Romanlar

Kadınlığını Arayan Kadın 13
Okunma: 110
Serdar Adem - Mesaj Gönder


13 Kırk Birinci Kapı
Uzun bir süreden sonra yeni bir görüşme… Bu sefer Esra’nın düşüncesiydi. Metin bu sefer ısrarcı olmamıştı. Gereksiz iltifatın Esra’da yan etki yaptığını düşünüyordu Metin. Kadınların bir avuç et parçasıyla kendilerini bir halt zannetmesine ifrit oluyordu. Bütün iş o et parçasında değildi işte. Başka şeyler vardı iki cinsi birbirine yakınlaştıran. Çok başka şeyler. Sadece kadınların değil, insanların çoğunun fark edemediği ya da kabullenemediği türden şeyler…
Fazla naz aşık uzandırır derler. Metin’in usandığı söylenemezdi. Ama bugün eski nezaketini koruyabileceğine emin değildi. Gözlerinden, yüz hatlarından aşka nasıl susamış olduğunu okumakta hiç zorlanmamıştı. Kendi ayağıyla gelip karısına aile hayatının mahremiyetlerini, özellikle de kocasıyla olan anlaşmazlıklarından söz etmesi bu kanısını fazlasıyla kanıtlamıştı. Bir kadın olur olmaz yerde kocasından yakınıyorsa, yaşadığı sevgi yoksunluğunu doldurması için bilerek ya da bilmeyerek çevresine mektup atıyor demekti. Bu, aksi ispat edilemez bir gerçekti. Nihal’in ağzından bu gerçeğin ifadesini defalarca işitmişti. O zamanlar Necla her ortamda, hatta kendi yanında bile kocasını eleştirmekten geri kalmıyordu. Sonunda olanlar olmuştu. Kocasını yine hemşire Nihal’in ifadesiyle bir gümüş tepsi ile Nihal’e sunmuştu. Sonraki çırpınmalarının onun için hiçbir kıymeti harbiyesi yoktu.
Metin işlerinin yoğunluğunu bahane ederek ofisine yakın bir yerde ısrar etmişti. Biraz da ben nazlanayım diyordu kendi kendine. Ve bu kararından dolayı iyice keyiflendiği söylenebilirdi.
Maltepe’de bir kafedeydiler. Kimsenin burada da onları fark edebilmesi mümkün değildi. Fark etse bile zaten yasal olarak sıkıntı olmazdı. Zeki’nin Esra’ya yapabileceği fenalıklar yüzünden temkinli davranıyorlardı. Yoksa Allah hükümetten bin kere razı olsun, Avrupa Birliği’ne girebilmek için çıkarmaya çalıştığı uyum yasaları sürecinde idamdan sonra zina suçunu kaldırmıştı. Kaldırmasa da problem değildi aslında Metin’e göre. Bu bir içgüdüsel ihtiyaçtı. Bu bir doğa yasasıydı. Öyle ya da böyle insanlar bu açlıklarını doyurmanın bir yolunu nasıl olsa buluyordu. Genellikle kaçamak yapan çiftlerin takıldığı bir kafeydi burası.
Metin son görüşmelerinden sonra boşa kürek salladığını düşünerek peşini bırakma niyetindeydi. Metin’e göre değildi kuruntulu tipler. Hayatı yargılayamayan, kader adına yaşadığı olumsuzlukları hatta insanlık dışı muameleleri kabullenen zayıf karakterli kadınlardan hoşlanmıyordu. Yaşadıkları travmaların etkisi altında agresif ve hiperaktif davranışlar sergileyen ve ne yapacaklarını kendileri bile önceden kestiremeyen bu tipler, pimi çekilmiş bomba gibi her an elinde patlayabilirdi. Tahminlerinde yanıldığını sandığı Esra için bile olsa bu riske girmeye değmezdi. Yani sonuçta sınavı kaybetmişti Esra. Varsa bir derdi, sevgili kocasıyla aralarında halletsinlerdi.
Bu sefer Esra’nın yüz hatlarında eski gerginliklerden eser yoktu. Kim bilir belki de hazmedebilmişti kendisinden duyduklarını, yaşadıklarını. Tekrar buluşacağı için ağzı kulaklarına varıyordu. Ve bu durumu gizlemeye gerek görmüyordu. Artık neyse o olmaya ve doğanın suyuna gitmeye karar vermişti.
Kafenin yeri ve konumu hoşlarına gitmişti. Birkaç kere daha gelmeleri mümkündü. Bu sefer biraz daha cesaretli görünüyorlardı. Havanın günlük güneşlik olmasına karşın… Ama bu cesaretlerinin nereden kaynaklandığına dair ikisinin de tam bir fikri yoktu.
Metin fark etmese de aradan geçen zaman içinde özellikle Esra mahkum olduğu hayatı yeni baştan gözden geçirme imkanı bulmuştu. Artık eskisi kadar neşeli değildi. Mutsuz da sayılmazdı ama mutluluğu hissetmenin heyecanını yaşıyordu. Bütün duygularını içinde yaşamaya çalışıyordu. Çevresinden kopma aşamasına gelmişti. Öyle ki Esra’da kısa zamanda meydana gelen büyük değişiklik özellikle iş arkadaşlarının dikkatini çekmişti.
Zeki’nin işkence ve eziyetleri eskisi kadar canını acıtmıyordu. Kendi evinde karşılaştığı insanlık dışı muamelelere karşı susuyor, direnmiyordu. İftarı bekleyen bir inanırın ulaşacağı cennet hayaliyle açlığa susuzluğa dayandığı gibi sabrediyordu bütün olumsuzluklara. Ve bundan akıl almaz derecede bir haz alıyordu. Bu durum eskisi gibi karşılık vermediği için daha fazla ileri gidemeyen Zeki’nin keyfini kaçırıyordu. Son zamanlarda bu yüzden Zeki iyice çileden çıkmıştı. Geri zekalı uzman böyle yaparak aslında karısı Esra’yı kayıtsız şartsız eski komşusu Metin’in kucağına hatta ne kucağı, yatağına attığının farkında değildi.
Metin’de ciddi bir değişiklik görünmüyordu. Her zamanki gibi maceraya gebe… İlk defa yaşamıyordu aralarında geçenleri. Üstelik Metin’in hayatında her zaman bir stepnesi olurdu. Olur olmaz yere evlerine gelen ve kırk yıllık ahbap gibi Metin’e laf yetiştiren Ayten mesela. Kadın Metin’den bir ilki yaş büyüktü. Ama genç kızlara taş çıkarırdı. O yaşta memelerini küçültecek kadar bakımlı bir kadındı. Doğrusu Metin Ayten’in tadına bakmak için deli oluyordu da bir engel vardı önünde. Ayten’den hoşlandığını ve onu ne yapıp yapıp yatağına almak istediğini açıkça Necla’ya söylemişti. Necla böyle bir şeyin erkeğin erkekliğini takviye ettiğini Nihal olayından sonra idrak etmişti ama kedi prensesin fareyi görünce aslını hatırlaması gibi kıskançlık damarı kabarmıştı gene. Ayten’i yakın markaja almıştı. Metin de doğal olarak punduna getirememişti. Esra olayı da çıkınca Ayten meselesi tamamen gündeminden düşmüştü Metin’in.
Yıllardan beri böyleydi. Çocukluğundan beri hep kenarda yaşar, sürülerin hiçbirine karışmazdı. Sosyal hayatın gereği bir sürü içinde bulunması gerekirse sıvıların dibine çöken tortullar gibi bir kenara çekilir, olanları ve yaşananları izlemekle yetinirdi. Soran olursa, yani Metin’in tabiriyle bulaşan olursa karşılık verir. Ötesine karışmazdı.
Kendisine hakim olan rahatlığında başka etkenler de vardı tabi. Mesela son zamanlarda Necla’nın kendisine bakmaya başlamasının yanında Esra’nın zaten sürekli hayalinde yaşıyor olması gibi… Necla’nın çekiciliğinin artması Metin’in hayalinde Esra ile sevişmesine engel olmuyordu. Esra uzaktan gördüğü kadarıyla resimlerine bakıp hayran kalınan bir doğal güzellik gibiydi. Yalan dünya cenneti bir doğal güzellikte yaşayıp da resimlerde gördüğü bir başka coğrafya parçasına aşermek gibi bir şeydi bu. İnsan zamanla tanıdığı, alıştığı bir şeye nasıl ilgisini yitiriyorsa, evliliklerde aşkın erozyona uğraması da buna benzer bir durumdu. Tarif edilemez ancak yaşanırdı. Metin ısrarla Esra’ya ilgisiz görünmeye çalışmakla birlikte tanımadığı, görmediği güzelliklere aşeren bir gezgin gibi iştah ve şehvet kaynayan bir merakla hayalinde putlaştırdığı seksi vücudunu tanıma hasretiyle yanıyordu.
Fakat Metin’in yüzüne yayılan gülüşten zamanla rahatsız olmaya başlamıştı Esra. Acaba iç dünyasında yaşadığı değişikliklerin farkına vararak alay mı ediyordu kendisiyle? Daha fazla dayanamadı:
‘Ne gülüyorsun Metin ya?’
‘Hiç canım, öylesine…’
‘Nasıl öylesine? Bir kusurum mu var? Çıkarken o kadar da dikkat etmiştim kendime.’
Bir yandan da elleriyle saçlarını, küpelerini kontrol ediyor, üzerinde göz gezdiriyordu.
‘Kusur olur mu hiç. Ne münasebet. Hatta dünyayı yörüngesinden çıkaracak kadar…’
Bilerek sözünü tamamlamadı. Gözleri gözlerinde öylece kalakaldı. İçinden geçenleri hiçbir engele uğratmadan aynen Esra’ya aktarmaya ve onunla beraber olmanın en büyük isteği olduğunu hissettirmeye çalışıyordu şimdi de. Bu, öyle yoğun ve samimi bir istekti ki, bütün benliği sanki seferber olmuştu Esra’ya hissettirebilmek için. Esra karşısındaki adamın kendisiyle elde edeceği güzelliklerin heyecanıyla kontrolden çıkan deli yüreğinin iri birer nazar boncuğunu andıran gözbebeklerinde attığını fark ettiğinde ayaklarının dermanının kesildiğini hissetti. ‘İyi ki ayakta değildim.’ diye düşündü. ‘Kesinlikle kendimi kaybeder, olduğum yere yığılır kalırdım.’ Metin çoğunu kontrol edemediği en samimi hal ve hareketleriyle Esra’nın tüm dikkatini toplamak istiyordu. Kısa zamanda bunda başarılı oldu. Sonra hiçbir şey yokmuş gibi devam etti:
‘Sana bir müjdem var Esra.’
Esra içinde soğuk bir rüzgar gibi gezinen gerinme dalgalarıyla titredi. Alışık olmadığı bir şeydi duydukları. Müjde dediği biraz önceki cümlesinde demek isteyip de diyemedikleri miydi? Zeki’den duydukları genelde geri zekalı, ahmak, eksik etek, ne işe yararsın sen’den başkası değildi. Daha kötüsü kendini Kaf Dağında gören Zeki bu sözleri Esra için iltifat olarak kabul ediyordu. Ve bu Esra açısından katlanılır gibi değildi.
Kim bilir neler diyecekti? Neler demesi gerekiyordu. Ve iki sevgili gibi buluştukları kafe köşesinde ne denmesi gerekiyorsa, onu belki de. Dünyayı yörüngesinden çıkarabilecek özelliklere sahip olmak baş edilmesi mümkün olmayan şehvet dalgalarının içine atmıştı horlanmış bedenini. İlk defa anne sevgisiyle karşılaşan bir bebek gibi hissediyordu kendini. Kendisini, seven kollara bırakmak ve bir daha ondan ayrılmamak… Kim bilir ne güzel olurdu? Şu an bu düşüncesini gerçekleştirebilmeyi o kadar arzuluyordu ki.
Fakat bunu yapacak cesareti var mıydı? Hiç sanmıyordu. En azından şu an için böyle bir güzelliğe hazır hissetmiyordu kendini. Aklından geçen güzellikleri gerçekleştirme isteğini ya açıkça ifade ederse karşısındaki yakışıklı adam. Çok büyük bir ihtimal sürü psikolojisinin ve doğuştan getirdiği takıntı ve kuruntuların etkisiyle kabul edemeyecekti. Şehvet dalgalarıyla yanan bedeninin isyanına karşın evet diyemeyecekti. Böylece Metin’i ebediyen kaybedecekti.
Metin’i kaybetmek istemiyordu. Müjdeden kasıt belki şu an gerçekleştirmek istediği şeydi. Kim bilir? Ama neden olmasındı? Olmaması için ne engel vardı? Hayır demek neden bu kadar zor geliyordu? Doğaya karşı gelmek, içgüdülerine savaş açmak daha mı doğruydu? ‘Aman Allahım!’ diye mırıldandı. ‘Masallardaki kırk birinci kapının önünde hissediyorum kendimi. Birazdan o kapı açılacak ve…’ Ötesini tamamlamaya gücü yetmedi. Aklından her geçeni mırıldanmaya bile alıştırılmamıştı Esra, bir kadın olarak yani. Yapması, söylemesi değil gönlünden geçenleri mırıldanması hatta hayalinden geçirmesi bile haramdı, yasaktı ve günahtı.
Yıllardan beri ilk defa birinden gerçek bir iltifat işitiyordu. Alışık olmadığı için ne yapacağını, ne yapması gerektiğini, hatta ne yapsa en doğrusu olacağını kestiremiyordu. Aynı zamanda ilk defa bir erkekle baş başa buluşuyordu. Bu, rüyada bile görülse tövbe edilmesi gereken bir şeydi. Aklına yatmasa da neden böyle bir şeyden kendini alamadığına geçerli bir bahane bulamıyordu. Hayatta en karşı olduğunu sandığı şeyi şimdi kendisi yapıyordu. Böyle giderse bir gün yakalanma ihtimali vardı. Yakalanma ihtimali düşüncesi bile Esra’yı titretmiş ve kendine getirmeye yetmişti. Derin şehvet dalgaları yerini tüyleri diken diken eden soğuk bir ürpertiye bırakmıştı. Bulanık bakışları Metin’in üzerinde İbrahim’e gönderilen kurban tevekkülüyle kader sayfasında kendi hakkında yazılanların gerçekleşmesini bekliyordu. En doğrusu buydu:
‘Müjde mi? Hayırdır inşallah!’
‘Evet, hem de ne müjde. Duyunca küçük dilinizi yutacaksın sevinçten.’
Esra, Metin’in imalı ısrarları yüzünden duyacakları karşısında meraktan ağzı açık bir şekilde kalakalmıştı. Merakı işkence haline dönmek üzereydi. Minik yüreği göğüs kafesine sığmıyor, şiddetle kaçmanın yollarını arıyordu. Bu ısrarın ardında o beklenen ama bir tülü söylenemeyen cesur teklif mi vardı acaba? Eğer öyleyse Esra cevap verirken hiç düşünmeyecek, tereddüt etmeyecekti… Birkaç saniye içinde söyleyebilirse yok demeyecekti. Sadece şu birkaç saniye… Öyle hissediyordu kendini. Ama sonrasını kestiremiyordu.
Esra cevaplamakta zorlandığı sorularla mücadele sırasında dalıp gitmişti. Metin gördüğü manzara karşısında acımakla kızmak arasındaydı. Acıyordu belki ama bu güzelliğinin sebep olduğu duygusal bir durumdu. Çok güzeldi. Küçük, yuvarlak ve sevimli yüzü, masum bakışları yiyip bitiriyordu yüreğini. Omuzlarına saçılan bir gül demetini andıran koyu kızıl saçları, hilal kaşlarının altında çok uzaklarda dağların arasından doğan utangaç bir günü andıran kara gözleriyle eski zaman Tanrıçalarını andırıyordu.
Açıkçası Esra’nın masum güzelliği karşısında Metin de ortamdan uzaklaşmıştı. Bakışları kızgın ve vahşi çöllerde bir avuç yaşama ümidi bağışlayan serap gibi tarifi imkansız duygulara sevk ediyordu şehvete aşeren gönlünü. Ölçülü boynu, şehvetli dudakları, ince kızıl saçları ve ince beli karşı koyamadığı güzelliklerdendi.
‘Efendim içkilerinizi tazeleyelim mi?’
Aniden kulaklarında çınlayan bu ses ikisini de kendine getirmeye yetmişti. Metin ne içkisi, ne tazesi diye anlamaya çalışırken, Esra yeni bir pişmanlık anaforunun içine düşmüştü. Hayal aleminde yaşadığı gelgitler ve karşısına çıkan keskin virajlar ne yapacağını bilemez hale getirmişti. Sanki içinde bir başka Esra daha vardı. Biri ezilmiş, horlanmış kadın kimliğinden memnundu. Diğeri kadınlığını, insanlığını aklına ve duygularına danışmak şartıyla yaşamak istiyordu. Ve birbirleriyle mücadele halindeydiler. Bir onun dediği oluyordu, bir diğerinin…
Aralarındaki ilişki kritik dönemece geldiğinde başlamıştı bu iç hesaplaşma. Eğer bir kadın olarak, bir insan olarak yapmak istedikleri, içinde yaşamak zorunda olduğu ikiyüzlü, çıkarcı çevre tarafından fark edilirse başına gelecekler Esra’yı bu hale getirmişti. Onu kurtaracaksa yine karşısındaki mavi gözlü kahraman kurtaracaktı. Başka çaresi ve ihtimali yoktu bu işin.
Yine bir an için ezik, kişiliksiz ve kimliksiz Esra’nın etki alanına girmişti. Kalkıp gitmesi an meselesiydi. Öyle ya ne işi vardı burada? Evli bir erkeğin karşısında... İki saate yakın bir zamandan beri arkadaşının kocası, kocasının arkadaşı ve komşusu olan Metin’le konuşacak ne olabilirdi aralarında? Mis gibi hayatı varken, bir eli yağda bir eli balda yaşarken… Değer miydi boyundan büyük risklere girmeye?
‘Hastir lan!’ dedi kendi kendine. ‘Boynundaki tasmadan memnun olan köpekten ne farkın var, bu halinle?’
Dudaklarından dökülen mırıltılar kulaklarına kadar ulaşınca kendine geldi Esra. Kendini yokladı bir süre. Yanlış bir şey geçmiş olabilir miydi aralarında? Ya da söylenmemesi gereken bir şeyi kaçırmış olabilir miydi ağzından? Eğer bu tahmini Metin’in davranışları üzerinden yapacaksa içi rahat olabilirdi. Karşısındaki adamda başta olduğundan farklı bir durum görünmüyordu. Rahatladığını hissetti. Fakat bu rahatlık uzun sürmedi. İç hesaplaşması gözünü korkutmuştu. Kişilik bölünmesi mi yaşıyordu? Öyleyse bundan sonra hayat onun için tam bir işkenceye dönüşebilirdi. Bir an önce içindeki şeytanı yok etmek zorundaydı. Zeki’den yana şeytanı… Bunu tek başına yapacak cesareti yoktu. Madem iş bu aşamaya kadar gelmişti, kendisini içine düştüğü bunalımdan yine bu aşamaya kadar gelmesine sebep olan Metin kurtarabilirdi. Kurtarmak zorundaydı. Aksi takdirde bir daha buluşması mümkün değildi. Tasmasına razı olacaktı çaresiz. Kendini topladı ve kaderin yazacaklarını öğrenmek istedi:
‘Neymiş bakalım küçük dilimizi yutmamıza sebep olacak müjde?’
‘Ha doğru ya, size bir müjde verecektim değil mi? Aslında bu müjde bana ait değil. Geçenlerde televizyonda gördüğüm bir inanç kalpazanına ait. Ömrünü ibadetle geçirenlere öbür tarafta huriler verilecekken aynı pozisyondaki kadınlar sonsuza dek kocasıyla yaşamaya devam edecekmiş. Tanrı böyle istemiş. Post haramilerinden birinden duydum. Artık o nereden duyduysa, kim bilir belki doğrudan almıştır ilhamını. Ve bu kadın açısından ne büyük mucizeymiş biliyor musun? Öyle diyor yani. Yaaa, işte bilmiyorsan öğrendin. Ne mutlu sana...’
Esra tam bir hezimet yaşıyordu. Bu haliyle açık denizde alabora olan bir gemiye benziyordu. Halbuki ne hayaller kurmuştu. Hepsinin yerle bir olduğunu hissediyordu şimdi. Buz gibi bir sesle eğer bu bir şakaysa hiç memnun olmadığını ima etti:
‘Ne demezsiniz... Ebedi alemde ve sonsuza kadar öyle mi?
‘Valla ben de o yobazın yalancısıyım.’
‘Bu dünyada yetmiyormuş gibi, ebedi alemde de aynı tasmaya mahkum olacağım yani…’
‘Ne tasması Esra, tasma da nereden çıktı?’
Sahi nereden çıkmıştı? Esra bir an bocaladı. Metin’in gözünden düşmemek için en kısa sürede bir cevap vermek zorundaydı. Soruya bakılırsa kendinden kaynaklanmıştı bu sorun. Yine kendi çözecekti. Kısa bir muhakemeden sonra hatırladı meselenin aslını. Önemli bir mesele değildi. Kendi kendine yapılan bir konuşmaydı alt tarafı. Önemsemeyen bir tavırla fazla uzatmadan üzerini kapamaya çalıştı:
‘O kadar önemli değil. Evliliği kastetmiştim. Zeki ile evliliğimizi… Yani bu dünyada yetmiyormuş gibi ebediyen aynı prangaya mahkum olmayı. O kadar...’
Metin de üzerine durmadı. Ne demek istediğini anlamıştı. Zaten aşağı yukarı aynı şeyi söylemek üzereydi. Bildiğiyle devam etti:
‘Allahtan böyle saçmalıklara inanan biri değilim. Ama doğru olsa mesela ne kadar adaletsizlik olurdu değil mi? Sen ben inanmasak da safsata distribitörü ekran yobazları ve onların peşinden giden sürüler inandıktan sonra… Yani inanırlara bakılırsa, iman edilmesi gereken bir söz…
Esra bir an böyle bir vahşetin hayaliyle cevap veremedi. Daha çok kendi kendiyle söyleşiyordu. ‘Zeki vahşisiyle, Zeki zalimiyle bir yastıkta sonsuza kadar… Hii!... Tanrı kusura bakmasın ama eğer bunu O buyuruyorsa, kendisine inanmamı beklemesin. Asla! Erkeğe harem açıp kadını istemeden satıldığı koca bozuntusuna ebedi mahkum etmek işkence suçuna girer. Böyle bir şeyi kabul etmem, kendimi inkar etmem demektir.’
Öyle ürpertici bir iç geçirmeydi ki bu, yan masadakilerden duyanların bile tüyleri diken diken olmuştu. Ama yetmedi, devamı geldi ardından:
‘Aman Allahım!..’
Sonra aile yaşantısını istemeden de olsa ifşa ettiği için kıpkırmızı oldu. Başını önüne eğdi. Ne yapacağını, ne söyleyeceğini bilemez haldeydi. İçli hıçkırıkları yumuşak dalgalar halinde omuzlarına yayılıyordu.
Metin söylediğine söyleyeceğine bin pişman olmuştu. Şaka yapmak isterken galiba tadını kaçırmıştı biraz. Elini Esra’nın elinin üzerine koydu. Ürkütmeden okşamaya başladı. Böylece aslında niyetinin kötü olmadığını anlatmaya çalışıyordu.
‘Kusura bakmayın Esra Hanım. Eşeklik ettim. Sizi bu kadar üzeceğimi bilseydim...
Esra birden başını kaldırdı. Derin, kara gözleri nemliydi. Sürmeli kirpiklerinde tomurcuklanan isyan çığlıkları olgunlaştıkça birer ikişer yanaklarına düşüyor, erimiş gümüş kristalleri gibi ışıltılı izlerle ince boynunu hızla geçerek portakal iriliğindeki göğüslerini görme telaşıyla gerdanında kayboluyordu. Ağlamak o kadar yakışıyordu ki masum yüzlü kadına görenin dizlerinin dermanı kesilirdi.
‘Biliyor musunuz Esra Hanım, ağlattığım için üzgünüm. Bu arada ağlamak size yakışıyor. Dayanılmaz bir çekicilik kazandırıyor size. Bunda elbette ağlayan bir kadına dayanamayan yüreğimin etkisi yadsınamaz. Ama öyle. İsterseniz bir daha görüşmeyebiliriz. Kalkmadan önce demeden geçemeyeceğim bir şey var. Kusura bakmayın ama şu an size sarılmamak için ne kadar çaba sarf ettiğimi tahmin bile edemezsiniz.’
Metin yalan söylemiyordu. Az bile söylemişti. Daha neler gelmişti de dilinin ucuna, söyleyememiş yutmuştu. Sarılmak ama üzerindeki çiğ damlalarında avizenin renkli ışıklarının oynaştığı kara, kıvrık kirpikleri birbirine sıkı sıkıya kenetlenmiş gözlerini, küçük bebek burnunu öpmek ve üzerinde şehvet gölgelerinin gezindiği ince pembe dudaklarını emmek… Ve daha neler neler…
Esra karşısındaki adamın samimiyetini sesindeki şehvetli yumuşaklıktan anlıyordu. Kulağına çalınanların bütün engellemelerine karşın ona karşı tarif etmekte, hatta kabullenmekte zorlandığı hislere sahipti. Şu an yine böyle anlardan birindeydi. Bir başkası olsa okkalı bir tokat patlattıktan sonra arkasına bile bakmadan çeker giderdi. Sonrasına emin değildi ama şu an Metin onu kucakladığı gibi gözlerden uzak bir aşk köşesine götürse, birkaç saat dünyanın bütün fenalıklarını geride bırakarak ruhuna ve bedenine sahip olsa… O kadar çok istiyordu ki böyle bir güzelliği. Yalandan birkaç çırpınıştan sonra kendini onun şehvet ateşine bırakmak. Ve bir çıra gibi şen şakrak yanıp tutuşmak... Tanrının kendisine layık görmediği güzellikleri Metin’le yaşamak istiyordu. Metin’in sayesinde…
‘İsterseniz kalkabiliriz Esra Hanım.’
Esra başını sallamakla yetindi. Daha sonra birkaç kelimeyle hıçkırıklar arsında açıklamaya çalıştı.
‘Gerek yok Metin Bey.’
Metin isyan patlaması yaşıyordu. Kendisini Mona Lisa tablosu karşısında hissediyordu. Hayranlık duygularını kelimelerle ifade etmekte zorlanıyordu. Sadece bakmakla yetiniyordu. Pamuk şekerlere bakan bir çocuğun saf iştahıyla bakıyor, bakıyordu. Şehvetle, hasretle bakıyordu. Bu arada bilinç dışı olarak dudaklarını emdiğinin farkında değildi. Ama Esra fark etmişti.
Bu hali Esra’nın çok hoşuna gitmişti. Hatta hoşlanmaktan başka bir duyguydu. Öyle olmalıydı. İçi bir hoş olmaya başlamıştı çünkü. Islak dudak Metin’e çok yakışıyordu. Acayip seksi oluyordu böyle. Müthiş bir şehvet fırtınasına tutulmuş gibiydi. Metin’in diliyle yaladığı dudaklarını dudaklarının arsına almak ve kanatıncaya kadar emmek istiyordu. Sadece Metin değil Esra da kontrolden çıkmıştı. Fakat etkilendikleri duygular farklıydı. Metin farklılık ve değişiklik ararken Esra adam yerine konmak ve kadınlığını hissetmek istiyordu karşısından. Ortak noktaları birbirlerine olan doymak bilmeyen iştahları ve samimiyetleriydi.
‘Biliyor musunuz Esra Hanım yüzünüzdeki masumiyet şu an gözyaşlarınızla zirve yapmış durumda. Ayaklarınıza kapanmak, kulunuz köleniz olmak isterdim. Ama bunun sizin dünyanızda ne kadar ulaşılmaz olduğunun farkındayım.
Esra başını hafifçe kaldırdı. Nemli kirpiklerinin arasından kara bir elmas gibi ışıldayan gözleriyle karşısındaki adamın içinden geçenleri anlamaya daha doğrusu hissetmeye çalışıyordu. ‘sandığın kadar ulaşılmaz değilim Metin. Sonrasına garanti veremem ama eğer elini çabuk tutarsan bana ulaşabilirsin. Senin olmak istiyorum Metin, senin olmak! Bütün ruhum ve bedenimle senin olmak! Anlıyor musun?’ Keşke biraz önce içinden geçen isyan kelimelerini onun yüzüne de söyleyebilseydi. Fakat içinde yankılanan isyan çığlıklarını Metin’in işitmesi imkansızdı. Açıkça söyleyecek cesareti yoktu çünkü.
Metin’in kendisine olan ilgisini çoktan beri biliyordu. Bundan en ufak bir şüphesi yoktu. Daha ilk karşılaşmalarında hissetmişti. İki yıla yakın bir zaman önce yani. Bir garip adamdı Metin. Bugüne kadar tanıdıklarından çok farklı… Duygularını iletme noktasında çekincesi yoktu. En çok bu tarafı etkilemişti Esra’yı galiba.
Kocasının yanında hatta kendi karısının önünde kaçamak bakışlarla özlem kokan imalı sözlerle niyetini her fırsatta açık etmekten çekinmiyordu. Bu bir cesaret değilse, çevresindekilerin anlayamayacağına olan güvenden kaynaklanıyor olmalıydı. Çevre noktasındaki tespitinde haklı olduğunu düşünüyordu. Çünkü daha düne kadar kendisi de bir odundan farksızdı. Onu yani Esra’yı kuru bir odun parçasıyken yeşerten, hayata bağlayan yine Metin’di. Ne kadar inkar ederse etsin onu tekrar hayata bağlayan oydu.
Şehvet titreşimleri insanın hayatta en kolay anlayabildiği olaylardandı. Bambaşka bir şeydi bu. Söylenmez hissedilir, hatta yaşanırdı. Metin’in nazar boncuğunu andıran gözlerinde gördükleri ya da gördüğünü sandıklarına inanamıyordu. Müthiş bir şeydi. Kelimeler yetmiyordu anlatmaya. Kalp atışlarını kocaman boncuk mavisi göz bebeklerinde açıkça seçebiliyordu. Şehvet cinnetiydi bu belki de şehvet cenneti. Açlıktan kuduran kadınlığı parmaklıklar arasından hayata aşeren bir pranga mahkumu gibi o mavi kapıdan bir yol bulup Metin’in sevda kaynayan yüreğine akmak istiyordu. Kırk birinci kapının eşiğinde Esra’nın korktuğu da buydu. İçinde kaynayan en insani, en doğal duyguları anlamakta, kabullenmekte zorlanıyordu.
‘Esra Hanım kalkalım isterseniz? Sizi daha fazla üzmeye hakkım yok.’
‘Esra oyuncağı alınmış bebek gibi kendini aciz ve dışlanmış hissetti bir an. Ve o hissin etkisiyle ne yaptığını bilmez bir halde uçurumundan yuvarlanan birinin can havliyle tutunduğu bir dal gibi Metin’in masanın ortasındaki ellerine yapıştı. Sıktı var gücüyle. Bir daha bırakmak istemiyordu sanki.
Metin’in Esra’da ilk defa bu açıklıkla ortaya çıkan duygu yoğunluğu karşısında dili tutulmuştu sanki. Bütün çabasıyla iki kelime ancak sızabilmişti ateşli dudaklarından:
‘Esra, canımsın...’



Serdar Adem



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6204
2 Firari Fırtına 4267
3 Mustafa Ermişcan 3485
4 Hasan Tabak 3349
5 Nermin Gömleksizoğlu 3043
6 Uğur Kesim 2936
7 Sibel Kaya 2768
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2598
9 Enes Evci 2471
10 E.J.D.E.R *tY 2227

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:6957 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com