Romanlar

Gerdek Gecesi Cinayeti 1
Okunma: 168
Serdar Adem - Mesaj Gönder


1. Duruşma

Mahkeme salonu son şeklini aldıktan sonra hakimler yerlerine geçtiler. En sevmediği davalardan birine daha tanıklık etmekten pek hoşlanmış görünmeyen dik yakalı, kara cüppeli mahkeme başkanı bir süre mahkeme salonunu gözleriyle kontrol ettikten sonra sanığın getirilmesini emretti.
Mübaşir dışarı çıkar. Sanık çok geçmeden bayan bir polis memurunun yedeğinde elleri önden bağlı olarak içeri girer. Mahkeme heyetinin karşısındaki sanık bölümüne yine polis memurunun sevkiyle geçer. Yerine geçince elleri çözülür. Bayan polis elleri arkada bir adım gerisinde ayakta beklemeye başlar.
Ardından savunma avukatı konuyu müzakere ettiği birkaç kişiye eşikten dışarıda beklemelerini işaret ettikten sonra mahkeme başkanının uygun gördüğü yere oturur. Davacı taraf yerini çoktan almış sanık ve avukatının gelmesini beklemektedir.
Karşısında davacı tarafın avukatları bulunmaktadır. Ordu halinde gelmişlerdi her zaman olduğu gibi. Ayşe dördünü de tanıyordu. Hepsi de Kara ailesinin hukuk alanındaki tetikçilerinden başka bir şey değildiler. Kendisi mahkeme tarafından verilen bir zorunlu avukatlık görevi yapmak için buradadır. Zaten Zeynep böyle bir şey de talep etmemiştir. Savunmaya pek niyeti görünmemektedir.
Genelde bu tip görevlendirmelerde dostlar alışverişte görsün hesabı, yalandan bir savunma yapılırdı. Öğretmenlerin ek dersi gibi zorunluktan icra edilen kar getirmeyen bir görevdi yaptığı. Ama bu sefer işin maddi boyutunu bir kenara itmeye kara vermişti. Kadınlık hisleri avukatlık beklentilerine baskın çıkmıştı anlaşılan.
Salih başkan da pek mutlu görünmüyordu. Bu tür davalarda vicdanının sesiyle kitabın hükmü arasında yaşanan çelışki canını yakıyordu. Bu seferki de fazlasıyla yakacağa benziyordu. Karşısındaki on dokuz yaşında bir kızdı. Tahkikat dosyasına göre konuşmak gerekirse melek kadar temiz bir gençti. Üstelik okul başarısı da iftihar edilecek düzeydeydi. Böyle bir kızın ağır cezada işi neydi? Kendi kızı gözlerinin önüne geliyordu bu tür davalarda. İşte o zaman eli ayağına karışıyordu.
Savcı da huzursuzdu. Aslında onun işi daha zordu. Başkana göre daha genç olduğu için kızı da doğal olarak çocuk yaştaydı. Dokuz on yaşlarında… Şimdilik bir problem yoktu. Gücü kuvveti yerinde, makam mevki sahibi biriydi. Ailesini rahatlıkla koruyabilirdi. Ama ya başına bir iş gelse ve ailesini yalnız bıraksa, küçük Büşra’sının aynı kaderi paylaşmayacağını, Allah korusun bugün Zeynep’in bulunduğu yerde olmayacağını kim garanti edebilirdi?
Bir savcı olarak, mesleğinin gereği okumak zorunda olduğu iddianamede Zeynep’i en ağır ceza almasını talep edecekti. Ama yaptığı araştırmalara dayanarak vicdan mahkemesi bunun böyle olmaması gerektiğini haykırıyordu. İyi olmak, iyi olmaya çalışmak yaramıyordu. Keşke cürmü meşhut tecavüzcülere iyi halden ceza indirimi uygulayan hakimler savcılar gibi gamsız tasasız, meselesiz gerçeksiz biri olsaydım diye kendi kendine hayıflanıyordu.
Salon duruşma için hazır olduktan sonra gazeteciler dışarı çıkarılır. Olaya olduğundan çok daha fazla ilgi gösteren gazetecileri çıkarmak kolay olmamıştı. Son zamanlarda bütün ülke neredeyse geçim sıkıntılarını, futbol fanatizmini hatta siyasi ayrılıkları bir tarafa bırakmış Zeynep cinayetine odaklanmıştı. Basın ve medyanın davaya ilgisi buradan kaynaklanıyordu. Bir resim, bir resim daha derken… Başkanın son emri üzerine salonu boşaltmak zorunda kaldılar.
Maktul Ankara’da tanınan esnaflarsan biriydi. Ama ne tanınma… Alengirli işleri olduğu kulaktan kulağa söylenmekteydi. Nerde bir pis iş var, altından o ve benzerleri çıkıyordu. Ama bunu ispatlayacak somut bir delil bugüne kadar ortaya konmuş değildi. Hakkında kaçakçılık, tehditle mal edinme gibi bir iki şikayette bulunulmuşsa da delil yetersizliğinden herhangi bir hüküm giymemişti. Hal böyle olunca Ankara’nın şerefli esnaflarından ayılmaktaydı.
Zeynep sanık sandalyesine oturur. Hayatında ilk defa mahkeme gördüğü için bir parça tedirgin olmakla beraber başına gelecekleri kabullendiği için sakin görünmektedir. İddianame okunurken çevreyi gözlemleme başlar.
Savcı iddianamesini okur:
Suçun sanık tarafından işlendiği eldeki kanıtlara ve sanık itirafına dayanarak sübut bulmuş olmasına rağmen mezkur olayla ilgili olarak hazırlanan dava dosyasındaki şahit beyanlarına göre sanığın işlediği cürmü uzun zamandan beri tasarladığı ve gerdek gecesinde fiiliyata geçirdiği ve defalarca öldürme kastık vurmak suretiyle işkence yaptığı anlaşılmaktadır. Bu durum muvacehesinde sanık Zeynep Akar’ın cinayeti uzun süre tasarlamak suretiyle taammüden işlediği;
Olay yeri incelemesi ve adli tıp verilerine göre suç aletini defalarca kullanarak maktule işkence ettiği;
Olayın oluş şekli, sanık ve tanık ifadeleri ile elde edilen veri ve kanıtlar birlikte değerlendirildiğinde eylemin tasarlanarak ve kin ve nefret saikiyle işlendiği anlaşılmakta;
Zanlının yargılamasının mahkemenizce icrası ile eylemlerinin sübuta ermesi sonucu eylemlerine uyan yukarıda yazılı sevk maddeleri uyarınca cezalandırılmasına, hakkında tutukluluk uygulamasını devamına kamu adına talep ve iddia olunur.
Karşısında ‘Adalet mülkün temelidir.’ Vecizesinin yer aldığı duvarın önünde yüksek bir kürsü vardır. Kürsüde ortada en yaşlısı olan ve salonu onun yönettiğini sandığı bir hakim, ayrıca iki yanında yine hakim olmaları gerektiğini düşündüğü biri kadın, diğeri erkek iki kişi daha. Sağ tarafında kavruk yüzü gülmeyen bir adam daha. Avukatın dediğine göre o da savcı olmalıydı.
Kapı kenarında duran mübaşir, yanında nöbet bekleyen polis memuru ve arka tarafta üç ya da dört sıra halinde mahkemeyi izlemeye gelenleri incelemeyi gerekli görmedi.
Sağ tarafta kendi avukatı Ayşe önünde zayıf bir brifing çantasıyla tek başına oturmaktaydı. Düşünceli görünüyordu. Onu da yasa gereği devlet göndermişti. Avukat tutacak parası yoktu zaten. Olsa da Karaların korkusundan hangi avukat savunmaya yanaşırdı ki? Onun karşısında bulunan yerde dört avukat vardı. Davacı tarafı oluşturuyorlardı. Hepsi de kendisini yiyecekmiş gibi vahşi bakışlarını üzerine dikmişlerdi. Ama bu bakışlar Zeynep’te en ufak bir korku yaratmıyordu. Kurtulduğu badirenin yanında mahkemenin vereceği en ağır karar bile hediye sayılırdı.
İddianame okunduktan sonra başkan Zeynep’e haklarını anlattı ve savunma yapıp yapmayacağını sordu. Zeynep ne derlerse kabul edeceğini ancak bunların hiçbirinin önemli olmadığını söyledi. Başkan genelde alışık olmadığı bu cevaba karşı sözlerine açıklık getirmek isteyince avukat Ayşe söz istedi. Başkan uygun görünce durumu açıklamaya çalıştı.
‘Sayın hakimim, anlaşılacağı üzere müvekkilim yaşına göre dayanılması imkansız birtakım olaylar yaşamak zorunda kalmıştır. Takdir edersiniz ki bu durum ağır bir travma geçirmesine yol açmış ve henüz bu travmanın etkisinden kurtulamamıştır.’
Başkan sözü uzatmasına izin vermedi:
‘Cezai ehliyeti olmadığını mı demek istiyorsunuz?’
‘Hayır sayın hakim. Müvekkilim böyle bir şeyi talep etmemektedir. Hatta müvekkilim savunma bile yapmak istememektedir. Benim mahkemede kendisi adına savunma yapmamı bütün ısrarlarıma karşın reddetmiştir.’
Başkan iki yanındaki hakimlerle eliyle ağzını kapatarak olayı aralarında müzakere etti. Sonra savcıya bir şeyler söyledi. Salonda derin bir sessizlik hakimdi. Kimse söz almak istemiyor, böyle bir şeye teşebbüs etse bile sert mizaçlı bir görünüme sahip başkanın izin vermeyeceğini düşünerek cesaret edemiyordu.
Olayın şaşkınlığını atlattıktan sonra sanığa seslendi.
‘Sanık Zeynep.’
Bu söz avukatın söz hakkının bittiğini anlatıyordu. Avukat Ayşe itiraz etmeden yerine oturdu. Zeynep ayağa kalmıştı bu sefer. Zeynep sakin tavırlarıyla hakimin sorularını bekliyordu. Haline bakılırsa hakkında idam kararı bile verilse öpüp başının üzerine koyacaktı.
‘Kızım,’ diye söze başladı başkan.
Seni savunmakla görevli avukatın dediklerine ne diyorsun?’
‘Aynen kabul ediyorum, efendim.’
Kısadan kesmişti sözü. Uzatmanın anlamı olmadığını düşünüyordu. Diyelim ki uzatsa ne değişecekti? Öyle ya karşısındaki çete dört avukatla gelmişti mahkemeye. Bir bu kadarı da dışarıda bekliyor olmalıydı. Adı gibi emindi böyle olduğuna. Oysa kendisi avukat tutacak paraya bile sahip değildi.
Avukat Ayşe kanunun kendisine tahsis ettiği biriydi. Ücretini ek ders gibi fazla mesai kapsamından devletten alıyordu. İstese kılını kıpırdatmayabilirdi. Ayşe Hanım öyle görünmüyordu. Ayşe kadın olduğu için özellikle yardım etmek istiyordu. Bir kadın olarak hakkının yendiğini düşünüyordu. Alacağı avukatlık ücreti pek önemli değildi, en azından bu duruşma için.
Hakim neden savunma yapmak istemediğini çok uzatmadan öğrenmek niyetindeydi. Bir hakim olarak her zanlının hatta suçlunun bile kendisini savunmaya hakkı olduğuna inanıyordu. Dolayısıyla suçu sabit bile olsa birini mahkeme karşısında kendisini savunmak istememesine bir anlam veremiyordu. Biraz da galiba aşağı yukarı aynı yaşlarda bir kız çocuğuna sahip olması hakim yüreğini yumuşatıyordu.
Aslında şu anda mahkemede olanların büyük bir kısmı hakimden, savcıya, güvenlikten mübaşire, sekretere kadar hatta seyircilere kadar herkes Zeynep’ten yanaydı. Ama kitapta yazanlar ne yazık ki Zeynep’i suçlu buluyordu. Buna adaletin sosyal sapması denebilirdi. Mahkeme duvarları içinde olup da bir şekilde yargılama sürecine dahil olanlar içlerinden kitabın aksine Zeynep’in elini kolunu sallaya sallaya dışarı çıkmasından yanaydı.
‘Savunma yapmak en doğal hakkın kızım, biliyorsun sanırım?’
‘Biliyorum sayın hakim.’
‘O halde neden kullanmıyorsun bu hakkını? Tamam belki delile gerek duyulmayacak kadar kesin suçun. Üstelik itirafın da var. Ama belki nefsi müdafaadır, belki kazaen olmuştur. Bunu sen bile bilemeyebilirsin. Biz işte bunun için varız. Delilleri değerlendiririz, tanıklara başvururuz. Davacı ve davalıları da dinledikten sonra karar veririz.’
‘Haklısınız hakim bey.’
‘Peki o zaman savunacak mısın kendini?’
‘Hayır hakim bey, savunmayacağım.’
Hakim bu konuşmadan bir sonuç alamayacağını düşünerek mahkemeye geçmeye karar verdi. Daha fazla ısrar etse bir hakim olarak taraf tuttuğu şeklinde yorumlanabilirdi davacı tarafından. Bu durum mahkeme sürecine gölge düşürebilirdi.
Nasıl olsa kendisine soru yönelttiğinde isteme se de savunmasını yapmış olacaktı. Sonuçta olayı aydınlatmak bizzat ve belki ilk olarak cürmü işleyene yani Zeynep’e onun ifadesine başvurmak zorundaydı. Gerisini olayların akışı belirleyecekti. Dolayısıyla şimdilik en azından bu ayrıntıya fazla takılmamak geriyordu.
Davalı Zeynep on dokuz yaşındaydı. Sekreter her iki tarafın künyesini okurken, bu on dokuz yaş salondaki istisnasız herkesi duygulandırmıştı. On dokuz yaşında bir kız çocuğunun böyle bir olaydan dolayı ağır ceza mahkemesinde işi neydi? Bu nasıl bir kaderdi?
Liseyi yeni bitirmişti. Sekreter üniversiteye hazırlandığını, hatta memurluk sınavları için çalıştığını söylememişti elbette. Elde delil yoktu çünkü. Ama onu yakından tanıyanlar okuma aşkıyla nasıl dopdolu olduğunu inkara gerek bırakmayacak şekilde biliyordu. Diğerleri bunun gerçekten böyle olup olmayacağı yönünde kendi kendilerine sorguluyorlardı iç dünyalarında.
Mahkeme başkanı Salih her yargılamada kendinden pay biçerdi. Ve kader mahkumları noktasında olabildiğince esnek davranmaya çalışırdı karar verirken. Ama bu seferki bir başkaydı. Böyle davalar hiç hoşuna gitmiyordu. Kendisin de aynı yaşlarda bir kız çocuğuna sahipti. Ve bu yaşta bir kızın böyle bir eylemi gerçekleştirebilmesinin ne kadar zor bir olay olduğunu kendi kızıyla kıyaslama suretiyle düşünüyordu.
Kendi kızı, fare görse boynuna atılan kızı Özge geldi birden gözünün önüne. Bir böcekle bile mücadele edemeyen, henüz hayatın yükünü bile omuzlanmamış Özge’nin birini öldürebileceği… İçi titredi birden. Mümkün olamazdı o yaşta bir kızın bu kadar büyük bir olayı becermesi. Kulağıyla duysa inanmazdı. İnanamazdı.
O zaman karşısında sanık sandalyesinde, elleri kelepçeli oturan Zeynep’in işi neydi ağır ceza mahkemesinde? Beceremez de polisler yalan mı söylüyordu? Savcının iddialarını gerçeklerle ilgisi yok muydu? Yanlış yere mi tutuklamışlardı? Hepsi bir yana kendi itirafı bir okul müsameresinden alıntı olamazdı ya.
Davacı tarafın avukatlarına dönerek olayı açıklamalarını istedi. Dört avukat önce kendi aralarında kısa bir durum değerlendirmesi yaptı. Sonra aralarından seçtikleri biri ayağa kalkarak söz aldı. Bu Ankara’nın en tanınmış avukatlarından Şahin Bey’di. Elli yaşlarındaydı. Daha önce Kara ailesinin önemli birkaç davasında savunma görevi üstlenmişti.
Allah için elleri çok boldu Kara ailesinin. Daha önce katıldığı ve akladığı davalardan sonra yüzünü güldürmüşlerdi. Bir zamanlar şehrin ucuz semtlerinde salaş bir ofis sahibiyken, bugün Ankara’nın en lüks semtlerinde bir eli yağda bir eli balda yaşıyorsa bunu velinimeti Kara ailesine borçluydu. Ve bu gerçeği asla aklından çıkarmıyordu. Şimdi de istedikleri sonuca ulaşabilmek için elinden geleni yapacaktı. Zaten zor görünmüyordu. Sanık sandalyesinde oturan kız olay anında yakalanmış ve suçunu ayrıntısına kadar itiraf etmişti.
Daha önce ne olmazları olur kılmıştı. Sonuçta hayrına yapmıyordu. Hem kim bir işi hayrına yapardı ki? Hayrına diyenler bile biraz irdelense öbür dünyada götü kurtarmak için yapıyorlardı ne yapıyorlarsa. Yoksa fakiri fukarayı, garibi gurebayı kim iplerdi. Düşünse Tanrı düşünür, baştan adam gibi yaratırdı onları. Tanrılar kullarını düşünmedikten sonra Şahin mi düşünecekti. Parayı veren düdüğü çalardı onun kitabında. Karşılığını aldıktan sonra karayı ak, şeytanı melek diye savunmakta bir beis görmüyordu. Yeter ki cukkası dolsun. İpten adam alırdı. İşin içinde Karalar varsa, babasının katili bile olsa bu kararı değişmezdi.
Diğer avukatlar da aşağı yukarı aynı düşüncedeydiler. Recai, Özcan ve Faruk… Kara ailesini çok iyi biliyorlardı. Elleri çok açıktı ama aynı zamanda hata yapanı da affetmezlerdi. Yani onlar için bir duruşmaya çıkmaya niyetlenen avukatın başına gelebilecekleri baştan hesaba katması gerekiyordu. Yani bir yanda elde edeceklerinin şehveti, diğer yanda kaybedebileceklerinin korkusu davacı avukatlarını yırtıcı birer aslan haline getirmeye fazlasıyla yetiyordu.
Karaların davasını kabul etmek için hukuk ilmini yalamış yutmuş olmanın yanında, değirmen taşı gibi daşşak da gerekiyordu. Evet Karalar emeğinin karşılığını asla esirgemeden veriyorlardı. Ama yazının bir de turası vardı. Eğer işlerini yapmaya kollarınızı sıvamışsanız, kaybetmek diye bir ihtimalinizin olmadığını da çok iyi bilmelisiniz. Mafya dedikleri insanların kanuna baskın gelmeleri işte bu tavizsiz tavırları sebebiyledir. Devlet hata yapanı mahkeme eder, yetinmez insan hakları ayağıyla ona bedavadan avukat tahsis eder. Yine yetinmez kanunlar içinde bir yığın hafifletici ihtimal barındırır. Ama Karalar için tek ihtimal vardır. Beyninize yiyeceğiniz kurşun. Hatta bazen mezarınız bile olmayabilir. Üzerinde yaşamayı planladığınız lüks bir dairenin temelinde kimsesiz bir ceset de olabilirsiniz.
Ayşe bütün bunları bilecek yaşta değildi elbette. Ama on dokuz yaşında bir kızın ortamdaki açmazı hissetmesine engel de olamazdı. Kendi tarafında ümit adına ihtimallerden hiçbiri söz konusu değildi. En azından şimdilik… Karşı cepheden şu ana kadar kapısını çalan olmaması Kara ailesinin henüz bu tarafta bir tehlike görmediği anlamına geliyordu. Doğrusu bu amansız mücadelede Ayşe de kendine pek güvenmiyordu. Tek başına nasıl mücadele edecekti karşısındaki avukat ordusuyla emin değildi. Her şey bu kadar meydandayken…
Yine de bir kahraman olarak görmekten alamıyordu kendini. Maddenin şımarttığı bir pisliğe pabuç bırakmamıştı. Az şey miydi bu? Azıcık akılları olsa hemcinsleri için ne hikmetler gizliydi bu olayda. Maddi tamahın gözünü körelttiği ahmak babalar kızlarını satarken ve paranın gücüyle kendini her şeye layık gören şımarık bir pislikler nikahla gizledikleri iğrenç emellerini hayata geçirmeden önce bir kere daha düşünmek zorunda kalacaklardı. Vicdanın ve insafın bütün direnmelerine karşın böyle bir tecavüz gerçekleşse bile bu işte parmağı olanlar ölüm korkusuyla artık huzur içinde başlarını yastığa koyamayacaklardı. Az şey miydi bu ya?
Onun için kendini savunmayacaktı. Sonu isterse idam olsun. Umurunda bile değildi. Namusuyla yaşamış, şerefiyle ölmüş olurdu. Namus ve şeref her neyse artık…
Mahkeme başkanı daha fazla beklemenin anlamı olmadığına hükmederek duruşmaya başladı.
‘Zeynep kızım.’
Zeynep adını duyar duymaz ayağa kalktı. Mahkeme salonu tam bir ölüm sessizliğine büründü. Hazır bulunanlar nefes almaya çekiniyorlardı, şahit olacakları hiçbir şeyi kaçırmamak için. Sadece başkan ve katibin hareket ettiği salonda başkan devam etti:
‘O gün yaşadıklarını ta başından itibaren bize bir anlat bakalım.’



Serdar Adem



Yorumlar (2)
sadece söz 2.7.2018 18:54
zeynep'in hikayesini merakle bekliyorum..

Serdar Adem 8.7.2018 02:56
Yazıyorum sürekli. Saat üç oldu hala devam. En kısa zamanda. Teşekkür ediyorum ilginize...


İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6172
2 Firari Fırtına 4240
3 Mustafa Ermişcan 3443
4 Hasan Tabak 3316
5 Nermin Gömleksizoğlu 3015
6 Uğur Kesim 2914
7 Sibel Kaya 2742
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2480
9 Enes Evci 2441
10 E.J.D.E.R *tY 2218

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:733 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com