraber kendileri yine kendi yarattıkları enkazın altında kalmaktaydılar. Bu durum elbette kendileri açısından yani insanın doğasına karşı gelme noktasında pek iç açıcı bir durum olmasa gerekti. Çevresindeki neredeyse herkesin aşırı stresli oluşu ve en basit olaylarda bile agresif davranışlar sergilemesi Metin’in dediği gibi kızgın keçileri andırıyordu.
Hayata hiç bu bakış açısından bakmamıştı. Olayları hiç bu şekilde irdelememişti. Metin’in ifadesiyle bugüne kadar ne yazık ki diyalektik düşünmemişti. Yani düşünememişti işte. Haklıydı Metin. Bu haliyle sadece kaportası insandı. Gerçekte bir bitkiden ya da hayvandan hiç farkı yoktu. Evet okumuştu, diploma almış ve memur bile olmuştu. Akademisyen de olabilirdi. Bütün bunlar ezber hafızayla yapılıyordu. Bu kadarını yani öğrenme ve sınavlarda başarılı olmayı, yine insanın yarattığı bir bilgisayar da becerebilirdi. Hatta yakında hayatımıza gireceği tahmin edilen yapay zekalı robotların başarı dediğimiz olguda insanı geçmeleri de mümkün olacak.
Haydi bunlar rezil emellerini devletten, Tanrı’dan ve kendi yarattıkları toplumsal kuralların korkusuna gerçekleştiremiyor diyelim. Yatak odalarında her gece insanlıktan çıkmış, çirkin karılarıyla beraber olurken hayal hanelerinde sahneledikleri tecavüzlerine nasıl engel olacaktı? Bunu tek yolu sokağa bile çıkmamaktı. Çıkınca da kalın çarşaflara bürünmek. Bunun bile yeteceğini sanmıyordu. Niyeti bozmuş bir sapık, göz koyduğu kadının üzerindekileri de hayalinde soyup yine ırzına geçerdi. ‘Ne iğrenç ve vahşi bir şey!’ diye kendi kendine nefretle söylendi.
Buraya gelmekle ve Metin’le görüşmekte çok yerinde bir karar verdiğini anlıyordu Esra. Evet belki beyni akıl almaz derecede yorulmuştu. Belki bir hafta kendine gelemeyecekti. Ama değerdi doğrusu… Sandığı kadar kötü görünmüyordu artık gözüne. Hatta sempatik bile sayılabilirdi. Evet belki o da herkes gibi etine sahip olmak istiyordu. Ama en azından bunu yavşamadan, inkar etmeden yapmaya çalışıyordu. İzin verse sabaha kadar beraber olacağını gözlerindeki erkeksi ateşten anlaması o kadar da zor olmuyordu. Böyle bir şeye henüz hazır değildi. Belki hiçbir zaman hazır olamayacaktı. Ama onunla sohbet arkadaşı olmak hoşuna gidiyordu. Şimdilik bu kadar yetiyordu. Fazlasıyla…
Esra bir an dalıp gitmişti. Kendine geldiğinde Metin iç dünyasında yaşadığı çetin fırtınaların farkına varmamış devam ediyordu. Acaba kaçırdığı olmuş muydu? Olduysa neydi? Metin ne söylüyorsa son derece önemsiyordu Esra. Tek kelimesini bile kaçırmaya kıyamıyordu. Olan olmuştu artık. Kaldığı yerden devam etmekten başka çare yoktu.
Metin gerçekten karşısındaki melül gözlü, kızıl saçlı ilahenin daldığını anlayamamıştı. Güzelliğine o kadar kapılmıştı ki… İstese de fark edemezdi. Aynı heyecanla devam ediyordu:
‘Ne görürsünüz biliyor musunuz suçluların arasında? Sanki söz birliği etmiş gibi bütün suçlular kader mahkumu olduklarını iddia ederler. Aralarından gerçekten suç işlemiş olduğunu kabul eden bir kişiye bile rastlamazsınız. Yani Esra Hanım sözü uzatmayayım, insanların ahlaktan namus etik ve onurdan bahsetmeleri çoğu zaman günah çıkarmaktan başka bir şey değil.’
Sonra birden kendisinin de yorulduğunu fark etti. Saat de beşe yaklaşıyordu. Son bir sigara yaktı. Eliyle garsona iki çay daha sipariş etti. Bu arada yine aynı eliyle hesabı getirmesini istedi. Esra’nın gözleri gece nöbetinden çıkmış birini andırıyordu. Bayılmak üzereydi neredeyse. Biraz daha ileri gitse gerçekten bayılabilirdi. Hemşire Nihal’in doz aşımında yaşadıklarını Esra’ya yaşatmak niyetinde değildi. Metin de gittikçe deneyim kazanıyordu. Sohbet güzeldi ama durmasını bilmek gerekti.  



Serdar Adem



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6151
2 Firari Fırtına 4218
3 Mustafa Ermişcan 3404
4 Hasan Tabak 3292
5 Nermin Gömleksizoğlu 3000
6 Uğur Kesim 2901
7 Sibel Kaya 2726
8 Enes Evci 2423
9 Ömer Faruk Hüsmüllü 2359
10 E.J.D.E.R *tY 2213

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:331 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com