Romanlar

İçimdeki Şeytan 2 İkinci adam Yayınları Bişkek 2014
Okunma: 72
Serdar Adem - Mesaj Gönder


2 İçimdeki Şeytan

Elindeki yeşil yemeni örtüyü anne şefkatiyle katladı. Bir süre kutsal bir emanet gibi hürmetle elinde tuttu. Mavi bakışları yeşil dünyanın belirsiz derinliklerinde kayboldu. Bir an yaşanmış yüzyıllarda kaybettiği bir şeyleri aradığını sandı. Gelmiş geçmiş tüm insanlığı çok yükseklerden yeşil bir perde gerisinden ama acıyan bakışlarla seyrediyor gibiydi.
Bedensel avantajını kullanarak karıncayı izleyen bir filin önsezisi ve acıyan bakışlarla uzun süre sadece parmak izlerinde farklı olan yağlı gölgeleri seyretti. Gölge yüzlerde kendini belli eden bilgiç ifadelerin farkına vardıkça acıma tiksinmeye dönmeye başladı. Midesinde tufanlar kopuyordu. Ayakları titriyor. Gözleri kararıyor, yeşil dünya toprak rengine dönüşüyordu.
Neredeydi, kimdi ve bütün bunlar ne demek oluyordu? Merak titremeleri tüm bedenini ele geçiriyor. Öğrenmeye çalıştıkça, içindeki merak dürtüsünü ağzından alevler saçan karanlık bir ejderhanın yutmaya çalıştığını sanıyor. Düş boşluğunda merakını giderememenin sıkıntısıyla alnında alev alev kaynayan ter damlaları, gümüş ayazı göğsüne ulaştığında buzdan birer kurşuna dönüyor. Kim olduğunu ve nerede olduğunu bilmek istemediğini hissediyordu.
Eline dolaşan yeşil ağırlığı yeni yeni fark etmeye başlamıştı. Bütün kemiklerini zorladığını sandığı bu bir avuç ağırlıktan kurtulmak istiyordu. İçinde bir ses, bu isteğin yağlı gölgelerin yarısını oluşturan tüm eksik eteklerin kurtulması gereken bir ağırlık olduğunu haykırıyordu.
Tarih denen coşkun ırmağın belki hiçbir aşamasında dile dökülmesine asla ama asla izin verilmeyecek olan bir ses. Derin bir hıçkırığın ardından bütün emeklerini hiçe sayarak kapının arkasına fırlattı elindeki ağırlığı. Yeşil örtü bulunduğu yerin şekline uyum sağlayıncaya kadar yumuşak ve kendinden emin dalgalarla aktı.
Tekrar aynaya döndü. Kaldığı yerden kendini incelemeye başladı. Gözleri fena hâlde baygın bakıyordu. Kılıcını çekmiş gözü kanlı bir eşkıyayı andıran gamzeleri kim bilir kaç kişinin canını yakacaktı. Buna rağmen kim bilir kaç kişi kudretten sürmeli bu gözlerin açıklarına demir atmak isteyecekti. Akıllara zarar bir iştiha ve şehvetle Rus Ruletine soyunacaktı… İşte ve belki bu sebeple o bir şeytandı. Mavi mavi bakan o gözler şeytanın gözleriydi.
Bunun adına sıradan bir deneme ya da sınav denemezdi. Şartlar eşit değildi bir kere. Bir tarafta kılıcını kesmiş bir eşkıya, diğerinde her şeyden habersiz ve en önemlisi neredeyse tamamen savunmasız bir yağlı gölge.
Hangi ana baba savunmasız yavrusunu aç aslanların kafesine bırakır? İstekleri asla sonlanmayan aslanların tavan yapan açlığına rağmen bedensel olarak kendini savunma imkân ve kabiliyetinden mahrum bir yavruyu aslan kafesine bırakacak anne takdir edilmez herhalde diye düşündü. Taze yavrunun lezzetli etleri görüntü ve kokusuyla son nefese kadar aslanları tahrik etmeye devam edeceği için kafese itilen yavrunun akıbeti baştan belli olmakta. Böyle bir ortamda aslanlara yem olmaktan her nasılsa bir şekilde kurtulmayı becerebilen sabi sübyana ana babanın ödül vaat etmesi basit bir sınav fobisiyle açıklanamazdı.
Ayna karşısında en ince ayrıntısına kadar keşfetmeye çalıştığı bu şeytana karşı koymak mı? Mümkün müydü böyle bir şey? Bütün diriliği ve tazeliğiyle gül tomurcuğu gibi gömleğinden fırlayan göğüslerine mi, kalem kaşlarına eşlik eden kiraz dudaklarına mı, karşı konulamaz parlaklıktaki bebek kokulu pembe tenine mi?
Elleriyle bir süre bel bölgesinde kararsız sürüklenişlerle gezindi. Daha fazla ileri gitmeye kendisinin bile yüreğinin dayanamayacağını fark etti. Damarlarında kan değil kobra zehiri sürükleniyordu sanki.
Erkek milletinin kadın gibi, aslandan bin beter bir şeytanın insaf ve iştihasına terk edilmesi karşısında içinde tarifi imkânsız bir acıma hissetti. ‘Zavallılar!' diye mırıldandı. Bu şehla bakışlı şeytani gözlere, bu süt kesmiş gerdana dayanmalarını beklemek mi? Bu çetin sınavı onlardan beklemek insafsızlık olmaz mıydı?
Teninin kokusu ve berraklığına, vücudunun iç gıcıklayan şehvetli kıvrımlarına içgüdüsel olarak eğilimli olan erkeğin bu güzelliklerden kendini uzak tutmayı beceremediği için cezalandırılması ne derece adaletli olabilirdi? Ya da yapı itibariyle birbirlerini arzulamak zorunda olan bedenlerin son derece doğal olan yakınlaşmasını yasaklamak ne derece mantıklı…
Kanla sulayıp hormonla tahrik ettiği organları var edip kullanımını yasaklamakta Tanrının ne çıkarı olabilirdi? Üstelik altmış, yetmiş yıl gibi kısacık bir ömrü yanlış yaratılmış cinsel organları yüzünden bozuk bir tabancayla oynayan çocuk gibi geçirmenin Tanrı’nın asaletine yakışmayacağına hükmetti. Evet, bu olsa olsa insan denen kirli ve alçak varlığın kendi sanrılarının eseri olmalıydı.
Kim bilir belki Tanrı’nın bundan haberi bile yoktur diye düşündü. Hatta belkiye gerek bile yok. Bu böyle olmalıydı. Fen dersinde öğretmeninin dünyanın evrendeki yeri hakkında söylediklerini ve kitapta konuyla ilgili yazanları hatırladı. Dünyanın evrendeki yeri bir toz zerresi kadar bile değilmiş. İnsanın da dünyadaki yeri aynen öyleymiş.
Böylesi bir büyüklüğün sahibi Tanrı neden böyle eften püften şeylerle uğraşsın? Meliha toz üzerindeki bir nokta kadar bile yeri olmayan bir beden üzerindeki bu karakalem güzelliklerin sindirilmeye çalışmasının manasını anlamakta zorlanıyordu. Büyüklüğünü aklın kavrayamadığı bir evrenin düzenini iki küçük göğüs mü bozacaktı? Madem öyle de buna ne gerek vardı?
Bir çocuğun eline bozuk tabanca verir gibi, erkeklerden saklanması gereken göğüslerin, dudakların ve diğerlerinin kadın bedenindeki varlığına ne gerek vardı? Öyle ya bu organlar olmadan da nesil gayet tabii devam edebilirdi. Bunun ihtiyaç ya da mükemmellikle uzaktan yakından ilgisi olamazdı. Mükemmel bir bedene sahip olduğumuzu söylüyoruz ama gözlerimiz şakaklarımızda olsa, ayaklarımız yerine toynaklara sahip olsak itiraz mı edecektik?
Mükemmel olan biz olduğumuza göre, mükemmel olmayan diğer bütün canlılardan hangisi içinde bulunduğu duruma itiraz etmekte? Hatta itirazdan öte bedensel noksanından dolayı hayata uyum sağlayamayan ve bu yüzden nesli tükenen tek bir canlı var mıydı evrende?
Küçükken bahçe duvarına oturduğu günler siyah beyaz bir sinema şeridi gibi akmaya başladı gözlerinin önünden. Ne kadar değişik böcekler vardı doğada. Çoğunu adını bilen bile yoktu. “Böcük” der geçerlerdi. O kadar küçüklerdi ki onları hesaba katmak bile zaman kaybı olurdu.
Bok böceği dedikleri bir böcek vardı içlerinde. Bütün zamanını tezek topakları arasında geçirirdi. Hiç de lanet olsun böyle bir hayata deyip, boş vermiş bir görüntüleri yoktu. Sabahtan akşama kadar tezek topaklarını olağanüstü bir gayretle yuvalarına taşımaya çalışmaları, hayattan kopmadıklarının ispatı sayılabilirdi. Bazen üst üste yuvarlanırken görürdü. Tezek kokan iki varlığın birbirinden nasıl hoşlanabileceğini belki yaşından beklenmeyen bir ferasetle düşünürdü. Bu sorgulayıcı düşünce tekniğini okuldan sürülen edebiyat öğretmeninden kapmıştı.
Hiçbir canlı kendisini kötü görmüyor. Bütün canlar, bedenine uyum sağlıyordu. Zaten bunun başka bir yolu da olamazdı. Dolayısıyla insanın mükemmelliği tamamen yine insanın kendi kuruntusundan ibaret olmalıydı. Rüstem’in Kahvesi’nin önünden geçerken Osman hayalinde neler geçiriyorsa, iki bok böceği de kızışma döneminde aynın şeyleri yapıyordu. En ufak bir tereddüt dahi göstermeden…
Olamazdı zaten, buna adı gibi emindi. Bedenini güzelleştiren şeytani organların kullanımıyla ilgili söylenenlerden hiçbirini Tanrı söylememiştir. Toz üzerindeki toz kadar bile olmayan bir varlığın sözde mükemmel sanılan kadınlığıyla erkekliğiyle ilgilenmek Tanrı’ya yakışmazdı. Tanrı çok ama çok büyüktü. Öyle olmalıydı. Çünkü o Tanrı’ydı. Böylesi bir büyüklüğün aksi istikametteki bir küçüklüğün günlük yaşantısı zehir edecek sosyal hayatına müdahale edebilmesi akla aykırı bir durumdu.
Akla aykırı durumları kutsamak için akıl tarih boyunca hep ayaklar altına alınmak istenmiştir demişti sürgüne gönderilen edebiyat öğretmeni.
Son zamanlar bedeninden tatlı sinyaller alıyordu. Daha önce tatmadığı duyguları tadıyordu. Ama bunu kimseyle paylaşması imkân ve ihtimali yoktu. Çünkü bu mutluluklar, bu zevkler şeytan işiydi ve günahtı. Zaten kadın da şeytanın ekmeğine yağ sürdüğü için şeytanın ortağıydı ve günahkârdı. Kadın toplumdan ne kadar soyutlanabilir ve gözden uzak tutulabilirse; toplumların onur ve namusu o kadar kurtarılabilirdi.
Kadın sadece erkeğin cennetten kovulmasına sebep olmakla kalmamış, erkeği dünyada da rahat bırakmamak gibi bir misyonu üstlenmişti. Doğrusu böylesi bir ihanet şeytanın bile ihtimallerinin arasında yoktu. Dolayısıyla kadın, erkek için şeytandan binler defa daha zararlı ve tehlikeli sayılabilirdi.
Fakat göz ardı edilen bir şey vardı ki; bu doğal yaklaşım ve paylaşım bugüne kadar asla tam anlamıyla engellenememişti. Kadınlı erkekli hemen herkesin mahalle baskısı yüzünden gizlediği ve gizlemeye çalıştığı bir ikinci yaşamı vardı. Ve bu yaşamda ne ayıp vardı ne günah. Ne yasak vardı ne haram. İkinci kanal denebilecek ve insanı içinde bulunduğu toplumun presleyici baskısından bir nebze olsun kurtaran bu gizli hayata, bu ikiyüzlülüğe ne yapışkan töreler ne de körü körüne inançlar engel olamamıştı.
Basit bir komşu toplantısında annesinin ağzından kaçırdığı At Çayırı olayı tesadüfen öğrenebildiklerindendi. Annesi belki babaannesi de dâhil olmak üzere çevresinden işittikleri gizli kalanların binde biri bile değildi. Buna adı gibi emindi. Ve yine adı gibi emindi ki, birkaç hafta sonra babasının zoruyla evlenmek zorunda kalacağı, bir ayının yatağında nikâhlı tecavüze uğradıktan ve insanlığı ayaklar altına alındıktan sonra belki topluma, belki töreye ve belki Göksel adalete başkaldırı için o da At Çayırına gidecekti.
At Çayırı kendi bedenlerine bile sahip kılınmayan ve en doğal cinsel gereksinimlerini gidermekten aciz ve mahrum bırakılan insanların gazlarını almak gibi bir işleve sahip hatta bir parça kutsanmış bir yerdi. Bir durum ya da bir olaydı. Doğruluğu ya da yanlışlığı üzerinde kimse kafa yormamıştı bugüne kadar. Kafa yormaktan köşe bucak kaçılmıştı. Sadece yaşanmak zorunda olduğu için yaşanmıştı o kadar.
At Çayırı’nın insan ruhunda meydana getirdiği ikiyüzlülük hayatın her aşamasında kendini gösteriyordu. İnsanlar birçok sorunlarını bu ikiyüzlülük sayesinde rahatlıkla aşabiliyorlardı.
Elleriyle şakaklarını ovmaya başladı. Tarifi imkânsız bir baş ağrısı dalgalar hâlinde tüm bedenine yayılıyordu. Komodinin gözünden aspirin kutusunu çıkardı. Bir süre açmak açmamak arsında bocaladı. Aspirinin derdine yardımcı olacağından şüphesi vardı. İki ya da üç tane içse daha mı iyi olacaktı. Karar vermekte zorlanıyordu. Yanındaki sandalyeyi altına çekti. Yığılır gibi oturdu. Başparmağı ile işaret parmağı arasında kutuyla oynamaya başladı. Gözleri aynadaki aksine saplanmıştı.
Tümünü içse ne olurdu? Annesi At Çayırı’nda bile değeri kalmadığını anladıktan sonra en azından ömrünün yarısını huzur içinde, mahalle baskısı olmadan ve kendi çirkinliğine katlanmak zorunda kalmadan geçirmek için yıllardır doktor kontrolüyle uyku ilacı kullanıyordu. Evet ya, daha önce niye aklına gelmemişti ki…
Ama ya ölüm zor bir şeyse… Eline bir iğne battığında ya da parmağı sıcak çaydanlığa değdiğinde çektiği dayanılmaz acıyı hissetti. Tepeden tırnağa irkildi. Ölüm belki bundan bin beter olmalıydı. Dayanabilir miydi? Üstelik kendini öldürenin namazı bile kılınmazmış. Bu da nereden gelmişti şimdi aklına? Sırası mıydı yani? İnsanın aşılamayacak bir sorunu olmasa kendini öldürmek ister miydi?
Neden Tanrım, neden diye içinin derinliklerinden öyle bir haykırdı ki… Belki ses olarak duyan olmadı ama kendi bedeni ve yaşamı üzerinde en ufak bir tasarruf hakkı olmadığı için kendini köleden alçak, ahmaktan daha ahmak hisseden on yedi yaşındaki bir sabinin ahı alev alev kanatmaya yetmişti evreni.
Bu güzellik diye düşünüyordu kendi kendine, madem şeytanın oyuncağı olacaktı neden var edilmişti. Madem her gün özenle baktığı kalem kaşlar, baygın bakan sürmeli gözler toprak olacaktı; hiç olmasa yaşarken değeri olamaz mıydı? Bu akıl yürütmeler küçük bir kasaba ortamında yetişen on yedi yaşındaki bir kız çocuğu için biraz ağır kaçıyordu. Ama ne çare ki zihninin derinliklerinden su yüzüne çıkan sızıntılara hâkim olamıyor; hatta doğrusu olmak da istemiyordu.
Ölmeye bile hakkı yoktu. Yaşamaya nasıl olsun? Bu nasıl bir çelişkiydi? Evleninceye kadar bedeninin bütün tasarrufu onu çocuk sayısına bile dâhil etmeye tenezzül etmeyen babasına aitti. O yetmiyormuş gibi her saniyesi mahallenin gözetimi altındaydı. Mahallenin gözetimi ve erkek güdümündeki bir hayatın yarı açık cezaevinden ne farkı olabilirdi?
Yanaklarından süzülen ince parmakları kelebek kadar narin boynunda daha fazla oyalanma isteği göstermeden pembe alevlerle tutuşan gerdanında dolanmaya başladı. Elinde olmadan parmak uçları tüm bedenini seyyah merakıyla gözden geçiriyordu. Çok değil birkaç sene öncesine göre vücudunda belirgin değişimler olmuştu. Tırtılın kelebeğe dönüşmesi gibi tam anlamıyla şeytana dönüşüyor. Teni bile artık üzerine örtülmüş ateşten bir yorganı andırıyordu.
Babalar doğan kızlarının eninde sonunda bu değişimi yaşayacağını ve bir gün tam anlamıyla şeytana dönüşeceğini bildikleri için onları evlat olarak kabul etmiyor. Kemale erip gözünü açamadan tüm kullanım haklarıyla koca denen erkeğe devrediyordu. Koca da kadını birkaç ay tadını hayvanlar gibi çıkardıktan sonra en ağır işkencelere maruz bırakarak güç ve otoriteye boyun eğen ve bu boyun eğişi kutsayan canlı bir cenazeye çeviriyordu. Meliha birkaç ay sonra başına gelecekleri hissederek kendisinden iğrendi.
Eskiden sadece mide yüzeyinin keyif veren sinyalleriyle boğuşmak zorundaydı. En fazlasından eli yandığında ya da gözüne bir şey kaçtığında bedensel bütünlüğünün farkına varıyordu. Bedensel çilesi dış etkenin etkisinin kalkmasıyla beraber ortadan kayboluyordu. Ama artık öyle değildi. Köprünün altından çok sular akmış ve akmaya devam edeceğe benziyordu.
Parmak uçları mermer berraklığı ve diriliğini haykıran göğsünde gittikçe belirginleşen değişimi keşfetmeye çalışan kararsız hareketlerle oyalanırken daha önce yaşamadığı, tarifi imkânsız duygular hissediyordu. Eteklerine dolan soğuk rüzgâr bile eskisi gibi üşütmekle kalmıyor; bazen keyiften ayaklarını yerden kesiyordu. Şeytanlığa doğru doludizgin gitmekle beraber doğrusu şeytan olmanın hiç de kötü bir şey olmadığını düşünüyordu.
Şeytandan kurtulmanın ya da ona hâkim olmanın en geçerli ve etkili yolu ona sahip olmaktı. Bu da ancak nikâhla olabilirdi. Namus havarisi mahalle bu sebeple tapusuz tek bir şeytana bile göz yummazdı. Yumamazdı. Hatta kutlu At çayırında bile nikâhsız şeytana itibar edilmezdi. Nikâhlı şeytanla yine mahallenin tabiriyle kırıştırmak çok daha kolay oluyordu.
“Gene ne haltlar garıştırıyon boyu devrilesi!”
Bu ses... Evet, bu sesin sahibi sanki annesi değildi de acemi ustanın elinden çıkan bir robottu. Rüyada sıçrar gibi koptu birden içine düştüğü hayal âleminden. Cehennemin en derinlerinden bir ses gelse belki bu kadar korkutucu olabilirdi. İnsan sesi nasıl bu kadar soğuk ve duygusuz olabilirdi? Hepsi bir yana bir annenin sesi nasıl bu kadar berbat olabilirdi? Öğretilmiş çaresizlik öğretisinin sormadan toplumun tüm üyelerinin burnuna kaktığı sözüm ona şefkat abidesi bir anne, nasıl bu kadar vahşete kesebilirdi?
Nevin Hanım yaşı otuz beşe dayanmış olsa da dış görünüş itibariyle kırk beşi çoktan aşmış görünen ve her vesileyle kendinden nefret ettiğini belli etmeye çalışan ve bunda da epey mesafe kat eden kendi hâlinde bir kadındı. Kadın dediysek kadına biraz benzediği için hani yoksa şeytanlıkla alakası filan kalmamış bir faniydi.
Kadınlıkla alakası kalmadığı için şeytanlıkla da uzaktan yakından bir ortak yanı kalmamıştı. Şu anki hâliyle babasından farkı bir çift kalın kaş, söğüt dalı gibi etli ve yağlı dudaklarının iki yanına sarkan pala bıyıklarla göğsünden boğazına hücum eden kıllardan başka bir şey değildi.
Buna rağmen hangi akla hizmetse babasının namusuna halel getirmemek için yaşına bir on yıl daha ekleyen koyu zemin üzerine karmaşık desenlerle bezeli, sofra bezini andıran tek parça yeldirmesini üzerinden asla çıkarmazdı. Dışarı çıkarken bunun üzerine bir de pardösü atardı. Ve bu kıyafet armonisi yaz kış neredeyse hiç değişmezdi. Yazın cehennem sıcağında bile güneş paneli gibi ısıyı emen koyu renk ve oldukça bol pardösüsüyle sokağa çıkardı.
Hamdi’nin namusla ahlakla uzak yakın bir ilgisi olmadığını bilmeyen yoktu. İşin garibi bu gerçeği Hamdi’nin kendisi bile biliyordu. Buna rağmen zavallı Nevin kimin dolduruşuna geldiyse kocasının namusuna halel gelirse ahretini kaybedeceğine olan inancı yüzünden yıllardır kendine işkence etmekten ve hayatı kendine ziyan etmekten aklı almaz bir haz duyuyordu. Bu durum boynunun üzerinde kasabın bıçak bilediği bir kurbanlığın az sonra yaşayacaklarından dolayı soyut bir âlemin vaat ettiği rüşvete kanarak mazoşist bir zevkle keyiflenmesini andırıyordu.
Eski albümleri karıştırdığında annesinin nasıl yıkıcı bir evrim geçirdiği anlayabiliyordu. Daha on altısında çiçeği burnundayken muhtemelen adam yerine konmadan ve fikrine danışmaya tenezzül bile edilmeden baba ocağından koparılan ağa kızı Nevin nerede, kirli baltalık kaşları, kıllı bacakları sarkmış göğüsleri, bükülmüş beli ve en büyük boy çamaşıra bile sığmayan kat kat göbeğiyle ev kadını Nevin nerede?..
İkisi arasındaki fark neredeyse iki ayrı cins arasındaki farka yakındı. Buna rağmen annesi hangi akla hikmetse sıkma başörtüsünü her seferinde saçının müebbedinden bir kılı dahi kaçırmamak maksadıyla ve fazla kiloları yüzünden zaten zoraki aldığı nefesini riske sokacak derecede sıkar da sıkardı… Sorunca:
“Sen anlamazsın eksik etek, daha yaşın küçük. Kadın kısmısı orasını burasını mahremin yanında açmaz. Açıp hem kendini hem başkalarını ateşe atmaz,” derdi.
Demek kadın bedenini görmenin ve göstermenin bedeli müebbet yanmaktı. Ham çamurdan delik deşik bir bedenle yaratılmış kadının akıbeti kendisine sorulmadan yaratılan organları yüzünden erkek milletini yakmaktı. Bu yüzden milyonlarca kadın doğumundan son nefesine kadar cinselliğini belli eden kıvrımları ya da işaretleri saklamakla yükümlü kılınmıştı.
Bulanık bir bilinmezlik çamurunda debelenen ve bilinçsizlik uçurumlarında yuvarlanan mahallenin karanlık duvarlarına sıçrayan çaresizlik korkusu kadını aşılması hayal bile edilemeyecek labirentlere mahkûm etmişti İşin en kötüsü kadın bu mahkûmiyetten gayet memnundu. Bu hâliyle yaşadığı ve yaşamak zorunda kalacağı işkenceleri hak ettiği hissini uyandırıyordu. Bu nasıl bir hayattı. Böyle bir hayatın ne anlamı olabilirdi? Bunlara on yedi yaşında bir kızın doyurucu bir cevap vermesi oldukça zordu.
İyi ama annesinin kadınlıkla hiçbir ilgisi kalmamıştı ki… Toplum içinde insanlıkla ilgisi kalmadığı gibi… Bu hâliyle annesinin erkek milletline acıdığı için örtünmekte ısrar ettiğine inanası geliyordu. Şeytana uyup açık saçık gezmek istese bile erkeklerin o ve onun gibilerden köşe bucak kaçacağından adı gibi emindi. Bir şekilde kaçma imkânı bulamayanların erkekliklerinden nefret etme gibi bir hastalığa saplanacaklarına inanıyordu. Dolayısıyla bu davranışlarıyla kadınlar, örtünerek aslında erkelere yapabilecekleri en büyük iyiliği, belki de bilinçsizce yapmaktaydılar.
Bedensel özrü yüzünden kadının toplum hayatında adam yerine konduğu yoktu. İşin garibi bu durum hangi akla hizmetse kadının umurunda bile değildi. Kasaba hayatında kadın belki ve sadece At Çayırı’nda ve köhne kahve meclislerinde gerçek değerini yaşayabiliyordu.
Hamdi Efendi annesiyle dertleşirken karısına olan öfkesini:
“Kadının kucağından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyecen!” diyerek belli ederdi. Kadının aile ve toplum hayatında insanlığını ve toptan varlığını kemiren ve aşındıran bu tekerleme, kutsal bir sözmüş gibi aile fertleri tarafından kabul görürdü.
Yılların ve törelerin kimliğini hurafelerle dejenere ettiği, kişiliğini sürü potasında eriterek tek tip sosyal robot hâline getirdiği bu insanlar ve erkek egemenliğine karşı gelemeyen bütün unsurlar gelenek ve töre değirmeninde öğütülmekteydi. İlk insan topluluklarından son topluluk çözülünceye kadar bu kutsal aktarım saltanatını sürdürecek ve aklı kadından sonra en büyük fitne kabul eden sahte çaresizlik psikolojisi geçer sakça olmaya devam edecekti.
Ahırda dört inekleri vardı. Evin geçimi sekiz on dönümlük pancar tarlası ile bu ineklerin sırtındaydı. Günlük nevalelerinin bir kısmını müstakil evlerinin arka bahçesinden çıkarırlardı. Hatice nenenin üç ayda bir eline geçen yaşlılık aylığı ile ortaokulu terk ederek şehre ameleliğe giden ortanca abisinin denk getirdikçe gönderdikleri aylarca biriken borçları temizlemekte kullanılırdı.
Sütü en bol malları olan Sarıkız ile babasının konuşmalarına ilk defa şahit olduğunda babasının ahırda biriyle buluştuğunu ve annesini aldattığını sanıp aklı çıka yazmıştı. Sarıkızı o kadar nazik dokunuşlarla okşuyor ve ona o kadar yumuşak bir ses tonuyla nerdeyse iltifata kaçan sözler sarf ediyordu ki; o zamanki çocuk aklıyla buna bir türlü mana verememişti.
Sarıkız’a yaptığı iltifatın sadece onda birini bile annesine yaptığını şahit olmamıştı. Dolayısıyla annesinin kendi evinde Sarıkız kadar bile bir yeri ve önemi olmadığını anlaması çok uzun sürmemişti.
Daha enteresan olan Nevin Hanım’ın bu kaderi doğal ve kaçınılmaz bir görev gibi kabul etmesiydi. Kadın olduğu için değersiz olmaya itiraz etmek bir yana boyun eğerse hayalini kurduğu bir başka yaşam diliminde bunun karşılığını fazlasıyla alacağına inanıyordu. Sözde değerli görüldüğü için yaşamın her aşamasında gözlerden uzak tutulan, buna mukabil sosyal ilişkilerde birebir iletişim kurmaya bile yetkili kılınmayan etkisiz elemandı Nevin Hanım.
Ne yazık ki, tarihin hiçbir döneminde karşı koyan olmadığı için karşı konulamaz sanılan bu derme çatma kaderi sorgulamak şöyle dursun desteklemek için elinden geleni fazlasıyla yapma gayreti içindeydi. Diğer kadınlar gibi…
Kendini bildi bileli annesi ya deterjan kokardı ya kavrulmuş soğanla karışık salça… Ter kokusu zaten her zaman bir adım geride fon olarak varlığını sürdürüyordu. İlk bakışta insanın başını döndüren kahverengi siyah karışımı helezonik şekiller içeren pazen entarisi, kadınlığını hissettirmekten oldukça uzaktı. Bununla da yetinmez şeytanlığı sızmasın diye içine pijama giyerdi.
Herhangi bir gün, yarım saatliğine dahi olsa annesinin güzel kokular süründüğünü ve güzel elbiseler giyindiğini görmemişti. Bayramda seyranda düğünde dernekte en fazlasından tütün kolonyası sürünür; sandıktan çıkardığı en yenisi en az beş yıllık olan çoğunlukla bol bedenli elbiseler giyerdi.
Babaannenin dediğine göre on sene kadar önce ya da daha eski bir tarihte, Meliha o zamanlar beş altı yaşlarındaymış. Nevin Hanım teyzesinin düğüne allık mallık sürerek gitmiş. Üstelik bununla yetinmeyip üzerine tam oturan ki, babaanne buna köçek gibi dar ve kısa diyor, bir elbise giymiş. Gidiş o gidiş. Sen misin çengi gibi düğüne giden? Evde gül gibi kocan dururken elin heriflerine mi cilve yaparsın? Seni eksik etek, seni kaşık düşmanı… Açmış ağzını yummuş gözünü. Artık Allah ne verdiyse...
Hamdi, babaannesinin gözünde gül gibi kocaydı. Neyi eksikti ki? Kaş, göz, burun her şey yerli yerindeydi. Allah özenmiş de yaratmıştı. Babaanne kendini sevdiği için oğlunu seviyordu. Bu zorunluluk oğlunu gözünde büyütüyor, dünyalara sığmaz hâle getiriyordu.
Kendisini sevdiği için kan bağı olanları sevmek, kendisini sevdiği için kendi gibi düşünen ve inananları sevmek evrendeki bütün canlıların başına musallat olan bir kusurdu. Ve bu kusur en çok da aklını kullanmaktan aciz, ciğeri beş para etmeyen insan görünümlü varlıklar arasında kıymet kazanıyordu. Buna bir de toplum içinde adam yerine konmamanın yarattığı aşağılık duygusu eklenince ortaya çıkan şey tam bir facia oluyordu.
Meliha’nın ailesindeki facianın babaanne tarafındaki asıl rengi ben tapıcılıktı. Yılların ezilmişliğinin acısını erkeğe karşı koyamamanın acizliğiyle birleştiren babaanne bütün hıncını kendi hemcinsinden almakla kendini rahatlatacağına inanmıştı. Toplum içinde zerre kadar kıymeti olmayan oğlunu gözünde büyütmesinin tek sebebi kendine olan aşırı sevgisiyse, sonuç olarak vardığı noktaysa yine kendi gibi bir kadından intikam alarak ezilmişliğine olan nefretini pekiştirmekti.
İşsiz güçsüz, parasız pulsuz, bilgisiz görgüsüz Hamdi bu yüzden babaanne tarafındaki kadınların göz bebeğiydi. Eve ekmek getiriyordu. Annesine kocalık, çocuklarına babalık yapıyordu. Bir erkekten başka ne istenirdi? Daha doğrusu öncesinden ne görülmüştü ki istensin. Eve ekmek getirilmesi fazlasıyla yetiyordu. Bulgur pilavı, makarna ağırlıklı yemeklere eşlik eden ekmek getiriliyorsa bir eve, aile fertlerinin daha başka bir şey istemeye hakları yoktu. Zaten kirli bedeni ve günahkâr ruhuyla şükretmesini bile beceremeyen kadına bu yapılanlar bile fazlaydı.
Büyük ihtimal bu tepki, görülen lüzum üzerine yapılıyor olsa da gerçekte aile içindeki geleneksel disiplini sağlamak için bahane olarak kullanılıyordu. Haftalar, aylarca sürmüştü bu işkence. Ne zamana kadar? Nevin Hanım’ın kadınlığından nefret ettiği, kadınlığından utandığı ve şeytanlıktan kurtulduğu güne kadar… Hamdi’nin evine rahmet ininceye kadar… Buysa öyle dil ile söylemeyle olmazdı. Davranışlarla ispat edilmeliydi.
O günden sonra bu evde kadın görülmeyecekti. Ne babaanne ne Nevin Hanım kadın değildi artık. Kadın olmayacaktı. Aslında bu evde erkek olduğu da söylenemezdi. Hamdi Bey toplum içinde beş paralık yeri olmayan ve herkes gibi bunun kendisi de farkında olan biri olarak ezik kişiliğini toplumun erkek ve baba rolüyle şekillendirdiği klasik görevi cansiperane ifa ederek kotarmaya çalışıyordu. Hepsi o kadar…
Yıllar sonra evin elektriksel manyetiğini değiştirmeye başlayan tek kadın kişi Meliha’ydı. Olgunlaşma aşamasına gelen meyve gibi al yanaklı dünkü çocuk Meliha, kadın olmaya başlamıştı. Yani şeytan… Adım adım, saniye saniye… Meliha artık eski çocuk Meliha değildi. Bu gizlenemez gelişim karşısında aile üyeleri gerekli önlemi almak zorunda hissediyorlardı kendilerini.
Sonuçta kadın olmaya doğru gidiyordu. Hem de ne gidiş… Ve bir kadın dünyanın hiçbir yerinde ve zamanında kendi başına bırakılamazdı. Onun adına bir vasi erkek düşünülmesi gerekeni düşünür, yapılması gerekeni fazlasıyla yapardı. Bu kişi baba olabilir abi olabilir, eş, oğul, amca, dayı ya da toplumun kabul edeceği bir başka erkek olabilirdi.
Her ne olursa olsun, kabul edilemeyecek tek şey, bir kadının toplum içinde özgür iradesiyle ve erkekle eşit bir şekilde hareket kabiliyetine sahip olmasıydı. Böyle bir hata maazallah kıyametin büyük alametinden sayılırdı. Ve kimse gayet tabii kıyametin kopmasına sebep olmak istemezdi.
Göğüsleri tomurcuklanan güle benziyordu. Kalçası genişlemeye buna karşılık beli daralmaya başlamıştı. Son bir yılda belirgin bir büyüme atağı yaşamıştı. Yüzündeki sivilceleri saymazsak tenindeki netlik ve parlaklık dikkatlerden kaçmayacak hâle gelmişti.
İlk âdetini yaşadığında daha önceden hiçbir bilgisi olmadığı için perişan olmuştu. Bu, tam anlamıyla bir felaketti Meliha açısından. Üstelik bu konuda neredeyse hiçbir bilgiye sahip olmaması, felaketin boyutlarını hezimete yaklaştırmıştı.
Bu bir milattı sanki. Tüm insanlığın lisanıhâl ile sözleştiği bir milat… Melek kadar saf ve temiz bir kız çocuğunun kadına, yani şeytana dönüşümünü tamamladığının ihtarı… Ve toplum hâkimleri bu işareti bekliyordu Meliha’yı evlilik denen müebbet cezaya mahkûm etmek için.
Böyle bir şeyin kendisi bizatihi ayıptı ve kötüydü. Onun için kimse böyle bir şeyden bahsetmeye cesaret ve cüret edememişti. Belki evrenin kadına verdiği ayıplardan en başta geleniydi. Her ay tekrarlandığı için bir nevi menopozla sonuçlanan ağır bir ceza hükmündeydi.
Erkeği yoldan çıkaran ve onun mesut cennet hayatından koparılmasına sebep olan kadın, sanki başka bir materyal kalmamış gibi erkeğin yedek parçasından yaratılan kadın, evren tarafından her ay kanlı bir süreçle uyarılarak ne kadar kirli bir varlık olduğunun altı kanla çiziliyordu.
Nevin Hanım aslında birkaç kez söylemeye niyetlenmişti. Fakat içinden bir his, öylesine yüreğini burkmuştu ki, dili bir türlü varmamıştı konuyu açmaya. Meliha ile konuşmaya her niyetlenişinde hafakanlara uğramış, dili tutulmuştu. Çaresiz olayı gidişine bırakmıştı.
Nasıl bırakmasın… Bunca yıl öyle duymuş, öyle bilmişti. Evrenin en kirli varlığı kadınsa, kadını bu hâle getiren dudak ve göğüslerini unutmamak kaydıyla bacaklarının arasındaki o günahkâr bölgeydi. Kadın olmasa ve kadındaki o günahkâr kısım olmasa evrende günah olmayacaktı. Ve erkek cehennemin dibinde cayır cayır yanmayacaktı.
O kahrolası bir avuç et parçası olmasa, göksel terazinin erkeği cehenneme sürüklemek için doğru dürüst bir bahanesi kalmayacaktı. Şeytanın bile başına ne geldiyse kadın yüzünden gelmişti. Kadının parmağı olmadan cehenneme girmek nerdeyse mümkün değildi. Bu yüzden cehennem kadınların ayaklarının altındaydı.
Halime Hoca’dan dinlediklerin bakılırsa bu, kadın için apaçık bir cezaydı. Erkeği yoldan çıkarmanın ve şeytana yoldaş olmanın cezası… Dolayısıyla böyle bir kirli durumdan Meliha’ya bahsedecek cesareti hiçbir zaman olmamıştı Nevin’in. Hiçbir zaman da olmayacaktı.
Ne yazık ki o kara gün işte istemese de gelip çatmıştı. Meliha’nın ilk defa karşılaştığı bu durum karşısında çılgına dönüşünü yatıştırmak yine annesine düşmüştü. Fakat bu, sanıldığı kadar kolay olmayacaktı. Olmadı da zaten.
Bunun tabii bir olay olduğundan bahsetmesi gerekiyordu öncelikle. Aslında ağzında bir şeyler gevelemeye çalıştı başlarda. Ama Meliha bu paylaşımdan doğrusu pek bir şey anlamamıştı. Sadece bir daha asla hafızasından çıkarmaması gereken uyarıları anlamıştı. Sonuçta ergen olmak, kadınlığa bir adım daha yaklaşmış olmak güzel ve takdir edilecek bir şey değildi. En azından bu hâliyle bundan sonra yaptığı yapacağı hiçbir işten hayır gelmeyecekti. Ne yeni doğan bir bebeğe bakabilir; ne ibadetini yapabilirdi. Ez kaza bir tarladan geçiverse, o tarlaya bundan sonra bereketsizlik yağacaktı. Kısacası öyle bir illetle yakalanmıştı ki; uğursuzluğu ve laneti menopoza kadar devam edecekti. Bu hâlde bir ömür nasıl geçecekti? İşte Meliha açısından asıl melese bu noktada düğümleniyordu.
Bedensel gelişme sürecinde yaşamak zorunda kaldığı her aşama, birtakım yasakları beraberinde getirdiği gibi aynı zamanda aile fertlerinin ve genelde yakın çevresinin bakış açılarını ve davranışlarını yeniden düzenliyordu. Ve bu durumdan Meliha hiç mutlu değildi.
Kadın olmak istemiyordu Meliha. Teninde beliren zevk dalgalarına rağmen kadın olmak istemiyordu. Bu zevkin ona haram olduğunun farkındaydı. Ne babasının, ne kocasının, ne mahallenin bu zevki doya doya yaşamasına izin veremeyeceğini annesinin bakışlarından hisseden Meliha ısrarla kadın olmak, şeytan olmak istemiyordu. Çocuk olarak kalmak istiyordu. Annesini ve nenesini örnek alarak yaptığı çıkarımlar daha şimdiden kadınlıktan nefret etmesine sebep oluyordu.
“Meliha gııız! Kime söylüyom ben? Bizim eteklerimiz tutuşurken gızın umurunda bile değil. E pes doğrusu!”
Bu seferki ses daha yakından geliyordu. Bir aşama ötesinde Nevin Hanım’ın odaya girmesi muhtemeldi. Ve girmesiyle Meliha’yı ayna karşısında görmesi kaçınılmaz olacaktı.
Ayna, Nevin Hanım’ın evlendikten sonra arasının bozulduğu eşyalardandı. Aynayla arasının bozulması, bedeniyle anlaşmazlığına dayanıyordu. Hemen her kadının evliliği eskimeye yüz tutar tutmaz ilk işi, aynayla irtibatını kesmek olurdu. Bu yüzden olsa gerek aynayla ilgili bir yığın hurafe dolaşmaktaydı dilden dile.
Nevin de evlendikten kısa bir süre sonra kadınlığından soyutlanmak zorunda kalmıştı. Hele o uğursuz düğün gecesinden sonra. Kardeşinin düğününü takip eden günlerde yaşadıklarından sonra artık ayna diye bir nesneye hayatında gerek olmayacak. Bu vakitten sonra aynaya bakması moralini bozmaktan başka bir şeye yaramayacaktı.
Sözde balayı dedikleri geçici ve göstermelik günlerden sonra evde adam yerine konmamanın olumsuz etkisi kısa zaman da görünmeye başlamış. Nevin Hanım kocasından bulamadığını yemek masasında aramaya başlamıştı. Zaman ve mekâna bakmadan bulduğu her fırsatta bir şeyler atıştırıyordu. Bedeninin bütün zevk yeteneğini mide ve bağırsak sınırlarına hapsetmişti adeta. Bu hâliyle aradan geçen tüm evrim sürecine rağmen ilkel benliğine dönmüştü. Bulduğu hiçbir fırsatı kaçırmıyor, hiçbir teklife hayır demiyordu. Kilo aldıkça zevkten dört köşe oluyor. Kadınlıktan uzaklaştıkça ve kocası olacak o hayvanı her akşam yatakta tiksindirdikçe onunla birlikte işbirlikçisi kaynanasını da cezalandırmış oluyordu.
Kısa zamanda birçok yemek tarifi öğrenmiş. Kendi güzelliğiyle değilse de yemeklerinin lezzetiyle çevresinin bir numarası oluvermişti. Komşu ve akrabalarının neredeyse hepsinin aynı yoldan gidiyor olması işini oldukça kolaylaştırıyordu. Çevresinde doğanın zevklerinden mahrum bırakıldığı ve toplumsal paylaşımda adam yerine konmadığı için kendini yeme içme ve dedikoduya veren o kadar çok kadın vardı ki, böylece doğanın hayatta kalmak için armağan ettiği beslenme gereksinimini bu sayede kısa zamanda en eğlenceli bir şölene çevirmeyi başarmıştı.
Babası da hemen hemen aynı yolu takip ediyordu. Bir farkla ki, sadece Nevin Hanım’ın hazırladığı mükellef sofralarda patlayıncaya kadar yemiyor yanında bir iki kadeh parlatıyordu. Bir fark da yeme içme ayinlerini mangal piknik tarzında araziye yaymasıydı. Sigara zaten çoktan hayatının vazgeçilmezleri arasına girmişti. Günde iki paketten aşağısı kesmiyordu keyfini. Artık adet edinmişti. Her akşam mutlaka yemekte bir otuz beşlik devirirdi. Meliha bile çocuk hâliyle babasının rakı şişesiyle annesinden daha fazla ilgilendiğinin farkına varmıştı.
Rakının yanında bol sarımsaklı ezmeyi mutlaka bulundururdu. Sarımsak ve rakı gece yarısı en fazla sekiz saatliğine aynı düzlemde ama sadece uyumak için yan yana gelen Hamdi Bey ile Nevin Hanım için bir sigorta vazifesi görüyordu. Bu sayede Hamdi Bey kırk kat bohça gibi yağ bezeleri arasına gömülmüş; kavrulmuş soğan, deterjan ve salça kokan bir kadını kendisinden uzak tutmayı beceriyordu.
Aynı şey Nevin Hanım için de aynen geçerliydi. O da kirli sarı pala bıyıklı, kirli sakallı, sarımsak ve rakı kokan, yer yer siyah tortuların arasından seçilebilen kükürt sarısı dişleri Agop’un viranesini andıran bir adamla beraber olmaktan kurtulmuş oluyordu. Her ikisi de birbirlerine sırtlarını çevirip sabaha kadar sadece uyuyorlardı.
Hamdi akşam bir güzel karnını doyurduktan sonra kirişi kırıyor. Gecenin sonuna kadar Adnan’ın kahvesinde oyun oynuyor; böylece evli olmanın sıkıntısından bir nebze kurtulmuş oluyordu. Nevin Hanım aynı saatleri boş geçirir mi hiç? Hemen bir koşu komşuya gidiyor; olmazsa birileri ona geliyordu. Bazen kapı önüne yine komşularıyla tabii, oturarak dedikoduya başlıyor ve herkeste bir hata, bir kusur bulmak suretiyle kendisini kadınlık ve adamlıktan hatta insanlıktan uzaklaştıran toplumdan intikam alıyordu.
Sorsanız mahallede olup biten her şey hakkında az çok söyleyecek bir sözü mutlaka vardı Nevin Hanım’ın. Çingene karıları gibi kapı önünde çene çalmak ve Piramit Sfenksleri gibi mahalle nöbeti tutmak kendi hayat standardındaki ev kadınlarının ortak özelliği olduğu gibi aynı zamanda günler ve haftalar böylece daha renkli ve akıcı geçiyordu.
“Meliha gızım, senin günün bugün. Gıpırdat gıçını biraz. Babanı getirme ayağına!”
Babasının erkek olarak ağırlığını koyduğu ve kendi evinde varlığını hissettirdiği nadir günlerden biri yaşanıyordu. Annesi doğru söylüyordu. Bugün hatta rakıya bile ara vermişti. Nevin Hanım bile çoktandır belki balayı dedikleri sarhoşluk döneminden sonra ilk defa evde bir erkek olduğunu hissetmekten mutlu görünüyordu. Kolay değil tabi, kızını pazara çıkaracaktı bugün.
Hamdi, baba olarak ilk ve son defa görevini yapacaktı. İçinde yaşadığı toplumun uygun gördüğü ve maziden süzülen geleneklerin olmazsa olmaz kabul ettiği bir tarzda babalık görevini hakkıyla yapmaya çalışacak. Ve başarıyla tamamladığına inandığı andan itibaren, doğduğu günün kara lekesini alnına çalan büyük bir badireden kurtulmuş olmanın en derin iç huzurunu duyacaktı.
Evet, babasını ayağına getirmemeliydi. Gelirse neler olabileceğini geçmiş tecrübelerinden yeterince biliyordu. Çok büyük bir ihtimal bugün babası ne kadar kızarsa kızsın kemiklerini kırmazdı. Kıramazdı. Ama Hamdi’ye de güven olmazdı.
Geleneklerin sevk ve idaresiyle kutsal kabul edilen bu seremonin aksaması, içinde yaşadıkları çevrede telafisi mümkün olmayan hatalardan sayılırdı. Kıramazdı kemiklerini. En azından bugün için bundan adı gibi emindi. Kurban seçerken sağlam ve sağlıklı olmasına dikkat edilirdi. Yaşadıklarını ve yaşayacaklarını göz önüne getirdiğinde kendisinin kurbandan ne farkı vardı? Belki kurban daha şanslıydı. En azından hayatı boyunca belki bir kere kötü muameleyle karşılaşıyordu. Ama Meliha öyle miydi?
Ergenliğe adım atmaya başladığı günden itibaren yaklaşık üç senedir hep bugün için hazırlanmıştı. Bugüne alıştırılmıştı adeta… Satılmaya alıştırılmıştı. Bunda bütün suçu babasına yüklemek istemiyordu. Sonuçta düşünme ve yargılamadan muaf birtakım arkaik inançların egemen olduğu bir toplumda yaşamak zorundaydılar.
Böyle bir toplumda art niyetler, tatmin edilememiş hayaller ve açlıktan kudurmaya yüz tutan ihtiyaçlar insanları geleneksel yapının kokuşmuşluğuna itiyordu. Böyle bir toplumda yaşayanlar sadece yaşıyorlardı. O kadar. Fert olarak bağımsız bir kimlik ve kişilikleri yoktu. Nefes alıp veriyorlardı.
Kahvenin önünden geçerken bir kere altına alarak keyfini söndürmekten başka bir emeli olmayan bir yığın erkek bozuntusunun ısıran bakışlarına muhatap olmayan tek bir kız olduğunu sanmıyordu. Hayır, bal gibi biliyordu. Hatta bunu genç kızlar kendi aralarında muhabbet ederken bir şekilde dile getirmekten çekinmezlerdi. Çalışmak yerine birkaç ibadetle öbür dünyalarını kurtardıklarını ve kendince doğru sandıkları ve çıkarlarına hizmet ettiği ölçüde mantıklı buldukları göreceli birtakım ideolojilerin peşine düşmekle bu dünyalarını kurtaracaklarını sanan sünepeler, kahve önlerine dizilir gelen geçen kızları gözleriyle yer bitirirlerdi.
Kızlar ilk sevişmelerini kahve önlerinde yaşarlar. Genç erkekler ilk tecrübelerini kahve masalarında elde ederler. Böylece bedenleri birbirine haram kılınmış müebbet mahkûmlar gibi uzaktan tatmin olurlar. Erkekler ve kızlar zihinlerinin derinliklerine kazıdıkları karşı cinsin kısa fragmanıyla bazen bir gazete resminin de yardımıyla kendi kendilerine tatmin olmaya çalışırlardı.
İşin enteresan tarafı bunu ne ayıplayan olurdu ne günah kabul eden. Bu kadarcık bir esneme payından mahrum kaldıklarında iyice zıvanadan çıkacaklarını hissettikleri için olsa gerek; otokontrol kapısını kapayan mahalle bu kısa süreli ve soyut cinsel serbestlik ayiniyle bir an olsun rahatlamaya çalışırdı. İnsanlar da ikiyüzlü oldukları için zamanla bu hâle alışır, hatta bu evcilik oyununu içselleştirirlerdi.
Karşılıklı oyuna duran iki arkadaş, kahvenin önünden geçen kadın ve kızlara kimin anası, kimin bacısı olduğuna dikkat etmeden doya doya bakar. Elli yüz metrelik yürüyüş parkuru boyunca arkadaşının yakınıyla her türlü fanteziyi günah sayacı işlemeden gerçekleştirirdi. Sonra tekrar gerçek hayata döner kaldığı yerden devam ederdi sahte dünyasına.
“Memleketin çivisi çıkmış gardaş. Malmekette namıslı adam galmamış. Adam gibi adamı kim gaybetmiş ki biz bulak?”
İlişkilerin medeni, özgür ve net olmadığı bir sosyal ortamda bu türden standart sapmaları önlemek mümkün değil. Yemek içmekten daha organize bir şekilde doğanın özenerek insana armağan ettiği cinsellik gibi bir mucize, tarihin karanlık çağlarında bir yerde büyük bir ihtimalle erkeğin sömürücü iştihasına kadını alet etmek amacıyla yasaklanmıştı.
Gözün perdelenmesi, kulağın tıkanması ya da midenin perçinlenmesi kadar saçma ve mantıksız olsa da böyleydi işte… Zaman geçtikçe kendi kuruntularına inanarak gaza gelen toplumların kör kuvvetini arkasına alan mahalle baskısı, toplumu oluşturan fertlerin kişisel çıkmaz ve kuruntularının etkisiyle cinsel tabuları, altından kalkılamaz hâle getirmişti.
Acıkmış kudurmuştan betermiş. Toplumun kudurması bu yüzden olmalıydı. Ahlak ve namus düşkünlüğüyle ün yapan, hatta bunu birbirinden renkli kadın cinayetleriyle süslemeyi ihmal etmeyen toplumlarda, kadınların cinsel içerikli saldırı tehlikesi nedeniyle hava karardıktan sonra tek başına dışarıda dolaşamaması çelişkini; mahalle baskısının kokuşmuş ve küflenmiş bir mantıkla cinselliği yasaklayan uygulamasından başka türlü açıklamak mümkün olmuyordu.
Neticede cinsellik karşı konulamaz bir ihtiyaçtı. Ve her nasılsa erkek egemen dünyanın mahalle baskısı, hangi akla hizmetse cinselliği günah çukuruna ebediyen hapsetmeyi becermişti. Ama evrende hiçbir şey yoktan var olmadığı gibi var olanı yok etmek de imkânsızdı. Cinsellik vardı ve insanlar bu ihtiyaçlarını giderebilmek adına, aç elini kora sokar hesabı bir şekilde telafi etmenin yolunu buluyorlardı.
Düğün dernek ortamı ve kahveler buna uygun ortamı yaratıyordu. Bu noktada onun favorisi de Kör Rüstem’in kahvesiydi. Meydana giren Ankara caddesinin köşesinde olması, önünden geçmesi için bahane uydurmayı kolaylaştırıyordu.
On yedi yaşında genç bir kız için erken bile olsa Meliha’nın aldırdığı yoktu. Eline geçen hiçbir fırsatı kaçırmıyor; Osman’ın olduğu zamanlara denk getirip kahvenin önünden geçerken belli etmemeye çalışarak kırıtmayı ihmal etmiyordu. Bu bir nevi davetiyeydi. Artık gerisi Osman’ın becerisine kalmıştı.
Osman bazen pencere kenarına otururdu. Artık Meliha’nın geçeceğini bilir miydi, yoksa günahı boynuna onu başka kızlarla göz teması aldattığı için mi orada olurdu. O kadarını pek fazla irdelemez. Kırk bohçaya sarılı bedenini mümkün mertebe ortaya çıkaracak ama bu arada diğerlerinin ağzına malzeme vermeyecek şekilde kırıtırdı. Osman elli yüz metrelik meşhur yürüyüş sırasında Meliha’nın bütün bedenini gözden geçirir ve hafızasına yerleştirirdi. Olabildiği kadar kısa bir süre içinde dudaklarından başlamak üzere sevişirdi.
Meliha, üzerinde gezen erkek gözlerini hissetmeye ve olabildiğince bu durumun keyfini çıkarmaya çalışırdı. Bakışlarını hissettikçe yürüyüş ritmi bozulur. Sendeler, düşer gibi olurdu. Bu durum karşı taraf için hedefe ulaşıldığının belirgin bir ifadesi sayılırdı.
Ne erkekler, ne kızlar bunun günah ya da ayıp olduğunu akıllarına getirmezlerdi. Kadın için karşı cinsle bir araya gelmenin başka yolu neredeyse yoktu. At Çayırı ihtimali her şeye rağmen oldukça riskliydi.
Neticede erkekler için her şey zaten mubahtı. Töreler, inançlar ve yazılı yasalar hep erkeğin lehineydi. Doğrusu öbür âlemdeki hesaptan çekinme gibi bir takıntıları da yoktu. Hangi işleri mangalda kül bırakmayan söylemleriyle örtüşüyordu ki? Bir günah fazla olmuş, eksik olmuş ne çıkardı?
Kadınlar içinse başka bir imkân ve ihtimal zaten olamazdı. Ellerinde her santiminden ayrı bir zevk ve keyif fışkıran bir beden vardı. Ama hayatlarının hiçbir aşamasında kendi bedenlerini kullanma hakkına sahip değillerdi. Böyle bir hayatın hepsi günah olsa ne yazardı. Dilleriyle demeseler de davranışlarıyla ergenlik çağının neredeyse bütün kızları böyle düşünüyordu.
Kadınlara gelince, evliler kocalarından ve toplumdan, hatta belki açıkça itiraf etmeseler de Göksel mühürle onaylanmış törelerden öç almak için bu tür panayırları kaçırmazlardı. Ayrıca evlenmemiş ya da evde kalmış kızlar da aynı mantıkla doyurulmamış cinsel ihtiyaçlarını kaçak köçek de olsa bu şekilde bir nebze olsun bastırmaya çalışmaktaydılar.
Günah boyutuna pek kulak asan olmazdı. Neticede toprağı tapulayan ve hayvanları evcilleştiren erkek insan, bin yıllar evvelinden kadını da egemenliği altına almıştı. Geçen zaman içinde yeniden yazılan ve defalarca resetlenen gelenek ve göreneklerin etkisiyle kadın, insanlıktan tamamen uzaklaştırılmıştı. Toplumsal paylaşımda makamı Sarıkız’dan bile gerilere düşmekteydi. Bu hâliyle ayıp ve günahlara muhatap olmayacaklarını düşünüyorlardı. Üstelik Sarıkız’a ayıp ve günah olmayan cinsellik, ondan daha aşağı görülenlere niye olsun ki?
Bu hâl, toprak hattı olmayan elektrikli aletlerdeki arızaya benzer bir durum meydana getiriyordu mahallede. Enerjisi topraklayamayan mahalle sürekli diken üstünde yaşıyor. En basit bir hata, bir kusur bile kavga çıkması için fazlasıyla yeterli oluyordu. Köşe başlarında acımasızca hâkimiyetini sürdüren dedikoduların da, anlamsızlığı ve mantıksızlığı herkesçe bilindiği hâlde körü körüne inanılan törelerin de temelinde yatan bu bunalımdı. Bunun başka bir açıklaması yoktu.
Sanki biraz önce karşısında duran adamın, belki en yakın arkadaşının kız kardeşini gözleriyle yiyen o değildi? Sanki en gerekli ihtiyaçlarını karşılamak için dışarı çıkan ve şehrin her köşesinde mantar gibi bittiği için bir şekilde herhangi bir kahvenin önünden geçmek zorunda kalan komşu kadına zihninin derinliklerinde acımasızca tecavüz eden o değildi?
Mahremiyle hayalinde doya doya seviştiği arkadaş ve dostlarıyla karşılaştıklarında hiçbirinin yüzünün kızarmaması mahalle baskısına karşı toplumun geliştirdiği bir başkaldırıydı. Bu ikiyüzlülük sayesinde toplum bir nebze olsun üzerindeki baskıdan kurtulmuş oluyordu. Bu ikiyüzlülük olmasa insanların üzerlerindeki toplumsal baskıların ağırlığına dayanmaları asala mümkün olamazdı.
Erkek de kendi yarattığı bu sistemden pek memnun değildi. Toprak ve hayvanın evcilleştirilmesinden sonra kadının cinsel kaynaklı hurafeler marifetiyle köleleştirilmesi yüzyıllar sonra erkeğin işine yaramaz olmuştu. Bu kara düzene erkek de alttan alta isyan ediyordu.
Kadını namus prangasıyla bu kadar toplum dışına iten erkek, yaptığı hatanın doğal bir sonucu olarak neredeyse tamamen cinsel zevklerden ve karşılıklı paylaşımdan mahrum kalmıştı. Ama yapacak bir şey yoktu. Mahalle baskısını yenmek, o prangayı kırmak o kadar kolay değildi.
Erkek nasıl isyan etmesin ki? Mahalle baskısına karşı, saçının teline kadar elinden alınan bedensel hâkimiyetine ve erkeğin manda yönetimine karşı kendini çirkinleştirmekle öç almaya başlayan kadın, erkeği koca dünyada tek başına bırakmıştı. Erkek bu aşamadan sonra ya tüm cinsel ihtiyaçlarını kendi türünden karşılamak zorunda kalacaktı. Ya da kahve önlerinde, çarşı aralarında, düğün derneklerde güya görmezden gelinerek yaratılan şartlı serbestliklerde erkekliğini bir nebze olsun hatırlayacaktı. Erkeğin futbol fanatizmine yönelmesi, ideolojik ve dinsel saplantılara kapılması ya da sahte kabadayılık pozisyonlarıyla aç ruhunu aperatif gıdalarla tatmin etmeye çalışması bile yetmez olmuştu.
Hamdi Bey ilk kez kendisiyle bu kadar yakından ilgileniyordu. Meliha buna sevinmeli miydi üzülmeli miydi doğrusu pek karar veremiyordu.
İlgilenmesine ilgileniyordu, üstelik çok yakından. Ama satmak için. Ev gibi, araba gibi, at gibi eşek gibi satmak için… Gencecik, körpecik kızını ne idüğü belirsiz bir sünepeye satmak için. Böylece doğduğu günden beri dilinden düşürmediği kaşık düşmanından kurtulmuş olacaktı. Alacağı başlık parası da cabası. Bir taşla iki kuş yani…
Rıfat kırk beş yaşlarında, diş fırçasıyla tanışmadığı dişlerindeki kararmaya yüz tutmuş lekelerden anlaşılan, insanla maymun arasında tercihe zorlayacak derecede kıllı, son derece kaba ve ter kokusu mu ayak kokusu mu belirsiz iğrenç bir kokuya sahip kılıksızın biriydi. Onunla değil evlenmek aynı otobüste yolculuk etmek bile gencecik bir kız için, insana benzeyen herhangi bir varlık için hakaret kabul edilebilirdi.
Ne yazık ki onunla evlenmek zorundaydı. Ve bu gün, o gündü işte. Babası onun için kemiklerini kıramazdı. Bugün tecavüzden zerre kadar farkı olmayan bu evliliğe itiraz etmekten başka her şeyi yapabilirdi. Kılına bile dokunamazdı kimse. Ne babası ne annesi ya da bir başkası…
Mahalle baskısı tüm evliliklerden ziyade özellikle böyle bir evliliğin gerçekleşmesine haddinden fazla önem veriyordu. Bunda iki maksadı vardı. Birincisi baba otoritesinin zorla bile olsa tesisi ve devamı; ağalık kurumunun ve erkek egemenliğinin pekiştirilmesi anlamını taşıyordu. İkincisi bakirelik mahalle baskısı kuralları gereği kızları kuduz erkeklerden uzak tutuyordu. Bu ise toplumu oluşturan ve ağzını açtı mı namus, onur ve ahlak kelimelerini düşürmeyen kurtların işine gelmiyordu.
Oysa istemediği bir erkekle evlendirilen bir kadın onlar için çok daha kolay elde edilebilirdi. Bakire olmayan bir kadından çok daha rahat bir şekilde yararlanmak mümkündü. Üstelik riski de son derece azdı. Onun için bugün Meliha babası ve içinde yaşadığı mahalle tarafından aklının alamayacağı bir ihtimamla el üstünde tutuluyordu.
Yaşadığı olaylar ve şahit olduğu evliliklerin, bu sosyal kurumun en azından yaşadığı çevre itibariyle tecavüzden pek bir farkı olmadığına Meliha’yı inandırmıştı. Ne yazık ki bu gerçeği bilmek kadını kurtarmaya yetmiyordu. Bu aşamada kadına başka bir çıkar ve ihtimal kalmıyordu.
Kızlar ya kaçırılarak geleneksel baskı istikametinde zoraki evlendiriliyordu ya da kendisi gibi kız evlat sahibi olmaktan utanan babaların kilo hesabı satışı sonucunda… Üzerine nikâh kıyılması ömür boyu sürecek tecavüzün dehşet ve vahşetini kadının üzerinden atmaya yetmiyordu. Ve toplum bu tür sakat evlilikler yüzünden bir yığın hastalıklı insan yetiştiriyordu.
Annesi bunun en canlı örneğiydi. Kadere boyun eğişinde bile kendisinin fark edemediği bir isyan vardı. Aklının ucundan geçirmekten korktuğu isyanını değişik yollarla kusmaktan geri kalmıyor. Eline geçirdiği hiçbir fırsatı kaçırmıyordu.
Son bir defa acıyan bakışlarla aynaya baktı. Göz pınarları ağlamaktan kurumuştu. Diri vücudunu, parlak göz bebeklerini son bir defa alıcı gözle inceledi. Bütün bunlar Emevi ordusu gibi vahşi bir ayı tarafından talan edilecekti. Üstelik üç kuruşa tamah eden babasının rızasıyla. Hamdi Bey ve onun güdümünden çıkamayan annesi Nevin Hanım tarafından nikâh kılıfıyla on yedi yaşındaki Meliha, kırk beş yaşındaki bir hayvanın yatağına itilerek sapık iştahına meze yapılacaktı.
Bu aşamadan sonra hangi etik değerin kıymeti olabilirdi? İstemediğiniz biriyle, istememekten öte varlığından iğrendiğiniz ve yüzüne tükürmeye bile layık görmediğiniz bir hayvanın yatağını müebbet paylaşmak ne demek anlayabilir misiniz? Böyle bir hayvanın cinsel kölesi olmak ne demek bilir misiniz? Bu rolü oynamaktan zevk alan bir kadın olabilir mi? Kendinize bu soruyu sordunuz mu hiç? Zoraki kocanın istediği zaman ayı ininden farksız yatağına alarak cinsel ateşini söndürmesine yetki veren bir töreye boyun eğebilir misiniz?
“Gız ana bu herif babamdan yaşlı ya…”
“Sus kız duyacak adam.”
“Duyarsa duysun!”
“Kes sesini!”
“Benim hiç mi söz hakkım olmayacak?”
“Koparırım o dilini senin.”
“Sen olsan varın mı böyle bir ayıya ana ya?”
“Ne dediğini kulakların duymaz olmuş zahir. Tövbe estağfurullah. Ananı el âlemin heriflerine peşkeş çeker mi oldun sen artık yelloz?”
“Ama benim gönlüm başkasında olamaz mı?”
“Tüküreyim senin gönlüne! Kız kısmının gönlü mü olurmuş.”
“Kız insan değil mi?”
Aslında meselenin bu tarafını daha önce ne düşünmüştü ne de düşünmeye gerek görmüştü. Sahi insan mıydı? Ya da bu nasıl insanlıktı? Yok canım, dedi kendi kendine, sonra derin bir tövbeyle iman tazeledikten sonra;
“Günaha sokacak bu kız beni, mübarek gün!” diye mırıldandı. “Günaha sokacak allasen!” Ardından yaptığı savunmanın yetersizliğini görüp devam etti:
“Olmaz tabii. Bugüne kadar olmamış ki olsun. Töreler izin vermez. Baban izin vermez. Hem ben babanla sevdiğimden mi evlendim sanıyon. Irahmetli deden öyle münasip gördü. Mesele bitti. Şimdi de baban münasip gördükten sonra sana bana laf düşmez.”
“Dedem ya da babam Tanrı mı ana, Tanrı mı?”
Nevin Hanım inanç hassasiyeti olan biriydi. Belli söylemlere karşı sebebini bilmediği ve anlamadığı bir aşırı duyarlılığa sahipti. Tanrı lafının gereksiz kullanıldığını duyunca kendini Tanrı’yı korumak ve kollamak zorunda hissetti. Neden nasıl yaptığını bilemediği bir şartlı refleks hareketiyle okkalı bir tokat aşk etti Nevin’in yüzüne.
Bu tokat daha öncekilerin bir benzeriydi. Törelere, alışkanlık ve kurallara uyulması için görülen lüzum üzerine atılırdı. Şeksiz şüphesiz kutsaldı, mübarekti. Atılması gerektiğinde atılması farzdı. Cennetten çıkmaydı. Beklemeye, bekletmeye gelmezdi. Bu tokat, sürüden ayrılmaya meyilli olanların resetlenerek tekrar kendilerine gelmelerine yardımcı olurdu. Dayağın cennetten çıkması işte böyle yapıcı ve mübarek etkisine dayanarak söylenmiş olmalıydı.
Bu tokat görülen lüzum üzerine evdeki, çevredeki ve genel anlamda toplumdaki huzur ve güven ortamının temin ve tesisi için gücü elinde bulunduranlar tarafından, gücü elinde bulunduranların inandığı mutlak doğruları uğruna ve yönünde atılırdı. Dünyanın her yerinde aynı şiddetle ve aynı amaçla atılırdı. Bundan kurtuluş yoktu. Bundan kurtulmayı düşünmek demek dünyanın her yerinde ve zamanında o coğrafyaya hâkim inanç ve törelere karşı gelmek ve vaat edilen cennetten mahrum kalmak demekti. Buna karşı gelmek demek günaha girmek demekti. Toplum dışına itilmek demekti.
Bu tokattan sonra tokada muhatap olanlar genelde otoriteye boyun eğmek zorunda kalır ve sürünün sadık bir üyesi olarak yaşantılarını ve tecrübelerini aynı yol ve yöntemle gelecek kuşaklar aktarma göreviyle hayatlarına devam ederlerdi. Bu tokadı yiyen ilk başlarda zoruna gitse de zamanla Stockholm sendromuna yakalanır ve hastalığının şiddeti ölçüsünde kalan ömrünü işkencecisini yüceltmeye adardı.
Sürüye katıldıktan ve sürünün manevi ortamında kişisel kimliğini erittikten ve yok erittikten sonra düşünmeden sorgulamadan yaşanan mutlu bir hayatın kapıları sonuna kadar açılır. Bu aşamadan sonra sürünün istikameti kanaat önderleri tarafından içi boşaltılmış tılsımlı kelimelerle sağlanırdı.
Bu tokattan sonra ne vicdan sızısı kalır ne şüphe ve tereddüt. Kişisel akla gerek kalmadığı ve sürünün ileri gelenleri tarafından bu zahmetli eylem yerine getirildiği için sürü üyeleri son derece mutlu bir yaşantı formuna kavuşmuş olurlardı.
Düşünmemek, cinsellikten sonra evrenin insana armağan ettiği belki en keyifli hareket tarzıydı. Toplumların cinsel karantinaya rağmen hayatiyetlerini devam ettirebilmesi büyük bir ihtimalle toplumu oluşturan bireyleşememiş fertlerin beyinlerini nadasa bırakma ve özgür iradelerini onlar adına düşünmeyi meslek edinen birilerine ciro etmelerine borçluydular. Elbette ki sürüdeki koyun dağdaki kurttan çok daha mutlu ve huzurludur.
Zamanla kullanılmayan organların körelmesi yasası gereği beyin körelir ve insan, tersine evrimleşerek taş devri formuna dönerdi. Bir toplumu bu hâle getirdikten sonra yönetmesi çok kolaylaşır. İçine maneviyat yüklenmiş mazmunlarla hipnotize edilen sürü, ileri gelenler tarafından istenilen istikamete yöneltilebilirdi. Babalar ağabeyler, ağalar paşalar ve kanaat önderleri bin yıllardır hep bu yöntemle toplumları ellerinde tutabilmişlerdi.
Bugüne kadar böyle olmuştu. Bundan sonra da böyle olacaktı. Gücünü Göksel güçle birleştiren bu sürü faşizmine kimse karşı çıkamamıştı. Bundan sonra da çıkamayacaktı. Sanıldığının aksine teknolojinin gelişmesi, basın ve medya gibi sözde toplumu bilinçlendiren kurumların ortaya çıkması sürüyü bilinçlendirmek şöyle dursun taş devrinden daha beter hâle getirmişti.
Eskiden kulaktan kulağa ağır ağır yayılan hurafeler artık basın yayın yoluyla yıldırım hızıyla yayılma imkânı bulmuştu. Sözde okuduğu söylenen insanlar sadece kendi hipnotize oldukları görüş ve inançları istikametinde olan gazete ve kitapları okuyorlardı. Dolayısıyla tek fazdan dolduruşa geliyor, eskisinden bin beter mongollaşıyor, mankurtlaşıyor ve çok daha sağlam bir sürü üyesi oluyorlardı.
Nevin Hanım ikinci kere vurmak üzere yaylanmış elini tarif edemediği bir vicdan muhasebesi neticesinde geri indirdi. Belli ki kendi yaşadıklarını hatırlamış ve Meliha’nın üzerine daha fazla gitmek istememişti. Her şeye rağmen bu tokadı ikisi de asla unutamayacaktı.
Öyle bir tokatla yolundan dönecek biri olmayan Meliha isyanında ısrarlıydı. İnsan olmak istiyordu. İnsan ya, sadece insan… İnsan bedenindeki bir canlının insan olmak istemesi kadar aşağılık bir şey olamazdı bir toplum için. Ne yazık ki yirminci yüzyıla rağmen bu bir gerçekti.
Toplumun eşit bir ferdi gibi muamele görmek istiyordu. Ahırdaki Sarıkız kadar bile olsa değer verilmek istiyordu. Ve bunda kendini haklı görüyordu. Haklılığına inandığı sürece isyan ateşinin sönmeyeceği gözlerinden okunuyordu.
“Ana, kız.”
Nevin Hanım uzaklara bir yerlere dalmış, içinde bulunduğu ortamdan uzaklarda, çok uzaklarda bir yerlerde; kaybettiği insanlık onurunu arıyordu. İnsan olup olmadığı ve bir insan onurunu hak edip etmediği şüphesiyle mücadele ediyordu. Ama bu şüphe öyle yedi başlı bir ejderhaya benziyordu ki, yenmek şöyle dursun, karşısında durmaya bile dayanamıyordu.
“Ana!”
Nevin tam bir trans hâlinde görünüyordu. Onu bu hâlde görmeye pek alışık olmayan Meliha, telaşlandı. Eliyle dürtmek zorunda hissetti kendini.
“Sana diyom ana!”
“Ha gızım seni dinliyom ben zaten…”
Savunmasının mazeretini yalanlamaktan başka bir işe yaramadığını kendi bile fark etmişti. Her iki taraf birbirlerine inanmış gibi görünerek kendilerini kandırmanın ve kandırılmanın en doğrusu olduğuna karar kılmışlardı. Zaten başka bir çıkar yolları kalmamıştı.
“Sevmediğin bir adamla evlenirken hiç mi karşı durmadın? Eğer birileri bir şeylere, kötü giden bir şeylere karşı durmayı becerebilseydi, belki bugün bu kadar berbat bir durumda olmazdık.”
Nevin Hanım bu haklı serzenişin karşısında gözyaşlarına hâkim olamamıştı. Bu öyle bir boşalmaydı ki aniden patlayan sağanak yağışlar gibi; göz pınarları adeta içindekini kusmaya başlamıştı. Mermi çekirdekleri sertliğinde ve iriliğindeki gözyaşları birbiri ardından acil çıkıştan atlayan uçak yolcularının telaşıyla yanaklarına atılıyor; değerlendirilmediği için yaşarken pörsüyen göğüslerinde alelacele ve sessizce kayboluyordu.
Birileri bir şeylere karşı durabilmeliydi. Evet, birileri yanlış olan, yanlış sandığı birtakım uygulamalara hayır diyebilmeliydi. Kanına ekmek doğranan gelecek kuşakların huzur ve mutluluğu adına bu böyle yapılmalıydı.
“Karşı durmadığımı da nereden çıkardın? Elbette ben de ilk başlarda senin gibi itiraz ettim. Belki senin kadar keskin değil, ama inan itiraz ettim.”
Ama rahmetli nenen bunun karşı konulmaz bir kader olduğunu tatlı bir dille açıkladı. İnandırdı beni. İnanmaktan başka çarenin olmadığını, boyun eğmenin kader olduğunu ilk o zaman anlamıştım. Üstelik o zamanlar senin kadar görgü sahibi de değildim.
“Peki ya nenem itiraz etmemiş mi bu kadere?”
“Onun etmesine gerek kalmamış kızım. Anlayacağın nadiren şans yüzüne güler kız kısmının. Nenen o şanslı olanlardanmış. O zamanlar büyük savaş yıllarıymış. Memlekette erkeğe kıtlık girdiği yıllar yani. Fazla bir seçenek yokmuş kızlar için. Savaş yıllarında biraz yaşı geçince, yani kıymetten düşünce, gönlünün düştüğü adam da isteyince baş göz edivermişler hemen.”
“Her şeye rağmen ana, ne ben bu adamla evlenmek zorundayım, ne sen zorundaydın. Hani Halime hoca perşembe sohbetlerinde dinimizin kadını esaretten kurtardığını, onu insan sınıfına yükselttiğini, erkeklerle eşit kıldığını söyleyip duruyordu. Yalan mıydı bunların hepsi? Eşitliği geçtim ahırdaki Sarıkız kadar bile değerimiz yok ne bu evde, şu milletlin içinde. Ne benim, ne senin, ne de diğer kızların, kadınların.”
“Öyle deme gızım, yavrum, canım benim. Cenabı Allah’ın gücüne gider sonra!”
“Zaten bu kırılmaz zincir, gücünü Tanrı mühründen almıyor mu? Daha ne yardımı bekliyon ana?”
Elleriyle Meliha’nın saçlarını okşamak istedi. Bu belki ona son dokunuşlarından biri olacaktı. On yedi yaşında, gözünden bile kıskandığı biricik kızını çok değil; birkaç hafta sonra doya doya, kana kana tecavüz etmesi için bir ayıyla aynı yatağa müebbet mahkûm edecekti. Ve bu kararı verecek insafsız mahkeme, işte içeride akılları bellerindeki erkek müsveddesi hâkimler tarafından kurulmuştu bile.
Yıllar önce aynısını Hamdi’yle yaşamıştı. Evlenmek denen şeyin ne olduğunu bilmediği çağda… Hamdi erkekti ve artık kahvede mi askerde mi bilinmez; bir yerlerde öğrenmişti kör olası ne yapması gerektiğini. Ama o öyle miydi? Daha çocuktu Allah’ın belası. Daha çocuk! Hiç kimse hiçbir şey söylememişti. Söyleyemezdi ki. Askeri sır gibi saklanıyor, en ufak bir aktarım bile yapılmıyordu.
Nevin de böyle düşünmekle beraber düşündüklerini aynıyla söylemekten çekiniyordu. Asiliğini bildiği Meliha’nın başına iş gelmesinden korkuyordu. Biricik kızının daha fazla eziyet çekmemesiydi tek dileği:
“Deme öyle gızım, gıymatlım. Deme öyle! Çarpılın sonra.”
“Hayvandan aşağı bir varlığın çarpılacak nesi kalmıştır ana? Sen ki kendi ellerinle, o meşhur atalarının el verdiği kanlı ellerinle gözümün nuru dediğin biricik kızını ateşe attıktan sonra… Sen ki canından bir parçasını ölümün kurtardığı güne kadar döve döve, söve söve tecavüz etmesi için bir ayının yatağına kendi geleneksel ellerinle attıktan sonra… Daha bunun nasıl çarpılması olur ana! Desene daha çarpılacak ne kalmıştır!”
Belki o ilk gece yaşadıkları kâbusu bir daha yaşamamak için anneler, neneler, yengeler ve teyzeler bahsetmiyorlardı on altı, on yedi yaşlarında ayıların yatağına kendi elleriyle mahkûm ettikleri kızlarının ilk gece yaşamak zorunda kalacağı nikâhla kamufle edilmiş tecavüzü.
Nevin Hanım o geceyi hatırlayınca baştan ayağa ürperdiğini hissetti. Bu öyle bir travmaydı ki etkisi ömür boyu sürüyordu. Kadınlar o ilk geceden itibaren manen ölüyordu. Çevresinde gördüğü kadınların çok büyük bir kısmı kendisi gibi canlı cenazeden farksızdı.
Kendini yemeğe vermesi o günlere rastlıyordu. Kapı önünde pinekleyerek onun bunun hakkında dedikodu üretmesi başka hangi sebebe dayanabilirdi. Hayattan zevk almıyordu. Alamıyordu. Bu yüzden de çevresindeki kimsenin mutlu olmasını istemiyor. Mutlu olan birini gördüğünde kıskançlıktan çatlıyor. Bir yolunu bulup onu mutsuz etmeye çalışıyordu.
Meliha’nın, saçlarına dokunmasına fırsat vermeden kedi ataklığıyla ellerinin altından kaçması çok dokunmuştu. Meliha durumu fark etmekte gecikmedi. Neden olduğuna kendi de anlam verememişti. Ama tekrar dokunmaya çalışsa aynısını yapacağına emindi. Bir kez daha canının parçası tarafından reddedilmeyi göze alamayan Nevin Hanım, bu kararından vazgeçti.
Meliha kararında ısrarlıydı. Bu kadere boyun eğmeyecekti. Başına gelenlere karşı tepkisini gizli ya da açık ama mutlaka gösterecekti. Mide gurultusundan farksız törelere kurbanlık koyun gibi boynunu uzatmayacaktı.
“Hadi gızım yeter bu kadar çene, kahveleri hazırla hemen.”
Kendi de sohbetten geri kalmamak için misafir odasına seğirtti. İçeride Rıfat ile Hamdi sedirin iki tarafına kurulmuş sigaralarını tellendiriyorlardı. Koyu bir sohbete daldıkları için Nevin’i fark eden olmamıştı. Fark edilecek gibi değildi. Her ne kadar bugün için hazırlanmış olsa da fark edilme aşamasına daha çok vardı.
Göbeğini iki beden küçük pazen entariye zor sığdırmış, çeyiz sandığından çıkardığı naftalin kokusu tükenmemiş koyu yeşil zemin üzerine geleneksel motiflerle bezeli yemenisini bolca sarmalamış. Sonbahar serinliğine karşı sırtına geçirdiği haki renk hırkasının kollarını bilek gerisine kadar sıvamış, Açık yerden görünen amele kalınlığındaki bilekleriyle her zamankinden bir parça daha kadınsı olduğu söylenebilirdi. Ama bu hâliyle bile Nevin’in bakılacak tarafı yoktu. Zaten odadaki içi geçmiş erkeklerin bakmaya niyetleri de...
Rıfat bir avuç beyniyle yüzeysel konulara anca yetişebilecekken; gözlerinin önünden bir an olsun gitmeyen Meliha’nın hayaliyle onu bile beceremiyordu.
Hamdi o civarın en büyük başlık parasını istemekte diretiyordu. Bugüne kadar böyle bir miktar duyulmuş görülmüş değildi. Ama haksız da sayılmazdı. Rıfat’ın eli mahkûmdu. Ellisine merdiven dayamış bir hanzoya, sanki kendisi farklıymış gibi, içi geçmiş bir magandaya on yedi yaşında çıtı çıtır bir kız verecekti.
Belki bu paraya başka memleketlerde iki hatta üç kız bile alabilirdi. Ama böylesini bulamazdı. Üstelik kendi memleketinden olduğu için anlaşması da kolay olacaktı. Hamdi bunların hepsinin muhasebesini ceviz büyüklüğündeki kuş beyniyle neredeyse iki yıldır yapıyordu.
Doğrusu Meliha’yı evrim kaçkınına dolaylı olarak kendisi peşkeş çekmişti. Çarşıda pazarda;
“Kızın maşallah kocaman oldu. Ne zaman satacan bakalım Hamdi Ağa?” dediklerinde;
“Yirmi bin pangınodu vereni bekliyom,” diyerek bugünlerin yolunu ta o zamanlar yapmıştı. Başka da bir şartı yoktu. Parayı veren düdüğü çalabilirdi. Gerçi istediği miktarı kimin verebileceğini kestiremezdi ama bir veren olacağını nasıl olsa biliyordu. Böyle kız kaçmaz, kaçırılmazdı çünkü.
Bütün mesele kızı baş göz edinceye kadar elinden kaçırmamaktı. Böyle bir kızın hele ki alenen satışa çıkarılmış bir kızın elbette müşterisi çok olacaktı. Müşterisi bir yana da cıbırın biri kızı kaçırırsa yirmi bin liralık bir sermayeden mahrum kalacaktı. Onun için ilk müşteri olan Rıfat’a fazla naz yapmak istemiyordu. Yirmi bin lirayı avucuna saysın, gerisine karışmayacaktı. Tepe tepe kullanabilirdi artık. Zaten kendine göre dini bütün bir adamdı. Bir imam bir de nikâh yeterdi. Namusuna ve şerefine halel gelmesin yeterdi. Ondan sonra mal onundu. Nasıl isterse öyle yapabilirdi.
“Yirmi bin çok değil mi Hamdi Ağa? Şunun münasibi yok mu?”
Aslında sadece kasabanın güney çıkışındaki petrol istasyonu bile bu paranın çok fazlasını kazanıyordu. Alengirli işlerden götürdüklerinin hesabını karısı bile bilmezdi. Bu para onun için çok önemli değildi. Ama pazarlık sünnettendi. Neticede ortada bir mal, bir fiyat ve iki taraf vardı. İpin ucunu kaçırmamak kaydıyla sonuna kadar pazarlık yapmaya niyetliydi.
Fakat bu seferki ikinci karısı Emine’ye hiç benzemiyordu. Ona da başta on beş bin demişler. Pazarlığın sonunda on bine fit olmuşlardı. Emine’nin kasaba delikanlılarından biriyle adı çıkmıştı. Biraz da ondan direnememişlerdi. Ama ne olursa olsun, pazarlık sünnetti. Adetten de olsa bir indirim yapmalıydı.
“Pazarlık sünnettir Hamdi Ağa. Hele biraz in bakalım. Günaha girme böyle inatla.”
Pazarlığın kızıştığı yerde elinde kahve tepsisiyle Meliha göründü kapıda.
Gerçekten o kadar muhteşem bir kızdı ki Meliha, Rıfat’ın ağzı bir karış açık kalmıştı. İşte tam o sırada Hamdi Ağa otuz bin deseydi, tereddütsüz kabul edecekti. Meliha’yı ilk defa bu kadar yakından görüyordu. Hemen her erkek gibi onu çırılçıplak hayal etti. Fakat o kadar üst üste giyinmişti ki hayalen bile olsa ayaküstü soyup çıplak hayal etmekte güçlük çekiyordu.
“Amenna ve saddakna, sünnete de farza da itikadımız ve itibarımız vardır Rıfat Efendi. Lakin biz baştan yapmışız pazarlığı. Fazlasının sevabı olmaz.”
Meliha içine tükürdüğü kahveyi müstakbel kocasına ikram ederken yüzünden düşen bin parçaydı. Buna rağmen Rıfat on yedilik sülünü anadan doğmuş gibi hayal etmeye devam ediyordu. Nasıl olsa hayalin nikâhı olmaz, günahı niye olsun deyip, hayvanlar gibi üzerinde tepiniyordu. Meliha kahve önlerindeki deneyimin keskinleştirici sezgi gücüyle, bir hayvanın vahşi saldırısına uğradığını anlamış. Bir an evvel odadan ayrılmak için aceleye getirerek ikram kısmında kesintiler yapıyordu.
Meliha ilk defa o gün her tarafının kapalı olmasına özenle dikkat etmişti. Saçının bir tek telinin bile karşısındaki insan azmanı tarafından görülmesini istemiyordu. Eteğini bol giymiş, gömleğinin üzerine üşüyorum diye bir de hırka geçirmişti.
Son kahveyi annesine verdikten sonra tepsiyi götürme bahanesiyle odayı terk etti. Boşları almaya gelene kadar bir daha adımını atmadı. Boş fincanları alırken başını önünden kaldırmamaya özellikle dikkat etti. Her hâliyle bu evlilikten mutlu olmadığını belli ediyordu. Ama anlayan kim?
Hamdi bu tavrı naza yorumluyordu. Evlenen kız elbette naz yapacaktı. Naz yapmayan kız mı olur canım, diye bir de kendince yorum getiriyordu. Bugüne kadar naz yapmadan ere varan kız görülmüş mü? Naz yapmayana iyi gözle bakmazlardı bir kere. Ne o öyle mal bulmuş mağribi gibi güle oynaya ere mi varılır mıymış? Mahallede böyle kızın namusundan bile şüphe edilirdi.
Hâlbuki kızların naz yaptığı filan yoktu. İnsan sevdiğine varırken niye naz yapsın ki? Naz yapmak bir yana böyle bir durumda kızın da erkeğinde ağzının kulaklarına varmasından daha doğal ne olabilirdi?
Bugüne kadar kız isteme meselesinde kızların somurtması zorla evlendirilmelerinden kaynaklanıyordu. Hoşuna gitmeyen bir yemeği yemek zorunda kalan birinin güle oynaya yemesini beklemek ne kadar aptalca ise; istemediği bir adamla evlenmek zorunda kalan birinin mutlu görünmeye çalışması o kadar aptalca olmalıydı. Kızların naz olarak değerlendirilen davranışlarının manası bundan ibaretti. Üstelik tecavüzden zerre kadar farkı olmayan bir evliliğe zorla itilen bir genç kızın gülmesi psikopatlıktan başka nasıl açıklanabilirdi.
Fakat işte mahalle bilinci, sürü zihniyeti bu durumu bal gibi bildiği hâlde bilmezden gelmeyi çıkarına uygun görüyordu. Yoksa özellikle kendi başından da böyle bir evlilik geçmiş olan kadınlar en azından bunu bilmeliydi. Belki kıskançlıktan belki erkek egemenliğine kayıtsız şartsız boyun eğişlerinden olsa gerek unutmuş gibi yapmaya çalışıyor; üstelik zoraki evliliğe karşı beliren tiksintiyi naz olarak değerlendiriyorlardı.
Erkek cephesini irdelemek bile boşa zaman kaybı olarak kabul edilebilirdi. Erkeğe göre naza bile gerek yoktu. Evin erkeği babaydı. Toplum babayı öyle muhteşem yetkilerle donatmıştı ki, Mısır Firavunları kadar forsu vardı bu hâliyle. Üstelik erkek elinden çıkan gelenek görenekler ve töreler babaya Göksel mührü vurmayı da ihmal etmemişti. Baba bu hâliyle bir Göksel kudretin halifesi sayılabilirdi.
Bu durum dünyanın her karışında ve tarihin her safhasında üç aşağı beş yukarı böyleydi. Baba otoritesine karşı gelmek bir nevi toplum düzenine karşı gelmekti. Göksel otoriteye karşı gelmekti hatta… Babaya karşı gelmenin bundan sonraki yaşam formundaki cezası öyle yenilir yutulur cinsten değildi. Kocanın otoritesi de hemen hemen aynı mantık ve yaptırımlara dayanıyordu.
Böyle bir ortamda fikri alınmadan evlendirilmeye çalışılan kız için zorla evlendiriliyor tabiri kullanılamazdı. Değil mi ki baba öyle uygun görmüştü. Her şeyin en iyisini, en doğrusunu Tanrı’nın izniyle baba elbette kızından daha iyi bilirdi. Dolayısıyla baba eğer kızını biriyle kendi kararı doğrultusunda evlendirmek istiyorsa, bu hal kızı için zorlamadan ziyade ele geçmez bir lütuf olarak değerlendirilmeliydi.
Az çok kendi isteğine uyan bir evlilik şansı yakalayanlar ise babalarının ve büyüklerinin yanında kızların fikir ve görüş beyan etmeleri edep dışı sayıldığı için sessiz kalırlardı. Birini sevmek, âşık olmak onunla evlenmek istemek kızlara verilmiş haklardan değildi. Kızın ruhu yoktu ki âşık olsun.
Bütün bedeni erkeği yoldan çıkarmak üzere şekillendirilen bir varlığa böyle haklar tanımak toplumların ve insanlığın top yekûn helak olmasına sebep olabilirdi. Başımıza taş yağardı taş! Tarihte kadın yüzünden helak olan nice toplum vardı. Böyle yapan bir kız, toplum tarafından hoş karşılanmaz. Bilakis namus ve ahlakından şüpheye düşülmesine sebep olurdu.
Hamdi sözü fazla uzatma taraftarı görünmüyor. Bu vakitten sonra Rıfat’la polemiğe girmenin piyasayı düşüreceği kanaatini taşıyordu. Mal belliydi. Ve böyle bir malın en azından en yakın çevresinde benzerinin olmadığı gün gibi aşikârdı. Böylesi mal, Rıfat gibi keresteye ucuza bile gidiyordu.
“Bizim dememiz bu minval üzeredir Rıfat Bey kardeşim. Daha söze hacet yoktur. Artık karar senin. Var git bir iyi düşün. Yalnız çok beklemeye gelmez, nazik iştir bu iş. Kararını tez ver.”








Serdar Adem



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6151
2 Firari Fırtına 4218
3 Mustafa Ermişcan 3404
4 Hasan Tabak 3292
5 Nermin Gömleksizoğlu 3000
6 Uğur Kesim 2901
7 Sibel Kaya 2726
8 Enes Evci 2423
9 Ömer Faruk Hüsmüllü 2359
10 E.J.D.E.R *tY 2213

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:337 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com