Romanlar

İçimdeki Şeytan 4 İkinci adam Yayınları Bişkek 2014
Okunma: 107
Serdar Adem - Mesaj Gönder


4 İsyan

Bayrak dikilişinin hemen ertesi günü düğün hazırlıkları resmen başlamış bir kızın gece yarısı tek başına sokağa çıktığı daha önce görülmüş duyulmuş şey miydi? Ya da bundan sonra böyle bir şeye cesaret edecek bir kız çıkabilir miydi kasabada? Her iki soruya kasabanın tamamı hiç düşünmeden hayır cevabı verirdi.
Bugüne kadar böyle bir şey olmamışsa, bundan sonra olmayacağı kesindi. Bir tek Meliha buna cesaret edebilecek yüreğe sahipti. Ve Meliha bugün burada yüreğinin hakkını veriyor. Boyundan büyük bir sınava talip oluyordu.
Kısacık ömrü boyunca her seferinde kasabanın ezberini bozan Meliha, hayata rengini veren gelenekleri buruşturup bir kenara atıyordu. Kendisine danışılmadan dünyaya getirilmiş olmayı bir türlü hazmedemeyen Meliha, attığı her adımda buna karşı olan isyanını bir şekilde ortaya koymaktan çekinmiyor. Başkaları için imkânsıza yakın kabul edilen ve cesaret ötesi bir şeyler isteyen hamleleri gözünü kırpmadan yapıyordu.
Meliha bazen bu dünyaya ait olup olmadığını sorgulardı. Sürekli çevresinden farklı düşünen ve hisseden Meliha haksız da sayılmazdı. Bunu ona lisedeki edebiyat öğretmeni söylemişti. Edebiyat öğretmeninin hem gözdesi hem de en sevdiği öğrencisiydi. Belki onun yüzünden okumayı, öğrenmeyi delicesine seviyordu. Düşünmeyi, yorumlamayı hatta daha ötesinde her şeyi sorgulamayı o öğretmişti.
Öğretmeniyle tanıştığı güne kadar kendini yabancı hissettiği dünyada, o günden sonra neden böyle hissettiğini fark etmeye, aynı zamanda fark ettiği ölçüde öğretmeni gibi dışlanmaya başlamıştı. Bundan gocunmuyordu elbette. Hatta bilakis öğretmeni gibi memnun bile oluyordu. Kafalarını kullanmaktan aciz yağlı lekelere benzettiği, insanlara benzemekten hiç de hoşlanmıyordu.
Aralarındaki benzerlikler birbirlerine yakınlaşmalarına ve birbirlerini herkesten, hatta en yakınlarından ve sevdiklerinden bile fazla anlamalarını sağlamıştı. Meliha gibi edebiyat öğretmeni de toplumdan ve toplumun düşünmeden uyduğu ve sorgulamadan uyguladığı geleneklerden olabildiğince uzak durmaya çalışıyordu.
Bu hâliyle bu dünyaya ait olmadığının ya da en azından farklı bir boyuta ait olduğunun farkına varmanın keyfini almaya başlamış. Dünyalı gibi düşünmediği için zamanla kendini uzaylı gibi görmeye başlamış. İki uzaylının yakınlaşması bu sayede çok daha çabuk ve kolay olmuştu.
Nişanı kınasıyla yangından ateş alır gibi iki haftaya sığdırılmaya çalışılan ve her hâliyle kasabayı sarsan bu evlilik, geçen cuma bayrak dikilmesiyle resmen başlamıştı. Pazar akşamı son bulacak bu son düzlükte hiç olmasa bedensel özgürlüğüne kısmen sahip olduğu son iki günü kalmıştı. Bundan sonrası evlilikti ve kelimenin tam manasıyla dipsiz bir karanlıktı.
Aslında hayatının hiçbir safhası aydınlık sayılmazdı. Doğduğu günden beri hep dışlanmış, hor görülmüştü. Hem de kim tarafından? Kanından canından koptuğu anne babası tarafından... Sevgilerin en katıksızı ve en safını temsil eden öz anne babası tarafından… Çünkü o bir kızdı ve bir gün el kapısına gidecek emanetti.
Baba rolünü oynayan kişi evlilik dedikleri ve toplumun nikâhla güya kutsadığı olayın sonucunda ne olduğunu bizzat başrolünde oynadığı kendi evlilik oyunundan hatırladığı kadarıyla kızının insan olarak resmen tedavülden kalkacağını bildiği için baştan itibaren reddetmeyi kendince daha uygun bulmakta ve bu minval üzere hareket etmektedir. Gerdekten itibaren sadece bedenine değil ruhsal ve sosyal tüm haklarına tecavüz etmekte tam yetkili olan ve bunu gerçekleştirecek gücü bedeniyle beraber toplumdan ve gaipten alan koca da çayda şeker gibi kadını aile ocağında eritmeyi başaracaktır. İşte bu yüzden ana babalar kızlarını doğumlarından itibaren ailenin yabancı ve geçici bir öğesi olarak görmek eğilimindedirler.
Kızın el kapısına gitmesi fikri hatta kız isteme geleneği bile kızın toplum içinde hiçbir yeri ve değerinin olmadığını alenen tescilinden başka neydi? Bir paket makarna gibi, bir tutam tuz gibi istemek.. Hem de bir insanı istemek. Kendi fikrine danışma zahmetine bile katlanmadan… Ne aşağılık ve kabul edilemez bir durumdu bu…
Bu hâli Meliha’nın kabullenemeyişinin toplum tarafından garipsenmesi hatta bu en doğal kabul edilmesi gereken isyanın namus denen erkek lehine tesis edilmiş soyut anlamsızlığı ihlal ettiği zehabına düşülmesi akıl ve mantık ile beraber düşünülecek şeylerden değildi. Haydi, erkeği bir ölçüde anlamak mümkündü. Toprağı egemenliği altına alan ve hayvanları evcilleştirmeyi beceren egemen erkek, sahip olduğu varlık iştihasını tatmin etmeyince bu sefer kadını hedef almış. Bunu da nikâh tapusuyla sarsılmaz ve yıkılmaz bir şekilde tescil ettirmişti.
Bununla da yetinmeyen egemen erkek devlet gücünün ulaşamadığı ve yetişemediği alanlarda elindeki mal hükmündeki kadını kaçırmamak ve diğer güçlü erkelere yedirememek için kadının bedensel farklılıklarından hareketle namus ve şeref denilen soyut kontrol mekanizmalarını tesis etmiş. Bütün bunlar egemen erkeğin lehine olmuştur. Tanrı’ya tasdik ettirilen nikâh sayesinde egemen erkek kadın ya da kadınlarının bedenlerinde tam tasarruf hakkına sahip olabilmiştir.
Egemen erkeklerin aralarındaki ekonomik ve sosyolojik güç farkından dolayı kadın paylaşımında meydana gelebilecek farklılıklar da aldatma denilen ve yine erkek egemen tarafından mahallenin görüş alanına gireceği yere kadar görmezden gelinen bir sosyolojik drenaj noktası olmuştur.
Fakat burada da kadın yine özgür iradesini kullanmakta tam anlamıyla yetkili değildir. Neticede istemediği bir erkekle evlenmek ve erkeğinin her istediği zaman gücünü ve yetkisini toplumdan ve Göklerden alan kocasının tecavüzüne memur kılınan kadın için bir başka erkeğin kucağında ümit aramak o kadar kolay olmamakta. Bir kere bu olayın kesinlikle duyulmaması zorunluluğu bu paylaşımı merdiven altlarına mahkûm ederek; en doğal bir olayı romantizmden soyutlamaktaydı.
El ele tutuşmak, başını sevdiğinin göğsüne dayamak, sevdiğinin gözlerinde demlenmek, çay kokan nefesinde dinlenmek gibi beşeri ve doğal birtakım nimetlerden bir kadının yararlanması Asya kökenli ve taşra kafalı toplumlarda neredeyse imkânsızdır. Bu özgürlüğü bir ölçüye kadar Avrupalı kadınların kazandığı kabul edilmekle beraber toplumlar nikâh denen tapu kaydından ve evlilik dayatmasından tam anlamıyla kurtulamadıkları sürece kadın bedensel ve ruhsal egemenliğine tam anlamıyla sahip olamayacaktır. Olsa bile bugün itibariyle dünyanın bazı coğrafyalarında göreceli olarak elde etmiş olduğu imtiyazları uzun bir süre elinde tutması mümkün olmayacaktı.
Kaderin garip cilvesine bakın ki bugün baba evindeki her türlü eziyete, işkenceye bile razıydı. Yeter ki müstakbel kocası olacak insan azmanının koynuna girmesin. Babasının hakaretlerine, dayaklarına bile razıydı. Kan kusup kızılcık şerbeti içtim demeye, gözyaşlarını yangın yerine dönen yüreğine akıtmaya razıydı.
Ne çare bu duası da diğerleri ve geçmiştekiler gibi reddedilmeye mahkûmdu. Masum ve mazlum bir kız çocuğunun yüreğinden kopan bu haykırışlar, bu yalvarışlar Tanrı katında bile karşılık bulmuyordu.
Gören olmuş muydu gecenin bu vaktinde? Nefes bile almadan yıldırım hızıyla gelmişti. Düşünmeden ve etrafına bile bakmadan. Başka zaman olsa gece sokağa çıkmak şöyle dursun; tek başına bahçedeki tuvalete bile gitmeye çekinirdi.
Sadece cinden şeytandan korktuğu için falan değil. Onlardan da korkardı elbet. Onun için gece evde tek kalamaz, hatta ışıksız odada asla uyuyamazdı. Ama korktuğu sadece görmediği varlıklar değildi. Asıl korktuğu kendi canından kanından insanlardı. Yani mahallesiydi.
Su uyur, mahalle uyumazdı. Gece yarıları üzerine ölü toprağı serpilmiş izlenimi veren ve ilk bakışta insanı iliklerine kadar ürperten mahalle pusuda avını beklerdi. Köpeklerin uluma sesleri, kuşların kanat çırpmaları ve yaprak hışırtılarına kadar her şey, kısacası tüm doğa mahallenin ajanı gibi çalışırdı. Kör perdelerin arkasındaki karanlık çukurlarda avını bekleyen örümcek gibi birileri mutlaka olurdu. Kimi mahallenin namusunu korumak adına yatardı pusuya. Kimi yeni bir av düşürmek suretiyle bir parça et ile gönlünü hoş etmek için…
Mahallenin namus bekçiliğine soyunanlar genellikle bedensel olarak çaptan düştükleri için kıskançlıklarından bu role aday olurlardı. Kendilerinin yapmak isteyip de beceremediklerini günah kapsamına alarak başkalarına da yaptırmamaktan yapmış kadar keyif alırlardı.
Mahalle birlikte hareket ederken ne kadar namus ve ahlak havarisi kesilse de karanlık çöktüğünde ve kontrol kalktığında o nispette şirazeden çıkıyor. Her biri avına pusu atmış ağzından iştah salyaları akıtan yabani hayvanları andırıyordu.
Namus cinayetlerinin kişilere artı değer kazandırdığı bu beldede kadın ve kızların karanlık çöktükten sonra tek başına sokağa çıkamamaları ayrı bir muammaydı. Bu çelişkiyi bugüne kadar düşünen bir Allah’ın kulu da çıkmamıştı zaten. Beyinleri nadasa bırakılmış, akılları toplum önderlerine ciro, vicdanları kanaat önderlerine havale edilmiş bu toplumdan başka türlü davranması zaten beklenemezdi.
Sadece gece sokağa çıkamasa gene iyi… Bir kadın ya da kız tek başına, yani savunmasız bir şekilde ıssız bir mekândan bile geçemezdi. Geçerse ne olur? Bunu denemenin iki sonucu olabilirdi.
Kadın, bilmeden başına gelen bu olaydan dolayı ölüme kadar uzanan zorlu bir sürecin içine girmiş olur. Eline fırsat geçtiğinde elinden geleni arkasına koymayan, tecavüzden yağmaya kadar her türlü suçu işleme eğiliminde olan bir toplum, günahını kendi hafızasından silmek ve vicdanını en acımasız şekilde susturabilmek adına tam tersi istikamette namus ve onur havariliğine soyunurdu. Bu durum saldırıya uğrayan kadın için uğradığı saldırı kadar şiddetli bir azabı beraberinde getirirdi.
Bireylerin toplum psikolojisi akıntısına kapıldıktan sonra aşırı ahlakçıl sapmalarının altında yatan neden buydu. Bunu bilen kadın eğer niyeti bozmuşsa, danışıklı dövüş kabilinden tecavüze uğramanın yollarını arar. Denk getirdiğinde de bunun tadını çıkarmaya bakardı.
Buna rağmen korkmamış, korkmamayı becermişti Meliha. Gece yarısına doğru görülme ihtimallerine rağmen Kör Rüstem’in kahvesine ulaşmıştı. Gece, eski bir yorgan gibi kasabanın üzerine çöreklenmiş. Yırtık yerlerinden tek tük göz kırpan yıldızların geceye hayrı dokunmuyordu. Ortalık zifiri karanlığa kesmişti. Görünürde gece yarısı herkes uyuyor olmalıydı. Ama Meliha gecenin uyumadığını biliyordu. Kalın perdelerin ardında birilerinin beklediğini ve mahallenin namusuna göz kulak olduğunu tahmin edebiliyordu.
Meliha kahvenin bahçesini dolanıp arkaya geçti. Burası Rüstem’in kahvesine sırtını vermiş beş on metre karelik küçük bir sundurmaydı. Yazın bir iki masa da burada kurulurdu. Üzeri asma dallarıyla örtülü olduğu için güneşi geçirmeyen kameriye benzeri bu asude yer yazın Rüstem’in hatırlı müşterilerini ağırlardı.
Kış gelince eski cazibesini kaybeder, kaderine küserdi. Asma yaprakları döküldüğü için eski görünümünden çok şey kaybeden kameriye, gelecek yaza kadar mahzun bir boyun eğişle sükût ederdi.
Müşterinin eli ayağı kesildikten sonra müştemilatı birer ikişer içeri taşıyan Rüstem geride neredeyse hiçbir şey bırakmazdı. Duvarın bir kenarına küllükleri temizlediği teneke, yanına da iki çalı süpürge bırakır. Dört ayaklılar karda kışta üşümesinler diye bir iki de hasır atardı. Hepsi bundan ibaretti. Ve bu manzara ilkbahar ortalarına kadar neredeyse hiç değişmezdi.
Meliha nefes nefese kalmıştı. Evine üç sokak mesafe olmasına rağmen rüzgâr hızıyla geldiği için tıkanmış, heyecanının da körüklemesiyle nefes alamaz olmuştu. Nefesini olabildiğince dikkatli almaya çalışıyor; kalp atışlarının bile duyulma ihtimaline karşı ayakları titriyordu. Çevrenin dikkatini çekecek en küçük bir yanlış yapamazdı. Böyle bir hakkı hatta ihtimali dahi yoktu.
Uzak köpeklerin şifreli ulumalarına dikkat kesildi. Nöbetçi asker gibi yol kenarlarında uyuklayan akasyaların üzerine tüneyen kuşların ayak değiştirirken çıkardıkları kanat seslerine mana vermeye çalıştı. Görünürde bir acayiplik yoktu ama nereye kadar devam edecekti böyle? Bir de Osman aynı özeni gösterse diye iç geçirdi.
İyi de acaba Osman gelecek miydi? Henüz buna bile tam olarak emin değildi. Kahvenin önünden geçerken üzerinde gezinen iştahlı bakışları onda gözü olduğunu ihtar ediyordu. Osman ondan hoşlanıyordu. Evet, bakışları bunu açıkça ve defalarca ihtar etmişti. Buna adı gibi emindi. Hiç değilse bu kadarına emindi. Emin olmasa bu kadar tehlikeyi göze alabilir miydi?
Ama aynı bakışları ya başka kızlara da göndermişse... Bugüne kadar böyle bir dedikodu duymamıştı. Bu duymayış yakın çevresinde Osman’ı sahiplenişinden kaynaklanıyor olabilirdi. Mahalle yasalarına göre bir erkek bir kadını ya da kızı sahiplenmişse, o artık mahallenin yengesi olurdu. Ve alenen bakış vizeye bağlanırdı. Ondan sonrası yoktu. Ya da vardı ama el altından olmaya mahkûmdu.
Aynı şey kızlar için de geçerliydi. Erkeğin haberi olsun olmasın eğer bir kız ya da kadın bir erkekten hoşlanmış ve bunu yakınlarıyla paylaşmışsa mesele kapanmış demektir. Artık o erkek diğer kadınların eniştesi makamına yükselirdi. Ve mahrumiyet korumasına girerdi.
Bu aşamadan sonra eve dönerken bile herhangi bir çift göze yakalanmış olsa ertesi gün kasaba tarafından horlanmaya, dışlanmaya ve hırpalanmaya başlardı. Mahalle isterdi ki sözlüsü ya da nişanlısı düğünden vazgeçsin. Babası namusuna halel getirdiği için kızını öldürmese bile sokağa atsın. Kimsesiz ve savunmasız kalan sözde namussuz kız, namus havarisi mahallenin kısmeti olsun. Artık bundan sonra kimin hissesine ne düşerse... Kimin nasibi ne kadarsa?
Bunu göze alamazdı Meliha. Mahallenin orta malı olmak istemiyordu. Öyle sanıyordu. İyi ama bu yaptığı neydi? Göze almak değil miydi? Bir anda her şeyi perişan edecek bu davranışının akla mantığa uyan bir tarafı var mıydı?
Asiydi. Kanun kural tanımıyordu. Doğru. Fakat bu kadar da değil. Bu yapmaya çalıştığı hata kabul etmezdi. Üstelik mahallenin uyumadığını, hatta gözünü bile yummadığını bildiği hâlde böyle bir şeye kalkışmış olmaktan, içinde bulunduğu şu anda tarifi mümkün olmayan bir pişmanlık duyuyordu. Ne çare ki ok yaydan çıkmış. Geri dönülmez aşamaya gelmişti.
Allah vere de Osman gecikmeyeydi. Tek ümidi Osman’dı artık. Eğer kahvenin önündeki bakışlarındaki mana doğruysa ya da doğru anlamışsa kendisini seveni ortada bırakmazdı. Erkekliğin kitabı böyle yazardı.
Osman mahallenin kabadayısıydı. Elinde tespihle yana kaykılarak yürüyüşü bütün kızların dilinde dolaşırdı. Hele sohbeti nasıl oluyorsa kulaktan kulağa yayılarak kız meclislerinin mezesi oluyordu.
Kasaba kızlarının erkek beğenisi çok geniş bir yelpazeye yayılmazdı. Kızlar erkeklerden son derece bariz birtakım özellikler aradı. Öyle okumuş yazmış olmak, ceket kravat aramak filan yazmazdı bu kitapta. Öylesi zaten aransa da bulunmazdı. Olmayacak duaya âmin demenin bir manası yoktu.
Osman yirmi iki yaşındaydı. On altı yaşından beri inşaatlarda çalışıyordu. Yazın çalışır para biriktirir; kış boyu kahve köşelerinde tüketirdi. Orta ikinci sınıfta okulu terk etmiş; o günden sonra birkaç gazete başlığından başka bir şey okumamıştı.
Hayatta doğru dürüst tek bir kere kadın eli tutmuşluğu yoktu. Antalya’da çalışırken bir iki sefer para karşılığı Rus kızlarıyla birlikte olmuştu o kadar. Ama anlattıklarına bakılırsa tüm Antalya peşindeydi. Eee yakışıklıydı. Öyle görüyordu kendisini. Her erkek kendisini hem en yakışıklı hem de en güçlü olarak görürdü. Artı değer üretmeyen bireylerin yaşadıkları topluma kendilerini kabul ettirebilmelerinin ve iğreti bile olsa bir yer edinebilmelerinin iki yolundan biri olayları kaba kuvvetle çözmeye çalışmaksa, diğeri cinsellikti.
İnsanın kendini mükemmel görmesi nasıl tam bir hayal ürünüyse, erkeğin ya da kadının kendini diğerlerinden güzel ve yakışıklı görmek istemesi; içinde yaşamak zorunda olduğu bedeniyle barışık olmaktan başka bir mana taşımıyordu. Yoksa bel ve bilek kuvvetinin tek başına karın doyurmadığını başta Osman olmak üzere kasabanın bütün gençleri biliyordu.
Zamanla kullanılan kimlikler yedeklenerek kişilik repertuarına kaydedilir. Gerektiğinde ve uygun bulunan yerlerde kullanılırdı. Bu sayede toplum içine çıkmak zorunda kalan bireyler, çıkarları doğrultusunda yerine ve zamana göre farklı davranışlar sergileyebilirdi.
Osman belki sanıldığı kadar yakışıklı değildi. Belki Meliha da aynı şekilde güzel olmayabilirdi. Bunun önemi yoktu. Birkaç kat güzel elbise, biraz makyajın boyamayacağı göz yoktur. Meliha olduğu gibi görünmeyi tercih etmekle beraber, Osman için aynı şey söylenemezdi.
Ne yazık ki taharetlenmeyi bile beceremediği için siyah renk iç çamaşırı giyen Osman, üzerine sayıları birkaç adeti geçmeyen moda giysileri geçirip, saçlarını jöle marifetiyle elektrik çarpmış gibi kirpi kıvamına getirince bir anda kızların gözdesi oluveriyordu. Hele deri bileklik taktığı eliyle ritmik hareketlerle tespih sallamaya başlayınca kızların ağızları bir karış açık kalıyordu.
Meliha gibi düşünenlerin dışındaki herkes bu sahte kimliklere inanır. Hatta gerçek kurtuluşu buna inanmakta bulurdu. Bilgi ve görgüden yoksun genç kızlar kendileriyle entelektüel kişilerin ilgilenmeyeceğini bildikleri için erkekte aradıkları kriterlerde çıtayı kendi seviyelerine doğru düşürmek zorunda kalıyorlardı.
Osman Antalya’da inşaatta çalışırken, yanında çalıştığı müteahhidin kendilerine tahsis ettiği pansiyon evlerde bir iki arkadaşıyla beraber kalırdı. Bir insanı gerçekten tanımak istiyorsanız onu doğal ortamında görmelisiniz. Ve bunu hazırlıksız bir şekilde yapmalısınız. İnsanlar bu şekilde birbirlerini tanımaya çalışsalar; ikiyüzlü ilişkilerin çoğu kısa zamanda son bulabilirdi. Böylece yedek kimliklere sığınan bireyler kendilerine bir çekidüzen vermek zorunda kalacaklar. Bu durum gelecekte daha dürüst, sade, çıkarsız ve temiz ilişkilerin kurulmasına yol açacaktı.
Osman’ın özel hayatı akıllara ziyandı. Son derece tertipsiz, düzensiz ve bir o kadar da kirli olan Osman’ın arkadaşı olacak kişiyi aşılması zor bir süreç bekliyordu. Üstelik Osman dar görüşlü ve kalın kafalı biriydi. Öyle lafla sözle adam olacak bir tip değildi yani.
Bakıp görmeyenlerden, görüp anlamayanlardandı. Her insan gibi kendini temiz zannetmesinin de etkisiyle çevresini yaşanmaz hâle getiriyordu. İnşaatta çalışan ve tuvaleti bahçede olan bir kültürden gelme arkadaşları bile Osman’dan iğrenmişlerdi.
Özellikle tuvalet kültürü görmemişliğinin etkisiyle mi ahmaklığının etkisiyle mi bilinmez gerçekten kavrayış sınırlarına sığmıyordu. Özellikle de çıktığı tuvaleti temizlik yapmadan insanın içi sinerek kullanması mümkün değildi. Arkadaşları defalarca uyardığı hâlde görgü yoksunu Osman bir iki gün dikkat ettikten yine bildiğini yapmaya devam ediyordu.
Fakat dışarı çıkarken yani insan içine çıkarken Osman bambaşka bir insan oluveriyordu. Her zaman zulada beklettiği yeni ve modaya uygun elbiselerini giyiyor. Modayı takip noktasında yetenekli olduğu için giydiklerini de yakıştırıyordu. Göğüs cebinde taşıdığı yabancı sigarada olduğu gibi belki ekmek parasından kısarak aldığı en kaliteli parfümlerle bir güzel pudralanıyordu.
Doğal olarak da kızlar bir görüşte vuruluyordu Osman’a… Sümüklü kızlar bile dışarı çıkarken aynı yolu takip ettiklerini unutarak ya da eldeki kısıtlı imkânlar içinde unutuştan medet umarak Osman’a kapılıyorlardı.
Osman doğru dürüst mektep medrese görmemişti. Bildiği ve kullanabildiği kelime sayısı üç beş yüzü asla geçmezdi. Ama ağzı iyi laf yaptığı için, o birkaç yüz kelimeyle etrafını etkilemeyi nasıl oluyorsa beceriyordu. Daha doğrusu kızları… Çünkü erkekleri ikna etmek için yumruklarını kullanıyordu.
Özellikle Antalya’daki sevgilisini ballandıra ballandıra anlatırdı. Şimdilerde Avrupalı kızlarda hayvan sevgisinin revize edilmesiyle başlayan insansı erkek merakının mezesi olduğunu bilmez. Duymuş olsa bile buna inanmaya razı olmazdı.
Avrupalı kızlar son zamanlarda bakımsız, kaba ve kirli erkeklerle beraber olarak gönül eğlendiriyorlardı. Osman da buna güzel bir örnekti. Sevgilisi sandığı İngiliz, kız büyük bir ihtimal memleketinde anlatmak üzere Osman ve onun gibilere sabrediyordu. Bu, tüm zevkleri tadan milletlerin farklılık arayışlarından başka bir şey değildi.
Osman bunu kahve köşelerinde ilgisi olsun olmasın açılan her konuya meze yapıyordu. Konuşacak başka bir konusu yoktu. Dünyayla bağlantısı haber başlıklarından öteye geçmiyor. Hayatından tek bir kitap okumamış olduğu için hiçbir ciddi meselede ortaya atılamıyordu.
Sokak aralarında olsun kahvede olsun her ne konuşulmuşsa bir şekilde en ücra köşelere kadar yayılırdı. Bunu herkes biliyordu. Damardan alınan antibiyotiğin vücudun hastalıklı bölgesine ulaşması gibi mesaj ulaşması gereken yere bir şekilde ama mutlaka ulaşırdı.
Onun için mahallenin bütün kızları Osman’ın İngiliz kızını nasıl perişan ettiğini biliyor. Kendileriyle kıyasladıklarında manken kadar güzel olduğunu düşündükleri bir kızı yola getiren Osman’ın ne muhteşem bir erkek olduğu yönünde sakat bir hisse kapılıyorlardı.
Zaten orada burada vermek istediği mesajı dillendiren kişilerin istediği de buydu. Ve o mesaj sadece kızlara gitmez mahallenin diğer sakinlerine de hitap ederdi. Nasıl olsa meydan boştu ve meselenin aslını bilen yoktu.
Artık askerde çavuşu nasıl dövdüğünden başlayan laf salatasının içinde alışveriş merkezinde yanındaki kıza laf attığı için diklenen sekiz on kişilik kalabalığı nasıl hacamat ettiğine kadar neler vardı neler. Hepsini toplasan sekiz onu geçmeyen hikâyeler erkeklere tehdit içeren mesajlar vermek için dillendirilir. Gerektiği yerde, gerektiği zaman anlatılarak mesajın hedeflenen kişi ya da kişilere ulaşması sağlanırdı.
Ve mesaj istenen hedefe mutlaka ulaşırdı. Kasaba ortamında kendini bulunduğu topluma kabul ettirmek isteyen herkesin mutlaka anlatacak bir şeyleri bulunurdu. Kahve masaları, kapı önleri, parklar, okul ve cami bahçeleri, düğün dernek ortamları bu maksatla açık gazete olarak kullanılırdı.
Meliha da Osman’ı böyle tanımıştı. İçinde yaşadığı kapalı toplum hiçbir kıza hayat arkadaşını seçme ve inceleme şansı vermemişti. Seçilecekse ya uzaktan tacizkâr bakışların analiziyle farkına varılacak ya da dedikoduların arasından kendisine uygun eş adayı seçilecekti.
Bu, öylesine mükemmel bir anlaşma tarzıydı ki hemen herkesin ihtiyaçlarını giderebildiği gibi dile düşülmesine de engel oluyor. Mesajlar aynı zamanda bir delikanlıda gözü olan kızın eş adayına sarkmamaları yönünde açgözlü hemcinslerine el altından uyarı içeriyordu. Bunun tam tersi de aynen geçerliydi. Telefonda duygusuz, ruhsuz birtakım rakamlara dokunduğunuzda istediğiniz kişiye nasıl ulaşabiliyorsanız; bu yolla da aynen öyle istediğiniz kişiye mesajınızı iletebiliyorsunuz.
Karşılıklı haberleşme yüzyıllardır tekrarlanan hikâyelere gizlenen mesajlarla birlikte gerçekleşiyordu. Osman’a mesajını bu şekilde iletmiş ve cevabını da aldığını sanmıştı. Osman kendisiyle ilgileniyordu. Bunda şüphesi yoktu. Ama ne derece samimiydi onu kestiremiyordu.
Meliha kadın sohbetlerinde kendisiyle bir delikanlının ilgilendiğini rüyasında gördüğünü söylemiş. Ve rüya diye içinden geçenleri Osman’a ulaşacak şekilde bir güzel defalarca anlatmıştı. Zamanın darlığı ve Osman’ın özellikleri de bu rüyanın içinde açık seçik görülebiliyordu. Rüya modunda anlatıldığı için kimse açıkça yakında düğünü kurulacak bir kızın bu isteklerini ayıplayamıyor. Velev ki bu rüyada gizlenen istekler Rıfat’ın kulağına gitse bile rüya tarzında dile getirildiği için herhangi bir tepki veremezdi.
Osman mesajı almış ve Antalya’da yaşadığı gizli aşkı içeren yeni bir hikâye uydurmuştu. Herkes bu hikâyeyi üç aydan beri kasabada aylak aylak gezinen Osman’ın yaşamadığını çok iyi biliyordu.
Kasabanın evlerinin mimarisi ruhlarıyla neredeyse birebir benzerlik göstermekteydi. Daracık camlardan günün içeri girmemesi için adeta her şey yapılmıştı. Kalın pencere sahanlıkları, geniş tahta pervazlar, adam boyu bahçe duvarları kasabalının dünyayla ilişkisini küçücük pencerelerin keyfine bırakmıştı. Kasabalının bakış açısı da aynen bu pencerelere benzemekteydi.
Dar düşünür; muhakeme yeteneği birkaç adım öteye gidemezdi. Onun için de cinslerin karşılıklı ilişkileri akıl almaz derecede çetrefilleşmişti. Bu ortamda sağlıklı ilişki kurulması neredeyse imkânsızdı. Zaten kimsenin bu yönde bir beklentisi ve ümidi yoktu. İnsanların tek amacı en az zararla zevahiri kurtarmaktı.
Osman gelecekti. Gelmek zorundaydı. Bu son şansıydı Meliha’nın. Üstelik bu aşamaya geldikten ve boyundan büyük bir riske girdikten sonra başka bir ihtimalin olması diye bir şey olamazdı.
Kahvenin saçaklarına tüneyen sığırcıklar rahatlarını bozdular. Cırcır böcekleri Meliha’nın ayak sesleriyle bir süre ara verdikleri gece yarısı orkestralarına tekrar başladılar. Karşı pencerelerde bir ateş yalımı yakamozlanıverdi. Uzak ulumalar yakınlaşır gibi oldu. Ardından gittikçe yaklaşan çiğnenen yaprak sesleri… Biri geliyor olmalıydı.
Meliha’nın minik kalbi ağzından çıkacaktı neredeyse. Öyle hissediyordu. Kahvenin duvarına yapışmış nefes almadan gelecek kişiyi bekliyordu. Sadece dudaklarında bir hareket belirtisi vardı. İçinden gelecek kişinin Osman olması için bütün safiyetiyle dua ediyordu.
Osman’dan başka bir ihtimali aklına bile getirmek istemiyordu. Böyle bir ihtimal diye bir şey olamazdı. Geceyi bekleyen namus havarilerinden biri olması hâlinde içine düşeceği açmazı ne kendisi ne de bir başkası asla tahmin edemezdi. Böyle bir şeyin tahmini bile mantık sınırlarını aşardı.
Rüstem’in kahvesinin köşesini ürkek adımlarla dönen Osman karanlıkta beklediğini aramaya başladı. Önce duvara yaslanan bir karartıyı fark etti. Fakat kim olduğunu başta anlayamadı. Gecenin bu vaktinde Meliha’dan başka birisi olamazdı elbette. Yine de mahallenin uyumayacağını bilen Osman bunun kendisine yönelik bir dolap olup olmayacağı yönünde kısa bir tereddüt geçirdi.
Karanlığa sürünen yorgun bir ses gecenin derinliğinde kayboldu:
“Meliha.”
Gözlerini bir daha asla açmayacakmış gibi kısan Meliha bir süre sesin sahibini anlayamadı. Kendisinin çağrıldığının farkındaydı. Ama sesin sahibinden emin değildi tam olarak.
Aynı ses ikinci defa ama bu sefer daha kararlı bir şekilde duyuldu:
“Sen misin Meliha?”
Evet, bu Osman’ın sesiydi. Sonunda gelebilmişti çok şükür. Gerisine şimdilik kafa yormayı gereksiz bir uğraş olarak gören Meliha derin bir nefes aldı. Bir süreden beri içinde tuttuğu nefesini, içinde biriken yılların sıkıntı ve dertlerinden kurtulmak ümidiyle kusar gibi bıraktı. Derinlerinde pişmanlık hissedilen ürkek bir ses tonuyla cevapladı:
“Buradayım Osman. Burada…”
Osman artık duvara tablo gibi yapışmış duran karanlık gölgenin Meliha olduğuna iyice emin olmuştu. Erkekliğe leke sürmemek için korkmamış gibi davranarak cesur adımlarla duvara doğru yaklaştı:
“Geldim Meliha, buradayım.”
Meliha’nın göz kapakları yavaş yavaş aralandı. Katran rengi karanlığın içerisinde koyu gri bir gölge hâlinde karşısında duran Osman’ın yüzünü görmeye çalıştı. Hiçbir şey açık bir şekilde seçilemiyordu.
Ellerini uzattı. Osman’ın omuzlarına koydu. Ürkek hareketlerle iki elini yanaklarına yaklaştırdı. Yüzünün sıcaklığını hissetmeye başlamıştı. Osman da bu manzara karşısında kısa zaman için de olsa akıl almaz ve elde edilemez bir romantizm denizinde olduğunu hissediyordu.
“Osman.”
Meliha’yı bileklerinden yakalayan Osman, yüreği yaralı bir kuş şaşkınlığıyla çırpınan Meliha karşısında ne diyeceğini şaşırmıştı. Bileklerini sıkıca kavradı. Bu kavrayışta Meliha’dan korktuğu ve aralarındaki mesafeyi kapatmak istemeyişi açıkça belli oluyordu. İçinde bulunduğu durumda yüreği kendisi için atan Meliha’ya bir cevap vermek zorunda olduğunu hissederek:
“Geldim Meliha, geldim işte bak, diyebildi.”
Fakat Meliha bu seste aradığını bulamamanın hayal kırıklığını yaşıyordu. Karşısındaki Osman, kendisine gönderdiği mesajları dillerde dolaşan Osman değildi. Sesinde ne duygu vardı ne renk. Oysa bambaşka bir şey bekliyordu Meliha. Ve beklediğine ne yazık ki kavuşamamıştı. Yanlış duymuş olma ihtimalinin kapısını bir kere daha çalmak istedi:
“Osman!”
Sesi bu sefer verandanın sınırları içinde bilinçsiz dalgalar hâlinde dönüp dolaşıyormuş gibi geldi ikisine de. Ne Osman bu hitaba karşılık vermek istiyordu ne de Meliha sözünün arkasında durmak…
Tahminlerinin çok ötesinde hayal kırıklığına uğrayan Meliha iç dünyasında tam bir bozgun yaşıyordu. Sonun başlangıcı dedikleri bu olsa gerekti. Hâlbuki buraya gelmesi demek gemileri yakmak demekti. Felakete eş bütün ihtimalleri elinin tersiyle bir kenara itmek demekti. Bu son şansıydı Meliha’nın. Oysa işin ciddiyetine vakıf olmaktan ışık yıllarınca uzak görünen Osman için aynı şey söz konusu değildi.
Bu bir oyun değildi. Sonuçta hayat memat meselesiydi. Ve belki Meliha için geri dönüş diye bir şey olmayacaktı. Böyle olmasını istemişti Meliha. Beyaz ata binmiş prens olarak hayal ettiği Osman’ın atının terekesine atlayacak. Her hâlde kurtuluşa varacak olan bir bilinmezliğe doğru doludizgin yol alacaklardı.
Eğer bir kadın olarak kaderin karşı konulamaz bir zorunluluğu kabilinden birisine kul köle olması gerekiyorsa; bu, elindeki kıt imkânlara rağmen gönlünün aktığı, içinin sindiği birisi olacaktı. Ve o kişi karşısında duygusuz gözlerle bakan Osman olsun istiyordu.
Osman geldiğine geleceğine bin pişman olmuştu. Hepsinden daha önemlisi biraz sonra muhatap olacağı sorularla karşılaşmak istemiyordu. Bu iş sandığı gibi kolay olmayacaktı. Üstelik içinde bulunduğu durum hiç de ahlaki değildi.
İki gün sonra nikâh masasına oturacak bir kızla, başı bağlı bir kızla gecenin bir yarısında şeytanın kılavuzluğunda buluşmak da neydi? Bir gören, bir duyan olsa nasıl açılayacaktı? Açıklanamazdı ki... Nereden baksan tutarsızlık…
Meliha kaç yıldır peşinde dolanan Osman’ın bu soğuk tavrına bir mana veremiyordu. Mahallenin en gözü pek genci olarak tanınan, üstelik kendisine olan ilgisini alenen söylemekten çekinmeyen Osman’a ne olmuştu? Her şey yalan mıydı? Bunun için mi bu kadar riske girmişti gecenin kör karanlığında?
“Osman beni istiyor musun?”
“Bu da nereden çıktı böyle damdan düşer gibi Meliha?”
Meliha alacağını tahmin ettiği hâlde bir türlü kabullenemediği cevap karşısında sandığından çok daha fazla şaşırmıştı.
“Çıkması mı kaldı bu işin Osman! İki gün sonra evleniyorum ben. İki gün sonra ben, orada burada sevdiğini söylediğin kız, ben Meliha, iki gün sonra bir hayvanın yatağına müebbet mahkûm olacağım.”
“Biliyorum canım, ne yazık ki biliyorum.”
“Ne demek ne yazık ki? Hiçbir şey yapmayacak mısın? Beni o hayvanın koynuna mı atacaksın?”
“Ben… Şeey Meliha…”
“Şeyi mi var bu işin? Sen nasıl erkeksin ya? Sevdiğini diyorum, bir hayvanın tecavüzüne servis yapacaklar. Ve sen hâlâ şeey diye lafı geveliyorsun!”
Meliha’nın umarsız haykırışı gecenin karanlığını bıçak gibi kesti. Köpekler ulumalarına ara verdiler. Kuşlar birbirlerine yaklaştı. Üşengeç bir iki yaprak kendini boşluğa bıraktı. Cırcır böcekleri dikkat kesildiler.
Osman gözleriyle etrafı kolaçan etmeye çalıştı. Karşı evdeki pencerelerde bir hareketlilik olduğunu sandı. Sanki perdenin arkasında biri vardı ve gecenin uyuşukluğunu bozan serzenişin nereden ve kimden geldiği anlamaya çalışıyordu.
Doğrusu kahve masasında, mahalle arasında kabadayılığıyla nam salan Osman kelimenin tam manasıyla bozguna uğramıştı. Dizlerinin bağı çözülmüş ayakta duramaz olmuştu. Fakat içine düştüğü durumu Meliha’nın fark etmesini de istemiyordu.
Avuçlarında tuttuğu ipek tenli bilekleri ileri doğru iterek bıraktı. Geriye doğru kararsız bir iki adım attı. Arkasını kahvenin duvarına dayadı. Soluk almakta güçlük çektiğini belli etmek istemiyordu.
“Bildiğin gibi değil Meliha.”
Elleri iki yana düşen Meliha bütün dünyanın başına yıkıldığını sandı. Bu kadarını tahmin edememişti doğrusu. En azından karşısında kendisini erkek sanan, adam sanan ruhsuzun sevdiğini başkasının kollarına atılacağını bildiği hâlde sünepeleşmesi erkekliğin sadece bilekle ve bacak arasıyla olmadığını bir kere daha kanıtlamıştı.
Meliha bunun böyle olduğunu zaten biliyordu. İnsan tahlil etmede artık iyice ustalaşan Meliha, insan denen yaratığın çıkarları karşısında ne derece alçalabildiğini defalarca görmüş, şahit olmuştu.
Ama yine de kimliğini erkeklik ve adamlık üzerine bina eden ve sözde ahlak, namus ve onur için yaşadığını söyleyen erkek müsveddesi Osman’ın sevdiği kızın namusuna saldırıldığı bir zamanda bu kadar köpekleşmesi akıl alır gibi değildi.
Meliha kendisiyle çelişmeye başlamıştı. Bir parça kemik için akıl almaz derecede alçalabilen insanın, çıkarları tehlikeye girdiğinde nasıl köpekten bile aşağı olabileceğini biliyordu. Ve insan denen ahmak varlığın toplum içinde kullandığı yüzüyle gerçeği arasında dağlar kadar farkı olduğunu da…
Her şeye rağmen, lafa geldi mi namus abidesi geçinen birinin sevdiği başka bir yatağa kurban edilirken bu kadar hissiz davranması karşısında kendisiyle çelişmek pahasına anlamamakta diretiyordu.
Rıfat’ın yatağından geçtiği söylenen evli kadınların kocalarının neden istiflerini bozmadan yine milletin içinde namus havarisi geçinebildiklerini şimdi daha iyi anlayabiliyordu. Bugün bakire sevdiğini yüreği yetmediği ya da nasibine düşen kemik istihkakında azalma olur endişesiyle kendinden neredeyse otuz beş yaş büyük insan hayvan arası bir prototipe peşkeş çeken Osman, yarın aynı pozisyonda nikâhlı karısını da gözünü kırpmadan paylaşabilirdi.
Meliha’nın göz pınarları iki deli ırmak gibi çağlamaya başladı. Belirsiz derinliklerden geldiği izlenimi veren hıçkırıkları boğazında düğümleniyor. İsyanını gecenin ıssızlığından olabildiğince gizlemeye gayret ediyordu.
Çok geçmeden bulunduğu yere yığılıp kaldı. Nerede olduğunu ve ne yapmak istediğini hatırlamıyor. Unutuşun sihirli dünyasında huzur bulmak istiyordu.
Karşısındaki buzdan heykel ne diyeceğini, ne yapacağını şaşırmış bir vaziyette kelimenin tam anlamıyla bozguna uğramıştı. İçinde bulunduğu durumdan en az zararla nasıl sıyrılabileceğinin ince hesabıyla uğraşıyor. Olası seçenekleri gözden geçirerek, en uygun olanını seçmeye çalışıyordu.
Gece soğuktu. Gece ıssızdı. Gecenin ölü toprağı serpilmiş hissi uyandıran vahşi yalnızlığı Meliha’yı iliklerine kadar titretiyordu. Meliha ağlamak istemiyor. Ağlamak suretiyle diğer hemcinsleri gibi küçülmek, ufalmak istemiyordu. Fakat kendine de hâkim olamıyordu.
Osman’ın önüne doğru ayaklarını sürükleyerek bir iki adım yaklaştı. Başını kaldırdı. Osman’ın gözlerine dikti bakışlarını. Bir şeyler aradı soğuk bakışlarda. Bulmak istemediğinden korkan ürkek hareketlerle bir şeyler aradı. Ne aradığından kendisi bile emin değildi.
“Yalan mıydı her şey Osman?”
“Meliha…”
“Yalan mıydı sevdiğin.”
“Meliha.”
“Yalan mıydı adamlığın, erkekliğin, insanlığın?”
Osman daha fazlasına dayanamadı. Kahve masasında ya da mahalle arasında olsa bu lafları söyleyene yedirirdi. Öyle yetişmişti. Mahallenin yetiştirdiği, çevrenin şekillendirdiği sıradan bir kabadayı örneğiydi. Öyle olmaktan başka çıkar yolu, başka ihtimali olmadığı için öyle olmaya çalışan; bu yüzden hiçbir zaman kendi olmayan biriydi.
Doğduğu günden beri bir gün olsun kafasını kullanmamıştı. Daha doğrusu aklını kullanmamıştı. Kafası kavgada dövüşte kafa atmak için işe yarıyordu. Böyle bir şeye hiçbir zaman ne fırsatı olmuştu ne de böyle bir ortamda bulunmuştu. Bildiklerini yaşadığı vahşi ortamdan ve okuduğu tek kitap olan erkekliğin kitabından öğrenmişti.
Her şeye rağmen ağrına gidiyordu Meliha’nın dedikleri. Bütün değer yargılarını cinsellik üzerine bina eden Osman gibi yarım porsiyon kabadayılar için erkeklik her şeyden önemliydi.
Beyinleri geniş çöllerden oluşan yağlı lekeler için yaşamın bütün değer yargıları, mantık örgüleri, doğruları yanlışları, iyileri kötüleri hep erkeklik mihenginde anlam kazanırdı. Bir adam erkek değilse ve erkekliğin gerektirdiği gibi davranamıyorsa toplum onu adam yerine koymaz; anında safra gibi dışarı atardı. Yaşamak için erkek olmak ve erkek gibi davranmak gerekiyordu.
Elden ayaktan düşüp de günah çıkarma kapsamında dine diyanete yönelmek zorunda kalana kadar bir erkek evli bile olsa bütün gününü kahve masalarında geçirmek, karı kız muhabbeti yapmak ve bulunduğu mekânda kendisine yanlış yapanla anında kavga etmek zorundaydı. Erkekliğin raconu böyleydi. Evde de karısına sözünü geçirmek gerekirse bu uğurda en sert tedbirleri almakla yükümlüydü. Gerekiyorsa karısını dövmek, en azından racon kesenlerle kavga etmek kadar erkeğin şanından olan işlerdendi.
Kendini bildi bileli belki ilk defa Osman erkekliğine yönelen ağır saldırılara rağmen sessiz kalıyor. Meliha’nın kendisini erkekliğinden yakalamak suretiyle yerden yere vurması karşısında eli kolu bağlı duruyordu. Ne yapıp yapıp bir an önce içine düştüğü bu çıkmazdan kurtulmanın bir yolunu arıyordu.
Bir ara tabanları yağlayıp olanca gücüyle arkasına bile bakmadan evine doğru kaçmayı düşündü. Fakat Meliha’nın mahalleyi ayağa kaldırmasından korkuyordu. Diğer kabadayı bozuntuları gibi soğan erkeği olduğunu mahallenin duyması ihtimali onu bu fikrini gerçekleştirmekten alıkoyuyordu.
Aslında mahallede herkes birbirinin ne mal olduğunu çok iyi biliyordu. Herkes diğerlerinin de kendi gibi koftiden erkek olduğunun en az kendisi kadar farkındaydı. Fakat mesele bu gerçeği bilmiyormuş gibi davranmaktaydı. Erkekliğin kitabı bu şekilde yazıyordu. Onun için kimse kimsenin erkekliğini sorgulamazdı. Bu, politikacıların birbirlerinin açıklarını bildikleri hâlde kendilerininki ortaya çıkmasın diye olanlara göz yummalarına benzer bir durumdu.
Öyle ya da böyle Meliha’ya bir cevap vermek ve durumu açıklamak gerekiyordu. Yoksa bu tiyatro sabaha kadar uzayıp gidecekti. Sonuçta Meliha’nın kaybedeceği bir şey yoktu. Ama Osman öyle değildi. Son dört aydır kışın da boş durmuyordu. Rıfat’ın villa inşaatlarında bekçilik yapıyor. Eline geçen üç beş kuruşla yazın kazandıklarını fazla tüketmeden akşamları kumar masasına oturabiliyordu.
Kumar için değil Meliha’dan, belki ana babasından bile geçebilirdi. Eskiden de ara sıra kumar oynardı. Son zamanlarda ibadet gibi devamlı yapmaya başlamıştı. Gelecekle ilgili bir beklentisi, bir hayali yoktu. Çevresindeki nerdeyse herkes ya ırgattı, ya çiftçi ya da inşaatlarda amele. Bugün kazandıklarını üç gün içinde kahve köşelerinde, kumar masalarında ezerlerdi. Günü birlik yaşadıkları için gelecek kaygısı gibi dertleri yoktu.
Ve Osman bu dar çerçevedeki mutlu ortamını bozmak; ağrısız başına dert almak istemiyordu. Onun için de tükürdüğünü yalamayı göze alan araform Osman, aşkından sevgisinden bir kalemde vazgeçmişti.
“Yalan değil de Meliha, nasıl denir bilmem ki…”
Meliha gözlerini yıllardır peşinde koşan adamın gözlerine dikmiş, bir yandan karanlıkta zar zor seçilebilen bakışlarını tahlil etmeye çalışırken; diğer yandan can kulağı ile dinlemeye çalışıyordu.
“Senin artık başın bağlanmış. Sen Rıfat Ağa’nın helali olmuşsun. Bundan sonrası gayri bize haram…”
“Söyleyene bak!” diye iç geçirdi Meliha. Geceleri kumar masasından başını kaldırmayan, kahve köşelerine pusu atıp en yakın arkadaşlarının, hatta akrabalarının mahremine gözleriyle sarkmayı erkekliğin olmazsa olmaz gereği sanan Osman mıydı haramdan helalden bahseden? Hayatında bir kere olsun caminin ya da okulun kapısından geçmeyen, geçmemek bir yana bu hâlinden en ufak bir vicdan azabı hissetmeyen Osman mıydı haramdan helalden bahseden?
Osman bir daha aynı cesareti bulamayacağı endişesiyle kaldığı yerden nefes almadan devam etmeyi yapılabilecek en uygun davranış olarak görerek sürdürdü konuşmasını:
“Hem kedi bile ekmek yediği tabağa pislemez. Bilmem anlatabiliyor muyum Meliha?”
Meliha anlayacağını anlamıştı. Bundan ötesini söylemeye gerek yoktu. Her vesileyle erkekliğin kitabını yazdığını iddia eden Osman, aylardır minicik yüreğinin köşesinde taht kuran Osman birkaç kuruş menfaat için sevgisini satmıştı. Sadece sevgisini mi, olduğunu sandığı kişiliğini, benliğini, adamlığını hatta erkekliğini satmıştı. Bundan sonra ondan ne köy olurdu ne kasaba…
Meliha’nın bu aşamadan sonra içinde Osman olan bir gelecekle ilgili en ufak bir ümit kırıntısı kalmamıştı. Buna rağmen ona haddini bildirmek adına cevap verme ihtiyacı hissetti:
“Mahalleye kabadayı diye nam salan Osman, erkekliğin kitabını yazdığını dilinden düşürmeyen Osman ve benim belki tek kurtuluşum olarak gördüğüm Osman; o kadar zor değildi bu sevginin hakkını vermek. Biraz cesaret yeter de artardı bile. Elimden tutman ve beni yepyeni bir hayata başlayacağımız bir yere götürmen yeterdi. Bunu bile beceremeyecek kadar beceriksiz olduğunu bilseydim en azından bu vakte kadar boş yere ümitlenmez; içine düştüğüm bu iğrenç çukurdan kurtulmanın başka bir yolunu arar ve belki de bulurdum. Sen benim sadece sevgimi değil, ümit ve hayallerimi de yıktın.”
Osman için artık Meliha diye bir şey yoktu. Ne yazık ki dünyaya kalp gözüyle bakan Meliha, başrolünü oynamak zorunda kaldığı dramatik bir senaryonun etkisiyle bunu görmekte ve anlamakta zorlanıyordu. Osman son sözünü söylemek üzere devam etti:
“Her şeye rağmen Meliha, şeytana uysak bile Rıfat Abi bunu bizim yanımıza bırakır mı sanıyorsun?”
Osman, çevresine yansıttığı kimliğinin tam tersi, bir fare kadar yüreksiz ve bir köpek kadar da çıkarcı olduğunu itiraf ediyordu işte. Diğerlerinden farkı yoktu bu hâliyle. Sürekli gündemde tutmaya çalıştığı kabadayı kimliği, gerçek kimliğini kendi vicdanından bile kaçırmaya çalıştığı bir paravandan başka bir şey değildi. Diğerleri gibi Osman da aynı zamanda toplum içinde takındığı tavırlarını bütün baskılarına rağmen vicdanından taşan eleştirilere karşı bir nevi günah çıkarma vasıtası olarak kullanıyordu.
Bunun belki kendisi bile farkında değildi. Ama Meliha acı da olsa farkına varmıştı. Mesele bunu neden bu aşamada fark edebildiğinde düğümleniyordu. Bu aşamadan sonra Meliha’nın yeni bir kurtuluş yolu bulması neredeyse imkânsıza eşti.
“Bu kadar mı korkuyorsun Rıfat’tan? Nerede kaldı mahalleye nam salan erkekliğin?”
“Öyle deme Meliha. Bunun erkeklikle ne ilgisi var?”
“Doğru ne ilgisi var? Senin gibi kof kabadayıların erkekliği garibe, yoksula geçer değil mi? Rıfat gibileri görünce kedi gibi pısmak erkekliğin raconundan…”
“Öyle değil Meliha. Hiçbir şey senin bildiğin gibi değil. Sen Rıfat Ağa’yı tanımıyorsun?”
“Ben mi tanımıyorum Osman? Ben mi? İki gün sonra parasına güvenerek ruhumu da bedenimle beraber öz ana babamdan satın alan insanlık dışı bir tecavüzcünün yatağına girecek olan sevdiğin Meliha mı tanımıyor? Hıhh! Ben asıl seni tanımamışım. Namus şeref diye erkeklik taslayan sözde sevdiğim Osman’ı tanıyamamışım. Korkusundan sevdiğini Rıfat’ın kollarına terk edecek olan Osman’ı tanıyamamışım. Yazık!”
Osman bunun erkeklikle ilgisi olduğunu çok iyi biliyordu. Ama yapacak bir şey yoktu ne yazık ki. Kabadayı geçinenler zoru gördüklerinde mazlumlardan, masumlardan çok daha çabuk köpekleşebilirler. Belki içlerinden fışkıran ve bastırmakta güçlük çektikleri köpekleşme duygularını yenebilmek için sahte kabadayı rollerini takınmak zorunda kalıyorlardı. Bunu tahlil edecek kadar ince zekâya sahip olmayan Osman’ın anlayabildiği tek şey Rıfat’la gireceği mücadelede kaybedeceği gerçeğiydi. Bu mücadeleyi ve mücadelenin sonunda uğrayacağı maddi manevi kayıpları göze alamazdı. Hepsi bu kadar...
Rıfat belanın tekiydi. Mahalleye göre kendisi de belaydı. Daha doğrusu koftiden bela. Arkasına taktığı ipsiz ve çulsuz birkaç serseriyle sadece mazlumun üzerine gidebilen bir bela…
Ama Rıfat varlıklıydı. Para gücüyle istediği zaman istediğini kullanabiliyordu. Aralarındaki en önemli ve göz ardı edilemez fark buydu. Ve bu fark sıradan bir mahalle kabadayısının aşabileceği bir fark değildi.
Kasaba serserilerini hepsi gerektiğinde Rıfat’ın emrine girmeye hazır yedek kıta hükmündeydiler. Çünkü açlıktan ağızları kokuyordu. Kendilerini oyalayacak ciddi meşgaleleri yoktu. Gezmek tozmak, yemek içmek ve bazıları için kumar oynamaktan başka…
Geçen sene Zahireci Bayram’ın düştüğü içler acısı durum gözlerinin önünden bir film şeridi gibi geçmeye başladı. Kâhyaya kumar borcunu ödetmek şartıyla günlerce taşlatmıştı adamın evini. Gerçi kızının hakkında çıkan ve bir anda kasabanın gündemine oturan söylentide payı yoktu. Ama yine de…
Derin bir nefes aldı. Ayaklarının titrediğini hissediyor. Vicdan azabına benzeyen ve sebebini tarif edemediği bir sıkıntı iliklerine kadar tüm benliğini ele geçirmeye başlıyordu. Zavallı adam diye düşündü. Kısacık aklıyla o zavallı adamın yerine düşmemek için bir an önce bulunduğu yeri terk etmenin kendisi için en hayırlı davranış olacağına hükmetti.
Meliha’yı seviyordu. Bu güne kadar belki bu kadar emin değildi. Ama işte şimdi, şurada bundan adı gibi emin olmuştu. Meliha değil kasabanın belki memleketin en iyi, en akıllı kızıydı. Onu severek alacak adamın ne kadar şanslı olduğunu düşündükçe beceriksizliğinden dolayı kendisinden nefret etmeye başlıyordu.
Eğer şartlar elverseydi Meliha’yı ne pahasına olursa olsun alırdı. Buna da adı gibi emindi. Güzeldi, hoştu. Ve hepsinden önemlisi seviyordu Meliha’yı. Gerçekten seviyordu. Kendisine bile itiraf etmekte zorlansa da deli gibi seviyordu onu. Fakat her vesile ile erkeklikten dem vurarak fiyaka yapan Osman’ın sevgisi, sevdiğini müebbet tecavüzden kurtarmaya yetmiyordu.
Kendisi gibi bir sünepeden binlerce defa daha mert olan Meliha her insana kısmet olmazdı. Meliha’nın Cennette olduğu söylenen hurilerden nokta kadar farkı olmadığı kanısındaydı. Ne yazık ki onu, işte şimdi karşısında kendisini sevdiğine teslim etmeye gelmiş bu ulvi varlığı, gözü kesmediği için bir zorbanın yatağına atıyordu. Hem de kendi elleriyle. Sevdiğinin, güvendiğinin ya da güvenmek zorunda olduğu erkek müsveddesinin elleriyle… Bundan sonra mahallede erkeğim diye nasıl dolanacaktı bilmiyordu.
Sabah ezanının yaklaştığını geceye ürperen kuşların kararsız hareketleri ihtar etmeye başladı. Cırcır böcekleri şarkılarını seyrekleştirmiş. Köpek ulumaları iyiden iyiye yorulmuştu.
Daha fazla beklemenin gereği ve anlamı yoktu. Neredeyse bir saate yakın bir zamandan beri kahvenin verandasında hayatları hususunda kıyasıya pazarlığa tutuşan iki genç ortak bir noktada buluşamamanın ruhsal çöküntüsünü yaşıyordu.
Her ikisi için de yarın ve sonrası son derece zorlu geçeceğe benziyordu. Hele Meliha için artık yarın diye bir şey asla olmayacaktı.








Serdar Adem



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6204
2 Firari Fırtına 4267
3 Mustafa Ermişcan 3485
4 Hasan Tabak 3349
5 Nermin Gömleksizoğlu 3043
6 Uğur Kesim 2936
7 Sibel Kaya 2768
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2598
9 Enes Evci 2471
10 E.J.D.E.R *tY 2227

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:6569 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com