Romanlar

İçimdeki Şeytan 5 İkinci Adam Yayınları Bişkek 2014
Okunma: 104
Serdar Adem - Mesaj Gönder


5 Fırsat

Yün yatağın üzerine leylak kokan çarşafı dalgın bakışlar eşliğinde yaydı. Çift kişilik yün yatağın bir ucundan diğer ucuna uzanan ve her iki tarafı da bordo ipekli başlıkla son bulan, kaldırım taşı kalınlığındaki kuş tüyü yastığa iki ucu dantel işlemeli kılıfı isteksiz hareketlerle geçirmeye çalıştı. Ağır hareketlerle sim sırma işlemeli bordo yün yorganı serdikten sonra başucunu ortaya kadar katlayıp düzeltirken ilk bakışta yuvalarında kaybolmuş hissi uyandıran kara gözlerden sessizce iki damla yorgun gözyaşı kaynayıp yuvarlandı.
Bu gözyaşında neler yoktu, neler. Bir kere nefret ve acıma vardı. Bu gözyaşında o günü tiksintiyle hatırlama vardı. Bu gözyaşında varlığından bin pişman olmak vardı. Yıllardan beri sessizce ciğerine akan gözyaşları bugün nasıl olmuşsa gün yüzüne çıkmak istemişti.
Yıllar önce bu yatakta tüm hayalleri suya düşmüş. Yaşama isteği sönmüş. Tabiri caizse yaşayan bir ölüye dönmüştü. Şimdi aynı kirli oyun bir kere daha tekrar edecekti. Tek farkla, bu sefer mağdur değil izleyici hatta suç ortağı olarak katılacaktı bu kirli oyuna. Ne çare bu kirli talihi değiştirmek adına elinden hiçbir şey gelmeyecekti.
Gözlerindeki buğu, göz kapaklarını ıslak bir yorgana çevirmişti. Daha fazla ayakta duramayacağını anladı. Yatağın kenarına ilişti. Bir süre öylece hareketsiz kalakaldı.
İçinde derinlerde çok derinlerde bir yangın vardı. Yıllardır üzerini ölü toprağıyla kapadığı ama bir türlü söndürmeyi başaramadığı bir yangın. Öyle bir yangın ki yanmak için havaya ihtiyaç duymuyor. İçin için yanıyor ve tüm bedenini kasıp kavuruyordu.
Bu yangının neredeyse çevresindeki herkeste olduğunun farkındaydı. Aslında herkes olan bitenin ve olacak olanın farkındaydı. Ama kimse bu hastalığa bir teşhis koyamıyor. Adeta teşhis koymaktan korkuyordu. Asıl mesele teşhisten sonrasıydı. Tedavi süreci hiç de sanıldığı kadar kolay görünmüyordu. Bu hastalığın ilacı akıl almaz derecede acı ve tedavi süreci hayal sınırlarını bile zorlayacak kadar zorluydu.
Bir kere hastanın çevresindekilerin bu tedaviye inanmaları ve kayıtsız şartsız destek vermeleri gerekiyordu. Böyle bir desteği kimsenin kimseye vereceğini sanmıyor. Sanmaktan öte, asla inanmıyordu.
Hayat kutlar sofrasıydı. Ve mahalle aç kurt sürülerini andırıyordu. Kurt, kana son derece duyarlıdır. Nereden kimden gelirse gelsin hiç fark etmez. Kan kokusu kurdu ölüm makinesine çevirmeye yeter. Her kan kokusu bir diğeri için kulakların dikilmesine ve nefeslerin tutulmasına sebep olur.
İşte o kan kokusu mahalleyi de deliye çevirmekte. Bu yüzden bekâret mührünü kırarak ilk kanı akıtana avı üzerinde sonsuz ve sınırsız tasarruf hakkı elde etme imkânı tanıyan mahalle, o günü olabildiğince yücelterek törenlere boğmuştu.
Karnını doyuran kurdun keyfi olarak ve zayıflığından zevk almak kastıyla avını hırpalayarak kanını akıtmasına benzeyen bir olayı sekiz yıl önce yine burada yaşamak zorunda kaldığını hatırladı. Kalbi yuvasından çıkacak sandı. Hırstan mı nefret ten mi isyandan mı kendisi de tam olarak kestiremiyordu. Yumruklarını sıkmış kaskatı kesilmişti. Gözlerindeki nem tomurcuklanmaya yüz tutmuştu.
Kan kokusu geliyordu burnuna. Ama evet ama bu kan geyik kanı değildi. Ceylan kanı hiç değildi. Bu kan kendi kanıydı. Namusunun kanıydı. Buram buram tütüyordu. Aradan geçen onca yıla rağmen ilk günkü tazeliğini korumasına hayret etti. Bütün mahallenin evin çevresinde, duvarların arkasında yeni avın kanından tatmayı beklediğini hissediyor hatta biliyordu.
Çocukluktan kurtulduğu günden bu kutsal güne kadar her fırsatta bu kandan doya doya yudumlamak isteyenlerin alaycı ve tacizkâr bakışlarıyla karşılaşmıştı. Bu bir hayal ya da varsayım değildi. Neredeyse tüm mahalle bu yeni kurban merasiminin sonuçlarını bekliyordu.
Mümkün olan en kısa zamanda bu seremoninin gerçekleşmesini istemelerinin altında yatan asıl sebep buydu işte. Ve Emine bunu anlamıştı. Anlamıştı da neye yaramıştı. Dünyanın yuvarlak olduğunu anlayanı da yağlı kazığa oturtmuşlardı. Ne yazık ki Emine’yi de o kutsal gün, bedensel tapusunun el değiştirdiği düğün günü iğrenç bir kazığa oturmuşlardı.
Mahalle, törenin tüm açıklarını kapatmaya ve bu törenin bir an evvel gerçekleşmesi için elinden geleni yapıyor. İdam mahkûmunun aç aslanlara atılmasını bekleyenlerin vahşi sabırsızlığıyla yerinde durmakta zorlanıyor. Kahvede, camide çarşıda pazarda anasını babasını bir an olsun taciz etmekten geri durmuyordu. Henüz kendisine dokunamıyorlardı. Töre izin vermiyordu buna. Zaten kudurmalarının bilinçaltında yatan sebep bundan başka bir şey değildi. Ağaca tırmanan avını ağacı silkeleyerek düşürmeye çalışan açlıktan kudurmuş bir ayının telaşıyla öyle ya da böyle bir an evvel Meliha’yı da kucaklarına düşürmeye çalışıyorlardı.
Mahalle aç kurt sürüsü gibi o kutsal kurbanın şehvetli kanının kokusunu kokluyor ve kolluyordu. Sağda solda huzursuz ve anlamsız ulumaları, uluorta ahlak ve namustan dem vurmaları bu yüzdendi. Taciz ve tahrik eden davranışları bu sosyal içgüdüye dayanıyordu.
İçindeki uyuyan yangın aniden alevlenmiş ve tüm bedenini sarmaya başlamıştı. Etlerinin döküldüğünü, kemiklerinin çatırdadığını hissediyordu. Eskiden bir damlası güneşi söndürecek güçteki gözyaşları bu yangına karşı artık aciz kalıyor. Kanlı gözyaşları içindeki yangını söndürmek bir yana ateşe kavuştukça petrol gibi parlayarak yangını daha da büyütmeye yarıyordu.
Bir kadın olarak kendisinden geçmişti ama en azından bundan sonraki işkence ve tecavüzlere karşı ağlamaktan başka bir şey yapamamak içini yakıyor. Bu acziyetin içi dünyasında yarattığı yıkım neticesinde sadece kadın olmaktan değil insan olmaktan bile nefret ediyordu.
Fadime hırıltılı nefeslere eşlik eden çapraz adımlarla merdivenleri tırmanıyor. Bir an evvel Emine’ye ulaşmak istiyordu. Bugün özel bir gündü. Ve söylenecek paylaşılacak çok şey vardı.
Fadime’nin şişmanlığı başkalarına hiç benzemiyordu. Çok biçimsizdi bir kere. Kiloları kalın bacaklarında istifledikçe çaprazlaşmasına sebep olmuş, ağzı ve burnu Truva harabeleri gibi yağ katmanları arasında kaybolmuş, göğüsleri sarkmaktan iyice sünmüş, kalça genişliği neredeyse bodur boyuyla yarışmaya başlamıştı. Ama Fadime bu hâlinden son derece memnundu. Hatta evde en uzun süre ayna karşısından vakit geçiren ve bu işten zevk alan tek kişiydi.
Bir kere Rıfat hayvanını başından savmıştı. Artık kolay kolay yaklaşmıyor. Yatakta kocası olacak mahalle tecavüzcüsüne vücudunun keyfini sürmesine asla izin vermiyordu. Ama ayı için bunun bir önemi yoktu. Et yemekten ruhu iyice vahşete kesen Rıfat yine de zevk alacak bir şey bulabiliyordu. Onun için et olsun yeterdi. Pişmiş pişmemiş hiç önemi yoktu.
Emine’nin gelişini tahmin edilenin aksine hiç ama hiç kıskanmamış. Kıskanmak şöyle dursun Emine’nin sağlığına kendi sağlığından bile fazla özen gösterecek kadar ilgilenmişti. Kocası ikinci kadın aldığında kuduran kadınların aklına şaşıyordu.
Kasaba çevresinde bir kadının kocasından beklediği günlük nafakasından başka ne olabilirdi? Belki bir de tüm kullanım haklarıyla sahip olduğu karısını mahallenin vahşi cinsel isteklerine karşı korumasından başka…
Dolayısıyla kadının itiraz etme ya da kabul etmeme gibi bir hakkı bile yoktu. Eğer kadın ikinci evliliğe şiddetle muhalefet etmez de kadere rıza gösterirse genelde ikisi de aynı çatı ve aynı erkeğin kanatları altında paşa paşa yaşayabiliyordu. Kurulu düzene karşı çıkmak en fazladan mahallenin ekmeğine yağ sürerdi. Erkek, kendine verilen boşama yetkisini ya da olmazsa terk etme ve nafakadan kesme yetkisini kullanarak kadını sokağa daha doğrusu mahallenin kucağın a atardı.
Mahalle her zaman böyle bir avı beklerdi. Ağacın dibinde yuvadan düşecek yavru kuşu bekleyen kedi sabrı ve inadıyla beklerdi. Ve her sene mutlaka böyle bir av düşerdi mahallenin kucağına. Artık gerisi belliydi. Mahallenin beline güvenenleri, kendine güvenenleri leşe üşüşen akbabalar gibi bir damla et koparabilmek için yeni sürgünün peşine düşer. Eninde sonunda öyle ya da böyle bir parça eti ağızlarında gevelemeyi becerirlerdi. Üstelik bunun için At Çayırı’na gitmeye bile gerek yoktu. Dul nerede kalıyorsa aç kurtlar otağını oraya kurardı.
Çaptan düşmenler, tedavülden kalkanlar, dalında kuruyanlar ortada kalan duldan göz zinasından öte yararlanamamanın umarsız kıskançlığıyla deliye döner. Gelenekleri, töreleri ve inançları kullanarak kısa zamanda karşı konulması imkânsız bir mahalle baskısı oluştururlardı.
Odaya girdiğinde Emine’yi yatağın ayakucuna ilişmiş vaziyette buldu. Yıllara rağmen tazeliği, küllenmiş közün sıcaklığı gibi hissediliyordu. Bir an içinin burkulduğunu hissetti. Zavallı Emine dedi içinden kendi hâline bakmadan. Zavallı Emine. Rıfat’ı paylaştığı için başının üzerinde taşıdığı Emine.
Neden hiç kıskanmamıştı onu? Kadın olarak mı görmemişti? Yoksa kendisi kadınlığını mı yitirmişti? Ayaküstü kalakaldığı eşikte kendini alıcı gözle şöyle bir süzdü. İkinci ihtimalin ağır bastığına hükmetti. İstem dışı vücudunda gezen eli göbeğinin yağlarını fark ettiğinde acıma tiksintiyle karıştı.
Emine yorgan örtüsünün üzerindeki kim bilir hangi duygularla işlenmiş geleneksel şekillerde kaybolmuştu. Gözlerindeki nem yakamozları bulunduğu yerden fark edilebiliyordu.
Aynı gözyaşlarını, aynı bozgun yerinde kendisi de dökmüş müydü? Bir türlü hatırlayamıyordu. Hafızası ağır bir travma yaşadıktan sonra kendini dışı dünyaya kapatan çocukları andırıyor. Ne kadar zorlasa da mümkünü yok en ufak bir şey hatırlayamıyordu.
Gelin olduğunda gencecikti Emine, körpecikti. Neredeyse bir içim suydu. Belki on altı belki on yedi yaşındaydı. Yaşından çok daha genç görünüyordu. Dal gibi boyu, kibrit çöpü kadar ince beliyle kınalı bir kuzudan farksızdı. Hele baygın bakan sürmeli gözlerine bir bakan iflah olmazdı. Gerçi şimdi bile kendisine biraz çekidüzen verse, eskiyi aratmazdı. Minare yıkılsa da minber yerinde görünmüyordu.
Her şeye rağmen Emine’yi, evin yeni hanımını zerre kadar kıskanmamıştı. Hatta kıskanmak şöyle dursun sadece acımıştı. Anne şefkatiyle acımış, ilk zamanlarda ona kol kanat bile germişti. Sanıldığının aksine kumalar arasında olduğu söylenen şiddetli muhalefet bu çatı altında neredeyse hiç yaşanmamış. Tam tersi Emine başı sıkıştığında Fadime’yi hep yanında bulmuş ve onun şefkatine yavru kuş acziyetiyle sığınmayı adet etmişti.
Kıskanmamıştı evet çünkü kıskançlık güzelliklerin paylaşımında ortaya çıkan bir duyguydu. Emine ile Fadime arasında tek ortak nokta Rıfat’tı. Ve Rıfat paylaşılacak biri değildi. Bencilliği ve ciğeri beş para etmezliği beti benzinden belli olan Rıfat, hatta aynı çatı altında durulacak biri bile değildi.
Kocasını erkenden tahtalıköye postaladıktan sonra iyice kafayı yiyen bunak annesinin sözünden çıkmayan Rıfat için kadının aile hayatında söz hakkı olamazdı. Kadın bir hizmetçiydi o kadar. Ev işlerini yapar, bağ bahçe işlerine bakar, başta annesi olmak üzere aile fertlerine hizmet ederdi. Onun dışında bir de yatakta cinsel ihtiyaçlarını gidermek üzere vardı. Bunun dışında kadının ne evde ne de toplumsal hayatın herhangi bir noktasında zerre kadar yeri ve değeri yoktu.
Sanıldığı kadar inançlı birisi değildi. Başındaki örtüyü niye taktığını bilmiyordu. Her ne kadar fazla bir şey bilmese, hatta bilmek istemese de kadının yaradılışı konusunda kulak arkasında kalmış birkaç bilgi kırıntısı yetiyordu olayları değerlendirmeye. Onun için kızdığı zaman kadın olmasına rağmen kendi cinsine yönelir:
“Tanrı bile yaratırken başka malzeme bulamamış da erkeğin kaburgasından yaratmış işte!” diye kendi kendine söylenirdi.
Rıfat’ın kendisinin bile aslında içinde toplumda herhangi bir yer işgal ettiği ya da ağırlığının olduğu söylenemezdi. Bunu en iyi kendisi biliyordu. Açıkça itiraf edemese de toplumun lisanı hâlinden bunu hissedebiliyordu. Bu kadar şeyi anlayabilmek için fazla bir ferasete hiç gerek yoktu.
Fakat adam olamayanların ellerinde bir koz vardı. Töreler ve geleneklerden ilham alan mahalle baskısı… Mahalle inançlarıyla töresiyle tarihin karanlık çağlarından süzülen erkek egemen felsefenin etkisiyle tüm değer yargılarını erkeğe göre düzenlemişti. Bu toplumsal işkence mekanizmasını hasbelkader küskünler, dargınlar safında yer alan kimi kadınlar bile işlerine geldi mi kendi cinslerinin yok olması pahasına acımasızca kullanmaktan çekinmezlerdi.
Rıfat bu yetkiye dayanarak evinde tam bir krallık kurmuştu. Bu krallığın nüfusu ne kadar artarsa o kadar tatmin edebilirdi acizliğini. Onun için çocuk sayısı şimdiden yediyi bulmuştu. Meliha’yla beraber haremi üçleyecekti. Sayı arttıkça adamlığı ve erkekliği kuvvetleniyordu.
Canı istediği zaman döverdi. Elinin kalkmadığı tek kadın annesiydi. O da annesi olduğu içindi. Sadece o değil tabii. Yıllarca en ağır muameleler maruz kalarak kafayı yiyen anne kadın, zamanla bir erkeği nasıl idare edebileceğini öğrenir ve bu sayede bir merhale yükselirdi. Hele bu kadın evin erkeğinin annesiyse ve kendi çektiklerini unutarak gelin pozisyonundaki hemcinslerine erkekten daha beter baskı ve zulüm yapıyorsa; erkek olmadığı hâlde erkeklerle çoğu zaman aynı muameleye tabii tutulurdu.
Cehennemden pek farkı olmayan böyle bir ortamı paylaşmak üzere aralarına katılan Emine’yi hiç kıskanmamıştı. Kudurmuş köpekleri andıran iki insan azmanının zulüm ve işkencelerine ortak olmaya gelen Emine’yi asla kıskanamamış. Hatta vahşi aslan kafesine atılan ikinci av sayesinde bir süre için parçalanmaktan kurtulan birinci avın benciliğiyle sevinmişti. Ve bu sevinç ömrünün sonuna kadar vicdan azabı olarak yakasını bırakmayacaktı Fadime’nin.
Bu kıskanamayış vicdanının derinliklerinde hep bir sızının varlığını sürdürmesine sebep olmuş. Emine’ye ne kadar şefkatle davranmaya çalışsa da yedi sekiz yıldır bu vicdan azabından bir türlü kurtulamamıştı.
Emine’nin yanaklarından yorgun titremelerle süzülen gözyaşları kezzap gibi geçtiği yeri kızartıyor. Göğsünde sıkışan hıçkırıklar patlamaya hazır bir yanardağ dehşetiyle derinlerde yankılanan utangaç seslerin çıkmasına sebep oluyordu.
Nefesini düzene koyan Fadime üşengeç adımlarla karyolaya doğru yaklaştı. Emine’nin tam karşısında durdu. Bir müddet onun fark etmesini bekledi. Bebek yüzündeki ifadeyi daha yakından anlamaya çalıştı. Terliğinin çıkardığı tıkırtıları fark ederek gözlerini açacağını sanmıştı. Yanıldığını anlaması için çok zaman geçmedi. Gözlerini öyle bir yummuştu ki… Gözyaşları bir daha açılmak istemeyen bu gözleri kirpiklerinden öyle bir yapıştırmıştı ki… Öyle kolay kolay açılacağa benzemiyordu.
Elini omuzlarına koydu. Hafif sarstı. Emine ceylan ürkekliğiyle daldığı hayal âleminden sıyrıldı. Boş gözlerle etrafı tanımaya çalıştığı belli oluyordu. En çok da karşısında hayretle karışık tebessümle bakan yüzü tanıma gayreti içindeydi. Yabancı gelmiyordu bu yüz. Yabancı olamazdı. Dostça bakıyor; bakışlarıyla yaralarını sarıyor ve içini ısıtıyordu.
Tanımaya başladığında burada neden bulunduğunun farkına vararak telaşla yerinden sıçradı. Fadime korkuttuğunu sanarak sakin olması için sevecen dokunuşlarla başını okşamaya başladı.
“Benim Emine, korkma benim Fadime.”
“Ben, ben, ben…”
Daha fazla konuşamadı. Yılların birikimi hıçkırık atlarına binmiş Amazon savaşçılar gibi göğsünün yetim ovalarına dökülmeye başlamıştı. İçinde kopan fırtına başını döndürmüş. Başını daha fazla taşıyamayacağını anlayarak Fadime’nin omuzlarına yaslanmıştı. Her zamanki gibi, annesinde görmediği, göremediği şefkati, ilgiyi kumasında görmek bir yandan rahatlatırken; diğer taraftan gönlünü yerle bir ediyordu.
“Anlıyorum Emine, anlıyorum seni.”
Fadime tecrübeli pozisyonunda Emine’ye moral verme gayretine girmişti. Ne de olsa aynı olayları ne bir eksik ne bir fazla aynısıyla yaşamıştı. Daha doğrusu yaşamak zorunda kalmıştı.
“Biliyorum Emine aklından geçenleri.”
“Hayır abla bilemezsin. Bilemezsin!”
O kadar kendinden emin konuşuyordu ki, Fadime hata yaptığını sandı. Haddini aştığını düşündü. Yoksa Emine’nin hayatında bilmediği bir taraf mı vardı? Varsa bile bunu bu vakte kadar saklamayı nasıl başardığı bir yana, kendisinin bunu nasıl gözden kaçırmış olduğuna hayıflandı.
İçinin burkulduğunu göğsüne yasladığı başıyla hissetmişti. Kalbi ilk defa kafese girmiş bir kuş çılgınlığıyla göğüs kafesini zorluyordu.
“Meliha’ya abla… Meliha’ya acıyorum.”
“Biliyorum kınalı kuzum, biliyorum. Akraban olduğunu da biliyorum. Beş para etmez bir babanın elinde oyuncak olduğunu da… Hepsini biliyorum kara gözlü ceylanım, biliyorum.”
Birlikte ayağa kalktılar. Emine istem dışı Fadime’ye sarılmıştı. Fadime de anne şefkatiyle refakat ediyordu. İsteksiz adımlarla pencereye yöneldiler. Pencerenin iki kanadı da odanın havalanması için sabahtan beri açıktı.
Dışarıda yumuşak bir hava vardı. Tam bir eylül havasıydı. Kenar dalları sararmaya başlayan ağaçlar isteksizce kışa hazırlanıyordu.
Boğazında düğümlenen hıçkırıkları bastırmakta bir nebze olsun başarı sağlayan Fadime, rengini kaybetmiş bir ses tonuyla bir sırrı paylaşmak ister gibi devam etti:
“Biliyor musun kınalı kuzum ben de sana acımıştım. Evet, kıskanmam gerekirken neden bilmiyorum ama acımıştım. Belki biliyorum da itiraf etmekten çekiniyordum.”
Bedensel kabalığıyla asla uyuşmayacak bir şefkatle bahçede köpeğinin başını okşayan Rıfat’ı baş işaretiyle gösteren Emine:
“Şu hayvanın vahşi emellerine alet olacağı için acıyorum Meliha’ya abla. Bunun nesini kıskanayım. Belki uğrayacağım tecavüz ve hakaretleri paylaşacağı için sevinmem bile gerekirken…”
“İşte kınalı kuzum, kendime itiraf edemediğim gerçek bu olmalı. Ben de seni bunun için kıskanmamış olmalıyım. Sen geldikten sonra başını okşadığı köpekten bin beter gibi gelen şu hayvanın üstümde tepinmesinden kurtulma ümidi doğmuştu. Evet, aynı zamanda acımıştım sana. Çünkü biliyordum ki sen de isteyerek karı olmuyordun. Seni de töre zoruyla, mahalle baskısıyla atmışlardı arenadan farkı olmayan o yatağa.”
Emine göğsünden çıkardığı bir avuç büyüklüğündeki hançeri kumasına göstererek:
“Çok denedim ama olmadı abla, kurtulamadım bu hayattan.”
Sol eliyle belinden kavradığı Emine’yi iyice kendine çeken Fadime, diğer eliyle hançeri tutan elini sıkı sıkıya kavradı. Belli belirsiz:
“Kurtulamazsın canım.”
“İyi ama neden?”
“Bu bir kader ve bu kaderden kurtulan görülmemiştir. Üstelik sana bu alınyazısını Tanrı yazmıştır. Ve yazarken kimseye sormadığı gibi sana da sormamıştır. Bu kaderden kurtulmak değil, onu beğenmemek bile hâşâ Tanrı’ya isyan etmek demektir.”
“Erkeğin Tanrı’sına mı?”
Fadime bu serzenişi duymamış gibi yapmanın en doğru hareket olduğuna karar verdi. Korkudan kaynaklanan bir inancı vardı. İnançlarıyla gerçekler arasında kıyas yapabilecek kadar bile cesur değilken, ondan sorgulama beklemek insafsızlık olurdu.
Emine ilk geceki gibi her şeyden nefret etmeye başlamış. Midesi ağzına gelmişti. Ana babasından, akrabalarından, mangalda kül bırakmayan arkadaş ve komşularından hatta elindeki hançerden bile… Özellikle de kendisini kurtarmakta aciz kalan hançerden…
Fadime içinde yaşadığı çevrede yetişen belki en şanslı kızlardan biriydi. Bunda küçük yaşlarda biraz eciş bücüş bir kız olmasının etkisi yadsınamazdı. Yoksa liseyi filan bitirmesi o kadar kolay olmazdı.
Ailesinin ve çevresinin evde kalma ihtimaline karşı ipini biraz gevşetmesi, Fadime’ye bir şekilde liseyi bitirme fırsatı vermişti. Fadime bu imkânın hakkını fazlasıyla vermesini bilmiş ve bulabildiği her fırsatta bilgi ve görgüsünü artırmıştı.
Kesekâğıdı, ambalaj bile olsa hiç fark etmezdi. Bulursa kitap ve gazete de okurdu. Kasaba ortamında elbette çok fazla bir imkân bulamazdı. Ama bulduğu hiçbir fırsatı kaçırmazdı.
Önemli olan kuru kuruya okumak değil, az da olsa okuduğunu hazmetmekti. Fatma zekiydi. Kavrayışı oldukça ileriydi. Düşünüyor, hayal kuruyordu. Yaşadıklarını yargılıyor, haksızlıkları kabullenemiyordu. Fakat Meliha gibi mücadele ruhuna sahip değildi. En küçük bir engel karşısında hemen yelkenleri suya indiriyordu.
Doğduğu günden beri çirkinliğinin verdiği avantajla diğerleri kadar olmasa bile söz hakkına sahip olamamak onun da zoruna gidiyordu. Çok düşünmüştü ilk zamanlar, çok zorlamıştı şansını bu makûs kaderden kurtulabilmek için. Buna rağmen kimse onu adam yerine koymamış, sürekli toplum dışına itilmişti. Kız olarak doğması dışlanması için fazlasıyla yeter sebepti. Kız çocuğuydu. Eksik ve kusurlu yaratılmıştı. Kendi hür iradesiyle yaşamını sürdürmesi imkânsızdı. Onun için belli bir yaşa gelinceye, yani başka bir ifadeyle koca denen yeni bir sahibin mülkiyetine geçinceye kadar özenle bakılmak ve korunmak zorundaydı.
Bu ise bir aile için olduğu kadar çevre için de oldukça zor bir süreçti. Onun için kızlıktan kadınlığa geçişini tamamlar tamamlamaz; aile ve çevre tarafından sırtındaki bu günahkâr kamburdan kurtulabilmek adına en yüksek başlık verene hatta hisse senedi gibi borca dahi devredilirdi. Bundan sonrasını artık yeni sahibi düşünmek zorundaydı. Ama her iki hâlde de kadının aklını kullanması ve kendi hür iradesiyle hayatını tanzim etmesi diye bir ihtimal söz konusu olamazdı.
Fadime bu gerçeği kabullenmek istememesine rağmen yaşamak zorundaydı. Çevresindeki bütün kadınlar gibi. Ne kadar çırpınmaya kalksa nafile çaba olacak. Hatta belki kurtulma çabası durumunu eskisinden daha beter bir hâle getirecekti.
Babanın tasarrufunda olmak ya da Rıfat gibi bir hayvan dahi olsa bir koca müsveddesinin yatağına mahkûm edilmek başına gelebileceklerin en iyisi ve hayırlısıydı. Sonuçta direnenleri, hakkını aramak gayesiyle karşı koymaya çalışanları aç kurtlar gibi didiklemek için pusuda bekleyen bir mahalle vardı. Bunların eline düşmek demek, Rıfat gibi belki daha beter, birden fazla kudurmuş yabaninin iştihasına meze olmak demekti.
Kimler yoktu bu çevrede… Lafa geldi mi ahlak, namus ve şereften dem vuran komşular mı dersin, en ufak bir yanlışını görünce namus havarisi kesilen akrabalar mı, mangalda kül bırakmayan tanıdıklar mı?
“İyi de abla bu kötü gidişe dur diyecek bir Allah’ın kulu yok mu?”
“Yok canım, yok Allah’ın cezası!”
“Bu kaderse eğer, Tanrı nasıl razı oluyor yaratıklarının yarısının bin yıllardır çektiği bu çileye? Yoksa gerçekten Tanrı pişman mı oldu bizi yarattığına? Yoksa…”
Sonra içinde yıllar geçtikçe çığ gibi büyüyen inançsızlığa rağmen çevrenin bilinçaltına kodladığı öğrenilmiş çaresizliğin etkisiyle korkuyla karışık ürperdi. Günah işlemiş ve kirlenmiş hissediyordu kendini. Üzerindeki kirli ağırlıktan kurtulmak istercesine sesli mırıldandı:
“Tövbe estağfurullah! Tövbe…”
“Tövbe edecek bir şey yok. Erkek denen canavar Tanrı’yı da suç ortağı yapmış kendine. Baksana kadının yaradılışı bile alelacele ve alelusul. Sanki uçsuz bucaksız evrenin yaratıcısı iki parça ete bürünmüş kemiği yaratmaya gücü ve kudreti yetmez miydi de erkeğin kaburga kemiğinden yaratsın?”
“Çok farklı şeyler söylüyorsun abla. Daha önce hiç akıl etmediğim, aklıma gelmeyen, gelse bile yorumlamakta aciz kalacağım şeyler…”
“İşte onun için insanların düşünmemesi için kendi adına düşünen efendilere, ağalara, beylere, paşalara bağlıyorlar. Ki herkes kendi batağına saplansın, düşünmesin koyun gibi güdülmesi kolay olsun.”
Emine’nin gözleri fal taşı gibi açılmış, adeta nefes almadan dinliyordu. Elindeki hançeri unutmuş, neden ve nerede olduğunun farkına varamaz olmuştu.
“Daha neler işiteceksin, neler. Sen zannediyor musun o hançer sen ve senin gibilerin kurtarıcısı olsun?”
“Niye olmasın abla, biz insan değil miyiz? Biz adam değil miyiz?”
“Evet canım, tam üstüne bastın. Sen ya da ben ne fark eder. Biz diyelim kısaca. Biz insan da değiliz, ne yazık ki adam da… Doğarken ana babamızın boynunu eğen biz günahkâr ruhların kendi başına düşünme ve hareket etme izin ve imkânı yoktur. Hiç olmamıştır. Evleninceye kadar babanın kanatları altında yaşamak zorunda olan kadın, evlendikten sonra kocanın tapulu malı olmaktadır. Göksel mührün de desteğini alan evlilik kurumu her bir kadının başına bir polis gibi bir koca, bir erkek dikmek suretiyle kadının tek başına hareket etmesini ebediyen engellemiştir.”
Fadime yumuşak bir ısrarla hançeri kendi eline aldı. Bir süre ilk defa görüyormuş gibi inceledi. Eliyle şöyle bir tarttı. Sonra umursamaz bir tavırla sahibine iade etti.
“Diyelim ki bu hançerle Rıfat hayvanını tahtalıköye yolladın. Sonra ne olabilir hiç düşündün mü? Baba evine mi döneceksin? Baban olacak adam zaten zamanı gelir gelmez, hiç vakit kaybetmeden nikâh kamuflesiyle seni çocuk yaşta bir hayvanın tecavüzüne terk etmedi mi? Çünkü korktu. Bacaklarının arasındaki günahın ağırlığını taşıyamayacağını sandı. Ahlaktan namustan dem vuran konu komşunun, eş dost akrabanın ve genelde tüm mahallenin senin bedenin üzerindeki emellerini bildiği için korktu. Çünkü kendisi de belki anası ve kızı dışında tüm kadınlar için aynı duyguları beslemiş, aynı hayalleri yaşamıştı.”
“Her işin bir ilki olmalı değil mi ama?”
“Kim bilir belki, bu da bir çözüm yolu tabii…”
“Kaybetmekten korkar belki ana babalar ve çekinir ayılar…”
Fadime hakaret eder gibi burun kıvırdı.
“Hıhh!”
Emine yanlış yaptığına inanarak irkildi. Başını geri sallamak suretiyle yanlış yapıp yapmadığını sormaya çalıştı.
“Bak kınalım, iki türlü tecavüz vardır. Biri toplumun da uygun görmediği, senetsiz sepetsiz tecavüz. Ne devlet ne toplum böyle bir şeyi asla benimsemez. Ve bu noktada her türlü önlemi alır. Ama her şeye rağmen ve dünyanın her yerinde tecavüz devam eder gider. Senin dediğin belki bu gibilerden kurtarır senden sonrakileri. Bu derece sapıtanların, gözü dönenlerin sayısı çok değil. Onun için bir tanesini bile ortadan kaldırman, kim bilir kaç genç kızın hayatını kurtaracağı için belki Allah katında sevapların en büyüğüdür.”
Ama kocan gibilere, daha doğrusu kocamız gibilere bu yolla söz geçiremezsin. Bir kere sayıları bir değil, iki değil. Neredeyse toplumun tümü… Hem içinde yaşadığımız ve yaşamaktan gurur duyduğumuz toplum tapumuzu ve tüm hayatımızı erkeğin eline vermiş. Önce baba, abi sonra koca. Erkeksiz yapamayız. Erkeksiz yaşayamayız. Bunu aklından çıkarma. Biz kendi bedenimize bile sahip değiliz. Neremizi örteceğimize, neremizi ne kadar ve kime açacağımıza erkeklerin Tanrısı çoktan karar vermiş bile. Hem bak sadece tapu meselesi değil, erkeğin arkasında töre de var. Kadın demiş erkeği yoldan çıkarır. Cennetten kovdurur. Kadın ki şeytanın uşağı, hatta çoğu zaman şeytandan bin beter.
Bugün o hançeri kullandığın an toplum seni yaşatır mı sanıyorsun. Mesele insanların kafasında biter ama o insanlar işlerine geldiği ve çıkarlarına uyduğu için kafa yormaya yanaşmazlar.
Emine’nin parmakları gevşedi. Hançer parmaklarının arasında süzüldü. Düştüğü yerde yorgun bir yankının ardından sakinleşti.
Bahçede köpeklere şefkatinin son perdesini göstermekle meşgul olan Rıfat bir an için yukarıya, Emine’nin durduğu tarafa baktı. Hançer sesini duymuş muydu? Duyduğu sesin hançer olduğunu anlamış mıydı? Bunu ne o kestirebiliyordu ne de Rıfat fark ettirecek bir hamleye girişiyordu.
Köpeklerine baktığından çok daha alçaltıcı bir bakıştı bu. Ne ona ne de Fadime’ye en ufak bir değer vermeyen bir bakış… Belki bir sineğe bakar gibi… Bu kadarı bile anlayacaklarını anlamalarına yetmişti.
İkisi birden pencereden kenara çekildiler. Fadime geniş bedeniyle oflaya puflaya yere düşen hançeri almaya çalışırken bir yandan da yapmaları gerekeni söylemeye çalışıyordu:
“Haydi canım, yeter bu kadar çene çalmak. İşimize bakalım biz. Havanda su dövmeyle bir yere varan olmuş mu?”
“Tamam abla.”
“Perdeleri çekiver. Sehpanın üzerine cam sürahiyi yanına da bir şişe rakıyla bardakları komayı unutma. Ha bir de bak söylemeyi unutacaktım az daha. Havluları yatağın üzerine koyuver. İki tane olacak biliyorsun.”
Emine söylenenlere başıyla cevap vermeyi tercih ediyordu. Fadime yerdeki birkaç parça gereksiz eşyayı eliyle topladıktan sonra kapıya yöneldi. Tam çıkacakken Emine’nin intikam kokan sesiyle irkildi.
“Abla!”
“Ne diyon gene kız?”
“Bu akşam diyorum. Bu akşam Rıfat’a içki servisini sen yapar mısın? En sevdiklerini hazırlamayı ihmal etmeden…”
“Yani…”
“Yanisini bilmiyon mu be abla?”
“Bilirim bilmesine de bugün yeri ve zamanı mı, onu bilemem işte!”
“Sen işini bilirsin be abla. Yemini biraz arttır. Kutlu gecenin arifesinde kıçını devire devire uyusun yeter. Benim de ciğerimin yangınına bir yudum su serpilsin… Hadi be ablam, bu kadarcık iyiliği esirgeme benden. Hem bak istersen ben de seni idare ederim bir gün.”
“Bu kadarcık iyilik mi? Elin herifleriyle fingirdemene yardım etmenin adı ne zamandan beri iyilikten sayılır oldu haspa! Oldu olacak bari cenneti de kazanmış olayım…”
“Bu sıra hızlı gidiyorsun ama ayağını denk al derim ben bir abla olarak. Geçen bakkala ekmek tuz almaya gittiğimde çorapsızın Mehmet boz bulanık şeyler geveliyordu ağzında. Sözde mahallenin namusu şerefi varmış. Hatta onun ve bizim gibilerin namus ve şereften başka neyimiz varmış. Falan filan işte…”
Emine birden şirazeden çıktı:
“O önce kendine baksın sahtekâr herif! Ölmüş eşekten sucuk yapana mı kalmış ahlaktan, namustan bahsetmek? Hem ben bilmez miyim dükkâna gelen kadın kısmına hangi nazarla nasıl baktığını, ufak bir kırıtma karşılığında ne diller döktüğünü… Elinde olsa var ya anasını düzer mendebur. Hıh, hem kel, hem fodul olduğuna bakmadan kalkmış mahallenin namus bekçiliğine soyunuyor.”
“Neyse işte, lafı sündürme bu kadar. Ayağını denk al yeter. Gerisi beni ilgilendirmez. Rıfat hayvanı da boynuzlarını parlatadursun artık.”
Emine ne yapsa bir türlü hırsını alamıyor. Eline geçen her fırsatı sonuna kadar değerlendirmesine rağmen, içindeki intikam ateşi İbrahim’in atıldığı ateş gibi büyüdükçe büyüyor. Tepeden tırnağa bütün benliğini sarıyor. Yanardağdan sızan lav gibi adeta damarlarında dolaşıyordu.
Ve Emine bu yolu seçtikten sonra damarlarını yakan kızgın akıntıdan, benliğini saran intikam ateşinden akıl almaz bir keyif alıyor. Mutlu oluyor. Hatta kelimenin tam anlamıyla zevkin doruklarına çıkıyordu.
Karşısında sadece bir engel vardı. Ama o sanıldığının aksine kocası değildi. Kocasını kendisine rakip olarak görmediği gibi, bir tehlike olarak da kabul etmiyordu. Gözü dönmüş ayran budalasının para ve kadından başka bir düşündüğü yoktu ki. Varsa ceviz büyüklüğünde bir beyni onu da her akşam ibadet gibi aksatmadığı içki masasında çalışamaz hâle getiriyordu. Bundan sonrası malum…
İnsan içine öyle kolay kolay çıkmazdı. Çıksa bile kimseyle yüzgöz olmaktan hoşlanmazdı. Kasabanın neredeyse yarısını borca bağladığı için kasabalı ondan çekinir. Karşısında konuşmaya cesaret edemezdi. Bu durum Emine’nin işini oldukça kolaylaştırmaktan başka bir işe yaramıyordu.
Merdivenden inerek mutfağa geçtiler. Akşama, yarın akşama muhteşem bir yemek ziyafeti verilecekti. Bu bir gelenekti. Hemen her tecavüzden önce konu komşuya, hısım akrabaya, eşe dosta ziyafet vermek adettendi. Rıfat, Ali kâhyaya kafi miktarda para vermiş. O akşam en ufak bir eksik çıkarsa kafasını kopartacağı uyarısını eklemeyi unutmamıştı.
Kâhya, tabiri caizse pazarı eve taşımıştı. Neler almamıştı ki? Bir orduya yetecek kadar erzak vardı mutfakta. Neredeyse adım atamaz hâle gelmişti. Bundan daha kötüsü her ne kadar bir aşçı kadınla iki yardımcı ayarlanmış olsa da ziyafetten birinci derecede sorumlu olan onlardı. Nasıl kalkacaklardı bu işin altından?
Fadime bu işe kafa yorarken Emine’nin aklı bambaşka yerlerde fink atmakla meşgul. İçindeki intikam ateşine bir odun daha atma gayreti içindeydi her zaman olduğu gibi. Gözleri, bukalemun gözleri gibi yerinden fırlamış. Üç yüz altmış derece zamanı ve mekânı kuşatır hâle gelmişti.
Birkaç kere göz göze geldiler. Fadime içinde bir şeylerin çekildiğini hissederek bir daha aynı hataya düşmemek için uzak durmaya çalıştı. Fakat Emine kaçmasına izin vermemiş; her sefer biraz daha yanına sokulmuştu.
Emine’nin ellerini omuz başlarından göğüslerine doğru hareket hâlinde hissedince ürpertisi tavan yapmıştı. Bir an ne yapacağına, ne düşüneceğine karar veremedi. Kalın bonfile sırt etlerinin arasındaki derin çizgiden soğuk terler boşaldı. Bunlar, ilk geceden itibaren unuttuğu ve asla hatırlamak istemediği hislerdi. Ense tüyleri diken diken olmuştu. Tarif edilmez bir his, yıllardır dipsiz bir kuyuya atılmış kadınlığının imdat çığlıklarını kulaklarına taşımaya başlamıştı.
Hayır. Böyle bir hisle tekrar tanışmak istemiyordu. Unutmuştu. Unutmuş olmaktan da mutlu olmuştu. O muhteşem duyguyla karşılaşmaya henüz hazır değildi. Hatta hazır olmaktan çok, istekleri bir türlü bitmeyen haylaz çocukları andıran bu hislerin isteklerine karşılık verecek durumda değildi. Köprünün altından çok sular akmıştı. Artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. Minber yerinde olsa bile bu böyleydi. Minare çoktan yerle bir olmuştu.
Tekrar kadın olmaya çalışmak, meyveye duran ağaç gibi taşlanmaya razı olmak demekti. Rıfat gibi kudurmuş bir bela ile muhatap olmak mı? Taşlanmak bile yanında nur nimet kalırdı. Yoo, mümkünü yok. Asla, evet asla o günlere dönemezdi. Dönmeyecekti. Nefret ettiği kadınlık hislerine bir daha asla rağbet etmeyecekti.
“Abla!”
Abla derken elleri de boş durmuyor. Göğüslerinden süzüldükten sonra belindeki yağları kontrol ediyordu.
“Biraz kendine bakıversen be abla.”
İçi gıcıklanan Fadime gayriihtiyari öyle bir tokat attı ki, Emine bir iki adım geri çekilmek zorunda kaldı. Gözlerinde yıldızlar uçuşuyor. Başı dönüyordu. Bir süre kararsız sallandıktan sonra kendine gelebildi. Şaşırmıştı. İlk defa böyle bir tepki görmenin şaşkınlığını bir türlü üzerinden atamıyordu.
“Ne yapıyosun abla Allasen!”
“Asıl sen ne yapıyosun mendebur. Kırıştırdığın herifler yetmedi şimdi bana mı bozdun niyeti? Deliydin yetmedi sapıklığa da mı başladın şimdi?”
Emine şaşkınlıktan bir karış açılan ağzına hâkim olamadığı için eliyle kapatmaya çalışarak:
“Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu senin abla? Ne deliyim, ne sapık. Ben sadece, ben…”
Kızmış, üzülmüş, hatta bunalmıştı. Gözlerinde biriken damlaları yemenisinin ucuyla silerken:
“Sadece biraz kendine bak demek istemiştim. Senin işin bitmemiş daha. Şu meşhur erkek sözüyle taş gibisin. Minare de yerinde minber de… Etin yağın içine gömülmüşsün ama bütün bu fazlalığın gerisinde güzelliğin keşfedilmeyi bekliyor.”
“Niye At Çayırı’nda bir kişilik eksik mi var? Pazarlamaya mı çalışıyon beni haspa?”
Emine içinde alev alev yanan ateşin etkisiyle Fadime’ye, bugüne kadar kendisine iyilikten başka bir yapmamış olan Fadime’ye bile düşmanlığın sınırındaydı. Hatta belki gücü yetmediği için Rıfat’a yapamadığını Fadime’ye yapacak kadar karşı konulmaz bir taşkınlık içindeydi.
Fadime gibi kadınları gördükçe onlara karşı beslediği acıma duygusu nefret ve tiksintiye dönmeye başlıyor. Annesinin sinmişliği, çevresindeki neredeyse bütün kadınların adam yerine konmama, horlanma ve dışlanmayı kader kabul edişi karşısında erkeklere hak verir hâle geliyordu.
Bir kişi bile görememişti çevresinde bu kadere karşı gelen. Kimi kutsal bir muamele kabul ediyor. Kimi çektiği çileleri günahlarından çıkararak öbür dünyasının imarına sayıyor. Kimi erkeğe taviz vermekten çekinmeyen Tanrı’nın kendisine biçtiği bu kaderi kendince kusuruna karşılık bir ceza olarak görüyor. Âdem’i yoldan çıkaran ve bedeninin bütün üyeleriyle şeytana uşaklık eden kadınlığını yok etmekten zevk alıyordu.
Daha ötesi erkek egemen dünyanın yaşamı içinden çıkılmaz hâle getiren kurallarından memnun olmayan kadın, kendini ihmal etmek suretiyle erkekten öç aldığını sanıyordu. Ama hepsinin çıktığı kapı aynı kapıydı. Kadın her zaman ve her yerde yine horlanıyor, yine aşağılanıyor ve yine eziliyordu.
Ömür boyu süren bu işkenceden kurtulabilmenin bir yolu var mıydı? Buna pek emin olamıyordu. Ama eğer böyle bir ihtimal varsa, bunu becerebilen tek kişi, atandıktan sonra kasabaya iki ay dayanabilen ilkokul öğretmeni Ankaralı Ayşe Hanım olmalıydı. Onun duruşu, hareketleri olabildiğince bağımsız olduğu izlenimi uyandırıyordu.
Diğerlerinin canı cehenneme! Kendi kuyularını kendileri kazıyor ve varlıklarını yok kabul eden bu kaderi bizzat kendileri çocuklarının kafalarına kazıyorlardı. Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık yani… Ve işte karşısındaki kadının da onlardan zerre kadar bir farkı olmadığını açıkça görebiliyordu.
“At Çayırına gitmek bile şu hâlinden daha iyidir! Yürüyecek hâlin kalmamış abla, neden anlamamakta direniyorsun? Belki başta ana babana, sonra da kocana ve mahalleyle tepki olsun diye yedikçe yiyor; şiştikçe şişiyorsun. Aklınca iş yaptığını sanıyorsun. Bu hâlin sana ne faydası var, Rıfat’ın tecavüzünden kurtulmaktan başka?
“A be aptal kız, yetmez mi? Rıfat’ın her gece üzerinde tepinmesinden kurtulmak yetmez mi?”






Serdar Adem



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6204
2 Firari Fırtına 4267
3 Mustafa Ermişcan 3485
4 Hasan Tabak 3349
5 Nermin Gömleksizoğlu 3043
6 Uğur Kesim 2936
7 Sibel Kaya 2768
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2598
9 Enes Evci 2471
10 E.J.D.E.R *tY 2227

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:6500 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com