Denemeler

Helva Yapsana...
Okunma: 94
Serdar Adem - Mesaj Gönder



Şarkılar ve türküler insan ruhunun bütün istek ve emellerini; bütün dert ve kederlerini öyle güzel anlatırlar ki. Bugün biraz ekranlardan uzaklaşıp müziğin büyülü dünyasında avare gezindim. Hatırımda kalan bazı önemli noktaları paylaşmak istiyorum.
Dünyada dertsiz, tasasız ve kedersiz insan arasanız bulamazsınız. Ben de farklı değilim. Dert küpüyüm. Dert doğumla başlar, ölümle biter. Sorunsuz iki insan vardır derler. Biri doğmamış, diğeri ölmüş… Yaşamayı sevmiyorum. Doğduğum günü kutlamam asla. Ama hayatı sevmemek demek, kendini Galata kulesinden atmak anlamına gelmez. Adına imtihan dünyası dedikleri bu mezbeleye gelmeyi ben istemedim. Gideceğim günü de bana sormayacaklar. Bir gün belki en hazırlıksız anımda son nefesimi vereceğim. Kısmet…
Kötünün iyiye baskın olduğu, güçlünün yaşam savaşını kazandığı ve sömürünün beşeri medeniyetin kaynağı olduğu bir evrende eşit şartlarda ve adilce yaşam şartları aramak ütopyadan başka bir şey değil. Bu kısırdöngüden kurtulmak için inanç ve ideolojilerin peşinde koşmak bana göre değil. Ben istemeden geldiğim bu dünyanın tadını sonuna kadar çıkarmaya çalışırım o kadar. Hiçbir polemiğe girmem. Buna ister isyan desinler, ister kaçamak, ister oportünizm, ister aldatma fark etmez. Öldükten sonra verilecek bir hesabım yok, haddizatında hesap verecek bir durum da yok.
Bu kadar acımasız bir dünyada yine de hayatın keyfini çıkarmanın yolu var mı derseniz, hangi birisini sayayım derim. Ne yazık ki en basit zevkler, lezzetler bubi tuzakları gibi ayıp, günah ve yasakların altına tuzaklanmış. Tuzağı kaldırdığınızda tarihi süreçte insanları sürü halinde sömüren sermaye çobanlarının parmak izlerini görebilirsiniz. Amaçları basit. En doğal ve gerekli güzelliklerden mahrum kalan insanların toprak hattı olmadan çalışan aletler gibi zihinleri yanacak ve düşünme melekelerini kaybederek Pavlov’un köpekleri gibi şartlı refleks bağlamında algı operasyonlarına karşı korumasız hale gelecekler. Böylece tüketim toplumları haline gelerek sermaye sahiplerinin kursaklarını doyuracaklar.
Bütün atmosfer olayları, atmosferin en alttaki beş kilometrelik alanda meydana gelir. Yukarıda ne rüzgar vardır, ne yağmur, ne kar. Yukarıda ne arı uçar, ne de bir çiçeğin kokusu duyulabilir. İnsan topluluklarında da tam tersi bütün güzellikler en üst katmanda gerçekleşir. Çünkü küresel tanrıların yaşadığı üst katmanlarda ne ayıp vardır, ne yasak, ne günah. Orada ne töreler geçerlidir, ne yasalar. Bize dayattıklarını kendileri yaşamazlar, hatta inanmazlar bile…
O zaman nefes aldığımız sürece bu hayattan zevk almanın, hayatın tadını çıkarmanın yollarını bulmak zorundayız. Aksi takdirde içine düştüğümüz duygusal gerilimler gastritten, vereme, oradan kansere kadar birçok hastalıkla bizi erkenden postaya verir. Ben böyle olsun istemiyorum. Hayatı sevmesem de…
Elimizde ne var ki bahanesi inandırıcı değil. Her durumda mutlaka bir ihtimal daha vardır. Burhan Çaçan’ın eski bir şarkısı geliyor bu aşamada aklıma.
‘Bakkal amca bakkal amca (Ne var)
Yağıyi var mı (Var var)
Uniyi var mı (Var var)
Şekeri var mı (Var var)
Ne duruyorsun (Ne yapayım)
Helva yapsana helva yapsana’
Gençliğin var mı, aklın var mı, güzelliğin var mı? E yeter de artar. Daha ne istiyorsun? Buna bir de kendi iç dünyada düşünce ve inanç özgürlüğün varsa, bundan iyisi Şam’da kayısı…
Hayatı saniyesine kadar yaşamak ve zerresine kadar hissetmek zorundayız. Bize ne bizi dünyaya getiren anlamsızlıktan... Yel değirmenleriyle kavga edilmez Don Kişot gibi… Gelmişiz bir kere. Nefes alıyoruz. Çevremizdeki güzellikleri beş duyu organımızla saptamaya, hissetmeye, son noktada duygularımızla yaşamaya çalışacağız. Mesele bu. Gerçeği yoksa gözlerimizi kapatıp hayalimizde yaşayacağız. Ben hayal ve gerçeği aynı anda yaşıyorum mesela. Hayalimdekileri roman olarak kaleme alıyorum. Yayınlanmış yayınlanmamış umurumda bile değil. Yaşama inat hayal kuruyorum ve hayallerimi kaleme döküyorum. İster isyan desinler, ister kaçamak, ister aldatma… Hiç fark etmez. İnsanın iyisi var mı ki kendi kısır değer yargılarıyla beni yargılamaya hakkı ve yetkisi olsun.
‘İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Önce hafiften bir rüzgâr esiyor,
Yavaş yavaş sallanıyor,
Yapraklar ağaçlarda.
Uzaklarda, çok uzaklarda,
Sucuların hiç durmayan çıngırakları,
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.’
Görmek için göze her zaman gerek yok. İnsan bazı şeyleri hissedebilir. Yukarıdaki bentte Orhan Veli’nin dediği gibi…
Şimdi müze olan zamanında Sinop Kalesi olarak bilinen Sinop Cezaevi’nde Sabahattin Ali’nin yazdığı şu şiir her şeyi anlatmıyor mu?
‘Başın öne eğilmesin
Aldırma gönül aldırma
Ağladığın duyulmasın
Aldırma gönül aldırma

Dışarda deli dalgalar
Gelir duvarları yalar
Seni bu sesler oyalar
Aldırma gönül aldırma

Görmek istersen denizi
Yukarıya çevir yüzü
Deniz gibidir gökyüzü
Aldırma gönül aldırma’
Merak edenler için benim de müze olarak görmüş olduğum Sinop Cezaevinden biraz bahsedeyim isterseniz.
‘Sinop Kalesi, büyük ve korkunç bir kaledir. 300 demir kapısı, dev gibi gardiyanları, kolları demir parmaklıklara bağlı ve her birinin bıyığından 10 adam asılır nice azılı mahkumları vardır. Burçlarında gardiyanlar ejderha gibi dolaşır. Tanrı korusun, oradan mahkum kaçırtmak değil, kuş bile uçurtmazlar. (Evliya Çelebi)’
İşte böyle sevgili dostlar. Hayat zor diyorsunuz. Kolay demedim. Kurtlar sofrasına benzetiyorsunuz. Gül bahçesi demedim. Aslında en güzelini şair Fuzuli demiş:
‘Dost bî-pervâ felek bî-rahm ü devran bî-sükûn
Derd çoh hem-derd yoh düşmen kavî tâli' zebûn’
(Dost alâkasız, kayıtsız; felek merhametsiz; dünya, durmadan dönüyor. Dert çok, dert ortağı yok; düşman kuvvetli tâli' ise yenilmiş, zayıf.)
Her şeye rağmen ümitsiz olmayın. Aşağıdaki dörtlük ümitsizliğin son perdesini dile getirmekte.
‘Her yanım taş duvar benim
Yaslanır halım mı kaldı
Feryadım kim duyar benim
Seslenir halım mı kaldı’
Seslenmeyi bilirsen bir duyan olur elbet. Radar ve sonar aletleri duymaz algılar. Algılamayı bilene herkesin göremediği gönülden gönüle ne yollar vardır, ne yollar…

O kadar ümitsiz olduğunuzda şair adama şöyle demez mi?
‘Madem dünyaya dargınsın
Mamudo kurban niye doğdun
Kader yolunda yorgunsun
Mamudo kurban niye doğdun’

Neyse geçelim bunları ben yine bir şarkı sözüyle yazıma son vermek istiyorum. Sözü Barış Manço’ya bırakıyorum:
‘Rüzgar olup ince beline sarılayım yar
Çimen olup ayağına serileyim yar
Sürme olup gözlerine sürüleyim yar
Canım iste canım bile sana kurban yar

Son olarak Mahzuni Şerif’in sorusuyla baş başa bırakıyorum sizi:
‘Mevlam gül diyerek iki göz vermiş
Bilmem ağlasam mı ağlamasam mı
Dura dura bir sel oldum erenler
Bilmem çağlasam mı çağlamasam mı

Hep gülmeniz ve yüzünüzde güller açması dileğiyle…








Serdar Adem



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6173
2 Firari Fırtına 4242
3 Mustafa Ermişcan 3444
4 Hasan Tabak 3317
5 Nermin Gömleksizoğlu 3016
6 Uğur Kesim 2915
7 Sibel Kaya 2743
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2486
9 Enes Evci 2442
10 E.J.D.E.R *tY 2218

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:1263 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com