Romanlar

İçimdeki Şeytan 1 İkinci adam Yayınları Bişkek 2014
Okunma: 79
Serdar Adem - Mesaj Gönder


1 Son Sığınak

Bir ceylan, aç bir aslandan kaçarken bir kuytuya nasıl sığınırsa, aynen öyle sığınmıştı yatağın serin yumuşaklığına. Anne kucağında hissedemediği şefkatin tadına vararak sarılmıştı yün yorgana. Titreyen kemiklerini bir nebze olsun ısıtmış. Belki de son defa gecenin karanlık koynunda bitmeyecek sandığı, hatta bitmeyeceğine inandığı zamanın tadını çıkarmaya çalışmıştı.
Sabah olmasın istemişti. Çok değil, sadece sabah olmasın. Sabah olmasın… Zaman, gecenin dipsiz derinliğinde kaybolsun. Ak koyun kara koyundan ayrılmasın. Gölgeler ortaya çıkmasın.
Yün yatağın sıcaklığında sağa sola dönmekten başı dönmüş. Uyku ağır ve ağdalı bir işkence hâlini almış. Huzurun kıyılarında uçurumdan düşer gibi ani sıçramalar ve bıçakla kesilir gibi uyanıklığın dehşetine dönüşler, günün yorgunluğunu bile bastırmaya başlamıştı.
Elini yatağın sağ tarafına denk gelen pencereye uzatmaya çalıştı. Göz kapaklarını zar zor aralamaya uğraştıysa da çok fazla başarılı olamadı. Kirpikler birbirine düğümlenmişti sanki. Kalın bir yorgan gibi odaya yerleşen gece, saltanatını bütün kudretiyle devam ettiriyor olmalıydı.
Mavi sarmaşık çiçek baskılı, kirli sarı, ince keten perdenin kuşattığı pencere pervazından hayır yoktu. Sokak lambasından cömertçe saçılan aydınlık bütün ısrarına rağmen içeri girme imkânı bulamıyor. Hüzünlü bir isyanla nazlanarak eli boş dönüyordu.
Hayal kırıklığına uğrayan sahipsiz aydınlık, ince keten perdeden yansıyan çiçek dallarını duvar ve eşyalarda yılansı hayallerle çeviriyor, uzaklığın vahşileştirdiği köpek ulumaları yatak odasını yapışkan bir korkuya esir ediyordu.
Günlerdir Meliha’nın yüreğini boğan ertesi gün korkusu, gece yarısı sessizliğiyle birleşerek dayanılmaz bir hâl almaya başlamıştı. Bir mangal dolusu kızgın kömür yemiş gibi yanıyordu midesi. Boğulmuş kömür dumanı kadar yakıcı hâle gelen nefesi, boğazını yakıp kavuruyor. Bu hâlde daha fazla yatakta durmanın gereği olmadığını düşünüyordu.
Biraz doğrulmaya çalıştı. Perdeyi aralayıp zemberekli saati el yordamıyla bir süre arandı. Saati yere düşürmemek için olabildiğince temkinli hareket ediyordu. Parmak uçlarının dokunduğunu hissettiği anda hareketleri yavaşladı. Elinden kayıp düşmeyecek şekilde kavradı. Biraz daha pencereye yaklaştı. Sokak lambasının aydınlığında bir süre zamanı seçmeye çalıştı.
“Daha beş bile olmamış ya!” diye kendi kendine hayıflandı. Her ne kadar günün aydınlanmasına fazla bir zaman kalmamış olsa da uyumak istiyordu; uyumak, sadece uyumak, sabaha kadar, hatta belki daha fazla… Günlerce uyumak, uykunun huzurlu âleminden ayrılmamaktı tek dileği.
Bu masum dileği en azından şu an için pek mümkün görünmüyordu. Göz kapakları yavaş yavaş gevşemiş, göz bebekleri odanın karanlığına saldıran sokak lambasının keyifsiz aydınlığına alışmaya başlamıştı.
Perdenin sol kanadını kendi tarafına doğru topladı. Pervaza omuzları dayanacak şekilde dizlerini kırarak yatağın orta yerine oturdu. Başını diz kapaklarına dayadı. Uykusu kaçmış olsa da gözleri inatla kapanmak eğilimindeydi. Kısa kollu pembe badiyle üşüyüp üşümeyeceğini sorgulamaya çalıştı. Bir süre sonra zihnine saldıran birbiriyle ilgili ilgisiz hayal kırıntıları arasında ne düşündüğünü unuttu.
Bugün ne olursa olsun güneş doğmasın istiyordu. Güneş doğmasın, dünya uyanmasındı en büyük dileği. Uyanış felakete gebeydi. Gün doğumu demek idam senaryosunun başlaması demekti.
Felaket, hem nasıl felaket! Bugüne kadar hiçbir kurbanın canını kurtaramadığı bir felaket! Ne kadar koşsanız, çabalamaya çalışsanız nafile. Yerinizde sayarsınız en fazla. Geri gitmek bile mümkün. Kaçınılmaz sonun kucağına doğru, başınıza geleceği bile bile bir gidiştir bu. Boynunu kasap bıçağına uzatan bir kurbanın isyanıyla göz göre göre girersiniz felaketin koynuna. Kimseden size fayda yoktur o müthiş zamanda. Analar bile “kuzucuğum” diye sevdikleri yavrularını tanımazlar, tanıyamazlar.
Kendi canından bile ayırmadıklarını sandığı iki hayal, kollarına girmiş adeta sürükleyerek Meliha’yı bir yere götürüyordu. Buna götürmekten çok sürüklemek dense daha doğru olurdu. Çok sevdiği, sevmek zorunda olduğu ya da bundan başka bir ihtimalin olmadığı bu iki hayalin yüzlerinde büyük bir başarıya imza atmanın derin övüncü okunuyordu. Meliha biraz daha dikkatle baktı. Belirsizliğe batıp çıkan bu yüzler, evet, hiç yabancı gelmiyordu.
Bir şimşek yalımı beliren görüntüler gibi bir batan bir çıkan bu yüzler, aman Tanrım! Evet, evet bu yüzler içinde fırtınalar koparan bu yüzler…
“Yok canım, olamaz!” dedi sonra. Kim canından bir parçasını bu derece pervasızca ateşe atabilirdi? Böylesi kutsal ve sarsılmaz sanılan bir sevgi, en sıradan bir çıkmaz karşısında nasıl yüz seksen derece dönebilir, nasıl böyle kendi varlığına bile düşman kesilebilirdi?
Şehrin orta yerine doğru sürükleniyorlardı. Meydanın tam orta yerinde bir ucu gökyüzünde kaybolan bir darağacı kurulmuştu. Darağacının sonsuz yüksekliğinden bir yağlı urgan sarkıyor, tatlı salınışlarla Meliha’yı selamlıyordu.
Bir ara annesine benzetti yanındakilerden birini. Diğeri babası olmalıydı. Seslerini seçmeye çalışıyordu şenlik gürültüleri arasından. Meydan, iğne atılsa yere düşmeyecek şekilde ana baba gününü andırıyor. Sevinç çığlıkları atanların yüzlerinde derin mutluluk çizgileri okunuyordu.
İbrahim’i yakan ateşin odunlarını hatırlatan kalabalığın içinden tanıdık yüzlere rastlamak içini acıtıyordu. Tanıyıp tanımadığına bile emin olamadığı yüzlerdeki soğuk ihanet ve kabul edilmesi mümkün olmayan kayıtsızlık, davetkâr hareketlerle sallanan yağlı ipten çok daha yakıcı geliyordu. Dost sandığı bu yüzlerin ağız birliği etmiş gibi yok oluşuna sevinmelerine bir mana vermek o kadar zor geliyordu ki.
Meliha ayaklarını sürümeyi bırakıyor. Tüm benliğini alın yazısına terk ediyor. İçine doğan tarifsiz bir huzurla kendinden geçiyor. Kan ter içinde kalsa da vazgeçmiyor. Boynuna takacakları yağlı ipten hoşlanmaya başlıyor. Onu boynuna takacağı bir kolye gibi görmeye çalışıyor. İpin arasından geçtiğinde gökkuşağının altından geçmiş gibi kurtuluşa ereceğini hissediyordu. Ve isteyerek gidiyordu artık. Gitmekten öte koşmak istiyor. Ayaklarının altında kayan ve yerinde saymasına sebep olan yere rağmen koşuyor, koşuyor… Sahip olamadığı ayaklarına hayret ediyor. Yılmıyor, kan ter içinde kalana kadar koşuyor. Fakat bir türlü kurtuluşa eremiyordu. Meliha koştukça darağacı uzaklaşıyor, o kovaladıkça kaderi kaçıyordu.
Darağacının yanında elli yaşlarında ablak suratlı, kısa boylu, biçimsiz bir adam duruyor. Ablak suratlı adam yosunlanmış dişlerini göstere göstere göbekten gülüyor. Meliha’nın narin boynuna yağlı ipi geçirmeye uğraşıyor. Meydanı dolduran gözü dönmüş kalabalık ise tam tersine Meliha’yı yağlı ipten kurtarmaya çalışıyor. Her biri bir yerinden çekiştiriyordu. Meliha çırpındıkça elbiselerinden bir parçasını kaybediyor, kendisini kurtarmaya çalışanların bedenine sahip olmaya çalıştığını fark ediyordu.
Bir ara Meliha üzerinde elbise namına hiçbir şey kalmadığını fark ediyor. Aynı zamanda kalabalığın gözlerindeki şehvetli isyanın manasını anlamaya başlıyor. Önünde iki seçenek olduğunun bilinciyle ablak suratlı adamın adaletine sığınmak istiyor. Son bir hamleyle yağlı urganı boynuna geçiriyor.
Kalabalık coştukça coşuyor. Meliha’yı ne pahasına olursa olsun yağlı urgandan kurtarmak istiyor. Kadınlığı yeni yeni belirlemeye başlayan Meliha’nın bedenindeki hakkını almadan yokluğa sığınmasına razı olmuyor. İtiş kakış kontrolden çıktığında üçayaklı sehpa sallanmaya başlıyor. Meliha sona yaklaştığını hissederek tatlı bir teslimiyetle gözlerini yumuyor.
Anne ve babasına benzettiği iki kişi, kalabalığın saldırıları sonucu giysilerini kaybeden ve utancından yağlı urganın şefkatine sığınan Meliha’yı kirli sarı, pala bıyıklı, geniş burunlu, elli yaşlarındaki adama vermeye çalışıyor, hatta adeta kucağına itiyordu.
Meliha adamın yüzündeki vahşi ifadeyi yakından görünce, can havliyle son bir defa daha çırpınıyor. Bütün gücüyle yağlı urgana sarılıyor. Hiç tereddüt etmeden boynundan geçiriyor. Her şey bir anda olup bitiyordu.
Cellâdın gözlerindeki vahşi mananın tanıdık yüzlerden oluşan kalabalık resimden yansıyan bakışlardan çok daha samimi ve temiz olduğunu yüreğinin derinliklerinde hisseden Meliha elinden başka bir şey gelmediği için kendisini kalabalığın elinden kurtararak cellâdın eline teslim etmeye çalışan anne babasına anlamsız bir minnet duymaya başlıyordu.
Büyük bir heyecanla sıçradı. İlk başta ne olduğunu anlayamadı. Sokak lambasının puslu aydınlığı odadaki egemenliğini sürdürüyordu. Göz kapaklarını kaldırım taşları kadar ağır hissediyor. Tırnaklarını kaba etlerine geçirmiş olduğunu gevşedikçe yeni yeni fark ediyordu. Lepiska saçları, alnında biriken ıslaklığa yapışmış. İnce ve nazik genç kız bedeni, sabah serinliğinden etkilenerek kaskatı kesilmişti.
Sokak lambasının ürkek aydınlığının ardından şafak pembe mor renk oyunlarıyla sökmeye başlamıştı. Bu vakitten sonra uyumasına gerek olmadığına karar verdi. Zaten istese de uyuyamazdı.
Pencereyi açtı. Hafif bir esinti, guguk kuşlarının kasıp kavuran melodileri eşliğinde, odanın kasvetli ortamına hücum etti. Dışarıda tarifi imkânsız güzellikte bir hava vardı. Her gün böyle olmalı diye düşündü. Birkaç sefer annesiyle beraber sabah namazı için erken kalktığında da aynı güzellikle karşılaşmıştı.
O günleri sonsuz bir özlemle andı. Ne yazık ki bundan sonra bu güzelliklerin farkına varamayacaktı. Keşke dedi içinden, hiç büyümeseydim. O rüya hiç bitmeseydi. Ve hep annemle beraber sabah erkenden kalksaydım. Uykularım bölünseydi de bu günleri yaşamak zorunda kalmasaydım.
Ne olursa olsun bu kadere teslim olmayacaktı. İçindeki acizlik ve eziklik tan yerinin ağarmasına paralel olarak yavaş yavaş sarsılmaz, yıkılmaz bir kararlılığa bürünüyordu. Yalnızdı, kimsesizdi. Bunun farkındaydı elbette. Kimseden yardım beklemiyordu. Zaten yakın ya da uzak çevresinde çaresizliğine merhem olabilecek, içine düştüğü bu zor durumda kendisine yardım eli uzatabilecek tek bir kişi olduğunu sanmıyordu.
Anne sevgisinin erişilmezliğine inancı tükenmeye yüz tutmuştu. Biraz önce uyandığı rüya, annenin en azından başta kendi annesi olmak üzere çevresinde tanıdığı annelerin zerre kadar güvene layık olmadıklarını göstermeye yetmişti. Meliha’yı darağacına sürükleyenlerden biri kendi annesiydi. Şirazeden çıkan kalabalığın içinde sırayı savmış olmanın sarhoşluğuyla bu adaletsiz sıranın bir gün kendi yavrularına geleceğini, gelmek zorunda olduğunu bile bile vahşi sevinç çığlıkları atanlar da anneydi. Biraz önce hissettiği anlamsız minnetin üzerindeki sır perdesi yavaş yavaş aralanmaya başlamıştı.
Annesi, babaannesi kadınlığın yüz karası denebilecek ölçüde benliğini yitirmiş. Ve bu hâliyle kendi cinsine hatta her vesileyle gözümün çırası dediği kendi kızına, kendi torununa bile gafletiyle zarar verebilecek kadar kişilik bozulmasına uğramışlardı. Ama Meliha şu hâliyle bile kendini acınacak durumdaki bu kadınlardan çok daha şanslı görüyordu. En azından bir ümidi vardı. Karanlıkta mum ışığı kadar bile olsa, bir ümit yakamozu vardı. Deli dalgaların önünde batmamak için çırpınan bir fındık kabuğu kadar olsa bile bir ümit pırıltısı…
Babasını hesaba bile katmadı. Onun yardımını beklemek şöyle dursun, zarar vermemesi bile fazlasıyla yeterdi. Doğum gününde yas tutan bir adama o kutlu kelimeyle nasıl hitap edebilirdi? Doğduğu günden beri kızını bu kara güne hazırlayan ve bunu her vesileyle on yedi yıldır yüzüne vuran bir adama baba demek, baba kelimesinin sözlük anlamına aykırı düşerdi.
İmkân olsa doğduğu gün diri diri toprağa gömerdi. Hem de hiç tereddüt etmeden. Devletten korkmasa, cezaevine girmeyi gözü kesse, gözünü kırpmadan gerçekleştirirdi bu emelini. Törelerin biçtiği erkek ve baba modeli ona bu yetkiyi vermekle kalmıyor; abuk sabuk, ayıplı ve kirli bir bedenle var edilen kızını yok etmesini teşvik ve tahrik ediyordu.
Ne yazık ki devlet korkusu yüzünden bu emelini gerçekleştirememiş ve bu gerçekleştiremeyiş, on yedi yıldır içinde büyüye büyüye çığ hâlini almıştı. Bu kin ve nefret çığı ve yıllar içinde vahşete kesen bu istemeyiş, işte bugün Meliha’dan öcünü alacaktı. Meliha ve Meliha gibi delik deşik bir bedenle var edilen evrensel lekeyi dünyaya geldiğine pişman edecekti. Ve bu töresel ayin, şeytan uşağı olarak tasarlanan Meliha’ya benzeyenlere gözdağı verecekti.
Ama yooo bu kirli plan, bu sefer suya düşecekti. Düşmek zorundaydı. Sadece kendisi değil, kendi gibi kozmik günahın temsilcisi olarak görülen bütün eksik eteklerin kurtuluşu adına başka bir olasılık olamazdı. Olmamalıydı. Çünkü Meliha farklıydı. Koyun değildi. Düşünüyordu. Kafa yormanın büyük günahlara kapı araladığını bile bile Meliha düşünüyordu.
Düşünmeyi edebiyat öğretmeni öğretmişti. O andan itibaren başına çorap örenlerin gerçek yüzlerini görmeye, niyetlerini anlamaya başlamıştı. Bu, tarifi imkânsız bir mutluluk vermişti ilk başlarda. Fakat zamanla bu durum, en yakınlarından bile ışık yıllarınca uzaklaşacak derecede dışlanmasına sebep olmuş. Ve işte şimdi, Meliha’yı içinde bulunduğu birkaç metrekarelik odaya mahkûm etmişti.
Ne olursa olsun kararlıydı ve hayat karşısında havlu atmayacaktı. Belki günü gelecek çaresizlik çıkmazından kurtulamayacağını anladığı anda kendini kale harabelerinden aşağı bırakacaktı. Ve bunu gözünü bile kırpmadan yapacağına adı gibi emindi. Ama onu hayvandan aşağı bir hayata mahkûm eden bu hayata asla boyun eğmeyecekti. Her kim ki onu kadın olduğu, kız olduğu için haddinden fazla ezmeye yok etmeye çalışırsa; onunla sonuna kadar mücadele edecekti. Yağlı urganı boynundan büyük bir zevkle geçirecek. Ama töreye kolay kolay pabuç bırakmayacaktı. Kurbanlık koyun gibi kadere boyun eğmeyecekti.
Birden tekrar dizlerinin üzerine kapandı. Yarım saate yakın bu durumda kaldı. İçinden fışkıran hıçkırık dalgalarını dizlerinin üzerinde kavuşturduğu kollarının arasında boğmaya çalışıyor. Bunda istediği ölçüde başarılı olamıyordu. Kolay değil, on yedi yılın birikmişiydi. Bir yol bulup genzinin derinliklerinden yanardağ gibi fışkırıyor. Aynı anda kurumaya yüz tutmuş göz pınarları kaderin yaktığı ateşi söndüremiyordu.
Sabahın köründe her şeyden habersiz kutsal bir ayine hazırlanan içeridekiler duysa, emindi ki naz yaptığına yorumlayıp alay bile ederlerdi. Bu durum hiç işine gelmezdi. Böyle bir izlenim bırakmak istemiyordu kimsede.
Evet ağlıyordu. Hatta ağlayacaktı. Ağlamalıydı. Şimdilik, en azından şimdilik uyku ve ağlamaktan başka sığınacak daha emin bir sığınak tasavvur edemiyordu.
On yedi yıl boyunca horlanmış, adam yerine konmamıştı. Doğduğu gün babasının omuzları düşmüş, alnı yere değmişti. Annesi önce acımayla karşılamış. Zamanla kalbi katılaştıkça kendinden duyduğu nefreti kızına yönelterek ölümünü istemişti. Ve bunu kesilecek kurbanın gözleri önünde bıçak bileyen cellât acımasızlığıyla gerek bakışları, gerekse ses tonuyla her zaman pervasızca hissettirmişlerdi.
Ağlamak kurtuluş değildi. Olamazdı. Bal gibi biliyordu. Belki bir rahatlamaydı ağlamak. Çevresindeki bütün kadınlarda az çok bu davranış şekline rastlamıştı. En çok kadınların başvurduğu bir sığınak olsa da elbette kadınsı bir davranış değildi ağlamak. Ama rahatlatıyordu işte. Onun için gizli gizli ağlamayı adet etmişti. Bugünü düşündükçe ağlıyordu. Hatta son zamanlar ağlamak için illa ki bir sebep aramaya gerek duymuyor. Gözyaşları, dalından düşmeye bahane arayan olgun meyveler gibi her daim bekliyordu.
Biraz olsun rahatladığını hissettiği anda bu sefer gülme krizine tutuldu. Sebebini kestiremediği bir gülme tufanı ile karşı karşıya kalmıştı. Bu, deminkinden bin beter bir durumdu. Ve eğer bir duyan olsa, bugünün ne kadar haklı bir sebebe dayandığının kanıtı olarak kullanabilirdi. Bu aşamadan sonra hiçbir itirazı kabul görmez, hiçbir bahanesine itibar edilmezdi. Kendi kazdığı kuyuya kendi düşerdi.
Birkaç dakika içinde yaptıklarını hızla gözden geçiren Meliha, olanları kendine yediremedi. Toparlanmaya karar verdi. Parmak uçlarıyla alnına yapışan saçlarına şekil vermeye çalıştı. Yastığının altındaki kenarı oyalı mendiliyle kurumuş göz pınarlarındaki gözyaşı kalıntılarını sildi. Derin bir nefes aldı. Başını sağa sola hızla sallamak suretiyle saçlarını havalandırdı. Tekrar derin bir nefes aldı. Bir süre ciğerlerine hapsettiği havayı büyük bir kararlılığı tasdik edercesine geri bıraktı. Artık kendini çok daha rahat ve emin hissediyordu.
Pes etmeyecekti. Evet, belki yenilecekti. Kolay değildi aileye, mahalleye ve töreye karşı çıkmak zorunda kalacaktı. Başarılı olma şansı, yaşadığı örneklere bakılırsa neredeyse sıfır hükmündeydi. Ama mesele kazanmak ya da kaybetmek değil, mücadele etmekti. Dişiyle tırnağıyla karşı koymak... Boyun eğmemekti.
Gemileri yakmak zorunda olduğuna inandı. Geri dönüşü olmayan bir yoldu bu. Kurda boynunu uzatırsan, yemekle kalmaz dişinin kirasını da isterdi. O nazenin boynunu, koparmak isteyen hoyrat ellere uzatmayacak. Kolay lokma olmayacaktı.
Perdeleri kenara topladı. Pencerenin bir kanadını açtı. Gün iyice ağarmış, sonbahar sıcağı hissedilmeye başlamıştı. Yatağına her zamanki gibi çekidüzen verdi. Odayı alelacele toplamaya çalıştı. Dağınıklıktan hoşlanmadığı için odası genelde temiz ve düzenli sayılırdı.
Elbise dolabından yeni alınan kumaş etek, beyaz gömlek bulunan askıya uzandı. Almak almamak arasında bir süre kararsız kaldı. Kime, niye beğendirecekti kendini? Kurbanlık koçun süslenmesine benzeyen bu seremoniye bizzat alet olmaktan yüzü kızardı. Bu kızarıklığın sadece utanmaktan kaynaklanmadığını fark etmeye başladığında hırsla yerine takmıştı askıyı. Dantel yakalı gömlek, hareketin sertliğine dayanamamış askıdan sıyrıldı. Gördüğü hâlde düzeltmek istemedi.
Bugün hiçbir şey düzenli olmamalıydı. Hayatını altüst edenlere inat odanın altını üstüne getirmek istedi. Dolabın kapağını hırsla çarptı. Bir süre sarsılan dolabın içinden devrilen eşyaların gittikçe sönükleşen sesleri yankılandı. Masanın önündeki sandalyeyi ayağıyla iteledi. Karyolayı iki eliyle kavradı. Ters yüz etmeye çalıştı. Bir iki sefer denediyse de gücünün yetmeyeceğine kanaat getirerek altındaki seleyi çekti. İçini yatağın üzerine boşalttı. Boş seleyi yatağın karşısına fırlattı.
Ne yapsa hırsını alamıyor, fakat ileri gitmekten de korkuyordu. Her ne kadar bugün herkes kurbana nazik davranmak zorunda olsa da... Özellikle de babası. Her şey bugün içindi. Ve bugünün başarıyla geçirilebilmesi için Meliha’nın tek parça hâlinde ve kusursuz olması gerekiyordu. Nezarethaneye gönderilen suçluların doktordan sağlam raporu alması gibi bir durumdu bu. En küçük bir hata, bir kusur ya da bir defo on yedi yıllık planları suya düşürebilirdi. Sonrasında neler olabileceğini düşünmek bile istemiyordu.
Yooo belki düşünmek değil, bizzat yaşamak istiyordu. Ne yapabilirdi ki babası? Nikâh memurunun belediye başkanından yetki alması gibi toplumun kendisine verdiği yetkiye dayanarak hayatına son verebilirdi en fazla. Hatta kesinlikle tahtalıköye gönderirdi. İyi ama kendi istediği de bu değil miydi? Ölümden ötesi mi vardı?
Kurtuluş ölümdeydi. Sonsuz uykuda… Tabii ya, neden daha önce akıl edememişti bunu? Beş para etmez bir bedenden ancak bu şekilde ebediyen kurtulması mümkün olabilirdi. Hem böylece onu bu hâlde ve kendisine sormadan hayata atanlardan da intikam almış olabilirdi. Bu sayede kimse onu kusurlu ve defolu bedeni yüzünden horlayamaz, ayak işlerine kullanamaz ve ölümden bin beter bir yaşama zorlayamazdı. Yoksa bunun için mi canına kıyma yasaklanmıştı?
Öyle ya, insan içinde bulunduğu şartlardan dolayı yaşamak istemeyebilir. Bundan doğal başka ne olabilir? Yaşamak istemek kadar istememek de insanın hakkı olmalı. Ama yok, öyle değil işte. Sevsen de sevmesen de yaşamak zorundasın. Birilerinin gönlünü hoş etmek için çiftlik hayvanı gibi yaşamak zorundasın.
“Küçük aklınla Tanrı’dan iyi mi bileceksin ahmak!”
Ağzından çıkan seslerin duvarlardan yansıdıktan sonra kulaklarına geri dönmesi karşısında, bir başkasıyla konuşuyormuş gibi cevap verme ihtiyacı hissetti.
“Hayır, Tanrı’dan elbette iyi bilmem mümkün değil. Böyle bir iddiam da yok zaten. Ama soru sormak da yasak değil ya? Boyundan büyük eşitsizlikler ve karşı konulamaz haksızlıklara mahkûm bırakılmak hiç hoş değil. İnsanın böyle bir yaşamı isteyip istememe noktasında fikrine başvurulmuyorsa ortada çok ciddi bir sorun var demektir. Eğer kaderin kalemi böyle bir adaletsizliğe göz yumuyorsa annesinden, babasından ya da mahalleden adalet beklemek son derece saçma olmalıydı…”
Meliha gündelik elbiseler giyindiğini aynanın önünden geçerken tesadüfen fark etti. Ne zaman giyindiğini ve neden böyle bir tercihte bulunduğunu anlayamadı. Ama doğru bir karar verdiği için rahatladığını hissetti. Sanki üzerinden büyük bir yük kalkmıştı.
Her şeye rağmen kılığına az da olsa çekidüzen vermek için aynanın karşısına geçti. Evet pes etmeyecekti. Ne olursa olsun mahallenin ve ailesinin, ruhunu hesaba katmadan bedeni üzerindeki tasarrufuna asla izin vermeyecekti. İçinde bulunduğu ortamdan hiç mutlu değildi. Hatta biraz sonra yaşamak zorunda kalacaklarını hatırladıkça başı dönüyor, midesi bulanıyordu.
Ama çevresindekilerin ve kendisini tanıyanların kendisini güçsüz görmelerine asla razı olamazdı. Onlara bu mutluluğu yaşatmayacak. Güçsüz, aciz bir varlık olarak görmelerine fırsat vermeyecek. Hiçbir şey olmamış gibi umursamaz ve bütün sorunlara dayanacak kadar güçlü görünmeye çalışacaktı.
En azından bundan kendisinden sonraki hemcinslerinin daha rahat yaşayabilmesi için, birinin elin taşın altına uzatması gerekiyordu. Ve o Meliha olacaktı. Bu uğurda belki hayatını kaybedecekti. Kimseye bu zevki yaşatmayacağına karar vermişti. Eğer bir gün bu dünyayı terk edecekse, bu tek taraflı olmayacaktı. Kimseye pabucunu ucuza kaptırmayacaktı.
Bu yüzden belki hayatı zindana dönecek hatta kendi açısından bakıldığında ucuz bir maceraya benzeyen ömrünü noktalamak zorunda kalacaktı. Ama ne olursa olsun kimseye hayatının pimini çekme zevkini yaşatmayacaktı. Buna o derece kararlıydı ki, anlatacak kelime bulamıyordu.
Eğer bir gün, imtihan dünyası dedikleri bu eşitsizlikler arenasını terk etmek zorunda kalırsa; bu, tek taraflı olmayacak. Kimsenin yaptıklarının yanında kar kalmasına göz yummayacaktı.




Serdar Adem



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6151
2 Firari Fırtına 4218
3 Mustafa Ermişcan 3404
4 Hasan Tabak 3292
5 Nermin Gömleksizoğlu 3000
6 Uğur Kesim 2901
7 Sibel Kaya 2726
8 Enes Evci 2423
9 Ömer Faruk Hüsmüllü 2359
10 E.J.D.E.R *tY 2213

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:380 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com