Romanlar

İçimdeki Şeytan 3 İkinci adam Yayınları Bişkek 2014
Okunma: 83
Serdar Adem - Mesaj Gönder


3 Namus Meselesi

Kasabalı düşünmeyi sevmezdi. Neden ve ne zamandan beri bu böyledir bilen yoktu zaten. Böyle bir dertleri de yoktu. Nasıl olsa muhtarlar, hoca efendiler, öğretmenler ya da ağalar onlar adına düşünüyordu. Hatta gerekenden çok daha fazlasını düşünüyordu. Bir de kasabalının düşünmesi pişmiş aşa su katmak kadar abesle iştigal olurdu.
Rıfat’ın evlenme meselesi de aynı yolla halledilmeliydi. Alışılmışın dışına çıkmaya ne gerek ne de zaman vardı.
Kasabalı kendi adına düşünenlerin kapısını aşındırmaya çoktan başlamıştı bile. Fakat bu sefer istedikleri gibi olmadı. Öncelik imamlardaydı. Kasabanın beş mahallesinin de birer camisi vardı. Hiçbirinin istenen düzeyde müşterisi olmasa da adettendi; bir mahalle kurulmuşsa, cami mutlaka yapılırdı.
Bu sefer imamların kapısına yüz sürenler neredeyse elleri boş dönmüş. İstediklerini bulamamışlardı. İmamlar törelere karşı cephe açmayı göze alamadılar. Ama halkı da tamamen eli boş göndermek istemedikleri için meseleyi Şıh’a havale ettiler. Kendileri devlet memuru oldukları için yapabilecekleri bir yere kadardı.
Hepsinin kurulu bir düzeni vardı. Aralarında belki en kötüsü kasabaya yeni eklenen ve Yenimahalle adı verilen semtin imamıydı. Mahallenin nüfusu az olduğu için doğru dürüst yan yapamamıştı. Ama en azından beş sağmal inek vermişti çobana. Kırk kadar da koyunu vardı yaylımda. Kurbana iyi bir vaaz çeker de malın tamamını okutabilirse, diğerlerine bir ölçüde yaklaşabilirdi.
O ve diğerleri ekmeklerine yağ süren bu düzenden mahrum kalmak istemiyorlardı. Mevlit okuyorlar, ölü yıkıyorlar, nikâh kıyıyorlar ya da mezarlıkta Kuran okuyorlardı. Bunların hepsinin bir karşılığı vardı. Ve bugün altlarında en azından bir araba, büyük şehirlerde kafalarına göre düzenlenmiş bir evleri varsa, bunu bu ekstralara borçluydular. Ve ne olursa olsun bu tür ekstraları kaybetmeyi hiçbiri göze alamazdı.
Onun içi kapılarına yüz süren kasabalıyı tatlı dille başlarından savmayı bildiler. Kendilerine yönelen ümitleri Şıh Hazretleri’ne havale ederek bu badireyi de kazasız belasız atlatmayı bildiler.
Şıh Hazretleri’nin bir dediği iki edilmez; ağzından çıkan her söz şeksiz şüphesiz keramet kabul edilirdi. Şıh Hazretleri’nin adı bile tek başına telaffuz edilemezdi. Değil ki onun yanlış bir karar verdiğinden şüphe duyulsun. Kasabalı gerçekten inanır mı inanmaz mı bunu kimse bilemez. Ama kasabanın bir muhtara ihtiyacı olduğu kadar gayb âlemiyle irtibatını kısa yoldan kurabilecek bir ara kablosuna yani Şıh’a da ihtiyacı vardı. Bu, tarihten önce böyleydi, bundan sonra değişmesi de imkânsız ve gereksiz görünüyordu.
Şıh küçük yaşta öksüz kalmış, çocukluk dönemi açlık ve sefaletle geçmişti. Doğru dürüst bir çocukluk yaşayamamış. Müzmin muhtaçlığı yüzünden hayata ve insanlara karşı yüreğinin derinlerinde, kendisine bile itiraf etmekte güçlük çektiği bir nefret hissi, pusuya durmuş bir kobra gibi çöreklenmişti.
Açlık ve sefalet en çok da zekâsının keskinleşmesine yaramıştı. Bir duyduğunu asla unutmazdı. Okuma mokuma hak getire. Yiyecek ekmek bulamazken bir de okula gitmesini beklemek ne mümkün. Babasını kaybettiğinde ilkokul üçüncü sınıfa devam etmekteydi. Yedi kardeştiler. Nenesi, dedesi, amcası dâhil on iki kişi tek bir kişinin eline bakmak zorundaydı. O kişinin de düzenli bir işi yoktu. İkinci Dünya Savaşı yıllarıydı. Elinde imkânı olanların bile dara düştüğü yokluk yılları…
Babası yaşarken zaten durumları pekiyi sayılmazdı. Borç harç bir şekilde okumak sayılırsa işte okumaya çalışıyordu. Babasının ani vefatıyla üçüncü sınıfı bitirmesine bile fırsatı olmamıştı. Onun için Şıh Hazretleri okur fakat yazamazdı. Yazısı hiyeroglifi hatırlatır. Bu bile fasulye ya da yumurtadaki lekeleri ilahi mesaj görmeye yatkın kasabalı tarafından keramet olarak görülürdü.
Bir şeye benzemeyen el yazısının her okuyan tarafından başka türlü okunması bu kerametin kendi paylarına tezahürü olarak değerlendirilirdi. Tavuk yazsa kavun mu tavuk mu belli olmazdı. Kasabalı bu hâli alfabe bilmediğine değil de kendilerine şifreli bir mesaj vermeye çalıştığına yorardı.
Arapçası da hemen hemen aynı durumdaydı. Ezberi tahminlerin çok üzerinde kuvvetli olduğu için bir duyduğunu bir daha unutmaz. Çoğu zaman kitaba bakıyor gibi yaparak ezbere okurdu. Kitaba bakmamaktan kaynaklanan bir serbestlikle dua okurken kendi ekseni etrafında ritmik salınımlar yaparak huşu semalarında uçtuğu izlenimini verirdi.
Başka hiçbir kitaptan okumaz, her sayfasında ezberini çağrıştıracak birtakım işaretler olan kendi kitabını sürekli yanında taşırdı. Tüm kitabı ezbere biliyor olsa da genellikle kafiyesi kolay akılda kalan, etkileyici ve ölümle ilgili olan duaları tercih ederdi. Böylece akıl almaz derecede kendisine bağlı bir taraftar kitlesine sahip olmuştu.
Kasabada ona karşı durabilecek bir güç yoktu. Her ne kadar ağaları ve muhtarları karşısına almamaya çalışsa da küçük bir ihtimal aralarında vuku bulabilecek herhangi bir ihtilafta ne muhtarlar ne de ağalar Şıh Hazretleri’ne açıkça cephe almaya cesaret edemezlerdi. Aralarındaki ihtilafı genellikle Şıh Hazretleri’ne bir mevlit okutarak çözerlerdi. Hediyesi oldukça yüklü bir mevlit…
Arapça ve ilmihal bilgisini imamları dinleyerek takviye ettiğini kendisinden başka kimse bilmiyordu. Cuma namazlarında her sefer başka bir camiye gider. Soran olursa:
“Bakalım hoca efendiler millete doğruyu anlatıyorlar mı gözlerimizle görelim, derdi.
Ve şimdi kasabalı ondan Rıfat ile Meliha’nın evlenmesine mani olmasını istiyordu. Daha doğrusu hoca efendilerden istemişlerdi önce. Fakat altından kalkamayacaklarına karar veren hocalar onu işaret etmişlerdi.
Doğrusu façaları yememişti. Bu öyle minberden ona buna kurusıkı atmaya, onu bunu dinsizlikle suçlamaya hiç benzemiyordu. Neticede Rıfat Ağa’yı alacaklardı karşılarına. Rıfat Ağa yeri geldiğinde devletten güçlüydü. Devlet içinde devletti. Hükümetler yöneticiler değişir ama Rıfat Ağalar sabit kalırdı.
Şıh böyle eften püften bir konuda öne düşmekten hiç memnun kalmamıştı. Ona kalsa kim ne halt yerse yesindi. Alan razı veren razıysa dahi nikâh da kıyılmışsa; yani ortada alenen bir günah yoksa böyle dünyalık işlerle uğraşmayı kendine angarya olarak kabul ediyordu.
Ne çare ki bu sefer tüm kasabalı sıkıntı içindeydi. Başka zaman olsa dünyalık kabul ederek önemsemeyeceği bu tür bir olay, herkesi ilgilendirince ister istemez müdahale etmek zorunda kaldı.
Bu arada hoca efendilere de gönül koymuştu. Kendi ellerini taşın altına sokmak yerine kendisi gibi büyük bir şahsiyeti ortaya sürmelerine mutlaka gerekli cevabı, zamanı gelince verecekti.
Hayatının sonuna kadar ne zaman bu mesele aklına gelse ileriye dönük kurusıkı bir temenni dökülürdü dudaklarından:
“Ulan godoşlar, ben de bu kasabanın Şıh’ıysam; bunun hesabını nasıl olsa sorarım ben size!”
Sıra Hamdi’yi evinde ziyarete gelmişti. Bu iş merkez mahallesi muhtarına düşmüştü. Onun da kaçarı yoktu. Bir kere Hamdi mahallesinde ikamet ediyordu. Seçimlerde Hamdi’nin desteğini unutması mümkün değildi. Böyle bir şey siyasi hayatının sonu demekti. Bir diğer sebep, muhtarlar arasında seçmen sayısı bakımdan en önde geliyordu. Bu üstünlük ona halk arasında belediye başkan yardımcısı kadar itibar kazandırıyordu. Taraflar Şıh’tan sonra en çok onun kararlarına itibar ederdi.
Öğretmeni yanlarına almayı muhtar akıl etmişti. Sonuçta Meliha’nın öğretmeniydi. Üstelik en sevdiği öğretmeni. Kaç zamandır öğretmenin Meliha’nın eğitimiyle yakından ilgilendiği kulağına çalınmıştı. Belki bu sefer söylemek isteyip de politika gereği söyleyemeyeceklerini öğretmene söyletebilirse; sorunu iki tarafın öfkesine muhatap olmadan atlatabilirdi.
Muhtar Hamdi’ye her ne kadar gebe olsa da Rıfat’a karşı cephe açmak işine gelmiyordu. Rıfat’ın ne kadar acımasız ve cin fikirli olduğunu kasabada belki en iyi bilen muhtardı. Onun için bu angarya işi iki ucu boklu değnek olarak görüyor. Siyasi zekâsına güvenerek Şıh’ı ve öğretmeni maşa olarak kullanmak istiyordu.
Bütün mesele öğretmenle baş başa konuşmaktan geçiyordu. Hamdi’yi ziyaret etmeden önce söylemek isteyip de söyleyemeyeceklerini öğretmene bir iyice belletmek gerektiğine karar verdi. Derin bir of çektikten sonra randevu almak üzere Şıh Hazretleri’nin evine doğru yöneldi.
Kasaba yayık ayranı gibi çalkalanıyor. İçten içe kaynıyordu. Derin bir huzursuzluk girmedik çatı, esmedik ocak bırakmamıştı. Her hangi iki kişi bir şekilde yan yana gelmiş fısıldaşıyorsa mutlaka Rıfat ve Meliha’dan bahsediyor. Kasaba adeta Meliha ile Rıfat’ın evliliğiyle yatıyor, yine aynı konuyla kalkıyordu.
Hamdi yapacağını yapmıştı sonunda. Siz misiniz bugüne kadar Hamdi’yi adam yerine koymayan? Siz misiniz en basit sohbetlerde bile fikrine danışmayan? İşte yırtık yaka mintanlı, rengi eskimekten mi sarardığı ilk bakışta belli olmayan pörsümüş ceketli, çemen kokan kasketli Hamdi Efendi, kasabaya bir daha asla unutamayacağı bir gol atmıştı.
Gol atmaktan öte kasabanın pişmiş aşına su katmıştı. Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Özellikle gençler için bundan sonrası karanlığa gebeydi. Gençler ya evlenmeyecek ya da ortaokul çağlarından itibaren yemeyip içmeyip eşek gibi çalışarak başlık parası biriktireceklerdi.
Eskiden üç beş bini geçmeyen başlık, Hamdi sayesinde yirmi bine tırmanmış. Kasaba şartlarında bunun altından kalkabilecek kimse neredeyse kalmamıştı. Nasıl kalsın ki? Kasabada hemen herkes borca yaşardı. Bu borç devlete olurdu, ağaya olurdu, mahalle bakkalına olurdu. Hatta şehre işi düşen kasabalı borcundan tanırdı.
Dişini çektiren gelecek hasattan borca girerdi. Şalvarlık, dimilik kumaş, halı, kilim ya da perde almak zorunda kalan, ahırdaki buzağılayacak ineğin yavrusunu ya da anasını ipotek verirdi. Geleceğin sürekli ipotek edildiği kasaba hayatında bu derece yükselen başlık parası erkek çocuklarının ve ailelerinin geleceklerini neredeyse yokluğa yaklaştırmıştı.
Düğünün vakti olmaz. Her ne kadar yaz aylarında yoğunlaşsa da yılın her ayında az ya da çok mutlaka evlenen çıkardı. Şu anda bile düğün sırası bekleyen bir dolu kesilmiş sözler, yapılmış nişanlar, yakılan kınalar vardı. Bunlar durumu ne olacaktı? Piyasanın yangın yerine döneceğini sezinleyen oğlan tarafı bir yandan kız tarafının suyuna giderken diğer taraftan belli etmeden acele etmeye çalışıyor. Kız tarafı ise malı çok ucuza vermenin pişmanlığıyla daha uygun bir müşterinin gelmesi için alenen hayıflanıyordu.
Herkes diken üstündeydi. Bu hava birtakım bozguncuların işine yarıyordu. Hevesi kursağında kalanlar, kasabalıdan alacağı olanlar iş başı yapmış; ortalığı daha da karıştırmanın peşindeydiler. Birbirleriyle bitmemiş hesabı olanlar defterlerini yeniden açarak unutulmuş hesapları yeniden denkleştirme peşine düşmüşlerdi.
Topal Bayram’ın oğlu sarhoş İsmail göçüyor dendi. Kasaba fırtına yemiş buğday tarlası gibi derinden sarsıldı. Çoktandır ilk defa kasaba göç veriyordu. Kasabalık hakkını kaybetmemek için son yıllarda göç vermemeye dikkat eden Belbaşı kan kaybetmeye başlamıştı. Devamı gelirse ilk seçimlerde kasabalıklarını kaybedeceklerdi. Kasabalığı kaybetmek demek, hak etsin etmesin devletten akan kaynağın kuruması demekti. Belediyede sürekli ya da dönemlik çalışan yirmi dört kişinin işsiz kalması, yani bir o kadar ocağın sönmesi demekti.
Beş oğlan bir kız babası İsmail, bıyıkları terleyen oğullarını gördükçe kara kara düşünür olmuştu. Topu topu bir kızı vardı. Kaça satarsa satsın oğlanlarının başlığına denkleştiremeyecekti. Mesele bir başlıkla bitse gene iyi. Kız tarafının yedirilmesi, içirilmesi, giydirilmesi derken astarı yüzünü geçer oluyordu. Hele son olay yangına benzin dökmekten beterdi. Tek çare kalıyordu geriye, kaçırmak. İki oğlunu şehre çalışmaya gönderdikten sonra daha fazla düşünmesine gerek olmadığına hükmetti.
İsmail, oğullarının da yardımıyla kendine bir iş ayarlamış şehre göçmeye karar vermişti. En azından şehirde başlık yoktu. İnsanı bu kadar sıkboğaz eden töreler şehirde o kadar etkili olamıyordu. Zaten orada da çok durma niyetinde değildi. Oğulları biraz daha palazlanıp Antalya’ya kapağı bir atsalar gerisi çorap söküğü gibi gelirdi.
Şehrin dışında bir ev tutmuşlar. Hemşerilerinin iki odalı gecekondusunu kiralamışlardı. Başka türlüsüne güçleri şimdilik yetmezdi. Oturdukları eve göz kulak olmak şartıyla cüzi bir miktar kira vereceklerdi. Belediye arsaları adıyla anılan semt, şehir merkezine yirmi beş dakika mesafedeydi.
Ev, yapı itibariyle kasabadaki evlerine benziyordu. Birkaç önemli fark vardı aralarında. Bu ev tek katlıydı ve oda sayısı da diğerine göre daha azdı. Yalnız kabullenmekte zorlandıkları bir fark daha vardı ki, buna nasıl alışacaklarını bilemiyorlardı. Tuvalet bahçede değil evin içindeydi.
Evde kalan olmuş mu diye her şey baştan aşağı tekrar kontrol edildi. Ahırdaki ipotekli iki inek, bir at ve altı koyun at arabasıyla beraber borçlarını bir kısmını karşılamak amacıyla komşuya satılmıştı. Sadece tavukları almışlardı yanlarına. Şehir evinde tavuktan başka bir şey beslemelerinin imkânı yoktu.
Şoför kamyonetin kasasını kapatırken herkesin duyacağı şekilde seslendi:
“Unuttuğunuz bir şey var mı, kapatıyorum!”
“Kapat artık kapat. Tamam, kalmadı bir şey.”
“Tamam, Hanife abla, ben gidiyorum İsmail Abi. Şehirde görüşürüz artık.”
“Haydi, güle güle… Selametle...”
Hanife bir an kendi eşyalarını değil de tabut uğurluyormuş sanarak sulu sepken ağlamaya başladı. Ağzı da durmuyor, atılmaya hazır kurşun gibi yuvasında bekleyen gözyaşlarına eşlik ediyordu:
“Ocağımızı kendi ellerimizle söndürmek mi vardı kaderde? Bugünleri de mi görecektik? Hay senin boyun posun devrile Hamdi? Boynun altında kalsın e mi?”
“Hamdi’nin ne suçu var lan avrat? Ah edeceksen Rıfat boynuzlusuna et! Yıllardır üç kuruş parasıyla hayatı milletle zehir ettiği yetmiyormuş gibi milletin karısına kızına el atar oldu boyu devrilesice.”
“Lan herif Hamdi sümsüğünün hiç mi suçu yoktur? Kahve köşelerinde kızını pazarlayan o değil miydi? Sen deyip dururdun ya, bulursa Hamdi bulur kızına en iyi müşteriyi diye! Hamdi akıllı adam diyen sen değil miydin lan koca öküz, ne çabuk unuttun?”
İsmail unutmaya unutmamıştı tabii. Ama işine gelmediği için unutmuş gibi yapmıştı. Aynı müşteri onun ayağına gelmiş olsa gözünü bile kırpmadan kızını satardı. Şöyle beş oğlunun yerine beş kızı olsaydı da tanesini on, on beşten satıverse fena mı olurdu? O zaman göçmesine bile gerek kalmazdı. Ama yoktu işte kör olası. Olanı da bakalım kaça satacaktı…
“Deli mi belledin beni lan eksik etek? Bir gramlık beyninnen ne zamandan beri akıl verir oldun? Unutmaya unutmadım helbet. Lakin sen olsan, elinde ay parçası gibi bir kızın olsa, müşteri de ayağına kadar gelip yirmi bin pangınotu saysa yok mu derdin? Paranın yüzü sıcaktır. Sok bunu o kalın kafana.”
İsmail’le beraber kasabadan bir yığın ümit ve beklenti de göçüyordu. Geleceğe ciro edilmiş planlar, dualara havale edilmiş istekler ve daha neler neler… İsmail tek başına gitmiyor, peşinde hayallerini ve emellerini de sürüklüyordu. Sadece onun değil. Karısının kızlarının hayallerini de. Ve onların hayallerine ortak olan, bildiği ya da bilmediği bir yığın insanın hayalini de peşine takmış götürüyordu İsmail.
Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Olamazdı.


Kapı önündeki balkonda rahatı bozulan Hamdi, ayağa kalkarken bütün nefretini yüklediği okkalı bir tükürük fırlattı bahçeye. Kendi kendine söylenerek içeri yöneldi:
“Ne işi varmış Şıh Hazretleri’nin bizde?”
Ayakkabılarını kapı önündeki muşambaya yangından kaçar gibi çıkardı. Eşiği atlarken biraz önce içtiğini unutarak elini gömlek cebinde götürdü. Sigara paketini çıkardı. Mutlak inanırın ayindeki memnuniyetiyle bir süre paketi okşadıktan sonra, bir çöp sigarayı parmaklarının arasına aldı. Öbür eliyle paketi yerine yerleştirdi. Sigarayı dudaklarının arasına koydu. Bütün bu hareketler, en az içmek kadar mutlu ediyordu. Pantolon cebinden çıkardığı çakmağı bir iki kere deneme yaptıktan sonra ateşledi. Ateşin maviden kırmızıya dönen renk armonisini seyrederken otomatik hareketlerle sigarasını yaktı. İlk yudumunu iftar sigarası gibi bir süre ciğerlerinin derinliklerinde hapsetti. Sonra Şıh Hazretleri’nin yüzüne tükürüyormuş gibi nefretle bıraktı.
Bir fırsat, bir yol daha doğrusu bir bahane arıyordu evden kaçmak için. Oldum olası hacıdan hocadan nefret ederdi. Bu sefer eve gelecekler arasında muhtar ve öğretmen de vardı ama ne fark ederdi? Hiçbirisiyle arasında en ufak bir ortak nokta yoktu ki…
Hayatına kitap değil doğru dürüst bir sayfa bile girmemişti bu güne kadar. Görünürde bundan hiç pişman değildi. Bütün canlıların temel içgüdüsü olan kendini beğenmişlik saplantısı, zaman zaman vicdanının derinliklerinden artezyen gibi fışkırmaya çalışan pişmanlık duygularını farkına bile varamadan acımazsızca bastırıyordu.
Okuma çağındayken eğitim görmeye fırsat bulamamıştı. Kadir Efendi, Allah gani gani rahmet etsin kendi hâlinde karıncaezmez bir adamdı. Ama cahil bir adamdı. Gerçi cehaletinden gocunduğunu gören olmamıştı. Harf inkılâbının ateşli yıllarında Aliler Mektebi’nde okuma yazma öğrenmişti. Okumanın sadakasını zekâtını ömrünün sonuna kadar sadece iki kitabı kör topal okumaya çalışarak verdiğini sanmıştı. Zaten öyle de çekti gitti bu dünyadan. Toprağı bol olsun. Allah mekânını cennet eylesin.
Kadir Efendi diyorduk… Kadir Efendi’nin tarla tapan kara saban, birkaç baş da maldan başka bir uğraşısı yoktu. Tarla tapan işi malum belli zamanlarda olur. Kışın genelde yapacak iş kalmaz. Günde beş vakit namaz, üç öğün yemek olmasa bu insanların yaşadığına hükmetmek zordu.
Kışın malum, geceler uzun. Kadir Efendi toplum içinde adam olamamanın acısını karısından çıkarıyordu. Zavallı kadın doğurmaktan patates çuvalına dönmüş. Öyle ki eski hâlini kendisi bile hatırlayamaz hâle gelmişti. Sonuçta dokuz kardeş bir de kendisi… Bütün imkânsızlıklara rağmen on çocuk. Neslini devam ettirtmek tek iftihar kaynağıydı. Adam olamamıştı ama kim bilir belki gelecekte onun o mübarek dölünden gelme birileri adam olacak ve adını yaşatacaktı.
O döl ki, yüzyılların yüklediği kutsallığı omuzlarında taşımaktaydı. Her ne kadar kirli yakalı gömlek ve çorap gibi geçirilmiş izlenimi veren tiftiklenmiş bir kazak ikilisinin üzerine yenleri pörsümüş ceket konduran omuzları düşük insanlardan kaynaklansa da, damlası dahi ziyan edilemez bir döldü. İçeriğinde evrenin tüm günahlarını içeren narsisizm tohumunu saklıyordu. Kendini beğendiği için öncesi ve sonrasını beğenen, kendini sevdiği için kendine benzeyenleri seven ve kendi çıkarları uğruna çevresini kana bulamaktan çekinmeyen bu döl, devamını sağlamak için neler yapmayacaktı neler…
Niyet ne olursa olsun o kutsal dölden adam çıkma ihtimali neredeyse piyangodan büyük ikramiyeyi yakalamak kadar akla aykırı bir durumun ifadesiydi. Zaten ilk nesli başta Kadir Efendi’nin kendisi telef etmişti. Doğan her çocuğun rızkını Allah verir diye kendini avutsa da aile büyükleriyle beraber on üç kişilik ailenin geçimi bir türlü sağlanamıyordu. Borçlar harçlar yüzünden insan içine çıkamamak bir yana, içinde yaşanan hayat şartları insana yakışır bir hal asla değildi.
Bu durumun iki çıkış noktası vardı. Ama bunların ikisinde de çalışmak ve emek sarf etmek yoktu. Bunlardan biri kızları memeleri elma boyuna erişti mi pazarlamak, ikincisi erkek çocuklarını bıyıkları terledi mi inşaatlarda çalışmaya göndermekti.
Hamdi baştan dördüncüydü. İki ablası on altı ve on yedisinde kendilerine danışılmadan en yüksek başlık verene satılmışlardı. Gelenekler dölün devamına faydası olmadığı için ailenin yüz karası olan kadının etinden bir sefere mahsus da olsa en verimli bir şekilde yararlanabilmek için öyle katı kurallar getirmişti ki… Bu kara kaderden yirmi birinci yüz yılın arifesinde bile kurtulmak diye bir ihtimali gece rüyalarında görseler inanamazlardı.
Ablalarının eti bir süre aileye bolluk getirse de kısa zamanda tekrar eski günlerine dönmek zorunda kalmışlardı. Tarla işinde talim ettirilerek güçlenmesi sağlanan abisi Antalya’ya gönderildi. Daha doğrusu buna göndermek değil, sürgün demek daha doğru olurdu. Fakat Antalya’daki mevsimlik inşaat işinden gelen üç beş kuruş bolluk getirmeye yetmiyordu.
Bir yandan kutsal döl, iki abladan sonra rızkını Allah verir bahanesiyle aileye bir üye daha kazandırmıştı. Bu arada ailenin diğer fertleri de büyümüş ve ihtiyaçları artmıştı. Bir kurbana daha ihtiyaç vardı. O kurban da elbette ki, orta üçüncü sınıfa giden Hamdi olacaktı.
Hamdi ne zamandan beri kaderini göğüslemesi için hazırlanıyordu. Tarlaya tapana gönderilerek bileklerinin güçlenmesi sağlanıyor. Okulla bağlantısı sıra işgali pozisyonuna getiriliyordu. Kaderini bilen Hamdi diğer akranları gibi okuldan soğuyor, kurban bayramını bekleyen kurbanlık gibi sürgüne gönderileceği o günü bekliyordu.
Bıraksalar okur muydu? Buna kendisi de emin değildi. Hiçbir zaman olamayacaktı. Ama bildiği bir şey vardı ki, belki okuyamadığı için okumaktan ve okuyanlardan hiç hoşlanmıyordu. Her ne kadar bu duygunun yanlış olduğunun farkına vararak bastırmaya çalışsa da bunu hayatının hiçbir döneminde tam anlamıyla beceremeyecekti.
Pörsümüş yakalı gömleği ve çoraba benzeyen, bağırsakları dışarıda kazağıyla, sıfır hükmündeki her on yıla derin kırmızı çizgilerle damgasını vuran paralel çizgilerden antiklinal dağ eteklerini andıran ensesiyle adamlıktan uzaklığı ölçüsünde nefreti çığlaşıyor. Sonun kaçınılmaz olduğu noktada kadere boyun eğdiren keskin bir teslimiyetle kendi çığının altında kalmaktan kaçınmıyor. Gün ışığına hasreti ölçüsünde nefreti kök salıyor. Kuruntu sancıları tomurcuklanıyordu.
“Şıh Hazretleri gelecekmiş, hıhhh!” dedi içinden. “Ne halt yemeye gelecekse?”
Bahane bulamamanın sıkıntısıyla alnında tomurcuklanan terleri buruşuk mendiliyle ağır hareketlerle silerken Necla’nın heyecanlı haykırışıyla irkildi.
“Anaaa! Şıh geliyooo gıız! Yanında Salih öğretmenle muhtar da var!”
Bu ses evin içinde Musa’nın Tur’da duyduğu ses kadar derin etki yaratmıştı. Hızla merdivenleri tırmanarak üst kata erişen bu heyecan fırtınası, Meliha’nın kapısının boşluklarından sızarak tüm odayı ümit yakamozlarıyla doldurmuştu. İçindeki katranlaşmış ümitsizlikle kıyasıya bir mücadeleye girişen ümit dalgaları zamanın dona yazan şu dakikasında bir an için olsun Meliha’yı rahatlatmaya yetmişti.
Taşlığı aşmaya çalışan adımlara refakat eden geçici saadet saniyeleri hiç bitmesin istiyordu. İlk defa cümle kapısıyla evin arasının ne kadar kısa olduğunun farkına varmıştı. Bir iki adım daha uzun olması için neler vermezdi. Zaman ne kadar yavaşlarsa istemediği o gün o kadar geç gelecekti. Çok değil, sadece bir iki adım daha. Çok şey mi istiyordu Tanrı’dan?
O mübarek adımların sadece ümidini besleyeceğini biliyordu. Ümitten ötesi diye bir şey yoktu ve olamazdı Meliha için. Bu alınyazısı dedikleri şey, bildik bir yazı değildi. Taşa oyulmuş bir yazı kadar kesin ve silinemezdi. Meliha için sadece şimdi vardı. Ve o şimdiye rengini veren ihtimalle kesişen ümidini kaybetmek istemiyordu. Onun için odanın içinde yankılanan adımların huzur veren sesinde geleceğe dair fallar açmaya başlamıştı.
Elbette istemesi gerekeni istemiyordu. İstemeye hakkı olduğunu sandığını isteyemiyordu. Buna hakkı olmadığını herkes gibi Meliha da biliyordu. Adam değildi İnsan değildi Çünkü erkekle eşit dizayn edilmemişti. Eksik yaratılmıştı, kusurlu ve günahlı yaratılmıştı.
Kendi vücudu üzerinde tasarruf hakkı yoktu. Onun adına babası ya da kocası tasarruf etme hakkına sahipti. Hatta bu da yetmiyor toplumun oto kontrolüne tabii olmak zorundaydı. Çünkü o bir kızdı. Ve yakında tam anlamıyla şeytan olacaktı.
Doğumu mutluluk getirmemişti ailesine. Bunu kız kardeşinin doğum gününden yaptığı kıyastan anlayabiliyordu. Hamdi Efendi o gün hayırlı olsun yönündeki dilek ve temennilerini yarım ağızla karşılamıştı. İmkân olsa belki boğacaktı kardeşini. Ama yasalar izin vermiyordu. Yoksa ne yirminci yüzyılın hümanist anlayışları ne inandığını iddia ettiği inancın tılsımlı söylemleri hiç mi hiç umurunda değildi. Yasalardı onu korkutan.
Odanın her köşesini ılık okşamalarla dolduran bu ses birkaç saniyelik saltanatı zarfında Meliha’ya ömrünün son günlerini yaşadığını bilen birinin ruh hâlini yaşatıyordu. O bir saniye tüm yaşanmamışlıkları, yaşanmaya aşermişlikleri çalı süpürgesi gibi odanın en ücra köşelerinde arayıp buluyor. Pervasız dalgalarla önüne katıp sürüklüyordu.
Bu adımlar kör pencereli, ürkek gecekondulara ümit vaat ediyor. Bu adımlar üzerine ölü toprağı serpilmiş hayatlara bir ihtimalin daha olduğunu hatırlatıyor. Bu adımlar kalemi kırılmış hayallere yeni bir sayfa açıyordu. Meliha’nın yerinde olanlar için bir saniyesi bile dünyalara bedeldi. Onun için rüyalardaki gibi zamanın uzayabildiği kadar uzamasını istiyordu.
Şıh Hazretleri, öğretmen bey ve muhtarın kapıda dikildiklerini gören Nevin Hanımın şaşkınlıkta ağzı bir karış açıldı. Durumunun görgüsüzlük olduğunun farkına hızla varan Nevin eliyle ağzını kapatmaya çalıştı. Kim bilir ne zamandır kapıda dikiliyorlar diye düşündü. Misafiri, hem de böylesi ağır misafiri kapıda bekletmek hangi kitapta yazardı.
Necla eşikte misafirlerle ayaküstü, hareketsiz bakışırken birden geri planda patlayan acı bir inleyiş ortalığı adeta aleve kesti.
“Lan herif, gevişini boz da bir yol misafirleri karşıla!”
Bir yandan da eliyle içeri davet etmeye çalışıyordu kontrolsüz bir telaşla
“Buyurun, buyurun Şıh Hazretleri, buyurun ağalar, buyurun. Kusurumuza bakmayın, bilemedik.”
Hamdi gevişinin bozulduğuna mı misafirlerin önünde her zamanki gibi karısının hakaretine maruz kaldığına mı yansın karar veremiyordu. Her hâliyle gelenlerden hoşlanmadığını belli etmeye çalışarak sedirden toparlanmaya çalıştı. Bir süre boş bakışlarla terliklerini aradı. Gayriihtiyari ellerini dudaklarına götürdü. Parmaklarının ve dudaklarının boş olduğuna iyice emin olduktan sonra gözleriyle sehpanın ve sedirin üzerinde sigara paketini arandı. Bir ara uzanır gibi olduysa da misafirlerin kapıda beklediğini hatırlayıp vazgeçti.
Muhtar ısrarla eşikten önce hocaların atlamasını bekliyordu.
“Aaa valla olmaz Şıh Hazretleri. Siz dururken bize önden gitmek düşer mi?”
Muhtar bu kısa tiyatroyla mahallede saygınlığının artacağına adı gibi emindi. Küçük yerleşim yerlerinde kimsenin başkasını izlemek ve kontrol etmekten başka bir işi, başka bir uğraşısı yoktur. Her an her yerde her ne olmuşsa, çok geçmeden bütün mahalleye yayılır. Nasıl bu kadar çabuk yayılabildiğini kimse akıl edemezdi.
Burada yaşanan ayaküstü tiyatro günlerce işsiz güçsüz mahalle kadınları arasında ballandıra ballandıra anlatılacak. Bilime ve inançlara saygısı gelecek seçimlerde oy oranını en azından korumasına yetecekti.
Yoksa kim takardı hoca efendileri. Tamam, belki ilk mektepten sonrasını görmemişti. Ama bugüne bugün halkın seçtiği bir muhtardı. Kolay mıydı muhtar olmak. Vali hazretleri bir şıhı ya da öğretmeni karşısına alıp konuşur muydu? Ya da belediye reisi? Ama o istediği zaman istediğiyle ruhsatsız görüşebiliyordu. Bunlar gibi kaç öğretmen, kendini şıh zanneden kaç hoca efendi vardı mahallede. Ama muhtar bir taneydi ve bir tane olacaktı.
“Geç muallim bey geç. İlme saygımız imanımız gereğidir.”
Nedense bir an, politika gereği abdestsiz kıldığı namazları hatırladı. Geleneksel pişmanlıkla derin tövbe estağfurullah çekti. Yaptığının son derece mantıklı bir hareket olduğuna hükmettikten sonra, kararını derin bir geniz temizliğiyle tasdik etti. Ceketinin yakalarını iki eliyle ensesinin üzerinde havalandırdıktan sonra, hindi gibi kurulmaya başladı.
Eşikten ilk atlayan öğretmen oldu. İmamın ve Şıh Hazretleri’nin dürtmelerine dayanamamış ilk giren olmaya karar vermişti. Muhtar siyasi entrikalarına, Şıh Hazretleri de akılla çelişen hurafelerine karşı durmaya çalışan öğretmeni yapay bir saygı göstergesiyle mahallenin gözünden düşürmeye çalışıyorlardı. Öğretmen göstermelik birinci olduğunun bal gibi farkındaydı ama bu kritik anda bunun mücadelesini yapmanın bir anlamı yoktu. Neticede genç bir kızın istikbali söz konusuydu. Meliha gibi dünya güzeli bir kızın… Meliha gibi bir içim su…
Hamdi yüz hatlarında karşılık bulmayan bir sevgi gösterisiyle hatasını telafi etmeye çalışıyordu. Neticede bu tiyatronun yorumları günlerce mahalle kadınlarının ağızlarında gevelenecekti. Burada yaşam mahalleyle bağlıydı. Mahallenin düzenine uymayanın yaşamaya hakkı da yoktu imkânı da…
Öğretmenler, mahalleyi dikkate almadan ders anlatamazlar; imamlar mahallenin hoşuna gitmeyen vaazlar veremezlerdi. Mahalle dindi, imandı, kanundu ve devletti. Hamdi gibi bir pervasız bile mahalleyi doğrudan doğruya karşısına alamazdı.
Nevin kadın olduğu için aralarındaki mesafeyi fazla kapatmadan ve sesinin saygı sınırlarını aşmamasına özellikle dikkat ederek misafirleri karşıladı:
“Ooo hangi rüzgâr attı sizi öğretmen bey! Bu ne şeref Şıh Hazretleri! Bu ne saadet muhtar ağa! Önceden haberimiz olaydı; böyle tedariksiz kalmazdık. Başımız eğik kalmıştır.”
Sözlerini başını önünden kaldırmadan hızla tamamladıktan sonra saçına başına çekidüzen vermek üzere dışarı seğirtti.
Muhtar eşikten atlayıp uzun çizmelerini muşambanın bir köşesine istiflerken öğretmen çoktan Hamdi’nin refakatinde kerevetin başköşesine yerleşmişti bile. Hamdi diğer misafirlerine de aynı göstermelik ilgiyi göstermek üzere geri seğirttiğinde muhtar, Hamdi’nin sahte yalakalığına sinirlenerek sövdüğü için tövbe istiğfar getirerek günah çıkarmakla meşguldü.
İyi bir politikacı yalanı iyi bilir. Zaten iyi bilemezse, politik ömrü kelebeğinki kadar olur. Onun için yalan söyleyeni hemen fark eder. Yalanı anında anlar ve hissederdi. Dolayısıyla Şıh’ın da öğretmenin de kendi söylediklerine bile tam anlamıyla inanmadıklarını başka bir ifadeyle yalan söylediklerini ses tonlarından, yüz ifadelerinden hissediyordu. Bu telepatik anlaşmanın hiçbir kitapta yeri yoktu. Tarif edilemediği gibi ispatı da mümkün değildi.
Muhtarı da asaletine layık bir köşeye oturttuktan sonra iki sediri görecek ama siyah beyaz ikinci el televizyondan da uzak olmayacak şekilde bir yer minderine bağdaş kuran Hamdi, gelenleri tekrar ama bu sefer kendi protokol sırasına göre sözle ağırladı:
“Meraba Muhtar ağa.”
“Meraba.”
“Meraba Öğretmen Bey.”
“Meraba.”
“Meraba Hoca Efendi.”
“Meraba.”
Şıh Hazretleri göstermelik de olsa, birinci olamadığına iyice içerlediği için böyle düzeni baştan aşağı bir daha kalaylamış, sonra çıkaracağı günahın sayısal değerini parmak hesabıyla tespit etmeye çalışıyordu. Ona göre estağfurullahın sayısını belirleyecekti.
Kapı ardında Hamdi’nin işinin bitmesini bekleyen Nevin Hanım bir yandan günah olduğu için mi, adet edindiği için mi yoksa çirkinliğinden utandığı için mi kestiremeden başörtüsünü saçının tek bir teli görünmeyecek şekilde örtmeye çalışırken diğer yandan hiç vakit kaybetmeden daldı içeri. Doğrudan Şıh’la başladı işe. Ne olsa cemaat ehliydi. Allah korkusu ve ahiret endişesi her şeyden ağır basıyordu Nevin’in çöl ve bozkırlarla işgal edilmiş daracık yüreğinde.
Doğrusu kadın bile olsa sıralamada birinci olmak, Şıh’ın hoşuna gitmiş, bir parça da olsa gururu tamir edilmişti. Yine de içini kemiren şüpheye uyarak Nevin’in utangaç gözlerinde bir şeyler aradı. Ne aradığını bilmiyor hata bilmekten korkuyordu. Allah’tan karşısında saygıdan titreyen viranenin gözlerinde hiçbir şey bulamamıştı. Derin bir oh çektikten sonra elini gayriihtiyari yeleğinin cebine götürdü. Bir süre Oltu tespihini arandı. Tespihin şalvarının arka cebinde olduğunu bildiği hâlde bir şeylerle uğraşmanın kendisi için daha hayırlı olacağına hükmederek aranmaya devam etti.
“Hoş geldin Öğretmen Bey’im.”
“Hoş bulduk Nevin Hanım.”
Nevin “Hanım” diye hitap edilmekten tarifi imkânsız bir keyif almış. Hanım kelimesi adeta bir yanardağ akıntısı gibi ruhunun derinliklerine kanata kanata akmış. Yüz yıllardır unutturulduğu için olmadığını sandığı bir takım tehlikeli duyguların uyanmasına sebep olmuştu.
“Hoş geldin Muhtar Ağa.”
Muhtar sona bırakılmaktan gocunmamıştı. Sebebini hatta suçunu biliyordu çünkü. Demek unutmamıştı Nevin ve unutmamakta ısrarlıydı. Nevin’in ne kadar inatçı ve belki de kindar bir kadın olduğunu düşündü. Yoksa gerçekten sevmiş miydi? Emin değildi. Delikanlı çağının deliliklerinden biriydi. Ama olan olmuş, üzerinden çok sular akmıştı. Buraya kadar uzatmanın, yaşanan bu kadar olaydan sonra eski defterleri karıştırmanın ne manası vardı ne de gereği.
Ama anlaşılan Nevin unutamıyordu. Belki unutmak istemiyordu. Muhtar her ne kadar çipil gözlerini sağa sola devirmeye çalışsa da bir anlık boşluğuna gelmiş Nevin ile aralarındaki perde kalkmıştı. Bütün vücudunu soğuk bir ter bastığını hisseden Muhtar, Ankebut bastığında yaptığı gibi dudaklarını kıpırdatarak içinde bulunduğu tutsaklıktan kurtulmaya çalışıyordu.
Yaşanan yaşanmıştı işte. Bu kadar uzatmanın manası neydi? O gün olanları bir kendi, bir Nevin, bir de Allah biliyordu. İşin günah kısmını Şıh Hazretleri temize çıkarmıştı zaten. Kadir geceleri sabaha kadar ibadet edince insan anadan doğmuş gibi olur demişti. Bu dünyada sırtı yere gelmeyen muhtara öbür dünyayı da bağışlayan, üstelik mümkün olan en kolay yoldan bağışlayan Şıh’a bu yüzden saygıyla karışık bir sevgi besliyordu.
Hamdi’den falan korktuğu yoktu. On altı, on yedi yaşındaki kızını pazara çıkaran Hamdi’nin namus anlayışı para karşısında güneş görmüş kar gibi erimeye mahkûmdu.
O zaman Nevin çok ama çok farklıydı. Karşısında duran şu virane nerede, bir içim su Nevin nerede… Kanının deli aktığı bir zamanda ne yapmışsa yapmıştı. Yerinde kim olsa aynını yapardı. Şimdiki hâliyle olsa aynısını yapar mıydı? Elbette ki hayır! Aklını peynir ekmekle yememişti.
Şuna bak şuna diye küçümser bir bakış fırlattı. Öyle bir bakış bakmıştı ki Nevin anlamakla kalmamış, yüreğinin derinliklerinde bir yerin sızlamaya, için için kanamaya başladığını hissetmişti.
Ne mihrap kalmış ne minare diye düşündü. Bir insan, bu kadar kısa sürede bu kadar nasıl değişebilirdi?” Acıyla karışık bir tiksintiyle baktığını anlamasını istemiyordu. Ama buna engel olamadığı gibi Nevin de hissetmiş olmanın üzüntüsüyle başını öne eğmiş kadınlara mahsus terbiye rolüne bürünmüştü.
Bu baş eğme kadının erkeğe ve büyüğe saygısının bir ifadesi gibi görünse de aslında iki cinsin birbirlerinden kaçma isteklerinden başka bir şey değildi. Sonuçta yaşlanan, yıpranan, çürüyen ve pörsüyen bedendi. Ruh denen şey her neyse, ne yaşlanır ne de bozulur. İlk günkü gibi tazeliğini, canlılığını korurdu. Dolayısıyla insan yedisinde neyse, yetmişinde aynıydı. Ne bir fazla, ne bir eksik…
Hamdi oflayıp puflamaya başladı. Nevin’in tek tek selamlaşmasına ne gerek vardı? Erkek görmesin, illaki gösterecek orasını burasını. İşi uzattıkça uzatıyor namussuz karı diye söylendi. Kıskandığından filan değil hani. “Ulan!” diye düşündü. “Şu acuzeyi kimden kıskanacam. Üç gün üç gece At Çayırı’nda çıplak yatsa, üzerine sinekten başka bir mahlûk konmaz.” Aslında mesele misafirleri boş yere oyalamasıydı. Nevin oyalamasa onları kısa yoldan postalamanın bir yolunu bulacağına inanıyordu.
Sahi bazen Nevin’in de At Çayırı’na gitmesini, hatta Adnan’ın Kahvesi’nden bir kırık bulmasını içinden geçirmiyor değildi. Belki o zaman kendine çekidüzen verir; kadına benzerdi. Kasabada evli barklı kadınların arasında o mübarek mekâna gidenler bir bakışta belli oluyordu. Ve bunu kocaları dâhil herkes biliyordu. Ama bilmezden geliyorlardı. Akşamları yataklarında yüzüne bakılabilecek bir kadın görebilmek adına bu danışıklı dövüşe göz yumuyorlardı.
Her ne kadar bir erkek hanzo ya da maganda olsa da karısının en azından yüzüne bakılacak kadar güzel olmasını ister ve beklerdi. Eşyanın tabiatı itibariyle bu istek gayet makul ve mantıklı sayılabilirdi. Çünkü genellikle evlenmeden önce kürdan gibi incecik olan kızlar, evliliğin üzerinden beş on sene geçmeden patates çuvalına dönüyorlardı.
Aynı şey kadın için de geçerliydi. Kocasını aldattığı için boşayanların çoğu aslında yataktaki yarışı kaybetme ihtimaline karşı ortaya çıkan yersiz bir korku ve endişeden bu yola sapmaktaydı. Yoksa artık memuriyete dönüşen ve rutine saplanan cinsel hayatın zevk vermediğinin onlar da farkındadır. Sadece o mu? Elbette değil. Aynı zamanda alışılmış isteksizlikten kaynaklanan bu cinsel sönüşün başka çayırlarda yemlenmeye çalışan kocalarının cinsel yaşam tarzı ve performansındaki olumlu değişimin de farkındadırlar.
İlk başlarda bulutların tepesine çıkaran bu durumdan akıl almaz keyif alan ama zamanla kadınlıkla alakası kalmayan ya da kendini öyle hisseden birinci eş kıskançlık batağına saplanır. Erkeğinin performansından yüzde yüz yararlanmak ister. Ama kadınlığı rendelenmiş bedeniyle bunda zerre kadar emeği olmadığını bir türlü kabul etmek istemez. Kocasını erkek moduna tekrar çeviren o kadına teşekkür etmek yerine akıl almaz bir düşmanlık beslerdi.
Kadını köleleştiren ve onu dört duvar arasına hapseden erkeğin durumu da kendi açısından pek iç açıcı sayılmazdı. Çoğunun kadınları gelenek ve inançların da etkisiyle kadınlıktan çıkmıştı. Onlarla değil aynı yatağı paylaşmak, aynı ortamda bulunmak bile eğer At Çayırı ya da kahve gibi yerler olmasa erkeği cinsel sapmalara sevk edebilirdi. Onun için bazı şeyleri görmezden gelmek zorundaydılar. Ve bu, mahallenin geneli için de böyleydi. Bu sayede mahalle biraz olsun rahatlamaya çalışırdı.
Bu oyuna göz yummadıkları takdirde soğan ve salça kokan, kat kat göbek yağları arasına gömülmüş, erkek gibi kıllı bir kadınla dört duvar arasında müebbede mahkûm olacaklardı. Her şeye rağmen bu kolay iş değildi. Erkek olmayı adam olmaktan hatta insanlıktan bile önemli kabul eden bir varlık için bu o kadar kolay kabul edilebilecek bir durum değildi.
Onun için de kahve köşelerine sığınarak, aklını ve benliğini toplumun önde giden şahsiyetlerine kadastro ederek, futbol ya da siyaset fanatizminde çayda şeker gibi eriyerek kadınlarından kaçanlar; nadiren de olsa birlikte olmak zorunda kaldıklarında dillerinde destan olan performanslarını takviye amacıyla gözlerini yumup başka kadınları hayal ederlerdi. Daha ileri gitme cesareti gösterenler, hayat arkadaşlarını At Çayırı’nda hayal ederek zirveye tırmanırlardı.
Oraya arada sırada bile olsa giden kadınları bir bakışta anlayabilirdiniz. Kadın olduklarını fark ettikleri için kendilerine çekidüzen vermeye çalışırlar. Hırçın ve itici karakterlerinden ayrılmaya başlarlardı. Üstelik bu bir anda olacak bir şey değildir. Zamanla ve yavaş yavaş olabilecek bir süreçti. Fakat daha ilk günden itibaren At Çayırı’na giden kadında bu mübarek mekânın maddi manevi olumlu etkileri görülmeye başlardı.
Namus cinayetleri kadının At Çayırı’na gittiği için değil, mahallenin bütün umursamazlığına rağmen oraya gittiği gün yüzüne çıktığında işleniyordu. İkiyüzlülüğe alışan bir toplum için gerçekle yüz yüze gelmek kadar dayanılmaz bir acı olamazdı. İşi bu boyuta getiren bir kadın için ölmek ne kadar doğalsa; erkek için namusunu temizlemek o kadar zorunluydu. Kadını köleleştirmenin doğal bir sonucu, erkek egemen dünyanın vazgeçilmez raconu…
Kim olsaydı onun yerinde belki aynı şeyi yapardı. Bu, yıllardır muhtarın sığındığı bahane tabyasıydı. Gençti, toydu. Nevin de farklı değildi. Üstelik istemediği bir adamla evlendirilmişti. Gelin olduğu yerde adam yerine konmuyor sürekli horlanıyordu. Kocası olacak boyu devrilesi de bir şeye benzese bari.
Zihninin derinliklerinden geçen mazi kırıntılarıyla oyalanırken elinin bıyıklarında olduğunu fark etti. Utandı. Her ne kadar karşısındakinin kadınlıkla uzaktan yakından bir ilgisi kalmamış olsa da üzerindeki örtüler bu acı gerçeğin anlaşılmasını engellediği için her ihtimale karşı yanlış anlaşılabilirdi. Üstelik Nevin evli bir kadındı ve böyle bir manzara toplum içindeki konumunu olumsuz etkileyebilirdi.
At çayırı genişti. Ve o çağda her ikisinin de başında yeller esiyordu. Ne olmuşsa işte böyle bir ortamda olmuştu. Pişman mıydı emin değildi. Ama tadı damağında kalmıştı. Bunu unutmanın ya da zamanı geri döndürmenin imkânı olmadığını düşünse de bakışlarıyla. ‘ Git artık, bırak yakamı!’ diyordu.
Hamdi erkek erkeğe kalmak için sigara paketini misafirlerine doğru gezdirmeye başladı. Şıh Hazretleri’ne de içmediğini bildiği hâlde ikram etti. Şıh doğal olarak reddetti. Her seferinde mesleğinden ve meşrebinden dolayı dünya güzelliklerinden yararlanamayışını bir sefer daha ve ısrarla yüzüne vurduğu için Hamdi’nin yüzüne nefretle baktı.
“Delibozuk!” dedi içinden. “İçmek isteyip de içemediğimi bildiği hâlde, sırf bu durumdan zevk almak için aynı şeyi tekrarlayıp duruyor teres.” Başka meslek mi yoktu da şıhlığı seçmişti. Suriye sınırı gibi ne yapsa ya bir harama takılıyordu, ya da bir mekruha… Bitkisel hayattan ne farkı vardı yaşadıklarının?
Gerçi gizliden gizliye yemediği nane yoktu. Ama kaçak köçek yaşamaktan bıkmış, yorulmuştu. Yoksa yaşadıklarından şikâyetçi değildi. Belki günah noktasında birtakım çekinceleri olabilirdi. Sonuçta günahlar sevaplar konusunu abartarak milletli gaza getiren kendisiydi. Abartılarının çoğunun hayal ürünü olduğunu ama çıkarlarının devamı açısından bin yıllardır devam eden geleneği sürdürdüğünün kendisi de farkındaydı. Onun için yaptıklarından neredeyse hiç pişman değildi. Mesele yaptıklarının mahallenin diline düşmemesinde düğümleniyordu.
Öğretmen sigarasını dudaklarına yerleştirirken ceketinin cebinde kibrit aramaya başladı. Muhtar biraz önce aklından geçenlerin utancıyla kendi tabakasından ikram etmek istedi. Bir sigara verirse Hamdi’nin karısı hakkında düşündüklerinden dolayı içinin biraz rahatlayacağını hissetti.
“Aaa valla olmaz muhtar, misafirimizsin şurada.”
Muhtar diretemedi. Diretecek cesareti göremedi kendinde. Ne yaptığını bilemeden bir sigara aldı. Ardından Hamdi’nin almasını bekledi. Hamdi yakmasa sigarasını yakacak mıydı onu bile tam olarak kestiremiyordu. Öğretmen çoktan yarılamıştı bile. Sigarayı içmiyor adeta emiyordu.
“Maşallah hızlısın öğretmen bey!
Öğretmen hızlı kelimesinin odada yankılanmasından çok memnun olmuştu. Hatta bu yankının kapı arkasında olduğundan adı gibi emin olduğu Meliha’nın kulağına gitme ihtimaline karşı, tarifi imkânsız bir keyif almış. Kalp atışları kulaklarında çınlamaya başlamıştı.
Hamdi yavaş yavaş ortamdan rahatsız olmaya başlıyor. Ve bunu hal ve hareketleriyle belli etmekten çekinmiyordu. Kasabada adam yerine konmayan Hamdi, bu durumu herkesten uzak durarak kaldırmaya çalışıyor. İyi kötü belli ağırlıkları olan kişilerden özellikle kaçıyordu.
Durumu fark etmek için çok fazla akıllı olmaya gerek yoktu. Az bir feraset yeter de artardı. Bu ise mesleği ve yaradılışı icabı muhtarda fazlasıyla mevcuttu. İstenmediği yerde fazla oyalanmanın gereksizliğine hükmederek konuya balıklama girmek istedi. Konuya gireceğini genzini zoraki öksürüklerle temizleyerek belli etmeye çalıştı:
“Kulağımıza çalınanlar doğru mu Hamdi Efendi?”
Hamdi içinden,
“Hay Hamdi Efendi, senin yedi ceddini…” diyerek muhtarı baştan ayağa bir güzel sıvadı. Konuyu aşağı yukarı biliyordu ama muhtar tekin değildi. Acaba bilmediği başka bir konu olabilir mi düşüncesiyle:
“Ne ola ki kulağına çalınanlar muhtar. Başımıza iş mi çıkarmak istersin? Tamam, hökümete biraz muhalifliğimiz vardır ama bozgunculardan bellemle bizi…”
“Ne hökümeti, ne bozgunu Hamdi, lafın nerenden anlıyon sen Allasen?”
“Ne bilim muhtar, bu sıra duyduk ki; cenderme muhalif toplarmış.”
“Geç onları sen şimdi. Meliha’yı derim ben, satmak istermişin.”
“Babası değil miyim bilmez misin muhtar? İster atarım, ister satarım. Kız benim, karar benim. Töreler değişti de benim mi habarım olmadı?”
“Törenin değiştiği meğiştiği yok Hamdi, satmana karşı duran da…” Eliyle özellikle öğretmeni ama Şıh’ı da ihmal etmeden işaret ederek, “Bizim dememiz o ki, okuma çağındaki kızı satman doğru olmamıştır.”
“Okuyup da başı göğe mi erecek muhtar? Okuyunca ere varmayacak mı? Okutmak kolay mı? Ekmeği borç harç zor buluyorken… Diyelim ki okuttuk. Koca kızı onca yıl zapt etmek kolay mı sanırsın? Çevre aç kurt dolu, hepsinin de gözü onun üzerinde olacak. Sen mi başında duracaksın her daim?”
Bir süre sözlerinin etkisini her ikisinin bakışlarından anlamaya çalıştı. Sonra bir şeylerin eksik olduğunu düşünerek devam etti:
“Hem sonra, babanın kararlarının sorgulandığı nerede görülmüştür? Başımıza taş yağacak, taş!”
Son kelimeyi söylerken Şıh’a dönmüş, muhatabını o olduğunu açıkça ihtar etmişti.
Muhtar zora geldiğini anlayınca derhal öğretmeni ortaya sürdü:
“Ama Öğretmen Bey öyle demiyor.” Yüzünü öğretmene çevirerek devam etti:
“Sen de bir şeyler söyleyiver Öğretmen Bey, yalnız bırakma beni.”
“Muhtar doğru söylemektedir. Kimsenin hâşâ huzurdan töreye karşı geldiği yoktur Hamdi Efendi kardeşim.”
Hiç gereği yokken sırf zevahiri kurtarmak adına Şıh yüksek sesle tasdik etme gereği hissetti:
“Hâşâ, estağfurullah. Allah yazdıysa bozsun.”
Şıh, kendisini bazı kelimelere karşı öylesine hipnotize etmişti ki bu kelimeleri duyunca kendinden geçmesinde çoğu zaman riya yoktu. Ama tam anlamıyla inandığı da söylenemezdi.
Öğretmenin töreyi möreyi taktığı yoktu. Sonuçta mektep medrese görmüş, büyük şehirlerde yaşamış biriydi. Ama kafalarını kullanmaktan aciz kasabalıyla geçinebilmek için töreye ve törenin rengini verdiği mahalle değerlerine karşı gelmemesi gerekiyordu. Aksi takdirde bu kasabada bir gün bile çalışması mümkün değildi. Anında adama kulp takar, maymun gibi oynatırlardı. İşte o zaman bu kör kalabalığın önünde kimse duramazdı. Hatta devlet bile onu korumaktan aciz kalırdı. Herkesin hafızasında bunun canlı örneklerinden birkaçı mutlaka vardır.
“Bizim dememiz usulen hata yapıldığı yönünde. Neticede Meliha kızımız…”
İçinden gelen sesi bastırmaya çalışarak derin bir yutkunmadan sonra:
“Meliha kızımız okulun en başarılı öğrencidir. Ve kendisini pek sever, pek takdir ederiz.”
Severiz derken gözleri gayriihtiyari Şıh’a takıldı. Belli ki o da Meliha’yı seviyor ve takdir ediyordu. Ama kendisi gibi seviyorsa diye düşündü. Hiç hoşuna gitmemişti bu ihtimal.
Aslında ikisinin de birinci derece Meliha’yı düşündükleri yoktu. Sadece ona sahip olmanın bir yolunu arıyorlardı. Hamdi’yi aşmak zor olmayacaktı. Hele ki Rıfat gibi birine parasına tamah ederek yeşil ışık yakması onu iyice hafife almalarına sebep oluyordu. Bütün mesele mahalleyle ne diyecekleri noktasında düğümleniyordu. Sonuçta ortada kesilmiş bir söz vardı.
Öğretmen bu noktada daha şanslı görünüyordu. Bir kere bekârdı. Sonra yaşı da otuz beşi geçmemişti. Tek sorun Meliha’nın öğrencisi olmasındaydı. Öğrencisine sardı diye adını çıkarsalar ne kasabada kalabilirdi ne de meslekte. Bunu göze alamadı. Zaten böyle bir cesaret gösterisine gerek de yoktu.
Yirmi bin lira sorun değildi. Yemese içmese iki yılda çıkarabilirdi. Ama neticede her insan gibi yemek içmek zorundaydı. Onun da kolayı vardı. Borç alır ya da bankadan kredi çekebilirdi.
Hepsi iyi, güzel ama bu hayallerin gerçekleşebilmesi için öncelikle babasının ikna olması gerekiyordu. Şimdilik bundan başkası gelmiyordu elinden. Onun için olabildiğince alttan alarak inandırmaya çalışıyordu:
“Az bir destek olunsa gelecekte çok güzel bir meslekte çalışabilir. Hem o zaman. Evet, o zaman alacağınız başlığı birkaç ay içinde kazanabilir. Bunun neresinde bir yanlış, bir kötülük var Hamdi abi?”
Bu teklif Hamdi’nin içini ısıtmıştı. Ama işin burasında yapacak fazla bir şey kalmamıştı. Söz kesilmiş, şirinlik tepsisi bile hazırlanmıştı. Töreye göre kesilen sözden geri dönmenin bedeli ağır olurdu.
“İyi söylersin öğretmen bey ama zamansız söylersin.”
Öğretmen ve Şıh birbirine bakarak aynı anda;
“Nasıl yani?” demiş bulundular.
Her ikisinin birbirinden habersiz aynı tepkiyi vermesine en az Hamdi kadar muhtar da şaşırdılar.
“Yanisi o ki, biz sözü kesmiş, meseleyi tatlıya bağlamışız. Bundan geri dönüşe töremiz izin vermez. Belki siz bilmezsiniz ama muhtar pekiyi bilir. Anlatır artık size.”
Bir çay bile içmeden meselenin böyle birden bire kapatılması misafirlerde soğuk duş etkisi yarattı. Buraya geliş sebepleri belliydi. Ve eğer mevcut durumda en ufak bir değişme meydana gelmezse, üçünün de toplum içindeki itibarları yerle bir olurdu. Sonuçta onların ön ayak olmasını isteyenler, güvendikleri için bu yola başvurmuşlardı.
Hamdi eline geçecek üç kuruşla birlikte kasabanın belki en sözü geçen adamının kayın babası olacağını düşünerek son derece pervasız ve şımarık bir hal takınmaktaydı. Bu hal işleri iyice yokuşa sürüyor, içinden çıkılmaz bir hâle doğru sürüklüyordu.
Ne Şıh ne de diğerleri buradan eli boş dönmemeliydiler. Dönemezdiler. Bu onların bitmesi demekti. Öyle ya da böyle mutlaka istedikleri yönde bir değişiklik yapmak zorunda hissediyorlardı kendilerini. Ama nasıl? İşte bütün mesele burada düğümleniyordu.
Ortada esen soğuk rüzgârı orada oturanlar iliklerine kadar hissediyorlardı. Suratlar asılmış, nefesler tutulmuştu. İlk hamleyi kimin yapacağını kestirmek o kadar kolay görünmüyordu.
Ortamı yumuşatmak muhtara düşüyordu aslında. Bunu sezmesi ve diğerlerinin böyle bir beklenti içinde olduklarını anlaması uzun sürmedi. Sahte bir öksürükle boğazını temizleyerek ortama hâkim olan sisli havayı dağıtmaya çalıştı:
“Bu nasıl konuk ağırlamaktır Hamdi Efendi. Eşiğine düşen konuğu çaysız çorbasız göndermek var mıdır?”
Hamdi içinden geçeni söylemeye kalksa yer yerinden oynardı. Ama söylemedi. Söyleyemedi, yutkunmakla yetindi. Her ne kadar Rıfat’ı ve parasını arkasına almış olsa da karşısındakiler elinin tersiyle itilecek kişiler değildi. Hepsinin kendi çapında bir ağırlığı vardı.
Nevin’e döndü. Başını yarım porsiyon yana sallamak suretiyle “git şunlara çay getir” demeye getirdi. Zaten demesine gerek kalmamıştı. Nevin anlayışlı bir kadındı. Üstelik kocasının aksine misafirlerine saygı duyuyordu. Belki muhtar noktasında biraz tereddüdü olabilirdi. Ama aralarında geçenlerin hatırı ona da sevgiyle karışık ayrı bir saygı duymasına sebep oluyordu.
“Beri bak Hamdi Efendi. Kulağını aç beni bir iyice dinle!”
Hükmeden sese karşı kasabalı duyarlıydı. Hükmedilmeyi severdi. Anlatarak, açıklayarak yaptıramayacağınızı yüzyıllardır güdülmeye alışmış kasabalıya emir cümleleriyle kısa yoldan yaptırabilirdiniz.
Hamdi cümlenin gidişinden tedirgin olduğunu gayriihtiyari olarak yerinde toparlanarak belli ediyordu. Muhtarın aradığı da buydu. Düzgün bir giriş yapabilirse, Şıh’ın öldürücü darbeyi indireceğini biliyordu.
Şıh da boş durmuyor, mütevekkil salınımlarla ortaya karşı konulamaz bir saygı atmosferi yaratmaya çalışıyordu. Muhtara güveniyordu. Onun ne anasının gözü olduğunu biliyordu. Öyle olmasa dördüncü defa muhtar seçilebilir miydi? Alttan girer üstten çıkar, Hamdi serserisini kıvamına getirirdi. Sonra ne yapacağını, ne yapması gerektiğini çok iyi bilirdi.
Hamdi toparlanırken bile karşısındaki misafirlerin mi Rıfat’ın mı kendisine daha çok gerekeceğini ölçüp biçmeye çalışıyordu. Boşa koysa almıyor, doluya koysa sığmıyordu. Haydi, hepsi bir yana da bugüne kadar Şıh’ı karşısına alan çıkmamıştı kasabada. Bütün kasaba bir yana Şıh bir yana… Onu karşısına almakla iyi mi ederdi. Emin olamıyordu bir türlü.
Rıfat’ın sağlam pabuç olmadığını bilmiyor değildi. Para için anasını babasına satardı. Zaten öyle olmasa bu hâle gelebilir miydi? Başı dara düşse, nereye kadar arkasında dururdu? Tarif edilemez bir duygu, çıkarına uymadığı zaman bir saniye bile durmaz diyordu. Rıfat’ın kardeşlerinin tarlalarına el koyduğu, babasını sokağa attığı dilden dile dolaşmaya devam ediyordu. Belki bu yüzden herkes ondan çekiniyordu.
Üstelik iki karısı daha vardı. Birinci karısı beş yıl bile dayanamamış, Nevin’e benzemişti. İkincisi yedikçe yiyor, şiştikçe şişiyor. Dolayısıyla Rıfat’tan uzaklaştıkça uzaklaşıyordu. Hâlbuki eksik etek aklını kullanmayı becerebilse, kimse gölgesine basmaya dahi cesaret edemezdi. Bu kadın milletinin işlerine akıl sır ermiyor diye söylendi kendi kendine.
Aynı şey çok geçmeden Meliha’da da görülecekti. Kasaba kadınlarının anlaşılmaz bir hastalığıydı kadınlıktan çıkmak. Nedenine bir türlü aklı erdiremiyordu. Neden kadınlıktan nefret ettiklerine bir türlü mana veremiyordu. Yedikleri önlerinde yemedikleri arkalarındaydı nankörlerin.
Bu kısa muhakemeden sonra biraz önceki davranışının biraz fazla kaçtığını anladı. Sözünden dönmeye dönmeyecekti. Yirmi bin lira vardı işin ucunda. Kendi gibi cıbır biri için elinin tersiyle itilecek bir meblağ değildi bu. Yaşamak onun da hakkıydı. Şunun şurasında başka neyi vardı ki, üç inek, on koyun iki kızından başka… Onlar da olmasa ağzının kokusu şehirden duyulacaktı.
Muhtarın hamlesi ortalığı yumuşatmaya yetmişti. Bunu Hamdi’nin yüzünden okumak mümkündü. Bu fırsatı kaçırmak istemeyen öğretmen konuya girmenin en uygun zamanı olduğunu düşünerek:
“Söz de kessen yanlış yapmışsın Hamdi abi. Yaptığın bu çağda kabul edilecek gibi değil. Haydi, Meliha’nın fikrini almadığını bir yana bırakalım dile kolay aralarındaki yaş farkı otuzdan fazla. Yanlış tahmin etmiyorsam Rıfat senden bile büyük. Bunun adı evlilik olmaz düpedüz köle ticareti olur.
Hamdi daha Şıh bile söze karışmamışken tam bir bozgun havası yaşıyordu. Ne söyleyeceğini, kendini nasıl savunacağını kestiremiyordu. Doğru söylüyordu öğretmen. Rıfat kendisinden beş yaş büyüktü. Ama ya yirmi bin pangınot? Onu da elinin tersiyle itemezdi ki…
Öğretmeni en can alıcı yerinden vurarak cephede bir gedik açmak istiyordu. Eğer bunda başarılı olursa diğerlerini de savuşturması kolaylaşacaktı.
“Sen yabancısın öğretmen beyim. Bizim adetlerimizi, törelerimizi tamı tamına bilemezsin. Törelere göre ortada yapılmış bir yanlış yoktur. Tamam, ben de denk olsun isterim. Ama Allah böyle kısmet etmiş. Allah’ın kısmet ettiğinde vardır bir hayır.”
Muhtar içinden, “Hadi lan!” dedi. “At Çayırı’na bir müşteri daha kazandırmaktan başka neye yarar? Bir de Allah’ı yalancı şahit tutuyor cibilliyetsiz.”
“Sana göre hava hoş. Dayamışsın sırtını devlete. Yediğin önünde yemediğin arkanda… Ne yarını düşünürsün, ne bugün sofranda ekmek kaygın vardır. Onun için sana kolay tabii konuşmak…”
“Yooo o kadar da uzun boylu değil, Hamdi Efendi.”
Efendi kelimesini ağzında geveleye geveleye, tadını çıkara çıkara kasten söyledi. Hamdi’nin küçüklüğünü iyice hissettirmek istiyordu.
“Töreleri senden iyi bilirim bir kere. Ve töre diye sığındığın sana bu kadar yetki vermez onu da bilirim. Ayrıca töreden büyük Allah korkusu var. On yedisine yeni basmış bir kızı, üç kuruş paraya tamah ederek, otuz bilmem kaç yaş büyük, üstelik de alkolik…”
Şıh şartlı refleks gereği alkol kelimesi geçince birden kendini kaybetti. Yüksek sesle:
“Cenabı Allah cümlemizi şeytanın sidiğine bulaşmak muhafaza buyursun! Ümmetin neslini, bu beladan muhafaza buyursun! Süphane rabbike Rabbil izzeti amma yesifun. Veselamün alel murselin. Velhamdülillahi rabil âlemin. Âmin.”
Evdeki istisnasız herkes, otomatik olarak ellerini açıp Fatiha okumaya başlamışlardı. Bu arada öğretmen nerede kaldığını unutmamaya çalışıyordu.
“Otuz beş yaş büyük ve kumarbaz.”
Şıh yine kükredi:
“Allah’ım, cemi cümlemizi şeytan oyuncağından muhafaza buyur!”
Öğretmen hemen araya girerek lafın uzamasına engel oldu:
“Kendi öz kızını böyle günahkâr bir adamın yatağına hapsetmek bir babaya yakışır mı? Sen kendini böyle bir müebbet hapse mahkûm eder miydin? Bunun zinadan farkı ne Hamdi Efendi? Tecavüzden farkı ne?”
“Ümmeti şeytanın şerrinden…”
Bu sefer muhtar da karnavala katılmak zorunda kaldı. Yoksa münafık damgası yiyebilirdi:
“Hafazanallah!”
Öğretmen otomatik pilota bağlı Şıh’ı gayrete getirmenin yolunu bulmuştu. Hipnotik şifreli bazı kelimeleri ortaya sürünce, Şıh birden sensörlü robot gibi devreye giriyordu.
Aslında bu kasabada buna benzer olaylarla daha önce de karşılaşmıştı. Gerçi bu derece abes bir durum olmasalar da karışma gereği hissetmemişti. Bu sefer neden bu kadar gelin güvey olduğuna kendisi bile inanamıyordu. Bu gidiş, iyiye gidiş değildi. Bu aşamadan sonra bu kasabada daha fazla kalamayacağını hissediyordu.
Konuya bu kadar dâhil olmasında Meliha’ya karşı içinde yeşermeye başlayan ve hatırına her geldiğinde yüreğini ezen o duygunun etkisi olabilir miydi? Biraz önce Hamdi’yi eleştirirken acaba kendisi de benzeri bir hataya düşüyor muydu? Bir türlü kestiremiyordu.
Doğrusu Meliha ile kendisi arasında da epey bir yaş farkı vardı. Dur bakalım ne kadardı. Ha evet, otuz iki yaşında olduğuna göre aşağı yukarı on beş yaş vardı aralarında. Çok fazla sayılmaz diye kendini avutmaya çalışıyordu Salih. Bir kere otuz iki bir erkeğin en verimli olduğu çağların başlangıcıydı. Rıfat ise ne kadar verimli olsa da otuz beş yaş küçük bir kızın bütün ihtiyaçlarına cevap verebilecek ölçüde olamazdı.
Rıfat’ın tek avantajı zengin olmasıydı. Onun dışındaki bütün özellikleri kendisiyle kıyaslandığında geride kalıyordu. Meliha’yı üçüncü karı olarak alacaktı. Evdeki konumunun nasıl olacağını tahmin etmeye bile lüzum duymuyordu. Hele bir de kumaları insafsızsa, hayat Meliha için cehennemden beter olacaktı.
Sonra çuvallar dolusu parası olduğu söylenen Rıfat’ın evinde tuvalet yoktu. Tuvalet ihtiyacı evin arka bahçesine, yirmi adım öteye alelusul inşa edilmiş tahta bir barakada görülebiliyordu. Doğrusu ne kapısı vardı, ne su teşkilatı. Ama öğretmenin kasabadaki zorunlu hizmeti bu yılın sonunda bitip de şehre gittiğinde bundan çok daha konforlu bir evde yaşatabilirdi Meliha’yı. Hatta bütçesini biraz zorlasa, yeni çıkan küçük bir otomatik çamaşır makinesi bile alabilirdi.
İyi ama bunu nasıl dile getirecekti? Söylediği anda onun için geri sayım başlayacaktı. Söz kesilmiş bir kıza göz koymuş damgası yerse, hele ki öğrencisi olan bir kız söz konusu olduğunda sonu hiç de iyiye gitmezdi. Bu bir Rus Ruletiydi artık. Tetiği çekecekti ve patlarsa kaybedecekti. Patlamazsa küçük, tatlı Meliha’sı ile ömür boyu bir yastığa baş koyacaklardı.
Bunu düşünürken ayak parmaklarından başlayıp saçının tellerine kadar yayılan titreme dalgalarının bütün bedenini sardığını hissetti. Aman Allah’ım bu ne hoş bir duygu diye düşündü.
Evet, Meliha’yı deli gibi sevdiğine şüphesi yoktu. Bugün burada bu durumu paylaşmaktan ve derdini açmaktan başka çıkar yolu olmadığına emindi. Yalnız tam anlamıyla emin olamadığı tek bir şey vardı. O da Meliha’nın ne hissettiğiydi. Okul sıralarında bunu hissetmesine imkân yoktu. Bugüne kadar ona karşı olan duygularını belli edecek en ufak bir açık vermemişti. Dolayısıyla anlamaması gayet normaldi.
Bir kerecik Meliha’nın gözlerinin içine bakabilse ve ona kendisi hakkında ne hissettiğini bakışlarıyla sorsa yeterdi. Ondan sonrası Allah kerimdi. Seve seve tetiğe basabilirdi. Kazanırsa dünya tatlısı Meliha’yı kazanacaktı. Kaybederse onsuz tatsız tuzsuz bir hayatı kaybedecekti. Doğrusu buna değerdi.
Demeye kalmadı elinde çay tepsisiyle Meliha göründü kapıda. Dizlerinin altına kadar uzanan siyah bir etek, üzerine kolları ve yakası dantelli, çorabıyla uyumlu pembe bir gömlek giymişti. Boynuna özenle doladığı siyah fuları, boyun ve gerdanının beyazlığını iyice ortaya çıkarıyordu. Pembe gömleğinin altından fışkıran göğüsleri ve omuzlarına çağlayan gibi dökülen siyah lepiska saçlarıyla insan değil sanki bir melekti.
Öğretmen kalbinin ağzından çıkacağını sandı. O kadar telaşla göğsünü yumrukluyordu ki, sessizliğin kol gezdiği o anda duyulacağı endişesine kapıldı. Gürültü etmek amacıyla tespihine davrandı. Ellerinin titrediğini de tespih çekerken fark etti. Diğerlerinin fark etmemesi için elini bacağının üzerine koyarak çekmeyi denedi.
Meliha Japone adımlarla odada adeta yürümüyor raks ediyordu. Bastığı yerlerde halıda iz bırakmayışı öğretmeni çileden çıkarmıştı. Böyle bir güzelliğin Rıfat gibi kuduz bir hayvanın elinde darmadağın edileceği fikri zihnini allak bullak etti. Sadece kasabadan değil tüm insanlardan nefret ettiğini hissetti. Gözleri öylesine kararmıştı ki bir an Rıfat’ı öldürmeyi bile düşündü. Sonra bu kararından vazgeçti. Bir kere Hamdi denen baba müsveddesi piyasaya sürmüştü kızını. O olmazsa bir başkasına satardı gözünü bile kırpmadan. Neticede Rıfat öldüğüyle kalırdı.
Meliha çayları dağıtmaya Şıh’tan başladı. Muhtarı geçtikten sonra öğretmeni en sona bırakmıştı. Kapı aralığından duydukları ve öğretmenin ılık ve güven verici ses tonu onu yakından bir kere daha görmeyi zorunlu kılmıştı. Yakından görecek ve gözlerinin içine bakarak ne olduğunu, ne düşündüğünü kadınlık hisleriyle tahmin etmeye çalışacaktı.
Çayları dağıtırken öğretmenin gözlerinin üzerinde olduğunu ve onu adım adım izlediğinin farkındaydı. Ama bu izleme Rüstem’in kahvesinin önüne otağ kurmuş mahalle serserilerininkine benzemiyordu. Öyle hissediyordu. Tecavüz eder gibi üzerindekileri alelacele soymuyor. Ve kudurmuş bir saldırganlıkla üzerine çullanmıyordu. Ama öyle yapsaydı da zoruna gitmeyecekti. Hatta onun işini kolaylaştırmak için üzerine fazla bir şey de almamıştı.
Göz göze geldiklerinde Meliha’nın öğretmende fark edebildiği tek şey nazar boncuğu iriliğine ulaşmış göz bebekleriydi. Ondan başka bir şeye dikkatini çeviremiyordu. Aman Allah’ım diye düşündü. Yoksa öğretmen… Yoksa… Çayları uzatırken öğretmenin ellerinin zangır zangır titrediğini fark etti. Başkası görmesin diye iyice yaklaştı. Öğretmen de durumu fark ettirmemek için ısrarla çaya yönelmişti. Bu hâliyle alması imkânsızdı. Ne çare ki ısrarlıydı. Uzandı. Tabağı iki parmağıyla kavradı, avucuna yasladı. Dökmemek için insanüstü bir gayret sarf ediyordu. Sonunda korktuğu başına geldi. Çayı devirdi. Meliha üzerine sıçramaması için bir adım geri çekildi. Öğretmen de bacaklarını yanlara kaçırarak korunmaya çalıştı. Fakat halıyı kurtaramamışlardı.
Muhtar öncelikle kendi içine doğan hisleri bastırmak için hemen devreye girme ihtiyacı hissetti:
“Neyse olur böyle şeyler. Allah cana ziyan vermesin.”
Şıh yine şartlı refleks moduna girdi, ama bu sefer uzatmadı:
“Âmin! Âmin! Cemi cümlemize…”
Neye uğradığına anlamayan ve sırrının ifşa olmasından fazlasıyla utanan öğretmen pancara dönmüştü. Kısa zamanda bir bahane bulup sakarlığı hakkında zihinlerde oluşabilecek istifhamı önlemek istiyordu. Meliha’ya kalbini kırmayacak şekilde çıkıştı:
“Daha tutmamıştım Meliha!”
Meliha bu görünmez kazada suçun üzerine atılmasına gocunmamış. Hatta o da en doğrusunun bu olduğunu kabul etmişti. Ne kadar akıllı bir adam diye geçirdi içinden. Gözleriyle bir iki saniye vermek istediği mesajı yolladıktan sonra:
“Bir an için tuttuğunuzu sandım hocam, affedersiniz. Ben şimdi temizlerim.”
Neyse bu badire de kısa yoldan ve kazasız belasız atlatılmış. Yalnız herkeste fazla uzatmamak kaydıyla birtakım şüphe ve tereddütler ortaya çıkmıştı. Bu kadarla atlatıldığına şükrediyordu öğretmen.
Kontrolün ellerine geçtiğini gören muhtar öldürücü darbeyi Şıh’a bırakmak üzere avantajlı durumundan hızla yararlanmak niyetindeydi. Sıranın ona geldiğini ve artık üzerine düşeni yapması gerektiğini ihtar eden ısrarlı bir bakışın ardından devam etti:
“Bak Hamdi kardeşim, bilirsin seni severim. Kendi hâlinde, etliye sütlüye karışmayan adamın birisin. Bu devirde böylesi az bulunur. Ama demem o ki yaptığın yanlıştır. Gittiğin yol yanlış. Bu yolda ısrar edersen, devlet senden alır kızını. Ben de devletin bana verdiği yetkiye dayanaraktan seni cendermeye bildirmek zorundayım. Bildirmezsem ben yanarım. Herkese ne yapıyorsun, ne yapmak zorundaysam; aynını sana da yapmak zorundayım. İş başka dostluk başka…”
“Gel sen yolun başındayken vazgeç bu işten. Ne kendini yak, ne de şu kızı. Törelere karşı gelmeden bir yolunu bul ve temizle günahını…”
Hamdi iyiden iyiye köşeye sıkıştığını hissediyordu. Her şeye rağmen töre gereği şartlar ondan yanaydı. İstese bir kalemde üçüne siler geçerdi. Ama kasabalıyı karşısına almak, hele karşısındaki ekâbiri karşına almak işine gelmiyordu. Üstelik verdiği kararın her şeye rağmen çok doğru ve yerinde bir karar olmadığına kendisi de inanmaya başlamıştı. Ne yapıp edip tatlı bir dille bu beladan kurtulmanın bir yolu olmalıydı ama ne?
Karşısındakilerin gücünü biliyordu. Son zamanlarda kahvede olsun, pazarda olsun verdiği selam alınmıyor. Gören yolunu değiştiriyordu. Daha kötüsü Rıfat hakkında üretilen dedikodular yenilir yutulur cinsten değildi. Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık diye düşündü. Bu badireyi kazasız belasız atlatabilecek miydi emin olamıyordu.
Ne olursa olsun töre babadan yani ondan yanaydı. Ve töre doğru ya da yanlış olduğuna bakmaz, geçmişten gelen ve uygulaması devam eden davranış kalıplarının uygulanmasını beklerdi o kadar. Başlık parası töre gereğiydi. Bugüne kadar genel bir tepki görmemişti.
Bu sefer bu kadar patırtı kopmasının nedeni biraz tadının kaçmış olmasından kaynaklanıyordu. Evet, itiraf etmeliydi ki bu kadar başlık parası olmazdı. Kral kızı evlense belki bu kadar istenirdi.
İyi ama olmaz diyoruz da Rıfat neye verdi o zaman? Rıfat verebildiyse diğerleri de verebilirdi. Niye vermesin? İki ucu kirli değnek… Ayıkla şimdi pirincin taşını ayıklayabilirsen…
Meliha boşları toplamaya geldiğinde yine aynı sırayı takip etti. Öğretmenin önüne geldiğinde, onu biraz daha sakinleşmiş buldu. Göz bebekleri yine aynı büyüklükteydi. Belki kalbi de aynı hızla atmaya devam ediyordu. Ama kendine hâkim olmayı başarmış görünüyordu. Bu durum işini biraz olsun rahatlatacaktı.
Bir an için göz göze geldiler. Hepsi hepsi iki üç saniyeyi geçmedi. Fakat rüyalardaki saniyelere benzer bir zaman dilimiydi bu. Sanki zaman durmuştu. Ve o birkaç saniye içine günleri hatta haftaları sığdırmıştı.
Ne diyecekse, ne demesi gerekiyorsa, hepsini söyleyecek kadar bir zamandı. Yüreğinden geçeni, hayalini kurduğu ne varsa, öğretmene aktarıvermişti kaşla göz arasında. Öğretmen de alacağı mesajı almış, âdemelmasının aşağı yukarı hareketiyle ayaküstü sessiz söyleşiyi sonlandırmıştı.
Öğretmen artık emindi. Meliha’ya talip olabilirdi. Hatta Rıfat kudurmuşunun vaat ettiği başlığı bile aynıyla ödemeye razıydı. Yeter ki Hamdi Efendi he desindi. İyi ama bunu damdan düşer gibi söyleyemezdi. Derdini nasıl açacağını da kestiremiyordu.
Şıh mizacı gereği toplum içine fazla karışmayı ve insanlarla uluorta yüzgöz olmayı sevmezdi. İnsanların sürü içinde gerçek kimliklerinden farklı görünmek zorunda olduklarını ve toplumsal kimlikleriyle hareket ettiklerini bildiği için hiçbir şekilde kimseyle polemiğe girmemeye özenle dikkat ederdi. Böylelikle atıp tuttuğu konulardaki açığının ortaya çıkmasını da büyük ölçüde önlemiş oluyordu.
Böyle eften püften bir konuda ayağa gittiği görülmüş, duyulmuş değildi İlk defa böyle bir şeye alet oluyordu. Ve bu alet oluştan hiç memnun olmamıştı. Diğerleri için belki ama kendisinin böyle bir şeye ihtiyacı yoktu ve olamazdı. Muhtar her zaman bir sonraki seçimlere yatırım yaptığı için her şeye burnunu sokmak zorunda kalırdı. Onun böyle bir şeye ihtiyacı yoktu ki. Tuzu kuruydu. Kasabadaki saygınlığı tavan yapıyordu her zaman. Kimseye yaranmaya gerek duymuyordu.
Öğretmenin niye geldiğini tam olarak kestirememişti. Bu kadar canla başla kendini ortaya atmasını basit bir ilim aşkıyla açıklamak olamazdı. Bu işin içinde bir yeniği vardı ama ne?
Aslında bir şeyler hissediyordu ama söylemeye dili varmıyordu. Neden dilinin varmadığına bir anlam da veremiyordu. Belki öğretmenle bir noktada kesişmek istemiyordu. Ya da belki olmayacak bir hayalin, öğretmen açısından olma ihtimaline karşı içinde büyüyen kıskançlığın etkisinden kurtaramıyordu kendini.
İki çay içilmişti. En azından yarım saat kadar bir zaman geçmiş olmalıydı. Lafı bu kadar uzatmanın anlamı yoktu. Son sözü söyleyen olmak için muhtarı söze karışması hususunda bakışlarıyla ihtar ettikten sonra öğretmene döndü. Lafı uzatmaması gerektiğini anlayana kadar gözlerini çevirmedi. Sonra doğrudan doğruya Hamdi’ye nokta atışı yapacak şekilde devam etti:
“Dedesi yaşta birine kız vermek, üstelik kendisine danışmaya gerek bile görülmeden adeta peşkeş çekmek, görülmüş duyulmuş iş değildir. Kumardan, içkiden başını kaldırmayan bir tefecinin, üzerinde kasabanın kanı teri kurumamış olan bir zalimin birkaç kuruşuna tamah etmek hiçbir kitapta yazmaz. Şerrin, günahın sözü olmaz. Verilmişse de hükmü olmaz ve dahi kefareti gerekmez.”
“Ver öğretmene, göz kulak olsun. İlimi irfan sahibi yapsın. Bırak kasabamızdan bir okumuş çıksın. Belki faydası dokunur cümlemize. Senin de amel defterinin terazisi belki dengelenir.”
Ver öğretmene göz kulak olsun sözü deniz kabuğunun içinde yankılanır gibi döndü durdu damarlarında. Kulakları uğuldamaya başladı. Kalp atışlarını göz bebeklerinde hissediyordu. Böyle bir keyif, böyle bir mutluluk bir daha yaşanamazdı. Yaşanmaması da gayet doğaldı. Dayanılması mümkün değildi
Nevin ikici defa boşları toplamak için odaya daldığında, muhtar hamle yapmasına izin vermeden ayağa kalktı:
“Bize müsaade Hamdi, yolcu yolunda gerek.”
Hamdi umursamaz bir tavırla yerinde debelenmeye çalışırken Nevin araya girmeden Şıh ayaklandı:
“Sözün kısası makbuldür. Biz söyleyeceğimizi söylemişizdir. Var sen düşün gerisini. Bu söz, Allah katında da kul katında da makbul değildir. Hal çaresi bulmak senin meselen. Bu iş olmaz, olamaz, olmamalıdır!”
Şıh cübbesinin kanatlarını hızla ortada birleştirerek sözü bittiğini artık akıl yürütülmemesi gerektiğini ihtar ve ihbar etti. Öğretmen de kalkmış peşlerindeki yerini almıştı. Bu arada Hamdi’nin isteksiz ve duygusuz cevabı boşlukta kayboldu gitti. Duyan oldu mu kendisi de emin değildi:
“Öyle olsun Şıh Hazretleri…”
Dönüş yolunda Muhtar, Şıh’a yol açarak değerini orada bulunanların bir kez daha tasdik etmesi gayreti içindeydi. Şıh düşünceli görünüyordu. Öğretmen heyecan ve telaşla arkada kalmış seremoniye katılamamıştı.
Rıfat’ın ne kadar kinci ve düzenbaz olduğunu bilen Şıh, derin düşüncelere dalmış. Ağzını bıçak açmaz olmuştu. Diğerlerinin durumunun farklı olduğu söylenemezdi.








Serdar Adem



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6172
2 Firari Fırtına 4240
3 Mustafa Ermişcan 3443
4 Hasan Tabak 3316
5 Nermin Gömleksizoğlu 3015
6 Uğur Kesim 2914
7 Sibel Kaya 2742
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2480
9 Enes Evci 2441
10 E.J.D.E.R *tY 2218

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:719 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com