Romanlar

Kadınlığını Arayan Kadın 14
Okunma: 153
Serdar Adem - Mesaj Gönder


14. Cesur ve küstah
Ani bir hareketle ellerini Metin’in ellerinden kurtardı. Hiç beklemediği bu hareket karşısında Metin şaşkınlık içindeydi. İstem dışı yaptığından en ufak bir art niyeti yoktu. Nasıl olabilirdi böyle bir şey? Yoksa öyle değil miydi? Bilmeden haddini aşarak Esra’yı sahiplenmeye mi çalışmıştı? Öyle bile olsa ortada bir zorlama yoktu. Nemli gözlerini görünce dayanamamış, yanında olduğunu hissettirmek istemişti. Hepsi bu kadar...
Gözlerini gözlerine dikti. Esra’nın karanlık gözlerinde yaptığını sandığı hatayı ima edecek bir ışık aradı ama böyle bir şeye rastlayamadı. Biraz olsun rahatlamıştı. Bu bile yeterdi şimdilik. Sonrasını zamana bırakmak en doğrusu olacaktı.
Sır vermiyordu kömür karası gözleri. Değerli bir hazine sandığı gibi sımsıkı kapanmıştı. Belki de Pandora’nın esrarını gizliyordu ürkek kirpikler. Sadece birkaç damla gözyaşından yansıyan rengarenk ve ürkek yakamoz fark edilebiliyordu.
Esra cephesi kendisine gıpta ile bakan adamdan çok daha farklı mücadelelere sahne oluyordu. Esra lafın gelişi içinde bulunduğu açmazın belli olmasından duyduğu utancın acısıyla mücadele etmekteydi. Acizliğinin, ezilmişliğinin en azından sevdiği adam tarafından anlaşılmasını istemiyordu. Ne yazık ki bunda başarılı olamamıştı.
Sevdiği adam mı? ‘Hayır ya bu da nereden çıktı şimdi?’ diye mırıldandı. ‘Sevdiği adam…’ Ne yani gerçekten onu seviyor muydu? Gözlerden uzak köşelerde buluşmaları, el ele göz göze gelmeleri… Doğru ya başka nasıl açıklanabilirdi bütün bunlar. Evli bir kadındı. Böyle bir şey nasıl olabilirdi? Zeki yani kocası olacak adam ne kadar nobran olsa da, evlilik hayatı eziyet ve işkenceden farksız olsa da kime kabul ettirebilirdi böyle bir şeyi? Ne ailesi, ne çevresi, ne kulu ne Tanrısı… Kimseye anlatamazdı haklı biler olsa.
Ama haklıydı değil mi? İnsanın kurtulamadığı işkenceye başkaldırması kadar doğal ne olabilirdi? Varsın aldatma desinler işkenceden başkaldırıp bir nefes almaya… Varsın günah desinler… İsterse etlerini lime lime edip aç köpeklere versinler. Yaşayacaktı bu güzelliği. Yaşamak zorundaydı. İnsanlığını bulmak için, kaybettiği kadınlığını yaşamak için…
Aralarında yaşanması muhtemel güzelliklerin hayaliyle derin dalgalar halinde içten içe gerilen ve gerinen Esra, kendini İstanbul Boğazı’na benzetiyordu. Okul yıllarından kalan bilgilerini doğru hatırlıyorsa yüzey ve dip olmak üzere iki tür akıntı varmış boğazda. Bugüne kadar belki hiç yaşamadığı, tadına varamadığı kadınlığı dip akıntıyı, öğrenilmiş çaresizlikle içinde yaşadığı toplumun kadın bedenine yakıştırdığı rol yüzey dalgayı temsil ediyordu. Zaman zaman hayat sahnesinde yaşamak zorunda kaldığı karaya oturmaların, dümen kilitlenmelerinin sebebi bu olmalıydı. Hayale daldıkça dip dalgalarına, hayatın acımasız gerçeklerine döndükçe yüzey dalgalarının esiri olması bu yüzendi. Ve şimdi tekrar ortama dönerken için yakıp kavuran pişmanlık utanç karışımı ruh hali, yine bir yüzey dalgasının emrine girdiğini gösteriyordu.
Can evinden vurmuştu Metin. Karşısında ezilip büzülen Esra içinde bulunduğu ve kadınlığını iki paralık eden horlanma ile Metin’de bulmayı umduğu ancak şu an için bu gerçeği kendine bile itiraf etmekten çekindiği çelişkiler arasında kendini kaybetmiş bir durumdaydı. Sadece bu da değildi mücadele etmek zorunda kaldığı çelişkiler… Bir yanda toplumun ve kaderin kendisine yakıştırdığı bir hayat vardı, diğer yanda kendini en iyi hissettiği yerde ve tercih ettiği şekilde yaşama şansı. Aslında ikinci seçenek sadece bir ihtimaldi. Yoksa ne kader, ne toplum bir kadın olarak ona böyle bir seçenek hakkı tanımıyordu.
Metin’i daha fazla merakta bırakıp yorumlara maruz kalmak istemeyen Esra’nın dudaklarından fısıltı halinde ürkek kelimeler dökülmeye başladı:
‘Canım dediniz ya bana Metin Bey, alışık olmadığım kadar yumuşak ve sevecen kelimeniz beni fazlasıyla etkiledi. Ben kocamdan böyle bir kelime neredeyse hiç...’
Devamını getiremedi. Boğazında düğümlenmişti kelimeler. Bütün özel hayatı son birkaç kelimeyle ifşa olmuştu. Hem de kendi ağzından… Kendini çıplak hissetmeye başlayan Esra pişmanlıkla utanma arası duyguların etkisiyle titremeye başlamıştı.
Metin karşısında sırlarını saklamaktan aciz halde ve bir yavru acziyle titreyen kadından tarif edilemez derecede etkilenmişti. Ne diyeceğini kestiremiyordu. Ağlayan bir kadına asla dayanamıyordu. Şimdi de farklı bir durumda değildi. Bütün savunma hatları çökmüştü. Ünlü bir ressamın ustalık eserine benzeyen bir heykel güzelliğinde canlandırdığı Esra’ya şu an zorla da olsa sahip olmamak için kendisini zor tutuyordu. Hele onu ağlarken gördükten sonra diz çöküp cennet meyvesi olarak tasavvur ettiği ayaklarını bile saatlerce öpüp koklayabilirdi. Metin’in aşk anlayışı tavuk horoz anekdotundan akıl almayacak derecede ileri ve ulaşılama bir düzeydeydi. Büyük ihtimal Metin’in içinde sönmemiş bir volkan gibi yanan şehvet ateşinin huzur veren sıcaklığını hissetmiş olmalı ki zaman zaman yanına kadar sokulmasına karşı koyacak cesareti bulamıyordu.
‘Sözlerimin arkasındayım küçük hanım. Sizi üzdüğümü görüyorum ama ne yazık ki gerçek bu. Sizden yararlanmak için söylemiyorum. İsterseniz şimdi kalkıp gidebiliriz. Ama madem laf açıldı size sahip olmak isterdim, hem de deliler gibi… Her ne kadar bir kadının işkence çekip horlanmasına rıza gösteren bir toplumun ahlak ve namus anlayışına aykırı olsa da…’
Aslında bu söz farkında olmasa da Esra’yı biraz olsun rahatlatmıştı. Zamanlama hatasıyla, haddi aşarak söylenen bu söz sayesinde Esra savunmaya geçerek üzerindeki acıma duygularını uzaklaştırma şansı elde etmişti. Esra’nın asıl derdi kendisine acınmasını istememesiydi. Acınacak durumda olduğunu elbette biliyordu. Metin’in komşuluk ilişkileri sırasında bu durumu öğrenmiş olduğunu tahmin etmek çok zor değildi. Kendisinden kaynaklanan bu çelişki yüzünden Metin’e muhtaç olduğu havasını yaratmasını istemiyordu. Aralarında bir şeyler yaşanacaksa bu Metin’de olduğu gibi kendi cephesinde de özgür iradesiyle gerçekleşmeliydi.
Metin’in Nihal’le ilişkisi Esra’yı Metin’e karşı bir adım öne geçiriyordu. Ama erkek egemen toplumda erkek ne yaparsa yapsın kadının en küçük bir hatası ya da zaafı çığ gibi büyütülüyordu. Onun için Zeki’yle yaşadıklarını, yaşamak zorunda kaldıklarını yeni ilişkisine asla bulaştırmak istemiyordu. Bütün mücadelesi, bütün bocalaması bu yüzdendi.
‘Çok cesur ve küstahsınız, biliyor musunuz?’
Bu çıkış kendisini bir parça olsun kurtaracak ve Metin karşısında cazibesini artıracaktı. Eğer süreci iyi yönetebilirse, böyle olması gerektiğini umuyordu.
‘Siz de bir çocuk kadar masum, bir kelebek kadar narin ve bir çiçek kadar güzelsiniz.’
Islak karanlıklar kendisine ilanı aşk eyleyen mavi gözlü prensin ciddiyetini anlamaya çalışıyordu. Söyledikleri çırpınışının aksine çok hoşuna gitmişti. Hangi kadın samimi bir iltifata dayanabilirdi? Ama kadınlık gururu gereği rol icabı terslemek zorunda kalmıştı. Bu sefer içini yakan ya ciddiye alıp çekip giderse korkusuydu. Metin farklıydı çünkü. Diğerleri gibi elde etmek istediği uğruna kişiliğini paspas yapacak birine benzemiyordu. Dobra konuşuyordu. Açıkça aşk teklif etmesi bunun yadsınamaz bir kanıtıydı. Bu kadar kısa sürede bu derece ileri gitmek Metin’e has bir özellikti. Bütün özelliklerini çözecek zamanı olmamıştı. Ama tanıdığı kadarıyla böyle olmalıydı.
Metin dipsiz bir uçurumu andıran kara bulutlarda kendini kaybetmemek için insanüstü bir gayret sarf ediyordu. Niyeti ciddiydi. Ondan yararlanmaya çalışan mahalle serserileri gibi davranmıyordu. Niyetini açıkça belli de etmişti. Köşeye sıkıştırmak, zaaflarından yararlanmak ya da zorla ele geçirmeye çalışmak gibi alçaklıklara tevessül edecek biri asla değildi. Neyse oydu. Kendisini anlamayan ve böylece kabul etmeyenle de işi olmazdı.
‘Ne dediğinizi biliyor musunuz siz?’
Bu son terslemesiydi Esra’nın. Daha ileri gitmeyecekti. Naz yapıyordu evet. Bir kadın olarak kendisini ağırdan satmak zorundaydı. Öte yandan fazla naz aşık usandırır atasözünün kendi üzerinde gerçekleşmesini istemiyordu. Kadınlık gururunu yere düşürmeyecek ama kadınlığına gerçek değeri vereceğini sandığı adamı da kaybetmeyecekti.
‘Her zamankinden çok daha iyi biliyorum Esra Hanım. Emin olun.’
Esra içine düştüğü çıkmazdan nasıl kurtulacağını bilmiyordu. Kadınların başları dara girdiğinde yaptığı gibi yine ağlamaya sığındı. Metin’in nasıl anladığına dair tam bir fikri yoktu. Tek bildiği bunun mutluluk gözyaşları olduğuydu. Hıçkırıklarını tutamaz olmuştu. Sarsıla sarsıla ağlıyordu. Bütün dikkatler oturdukları masaya yönelmişti. Bu durum ikisinin de işine gelmiyordu. Ama Esra kontrolden çıkmıştı bir kere. Ondan medet beklemenin anlamı yoktu. Ne yapılacaksa Metin yapmalıydı. Süratle karar vermek zorundaydı.
Saniyeler dört nala akarken Metin sonunda kararını verdi. En iyisi masadan kalkmaktı. Kalkmak ve süratle buradan uzaklaşmak... Hesabı istedi acele tarafından. Durumu başından beri meraklı gözlerle takip eden ve sorun çıkmasını istemeyen görevliler ikiletmediler.
Saat öğleden sonra üçe geliyordu. Nefis bir nisan havası hakimdi o gün Ankara’ya. Öğleden beri çiseleyen yağmur hızını artırmış sağanak yağışa dönmüştü. Bir haftadır hüküm süren sıcaklar yerini insanın içini titreten bir serinliğe bırakmıştı.
Esra Metin’in koluna girdi. Ayakta duramayacak haldeydi. Soğuktan mı yaşadıklarından mı bilinmez, titriyordu. İyice sokuldu. Metin kendisine sığınmaya çalışan sevimli kadının teklifini geri çevirmedi. Belinden kavradı. İyice kendine yaklaştırdı. Esra şimdi kendini daha rahat hissediyordu. Hıçkırıkları dinmeye yüz tutmuştu.
Tanıdık gözlere takılma riskine rağmen kol mola yürümek Metin’den çok Esra’yı zevk dalgalarının kucağına atmıştı. Bahar temizliği sırasında bütün eşyaların elden geçmesiyle her şeye yeni bir canlılık gelmesi gibi bütün bedenini saran şehvet dalgaları damarlarındaki tazyiki artırmış bedeninin en ücra köşelerine kadar ulaşarak hayatı ölü toprağı serpilmiş bütün organlarını yeninden hayata bağlamıştı. Bu öyle bir duyguydu ki kelimelere dökülmesi, kaleme alınması imkansızdı. Yaşanmaktan başka yolu yoktu. Ve Esra bu rüyayı bütün canlılığıyla yaşıyordu Metin’in kollarında.
Bu halde yürümek muhteşem bir şeydi ikisi için de. Çevreyi ve zamanı umursamadan… Yağış gittikçe hızını artırmasa... Bu ayda yağış her zaman beklenen olaylardandı. Dolayısıyla hazırlıklıydılar. Ancak sert esen rüzgar yürüme ve konuşmalarını engelliyordu. Bu havada yapılacak en mantıklı hareket arabaya binmek olacaktı. Öyle de yaptılar. Kendilerini alelacele arabaya attılar. Keşke kafeden hiç çıkmasalardı ama olan olmuştu bir kere.
Camlar hemen buğulanmaya başlamıştı. Hava oldukça serindi. Hızını artıran yağış sıcaklığı aniden düşürmüştü. Nisan bu, ne yapacağı belli mi olur? En fazla bir saat sonra bir bakmışsınız güneş açmış. Akşama doğru yağışın izi bile kalmamış. Silecekleri, klimayı çalıştırıp dışarıyı görmeye çalıştılar. Bir iki darda kalan dışında neredeyse kimse görünmüyordu. Ankara’nın ortasında yapayalnızdılar.
Metin bir süre arabayı çalıştırmak istemedi. Kolunu Esra’nın omzuna attı. Esra bunu bekliyormuş gibi itiraz etmedi. Camlardaki buğu iki sevgiliyi hayatın acımasız gerçeğinden çıkarıp, hayalin büyülü ortamına çekiyordu. Şimdi daha güvende hissediyorlardı kendilerini. Aksine iyice sokuldu Metin’e. Kadınlara has bir hareketle gözlerini yumdu. Bu haliyle bir heykelden farksızdı. Bedenini bırakıp melekler arasına karışmıştı. Ana kucağındaki bir bebek gibi kendini güvende hissetmenin mutluluğu okunuyordu yüzünden.
Sonra içini kemiren kuşkuya yenik düşerek gözlerini araladı. Bir süre donuk bakışlarla yağmur damlalarının camdaki ürkek ve heyecanlı dansını seyrettiler. Esra’ya eşlik etme hevesine kapılan bulutlar da ağlıyordu sanki. Aylarla insan kişilikleri arasında bir ilişki varsa eğer Metin’i marta Esra nisana benzetilebilirdi. Nisan gibi bir yanda güneş, bir yanda yağmur ve fırtına... Esra aynen bu özellikleri yansıtıyordu. Mutluyken ağlıyordu aynı zamanda. Ağlarken bazen gözlerinin içinde güller açıyordu.
İkisi de son derece karmakarışık duyguların eline düşmüşlerdi. Mütereddit ama mutluydular. Birbirlerine iyice sokuldular. Bir bedende iki can gibi… Esra yapmaması gereken bir şeyi yapıyor olmasına kendi bile inanamıyordu. Üstelik memnundu halinden. İmkan olsa sonsuza dek bu halde kalabilirdi. Dünyayı görmüyordu gözü. Üzerlerine çevrilen kem gözler olmasa…
Evli bir kadın, evli bir erkekle aynı arabada ve birbirlerine sarılmış bir halde… Olacak iş miydi? Biri duysa, biri görse imkanı yok açıklayamazdı masumiyetini. Masum sayılmazdı aslında. Yoksa değil miydi? Metin açısından karısını aldatmak görülen bu olay, kendi cephesinde ihanet olarak kabul ediliyordu. En hafifinden basitlik… Toplumun değer yargılarına karşı çıkabilir miydi? Çıktı diyelim, yani o cesareti buldu kendinde. Nereye kadar gidebilirdi bu mücadelede? Akıntıya karşı kürek çekmek değil miydi bu yapmaya çalıştığı aslında? Aşağı tükürse sakal, yukarı tükürse bıyık… Nasıl çıkacaktı bu işin içinden?
Her türlü değer yargılarını ayaklar altına alarak, çıkarları uğruna istediği gibi kullanan ve vicdanı sızlamadan birbirini sömüren bir toplumun değer yargılarına göre hafif kızdı. Şeytanın uşağıydı. Belki fahişeydi. Evet kulağa ne kadar fena gelse de onları bu halde görenler, olayın sebeplerini irdelemeye gerek bile görmeden göbeğini keseceklerdi hükmün. Kıracaklardı kalemini hayallerinin.
Öyle kolay değildi ki insanı anlamak. İnsanı insan yerine koymak. Hiç kolay değildi binlerce yılın alışkanlıklarını elinin tersiyle bir çırpıda itmek. Hiç kolay değil. Hele kadın tarafında, erkek egemenliğine bağlı tüm uygarlıkların yıkılışına bile sebep olabilirdi. Bu, kabul edilebilir bir şey değildi. Bir günah keçisiydi çünkü kadın. Erkek denen kusursuz varlığın şeytana uymasına aracılık eden günahkar varlık. Şimdi olduğu gibi mesela. Bedeniyle ruhuyla, kısacası her şeyiyle günah ve kusur doluydu. Daha düne kadar kendi bile bu toplumun bir parçası olarak yanındaki adamı sapıklıkla suçlamıyor muydu? Kendi yerinde bir başkasını fahişelikle suçlamıyor muydu? Demek öyle değilmiş işin aslı. Hiçbir şey göründüğü gibi değilmiş.
Böyle bir şeyin sebebi olabilir miydi? Sebep bir kusurun ortaya çıkmasına bahaneydi ancak, affına değil. Olsa bile anlatılması mümkün müydü? Birkaç hafta öncesine kadar Esra böyle bir şeye tanık olsa kendi savunmasına kendi inanır mıydı? Hiç sanmıyordu. Kendisinin inanmadığı bir olaya başkasının inanmasını beklemek ne büyük bir açmazdı. O halde bu hal neyin nesiydi? Acaba hiçbir şey demeden kalkıp gitse, arkasına bile bakmadan… En doğrusunu yapmış olmaz mıydı?
Esra ne serden geçebiliyordu ne yardan. İç dünyasında yaşadığı gitgeller iyice yıpratmıştı ruhunu. Buna bir demesi gerekiyordu. Ama bunu tek başına yapması neredeyse imkansızdı. Metin’in yardımına ihtiyacı vardı. Bir erkek olarak gerekirse saçlarından sürüyerek çekip çıkarmalıydı içinde yaşadığı çelişkilerden. Gemileri yakmalıydı ki geri dönüş umudu kalmazsa, belki çelişki anaforları da azalırdı.
Yaşamaya, mutlu olmaya, sevmeye, sevilmeye yani kısacası insan olmaya ihtiyaçları vardı. Hem Metin’in hem Esra’nın... Böyle kısa yoldan pes etmek, mücadeleyi baştan terk etmek yakışmazdı ikisine de. Kendilerini yaşamak istiyorlardı sadece. Ben olmak, biz olmaktı tek niyetleri. Esra için kadınlığını yaşamak, Metin için erkekliğini… Kendini yaşayamamanın yarattığı yüksek gerilim anaforunda ne yapacağını şaşırarak birbirine saran bir toplumun elinde oyuncak olmak istemiyorlardı. Doğa ve içgüdülerine karşı gelmek de… Buna hakları yokmuş. Yani kendi kararlarını kendileri almaya ve içlerinden geldiği gibi yaşamaya hakları yokmuş, kimin umurundaydı. Bütün bunlar zamanla düzelebilecek sorunlardandı. Şimdinin tadını kaçırmanın anlamı ve gereği yoktu.
Gittikçe birbirlerine sokulduklarının farkında değillerdi. Nefesleri birbirine karışmaya başlamıştı. Özellikle Esra’nın nefesi Metin’i yoldan çıkarmak üzereydi. Esra kendisini seven bu adamın yoldan çıkması için bütün beliğiyle dua ediyordu. Ama Metin her zaman olduğu gibi şimdi de olayı katakulliye getirmeyecekti. Her şey doğal mecrasında olmalıydı. Hilesiz ve zorlamasız... Güzelliğin sırrı burada gizliydi.
Biraz önce içtikleri şaraptan çok daha sarhoş edici geliyordu nefesleri. Özellikle Metin sanki özel bir donanıma sahipti bu hususta. Kadın nefesinin ve kadın teninin bütün özelliklerini bir sensör inceliğiyle algılama yeteneğine sahipti. Bu özelliği erkeksi cazibesini de artırıyordu beraberinde. Çünkü bir kadın en çok da kadın ruhundan anlayan, kadın coğrafyasını milimine kadar en iyi tanıyan ve kadınlığın hakkını verebilen erkekten hoşlanırdı. Metin’in çevresindeki kadınların ilgi merkezi olmasının altında yatan sebep buydu. Bu gerçeği ne yazık ki bedenini Tanrılara adayan karısı Necla bile anlamaktan uzaktı.
Bir kadında bebek gibi minik ve düzgün bir buruna asla dayanamıyordu Metin. Ve kıvrık kirpiklerin gölgeledi çipil gözlere… İnce bele, portakal büyüklüğünü aşmayan göğüslere… Karşısında birkaç santim ötesinde bunun canlı bir örneğini görünce dayanamadı. Esra’nın küçük burnuna yaklaştı. Esra’nın niyetini öğrenmeden harekete geçmek istemiyordu. Esra’nın gözlerinden böyle bir şeye ruhsat olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Esra biraz daha yaklaştı, ölçülü ve bebeksi burnunu Metin’in dudaklarına adak kurbanı gibi çekinmeden sundu. Kontrolden çıkması için elinden gelenin ötesini yapmaya o kadar razıydı ki… Gözlerini tekrar yumdu ve bedenini arabada bırakıp gökyüzüne doğru yükselmeye başladı.
Bir kadın erkeğinin kapsama alanında gözlerini yummuşsa, kendisini ona teslim etmiş demekti. Tıpkı bir bebeğin annesinin kollarında gözlerini yumması gibi… Bu bir çeşit kendini dış dünyanın kadını aşağılayan sahte değer yargılarından ve lekeli atmosferinden kaçış, aynı zamanda doğanın özüne sığınışın ifadesiydi. Metin verilen mesajı anlamıştı. Bir kelebeğe yaklaşır gibi dudaklarını Esra’nın şekerden tatlı bebeksi burnuna kondurdu. Nefessiz öpmeye başladı. Ardından yeni açmış bir çiçekten farkı olmayan dudaklarına geçti. Zaman durmuştu artık onlar için. Dünya bile dönmüyordu sanki. Bir ara burnunu dudaklarını Metin’in şehvetli iştahından kurtaran Esra bu rüyanın sonunu merak ederek sordu:
‘Nereye gidiyoruz Metin?’
‘Seni evinize bırakacağım Esra.
‘Hayır Metin, hayır! Eve gitmek istemiyorum. Akşama daha çok var. Seninle baş başa kalacağımız bir yere gitmek istiyorum.
Metin duydukları karşısında kulaklarına inanamadı. Sadece titrek bir fısıltı halinde:
‘Neden?’ diyebildi.
Esra kendini topladı. Gözlerini Metin’in mavi güneşi andıran gözlerine dikerek, kendinden emin bir şekilde:
‘Gözlerimde gördüğün açlığı biraz olsun dindirmeni istiyorum. Çöllerime yağmur ol. Doğduğumdan beri üşüyen ruhumu bir kerecik olsun ısıt. Sonra istersen vur öldür. Gıkım çıkmaz. Gözüm arkada gitmesin yeter.’
Kollarıyla Metin’i omuzlarından sarsarak devam etti:
‘Anlıyor musun Metin?’



Serdar Adem



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6204
2 Firari Fırtına 4267
3 Mustafa Ermişcan 3485
4 Hasan Tabak 3349
5 Nermin Gömleksizoğlu 3043
6 Uğur Kesim 2936
7 Sibel Kaya 2768
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2598
9 Enes Evci 2471
10 E.J.D.E.R *tY 2227

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:6480 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com