Romanlar

İçimdeki Şeytan 6 İkinci Adam Yayınları Bişkek 2014
Okunma: 94
Serdar Adem - Mesaj Gönder


6 Tesadüf

Tan yerinin ağarmasına yakın kararsız kuşların kanat sesleri kasabanın üzerine çöken ölüm sessizliğini bozdu. Gece nöbetini baştan savmanın rahatlığıyla dinlenecek bir köşe arayan köpeklerin sabahın köründe ortaya çıkan bu beklenmedik durum karşısında yılgın isyanları, yeni bir günü karşılamaya hazırlanan üşengeç kuşları hareketlendirmiş. Duyanı iliklerine kadar titreten tiz çığlıklar meraklı bakışların pencerelere üşümesine sebep olmuştu.
Gecenin irkilmesine sebep olan baykuş çığlıkları yorgun köpekleri iyice yıldırmış; korkuya kapılan bir kedinin aceleci pençeleriyle kapının önündeki ayva ağacına tırmanışı sağa sola dönmekten yorulan Mehmet’in keyfini iyice kaçırmıştı.
Zaman pusuya yatmış bu anı bekliyordu sanki. Geceye gömülen kuytu pencerelerde yetim kalan özlemleri saklayan kalın perdelerden uyanışın habercisi sarı lamba aydınlıkları yeni yeni sızmaya başlamış. Kaderin kalemi sıradan bir yazar gibi bir önceki sayfayı yeni baştan yazmaya koyulmuştu.
Mahalle imamları herkesin uyanmasını fırsat bilerek daha fazla müşteri çekebilmek amacıyla bütün hünerlerini ortaya koyma telaşına düştüler.
Kasabanın batı tarafından gökyüzüne yükselen ateş yalımları sabah esintisinin etkisiyle ağır salınımlarla sağa sola yayılıyor. Ağarmaya hazırlanan tan yerini karşılama heyecanıyla gökyüzüne sataşan kirli kızıl dalgalar tüm kasabayı haberdar etmek gayretini taşıyordu. Tan yeri ağarmak üzereydi. Ufuk çizgisinde belli belirsiz lekeler görülmeye başlamış. Gittikçe şiddetlenerek gökyüzünü kızıla kesen alevler ak koyunun kara koyundan ayrıldığı zamanı karışıklığa getirmişti.
Büyük bir felaket öncesini andıran karmaşa, domino taşı etkisiyle devam ediyor. Böyle bir ortamda en çok da görevden vazife çıkaran köpekler yoruluyor. Gecenin bitmesine rağmen göreve devam etmenin üşengeç ısrarıyla oraya buraya kanat çırparak uçan kuşlara ve sağa sola anlamsız hareketlerle koşuşturan kedilere düzen vermek istercesine canla başla uğraşıyorlardı.
Bu manzaraya uymayan tek şey kasabalının olanlar karşısında tarif edilemez ağırdan alışıydı. Garip gibi gelse de kimsede en ufak bir merak eseri görülmüyor. Bütün yüzlerde daha önce seyredilmiş bir tiyatroya karşı gösterilen kayıtsızlık okunabiliyordu.
Kümeslere kadar yansıyan kargaşa karşısında otoritelerini sağlama almaya çalışan birkaç horozun erken öterek haremlerine yaptığı sükûnet çağrısı bilinçsiz telaşın içinde kaybolup gitmiş. Korkuya teslim oldukları kesik seslerinden anlaşılan kümes ehli ellerinden bir şey gelmemenin acziyle birbirlerine yaklaşarak işi oluruna bırakmıştı.
Sanki herkes her şeyi biliyor da bilmezden gelmek işine geliyordu. Perdelere koşanlar, lambaları yakarak yeni güne erken başlayanlar bütün bu hareketleri sanki meraktan değil de iş olsuna yapıyorlardı.
Perde kenarlarından dışarı uzanan başlar, her şeye rağmene sığınan meraklı gözler endişeyle karışık bir korkuyla son tahlilde perde gerisinde kalmanın en akıllıca tercih olduğu sonucuna varıyor. Batı tarafında kızıl kalemlerin gökyüzüne çalakalem karalamaya çalıştığı resmi seçmeye ve kendi anlayışı oranında anlamlar çıkarmaya çalışıyorlardı.
Bu gece anlamsız bir yığın düş baskınına uğrayan Mehmet, zaten delik deşik olan geceyi daha fazla uzatmanın manası olmadığına karar verdi. İki yana dönüp durmaktan beli tutulmuştu. Ezanın okunması yakındı. Mahalle imamının alışkın hareketlerle mikrofonu hazırlamaya çalıştığını duyar gibi olmuştu.
Oflaya puflaya yerinden doğrulmaya çalıştı. Sağa sola dönmek istediyse de yaşının ve gecenin etkisiyle pek başarılı olamadı. Geniş yatağın kıyısına doğru kurumaya yüz tutmuş çamur gibi akmaya çalıştı. Hareketlerinde olabildiğince Naciye’yi rahatsız etmeye çalıştığı her hâlinden belli oluyordu. İstiyordu ki ilk zamanlarında olduğu gibi Naciye kendisinden önce kalksın. Suyu ısıtsın. İbriğe doldursun. Havluyu boynuna atıp elinde leğenle gelip kendisini uyarsın.
Geriye uzanarak Naciye’yi dürtmek istedi. Değirmen taşını andıran malzemesini umursamayan bir rahatlıkla devirip uyuyan hayat arkadaşını bir iyice sarstıysa da fazlasıyla azar içeren okkalı bir cevapla geri çekiliverdi birden:
“Sabahın köründe rahat bırak bari adamı vicdansız herif!”
Kolay değildi tabii bir erkek için karısı tarafından azarlanmak. Hele bu erkek Anadolu erkeğiyse ve çevresinde kendisini azarlama cüretini gösterebilen tek kişi karısı olunca… Kasaba ortamında bir erkeğin erkek olduğunu ispatlayabilmesi ve alnı açık gezebilmesi için önce karısına sözünü geçirebilmesi gerekiyordu. Erkekliğin bu olmazsa olmaz şartı ne yazık ki Mehmet’in evinde, sadece kasabanın değil adının duyulduğu her yerde saygıda kusur edilmeyen Şıh Hazretleri’nin evinde geçerli değildi.
Mehmet’in tek dayanağı bunu en azından şimdilik kendisinden başka kimsenin bilmemesiydi. Her ne kadar Naciye’nin kadın olmanın icabı bu hâli bütün dost meclislerinde dile getirmekten geri durmayacağına adı gibi eminse de bunun sanıldığı kadar önemi yoktu. Nasıl olsa konuşmalarının yarıdan fazlasının dedikodu kapsamında hayal ürünü olduğunu bilen kadınlar, birbirlerinin bu tür zırvalarına kulak asmazlardı.
‘ Canım milletlin aklı fikri yok mu? Ahırdaki eşeğe mi inanacaklar bana mı?’ diye kendi kendini teselli etti.
Fakat yine de her gün sabahın köründe insanın hayat arkadaşının hoştlamasıyla uyanması pek öyle yenilir yutulur şeyden sayılamazdı. Mehmet bunu hazmetmeye hazmedemezdi elbet. Birkaç yıldır sabrediyorsa elbette vardı bir bildiği. Yoksa öyle bir kadına pabuç bırakacak insan değildi. Kaç defa elleriyle saçlarından kavrayıp ibreti âlem için şöyle evire çevire dövmek istemiş. Ayaklarının altına alıp sakız gibi çiğneyeceği günün hayalini kurmuştu.
Şimdilik sadece bu hayalin avuntusuyla yetinecekti. İçinde bulunduğu durum hiç de iç açıcı değildi. Doğrusu yaşamak zorunda kaldığı şu sıkıntılı zamanda Naciye’ye karşı ikinci bir cephe açacak cesareti göremiyordu kendine.
“Ulan şuna bak hele, sanki it azarlıyor kadın.”
Naciye uyumuyor, uyuyormuş gibi yapıyordu. Her sabah olduğu gibi… Mehmet bütün gece sağa sola dönmüş, uykusunu defalarca bozmuştu. Böyle bir gecede uyuması zaten mümkün değildi. Ama uyanmak da işine gelmiyordu. Gözlerini açtığı andan itibaren Mehmet’in bir yığın iş buyuracağını adı gibi biliyordu. Ne kadar nazlansa, zorsunsa da adam saltanata alışmıştı bir kere. Bütün gün kendisine gösterilen izzet ve ikramı karısından da görmek istiyordu.
Köprünün altından çok sular akmıştı. Artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. Olması da beklenemezdi. Gerçek yüzünü görmüştü onun. Gözünde büyüttüğü Mehmet’in sıradan bir insan olduğu, hatta bazen sıradanın altında olduğunu fark etmesi için ne yazık ki evlilik denen mahkûmiyete razı olması gerekiyormuş.
O zamanlar genç ve toydu. Aklı, çevresindeki akranları gibi havalardaydı. Ayaklarının yere basmadığı bir çağda akı karadan seçecek yetenekte değildi. Ayaklarının yere basmadığı bir çağda Mehmet ilk bakışta oldukça çekici gelmişti. Sadece ona değil ki, neredeyse kasaba kızlarının yarısının gönlü ondaydı. Otuz yaşlarında, genç, dinamik ve yakışıklı bir adamdı Mehmet. Taşı sıksa suyunu çıkaracak güçteydi. Dağa doğrusu öyle gösteriyordu. Çenesini çevreleyen kara hilal sakalı, geniş omuzları, kalem parmaklarıyla belki erkek güzeli bile sayılabilirdi.
Fakat Naciye’nin basiretini bağlayan sadece dış güzelliği değildi. Kasabalının akıl almaz ilgi ve hürmetinin evde kalma sınırında bir kızda uyandıracağı etkiyi tahmin etmek o kadar zor olmasa gerekti. Naciye o zamanlar yirmi yaşındaydı. Gözleri özürlü ablasının evlenmesini beklemek zorunda kaldığı için evlilik çağı neredeyse geçmek üzereydi. Kasaba yaşamında yirmi yaşını geçen kızlara evde kalmış gözüyle bakılırdı. Bu haleti ruhiye belki Mehmet’i gözünde gereğinden fazla büyütmesine sebep olmuştu. Öyle ya da böyle neticede o çağda bunu düşünebilecek durumda değildi. Ve sonunda Mehmet’e kadın olmuştu.
İşte ne olduysa ondan sonra olmuştu. Mehmet’in ne kadar ben tapıcı bir adam olduğunu anlamak için aynı çatıyı paylaşması gerekiyormuş. Sadece bu olsa çoktan razıydı. Mehmet dışarıya yansıttığının tersine olabildiğince pasaklı ve dağınık biriydi. Tamam, erkeklerin çoğu böyleydi. Ve belki dağınık ve kirli olmak erkekliğin gereği gibi görüldüğü için böyleydiler. Ama günde beş vakit abdest alan birinin bu hâli, Naciye’de tarifi ve telafisi imkânsız olumsuz etkiler bırakmıştı.
Artık eskisi kadar yakınlık hissetmiyor. Aralarında ayaza kesen soğuk rüzgârlar esiyordu. Bu hal zamanla saygısının da azalmasına sebep olmuştu. Neticede kocasıydı, belki bu aşamadan sonra yapacağı pek bir şey yoktu. Ama ne kadar zorlasa da bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Hele ağzını şapırdatarak yemek yemesi büsbütün ifrit ediyordu Naciye’yi. Söylemesi hatta hatırlaması ne kadar zor olsa da aklına estiği zamanda yellenmesi, etrafından gördüğü saygıyla o derece bir tezat oluşturuyordu ki; bu durumu kimseyse anlatması mümkün değildi. Aile mahremiyetini bilmeyenlerin aralarında gezen soğuk rüzgâra anlam vermeleri çok zordu. Anlamıyorlardı da zaten. Anlamamak bir yana böyle muhterem bir hoca efendiye gereken saygıyı göstermediği için Naciye’yi nankörlükle suçluyor. Kıskançlıkla karışık bir nefret besliyorlardı.
Naciye de onları anlamıyordu. Maddi manevi mertebesi ne kadar yüksek olura olsun bir insana kendini yok sayacak derecede bağlanmanın ahmaklık sınırlarını bile aştığına inanıyordu. Hoca efendi dedikleri adam da neticede bir insandı ve faniydi. Onu en çok tanıyan biri olarak rahatlıkla söyleyebilirdi bunu. Hoca efendi diye her gördüklerinde önünde el pençe divan durdukları o insan, yani on iki yıllık kocası Mehmet, kıçına bile sahip olamayan, gözünü para hırsı bürümüş pespaye adamın biriydi.
Doğru dürüst ilimden nasibi falan da yoktu. Okuduklarının çoğu aynı dualardı ve yine büyük bir kısmını cami imamlarından ezberine kaydetmişti. Onu halkın gözünde diğerlerinden farklı bir konuma getiren duygu sömürüsü yüklediği aynı efsaneleri gözyaşıyla süsleyerek aktarmasındaydı. Hayır, bunu söylerken kesinlikle abartmıyordu. Tek kurtarır tarafı hafızasının çok iyi olmasıydı. Ezberinin çoğunun kulaktan dolma olmasının sebebi hafızasının keskinliğiydi. Birkaç kere duyması ezberine alması için yetiyordu.
Mehmet ısrarında devam etmedi. Yatağın ucuna doğru sağa sola kaykılarak süzüldü. Alaca karanlıkta ayak yordamıyla terliklerini aradı. Ayaklarına takılan tek terlikten hoşlanmadı. Alışkanlıklarını kaybetmemek adına sağ tekini aramakta ısrar etti. Neticede Şıh’tı ve her daim sünnete uygun hareket ediyor görüntüsü vermek zorundaydı. Tekrar eden davranışların alışkanlığa döneceğini bilerek toplum içinde herhangi bir falso vermemek adına sağ tekini önce giymek zorunda hissediyordu kendini. Asabi hareketlerle karyolanın altını kontrol etti. Kendi kendine ‘ nereye gitti gene cenabet’ diye söylendi.
Sonra üst üste yine alışkanlığını kaybetmemek adına tövbe estağfurullah getirdi. Ve bunu her zamanki gibi mümkün mertebe gürültülü bir şekilde yapmaya gayret etti. Ama bu seferkinde takiye niyeti yoktu. Amacı Naciye’nin uykusunun içine etmekti.
Biraz zorlansa da terliğin öbür tekini bulması uzun sürmedi. Parmak ucuyla bir iki temasın ardından sıkıştığı köşeden ayak yardımıyla çıkaramayacağına kanaat getirerek yere doğru biraz daha süzüldü. Ayakları yere değince bel hizasından öne doğru eğildi. Göbeğinin müsaade ettiği ölçüde eğilerek yakaladığı terlikleri ayaklarına geçirdikten sonra bel ağrısından oflaya puflaya doğrularak merakını gidermek için pencereye doğru yöneldi.
Güneşin doğması an meselesi olmasına karşın karanlığın odadaki hâkimiyeti devam ediyordu. Perdeden kurtulabildiği ölçüde pencere pervazlarından oynaşarak geri yansıyan kızıla çalan gölgelerin beyaz badana duvarlarda bıraktığı korkunç şekiller insanın içini ürpertmeye yetiyordu. Kalın kadife perdenin karyoladan taraf ucunu avucuna sığdığı kadarıyla buruşturup kenara çekti.
Pür dikkat perdeyi seyreden kedinin ağacın gövdesinde yukarı doğru anlamsız tırmanışı gecenin anlık sessizliğinde net bir şekilde hissedilmişti. Ne yapacağını şaşıran köpeğin bahçe kapısı önünde ileri geri koşarak yansıttığı isyanı, bahçe duvarının içerisinde adeta zamanı dondurmuştu. Kuşlar iyice kanatlarının altına gömülmüşler. Biraz önce kümesinde ağalık taslayan horoz erkekliğe leke sürmemeye çalışarak kendine güvenli bir yer bulma telaşına düşmüştü. Ağaçtaki kedinin durumu kelimenin tam anlamıyla bir faciaydı. Pençeleri ağacın gövdesine son noktasına kadar geçmiş; neredeyse ağaçla bir olmuştu.
Kuş uçumu beş yüz metre mesafeden yükselerek tan yerine doğru kılıç sallayan koyu kızıl alevler gökyüzüne asabi darbelerle her manaya gelebilecek şekiller çizmekteydi. Mehmet dikkatini kediden alevin kollarına çevirdi. Bilinmeyen uzaklara dalmış alevden şekillere mana vermeye çalışıyordu. Sanki karşısındaki basit bir yangından çıkan alevler değil de Alaaddin’in lambasından çıkan bir cindi.
Beline doladığı kuşağı bir yanına sarkan geniş omuzlu, pos bıyıklı, kel kafalı bir cin. Kolları göğüs hizasında düğümlemiş, ufuk çizgisine doğru sallanıp duruyordu. Ara sıra ellerini çözüyor. Mehmet’in evinin yanında bir yerleri işaret ediyor. Bu hâliyle bir aslan terbiyecisini andıran hayal, daha sonra vazgeçip sert bakışlarını ona doğru yöneltiyordu.
Mehmet her hareket dalgasından başka bir mana sezmenin telaşı içinde nefesini tutmuş ortamı seyrediyordu. Bu arada mahallelinin akın akın yangın yerine doğru aktığını fark edemiyordu. Yüreğine çöken ağırlık görme yeteneğini köreltmiş. Kulakları sabaha hazırlanan gecenin oda içinde yankılanan sessizliğinden bile nasibini alamaz hâle gelmişti.
Kendine geldiğinde ne kadar zamandan beri pencere önünde beklediğini fark edemedi. Ufuk çizgisine yayılan beyaz lekenin yastık kılıfını çevreleyen dantele benzemesine bakarak ezan vaktinin geçmiş olduğuna hükmetti. Namazı kaçırmış olmalıydı. Bu vakitten sonra camiye gidemezdi. Kaçırmaktan ziyade duymamış olduğuna hayıflandı. Evde kılmak zorundaydı. Bir ara içini kemiren merak dürtüsüne yenilerek kılmış gibi yapıp bir an evvel dışarı çıkmayı düşündü. Sonra kaza ederdi. Namaz kılmaktan başka inandıklarına uygun başka bir çabası olmadığını en iyi kendisi biliyordu. Üstelik bu hengamede nasıl olsa kimse farkına varamazdı. Fark eden olsa bile kimseye inandırmazdı.
Bir Naciye’den emin olamıyordu. Kendisine kızdığı anlarda yönelttiği saçma sapan sorular bir şeyleri hissediyormuş izlenimi veriyordu. Olan olmuştu. Bu vakitten sonra geçmişi silmeye çalışmanın manası yoktu. Mesele bundan sonra aynı hataya düşmemekteydi.
Hem ağzından bir şeyler kaçırsa bile, kendisini göklere yükseltenler kolay kolay inanırlar mıydı? Mümkün müydü böyle bir şey? Kimi çıkarlarına uyduğundan, kimi saflığından evliya mertebesine yükseltmişti onu. İçlerinde abdest suyunu yüzüne gözüne süren mi ararsın, ayaklara kapanıp hüngür hüngür ağlayan mı? Öyle kolay mıydı kendisine kara çalmak? Kolay değildi elbet kolay olmasına da, mesele milleti ateş olmayan yerden duman tütmez noktasına getirmemekteydi.
Kendisini anlamamakta direnen Naciye’den başka neredeyse kimse yoktu. Buna adı gibi emindi. Elbette bir kişiden ne çıkar deyip göz ardı edecekti. Ama ne yazık ki o bir kişi en yakınındaki kişiydi. Ve neredeyse bütün mahremine vakıftı. Çaresi yok, aceleye getirip sabahı eda etmek zorundaydı.
Naciye gâvuru uyumuyordu. Bunu bilmek için evliya olması gerekmiyordu. Odanın sessizliğine uyan nefes alışları bunu anlamasına fazlasıyla yetiyordu. Naciye bunu anlamadığımı sanıyor ahmak kadın diye düşündü. Tamam lan, dedi içinden. Senin ağzına laf vermektense kılarız olur biter.
Beyit kapının sürgüsünü ses çıkarmadan geri çekerek sessizce araladı. Çok fazla uzatmadan meydana gelen dar aralıktan bahçeye süzüldü. Onu gören köpek koşarak yaklaştı. Etrafında dönmeye ve sanki hissettiği bir şeyler varmış da haber vermeye çalışıyormuş gibi telaşlı hareketlerle dört tarafında dolanıp durmaya başladı. Bazen yürürken rüzgârda dalgalanan uzun siyah cübbesine sürünüyor, kimi zaman ayaklarının arasına giriyor. Sahibinin umursamaz ve dikkatsiz adımlarının altında kalmamak için birden kenara sıçrıyor. Aynı hareketleri tekrar etmekten yorulmuyordu.
Mehmet sıkıntısını kendisinden saklamak gayretiyle köpeğe çıkıştı:
“Çekil ayağımın altından be hayvan!”
Zavallı köpek itaatkâr olduğu kadar duygulu bir hayvandı. Sahibinin sesinden içinden geçenleri anlamış gibi, kenara çekildi. Ön ayaklarını gererek başını ayaklarının arasına aldı. Kuyruğunu kısarak ürkek bakışlarıyla sahibine bir şeyler anlatmak istiyordu. Bu bakış Mehmet’e de dokunmuş olmalı ki, tam bahçe kapısına geldiği anda geri döndü. Köpeğe yaklaştı. Cübbesini toplayıp dizleri üzerine çöktü. Tek dizi üzerine dayanarak başını okşamaya başladı. Köpek son derece mutlu olduğunu kuyruğunu sağa sola sallamak suretiyle belli etmeye başlamıştı.
Mutlu havlamaların arasında anlaşılmayan ama dikkat edilirse hissedilebilecek bir yalvarma iniltisi duyuluyordu. Belli ki sahibinden endişe ediyordu. Ama ne kadar endişe ederse etsin, içinde bulunduğu bu durumda eğer bir tehlike varsa bile onun yapabileceği bir şey yoktu. Sahibine bunu sezdirmekten başka…
“Tamam oğlum, tamam!”
Bu son sözdü ve ötesi yoktu. Köpek bile olsa bu kadarını anlayacak zekâya sahipti. Fakat ondan daha önemlisi sahibinin kendinden emin tavrı içini rahatlatmış. Görevini yapmanın mutluluğuyla kuyruğunu sallaya sallaya kulübesine dönmüştü. İçeri girip bir tur attıktan sonra başı dışarıda kalacak şekilde ayakları üzerine uzandığında, Mehmet sokağa çıkmış, bahçe kapısını kapatmakla meşguldü.
Mehmet’in evi biri daha dar olup meydana inen, diğeri Ankara yolunu dik açıyla kesen iki yolun köşesinde yer alıyordu. İki katlı kâgir ev, geniş sayılabilecek bir bahçeye sahipti. Gösterişsiz bir üslupla inşa edilen ev, yaklaşık iki metrelik taştan bir duvarın mahremiyetinde meyve ağaçları arasında dışarıdan bakan için son derece asude mini bir konak havası veriyordu. Üstelik kasaba imkânsızlıkları içinde iki yanını çevreleyen yolun parke döşeli oluşu evin değerini bir kat daha artırıyordu.
Bu yolda kasabadaki birçok şeyde olduğu gibi Rıfat’ın parmak izi vardı. Her ne kadar belediye ihale açarak yapmış, daha doğrusu yaptırmış olsa da ihalenin Rıfat’a kalmasını hiç kimse doğal bir sürecin sonucu olarak görmüyordu.
Mehmet hiçbir zaman yol işini kötülememişti. Zaten o, yapısı itibariyle herkesle dost kalmaya dikkat ederdi. Ne kadar çok kişiyle dost olursa işlerinin o kadar kolaylaşacağına dair inancı tamdı. Onun için kimsenin tavuğuna kış demez. Karısından başka kimse ona alenen saygıda kusur etmezdi. Ayrıca yapılan işin kötüsü olmaz. Yapılsın. Yeter ki yapılsın. Nasıl yapıldığı sonraki meseleydi ona göre.
Doğrusu biraz da Rıfat’tan çekinirdi Mehmet. Kasabada onun şerrinden, onun düşmanlığından çekinmeyen bir Allah’ın kulu bulunamazdı. Öyleyse direnmenin manası yoktu. Mesele ondan yararlanmasını bilmekteydi… Bu çıkarım, Mehmet’in vicdanının bir ölçüde rahatlamasına yarıyordu.
Sonuçta kardan çamurdan kurtulmuştu. İhalede fesat varmış. Rıfat rakiplerini tehdit ve şantajla bir şekilde saf dışı ediyormuş. ‘Bunlar doğru bile olsa, be Allah’ın dangalak kulları biliyorsunuz da neye düşüyorsunuz tuzağa?’ diye kendi kendine söylendi.
Demeye kalmadı, boynundan kulaklarına doğru tehditkâr bir sıcaklığın yayıldığını hissetti. Yok canım olamaz diye düşündü. Neredeyse beş yüz metre ötedeki alevlerin buraya kadar etkilemesi… Yok mümkün değil… Öyle de bu sıcaklık neyin nesiydi? Yoksa biri mi vardı ensesinde. İçine düştüğü ayaküstü dalgınlıktan sıçramasıyla geri dönmesi bir oldu. Evet biri vardı arkasında. Biri değil birileri hatta. İlk başta kararan gözleriyle seçemedi. Galiba dört kişiydiler. Dört yeşil hayal. Sabahın köründe kim olabilirlerdi?
“Selamünaleyküm Hoca Efendi Hazretleri!”
Evet, bu tanıdık ses tonu biraz olsun Mehmet’in kendine gelmesine yaramıştı. Biraz öncesine göre şimdi daha net görebiliyordu. Bunlar yanından neredeyse hiç ayrılmayan ve kendisini gölge gibi takip ve taklit etmekten son derece mutlu olan şakirtleriydi.
İyi ama bu saatte dışarı çıkacağını nasıl bilebilmişlerdi? Yoksa sabaha kadar uyumuyor muydu hayırsızlar? Bu kadarına kendi gönlü bile razı olmuyordu. Her ne kadar bu gerçeği ölünceye kadar kimseye itiraf etmeyecek olsa bile şıhlıkla uzaktan yakından ilgisi olmayan bir adama bu genç civanların bu derece kendilerini harcamalarına doğrusu üzülüyordu. Ama şıhlık da elinin tersiyle itilecek bir mevki değildi… Bir dediği iki edilmiyor. İstediği kapıdan destursuz girebiliyor. Bir eli yağda bir eli balda, bolluk içinde yüzüyordu. Böyle bir imkânı reddetmek için insanın deli olması gerekirdi. Üstelik kendisi uçmak istememiş aksine kendi adına birinin düşünmesi ve konuşmasını isteyen kasabalı uçurmuştu onu. Uçmaya alıştıktan sonra sürünmeyi kim ister ki?
Bugüne kadar kasabalıyı kandırmış olsa ve bunda kendince bir ölçüye kadar mazur görülebilse de Mehmet aslında o kadar vicdansız biri değildi. Özellikle şakirtleri konusunda... Fakir fukaraya da bugüne kadar aklı yettiği ölçüde bilerek zarar vermemeye çalışmıştı. Karşısında askeri disiplinle ve tam bir teslimiyetle el pençe divan duran bu garibanları azat etmeyişinin en önemli sebebi, insanların çoğunda olduğu gibi kendi adına birinin düşünmesine ihtiyaçları olmasıydı. Kendi kafalarını kullanmaktan korkan bu insanların yerine düşünüp, onların hayatlarını tanzim ederek bir nevi onlara en büyük iyiliği yapıyor. ‘ Hem ben olmasam bir başkasına ve belki çok daha kötü birinin emrine gireceklerdi. Yaradılışları böyleydi zavallıların.’ diye kendini avutuyordu.
“Siz niye ayaklandınız evladım? Sabahın köründe… Borcunuzu eda ettiyseniz sizden mutlusu mu var? Gidin öğleye kadar istirahat edin. Gerekirse ben sizi çağırtırım.
Bugün camide göremedikleri için telaşlanmışlardı aslında. Dün yaşananlardan sonra hazretin yaşamından endişe etmeleri gayet normaldi. Hazretin Tanrı tarafından korunduğuna imanları noktasında en ufak bir şüpheleri yoktu. Özellikle yaşça diğerlerinden büyük olduğu için hazretin en yakınında olan Hamza için…
Hamza’nın hazrete olan bağlılığı göz yaşartacak boyuttaydı. Bu derece bir bağlılık görülmüş değildi. Hazrete birisi yanlışlıkla yan gözle bakıverse; bahçedeki köpek gibi üzerine atılıp parçalamak istiyordu. Bu yüzden Mehmet bu bağlılıktan bazen sıkılıyor, bazen de onu zapt etmekte zorlanıyordu. Onun olduğu hiçbir ortamda kendisinin aleyhinde iş yapılamayacağını bilmekten mutlu olmasa, çoktan kapısından kovacaktı.
Dün geceki olayın kimin başının altından çıktığını değil kendisi, kasabada bilmeyen yoktu. Meliha işine burnunu sokmanın ceremesini çekmeye çoktan başlamışlardı. Bakalım bunun sonu nereye varacak diye düşünürken; Hamza’nın gözündeki intikam ateşiyle irkiliverdi.
Vur dese öldürecek kadar gözü pekti Hamza’nın. Normal zamanda karıncayı bile incitemeyecek kadar saf ve temiz bir vicdana sahip olan Hamza, mesele hazret olunca kendini kaybediyor. Daha sonra kendinin bile pişman olabileceği delilikler sergiliyordu. Bu yüzden son zamanlarda adı deliye çıkmıştı.
Sabah camiye gelememişti. Kalkamamış, daha doğrusu vaktinde hazırlanamamıştı. Gece doğru dürüst uyumuş muydu ki, kalkabilsin? Naciye meselesine gelince, kimse bilmez yaşadıklarını. Zaten anlatılacak şey değildi. Sonuçta kalkamamıştı. Yıllardır belki ilk defa oluyordu böyle bir şey.
Aslında Hamza, hazreti bu sabah camide görmüştü. Hatta adı gibi emindi buna. Ön saflarda siyah cüppeli, beyaz sarıklı, aksakallı neredeyse hazretin aynısı bir muhterem akıl almaz bir huşu ile secdeye varıyordu. Her zamanki yerinde… Hamza’ya öyle gelmişti. Öyle olması gerektiğine inanmak istemişti. O inandığı ve ağabeylik ettiği diğer şakirtler de akıl yürütmeye alışık olmadıkları için zorlanarak inanmak zorunda kalmışlardı. Fakat namazdan sonra ne oldu, nasıl olduysa akıl sır ermez bir şekilde o muhterem kişi birden gözünün önünden kayboluvermişti.
Hamza camiden eve gelene kadar sabah yaşadıklarının hazretin açık bir kerameti ve dün gece yaşananlara karşı Tanrı’nın ihtar eden bir işareti olduğuna dair bir yığın kelime sarf etmişti. Diğer şakirtler Hamza’nın gördüklerini görmemiş olmakla beraber lâfebeliği bombardımanı karşısında muhakeme yeteneklerini kaybederek bunun kendi adlarına bir utanç vesilesi olduğuna karar vermişlerdi. Kafa yorma ve akıl yürütmeyi en büyük günahlardan kabul eden bakış açısı ve ağabeylik müessesinin domino taşı etkisiyle birleşince, hazretin bağlılarının çok kıza bir zamanda mankurtlaşmasına sebep oluyor. Böyle bir ortamda bir şeye inanmak inanmamaktan çok kolay hâle geliyordu.
Ve şimdi hazrete refakat etmek üzere karşısında emre amade bekliyorlardı. Mehmet bugün konuşacak gücü kendisinde görmediği için sohbet yapmak istemediğini, ibadetlerini takviye etmek üzere hanelerine çekilebileceklerini ihtar etti. Kendisi de alevlerin yükseldiği tarafa doğru yürüyen bir grubun peşine takıldı.
Yangının başlamasından ya da fark edilmesinden bu tarafa geçen süre on beş yirmi dakika olmuştu. Kasabalı yeni yeni üzerindeki ürkekliği atarak sokağa dökülmeye başlamıştı. Dışarıdaki kalabalık arttıkça kasabalının cesareti de artıyor. Birkaç dakikaya kadar evlerde neredeyse kimsenin kalmayacağı şimdiden belli oluyordu.
Böyle bir ortamda hazreti yalnız başına bırakmaya Hamza’nın gönlü razı olmadı. Kasabanın eli boş serserilerinin üç kuruş menfaat karşılığında yapamayacağı şey yoktu. Lafa geldi mi ahlak ve namus konularında mangalda kül bırakmayan avare gençler, ellerine birkaç kuruş sıkıştırıldığında en kutsal değerlerinden yüz seksen derece dönmekte tereddüt etmiyordu.
Batı tarafını kana bulayan kızıl alevlerin kim tarafından, kimler eliyle ve neden çıkarıldığını kasabada bilmeyen ya da en azından hissetmeyen bir Allah’ın kulu bulunamazdı. Herkes her zaman ve belki dünyanın bütün coğrafyalarında olduğu gibi her şeyi bilmesi gerektiği kadarıyla biliyor. Hatta devlet de biliyor. Ama iş bu makûs kadere karşı gelme noktasına gelince kimse kendine bu cesareti gösteremiyordu.
Nasıl gelsin ki, Rıfat’ın hesabı belirsiz parası vardı. Ve piyasada bir kemik uğruna bütün değer yargılarını ayaklar altına almaktan çekinmeyecek sürüyle insan kılıklı canavar dolaşıyordu. Ellerine birkaç kuruş tutuşturulduğunda kendi ana babasının bile kanına ekmek doğrayacak bu gözü dönmüş serserilere karşı aklı şeytanlığa ermeyen fakir fukara kalabalıkların doğrusu yapabileceği neredeyse hiçbir şey yoktu.
Kalabalıkların çaresizliğin çıkmaz yollarında Tanrı’ya yakınlaşmaları bu açmazın sevkiyle ortaya çıkıyor. Kalabalıkları gütmek için elinden geleni arkasına koymayan ensesi kalınlar, bu yakınlaşmayı kendilerine yönelecek tepkileri kadere ciro ederek ve kendilerinin bile inanmadığı öbür dünya fikrine yönelterek, kötü niyetlerine at koşturacak geniş bir hareket alanı yaratıyorlardı. Tam bu ortamda her iki taraf arasında dengeleri bozmayacak şekilde halkın inançları üzerine kendi lehine menfaat devşiren kanaat önderleri ortaya çıkıyordu. Olan her zaman ve sadece düşünmeyi unutan ve bu unutuşu kutsayan sah kalabalıklara oluyordu.
Herkes her zaman olduğu gibi her şeyi biliyor fakat kendisine bile itiraf etmek istemiyordu. Bilecek kadar muhakeme yeteneğine sahip olmayanlarsa; hissediyor fakat birtakım avuntu ve kuruntularla yüreklerini burkan bu histen kurtulmanın envaiçeşit yolunu deniyorlardı. İbadetler zikirler sadece inanç sahiplerinin işine yarıyordu. İnanç tarafı zayıf olanlarsa kahvehanelerde, meyhanelerde beyinlerini uyuşturuyorlar. Bu kadarını beceremeyenlerse futbol ya da siyaset fanatizminde taraf olarak pansuman tedbirlerle görmezden gelmenin yolunu buluyordu.
Hamza da bilmeyi unutmuştu diğerleri gibi. Anlamayı unutmuştu. Yıllardır bağlandığı hazretini güdümünde muhakeme yeteneğini öylesine köreltmişti ki, hiçbir olaydan etkilenmez olmuştu. Onun bütün dünyası hazretten ibaretti. Hazret ne düşünmesini, nasıl düşünmesini isterse; öyle olurdu. Ne bir eksiği ne bir fazlası… Değil mi ki hazret keramet ehliydi, Tanrı’nın veli kullarındandı. Böyle muhterem bir zatın Tanrı’nın yardımına mazhar olması gayet doğaldı. Dolayısıyla hazrete tabii olmak kurtuluş için tek ve en güvenli yoldu.
“Sizi böyle bir günde yalnız gönderemeyiz efendi hazretleri.”
Diğerleri şartlı refleks kabilinden başlarıyla destek vererek koro hâlinde tasdik ettiler:
“Bırakamayız efendi hazretleri!”
“Mümkün değil bırakamayız!”
“Canımız yoluna feda olsun efendi hazretleri!”
Bu son cümle gözünün bir türlü tutmadığı şakirtten gelmişti. Dur bakalım neydi adı, ocağı batasıcanın diye düşündü. Arkasından alışkanlığın zorlamasıyla okkalı bir günah çıkardı:
“Estağfurullah!”
Gözlerini ona doğru çevirdi. Bu şekilde daha kolay hatırlayacağını düşündü. Çok geçmeden doğrusunun bu olduğunun farkına vardı. Evet Kemal’di mendeburun adı. Kemal ya! Gözlerinin içine doğru bakmaya ve orada tahmin ettiklerini bulmaya çalıştı. Renginden daha kara göz çukurlarına daldıkça tüylerinin diken diken olduğunu hissediyordu. Aman Allah’ım o ne biçim bir karanlıktı. Tahmin ettiğinden çok daha azılı bir münafıktı bu adam. Neydi adı? Tabii ya Kemal’di. Kemal…
Kemal, bakışlarının inceden inceye teftiş edilmesinden hiç mutlu olmamıştı. Karanlık göz çukurlarında sakladığı sırrın keşfedilmesinden filan çekindiği yoktu. Olsa bile karşısındaki adamda bunu sezebilecek bir yeteneğin olduğuna inanmıyordu. Yine de bakışlarından memnun değildi. Ve bu memnuniyetsizliğini ne kadar saklamaya çalışsa da belli ettiğini sanıyordu. Bocalamasının farkına varılmaması için özellikle hazretin dikkatini dağıtacak bir şey arıyordu. Çok geçmeden buldu:
“Allah sizi başımızdan eksik etmesin efendi hazretleri!”
İçinde, kaynağında bastırmaya çalıştığı bir ses, hazretin keramet ehli olmadığını en az kendisi kadar bildiğinin anlaşılmasının şimdilik doğru olmadığını ihtar ediyordu. Açtı, açıktaydı. Kimsesiz ve garibandı. Hazretin evinin bahçe duvarına komşu dergâh onun için biçilmiş kaftandı. Nasıl olsa millet sormadan sorgulamadan neyi var nesi yoksa dergâha akıtıyor. Bu yüzden diğer dergâh ehli gibi bir eli yağda, bir eli balda yaşıyor. Üstelik bunun için beş vakit ibadetten başka bir şey yapmasına gerek kalmıyordu.
En büyük sıkıntısı hazretin her akşam birbirinin aynısı hikâyeleri, akla mantığa sığmayan masalları saatlerce anlatmasıydı. Ondan daha kötüsü Hamza’nın kendine bile hayrı olmadığını herkesin bildiği bir adamı hazret diyerek aynı masallarla göklere çıkarması ve neredeyse hiçbirinin yaşanmışlıkla ilgisi olmayan halleri hakkında keramete çıkan hikâyeler uydurmasıydı.
O bakışların zifte bulanmış kirli duvarlarında söylenmek isteyip de bir türlü cesaret ya da cüret edilemeyen sözlerin derin çizgileri dikkatinden kaçmamıştı. Belki o çizgilerin dili yoktu. Ama o loş muammanın ortasında kulağında yankılanan bir ses, yabancı gelmiyordu. Bu ses evet, bu ses sözünü pervasızca söyleyebilecek birine, Ağaya aitti. Ve kararlıydı:
“Kendine gel efendi hazretleri! Yoksa ben yapacağımı bilirim!”
Mehmet, yapacağım demişse yapacağını bildiği bu sesi kulak arkası edecek kadar aklını peynir ekmekle yememişti. Elbette biliyor, hatta bilmekten ötesine bile geçiyordu.
“Senin Tanrı’ya benden daha fazla inanmadığını benden iyi bilmen lazım Efendi Hazretleri.”
Efendi hazretleri derken sanki kelimeleri değil de Mehmet’in etlerini çiğniyordu kirli ağzında.
Rıfat’ın sağı solu belli olmazdı. Üstelik hiç tekin değildi. Bugüne kadar yaptıkları yapacaklarının teminatıydı. Eline tutuşturacağı birkaç kuruşluk dünyalığa tamah ederek köpeklik edecek bir yığın insan bozması vardı çevresinde. Dolayısıyla onunla aşık atmak hiç akıllıca bir davranış olmazdı. Sonunda ayaküstü hissettiklerini şimdilik kabullenmenin en doğru yol olduğuna karar verdi.
Mandıranın önü ana baba gününü andırıyordu. Neredeyse tüm kasaba sahte bir merak içgüdüsüyle bilmediği bir şeyi görecekmiş gibi toplanmıştı. Yüksek duvarlı bahçenin ortasında çatısıyla üst tarafı görülebilen binanın pencerelerinden adeta fışkıran alev dilleri ortalığı cehenneme çevirmişti. Hala canlı kalan hayvanların insanın içini dağlayan inlemeleri duyanın tüylerini diken diken ediyordu.
Güneş sarı bir yuvarlak gibi doğu ufkunda belirmiş, neşeli sarışın bir aydınlık geceden kalma son lekeleri silmek üzereydi. Kalabalığın arasında muhtarı aradı. İlk başlarda göremediyse de ısrarla aramaya devam etti. Bahçe duvarının dışında göstermelik bir merakla bekleşenlerin arasında bulamayınca kararsız adımlarla çevrede gezinmeye başladı.
Ortalık pazar yeri gibiydi. Kasaba hayatına musallat olan can sıkıcı sükûnet ve birbirinden farkı olmayan günlerin tekrar eden tekdüzeliğine bir süre için son verecek olan bu olayı kasabalı en iyi şekilde değerlendirmeye azami gayret sarf ediyordu.
Hiçbir günü bir diğerinden farklı olmayan uzun ve sıkıcı bir hayata müebbet mahkûm olan kadınların hayatlarındaki yıldırıcı ve bıktırıcı benzerlikler erkeklere göre kıyas bile kabul etmezdi. Gene erkekler iyi kötü çalışmaya diye yola çıkıp kışın da harcayacakları parayı kazanabilmek için yaban ellere gidebiliyorlardı.
Kadının böyle bir hakkı bile yoktu. Hatta cezaevlerindekilerin bile sahip olduğu volta hakkından ne yazık ki kasaba hayatına mahkûm kadın yoksundu. Çünkü o kadındı. Bacaklarının arasında erkeğin şeref ve namusunu taşıyordu. Askeri bir sır gibi özenle korunması gereken bu değerli bölge yüzünden kadının kişilik sahibi bir birey olarak toplum hayatına katılması yasaktı. Dahası kadının gönlünün istediği gibi yaşama şansı da yoktu. Çünkü kadın bir insandan çok içinde inci taşıyan istiridye gibi istemeden sahip olduğu değeri biçilemeyen organları yüzünden korunmaya ve kollanmaya muhtaç aciz bir varlıktı.
“Kız anam, günahı boynuna ben de Hacer kadından duydum. Yalanım varsa taş olayım. Günahı boynuna muhtarın kendi yakasıymış. Sigortadan para koparmak için.”
Kimse yarım saat önce başlayan yangın hakkında Hacer kadının bu kadar çabuk nasıl bilgi sahibi olduğunu sorgulamamıştı. Ortalığı kaplayan uğultu içinde bu kadar önemli bir haberin kimin ağzından çıktığını sorgulayanın olmadığı gibi… Küçük kadın toplulukları buna benzer haber kırıntılarına ulaştıkları anda havai fişek patlar gibi aniden dağılıyor. Dağılan her bir parça bir başka yerde yeniden oğul veriyor. Bir diğer patlamaya kadar duyulanlar bire on katılarak yeniden piyasaya sürülüyordu.
Kadınların ağzında gevelene gevelene çığırından çıkan hayal ürünü dedikodular, belli bir süre sonra kasabalının uygun göreceği bir ortak noktada kesişerek gerçeğe dönüşüveriyor. Sonunda herkes içinde kendi hayalinden az çok bir parça iz taşıyan bu yalana inanıyordu. Adın çıkacağına canın çıksın denmesinin altında yatan gerçek bu olmalıydı.
Eğer bu muhtarın değil de ülkenin genelinde tanınan biriyse çiğ köfte gibi çiğnenerek pişirilen yalanlar, geleceğe havale edilerek tarih kitaplarının yaldızlı sayfaları arasında yer alırdı. Gelecek nesiller gerçekliğinden koparılmış doğrularla yeniden yoğrulmak zorunda kalırdı.
“Valla günahı boynuna senin komşun var ya kız. Hani şu yeni hapisten çıktıydı. Sabahın köründe muhtarın evinin yamacında gezerken görmüşler.”
Kimin gördüğü asla sorgulanmazdı. Biri görmüşler diyorsa; mutlaka görmüşlerdir. Ateş olmayan yerden duman tüter mi? Kara ipin iğneye geçirilemediği bir çağda, hangi göz nasıl görebilmiş hiç merak edilmezdi. Meğerki görmüşler denmişse; görmüşlerdir.
Kasabalı kafa yormaya alışık değildi bir kere. Böyle bir iş, sırtında yük taşımaktan binler defa zor ve meşakkatli bir işti. Bin yıldan beri böyleydi bu. Omuzlar üzerinde baş taşımak, kanaat önderlerinin dolduruşuyla evrime, gomonizme ve küfre karşı gelmek fazlasından öte yeterliydi.
Yüzyılların alışkanlığını bu aşamadan sonra değiştirmeye çalışmak öyle mantıklı bir hareket olmasa gerekti. Üstelik bu alışkanlıktan memnun olmayan bir kişi dahi gösterilemezken… Zararlı olması bir şeyi değiştirmez. Alkol ve sigara da zararlı alışkanlıklardan olmakla beraber kullanıcılarını nasıl memnun ettiği yadsınamaz bir gerçekti.
Bahçe kapısına yöneldi. Kalabalığın heyecanı hazret saygısını zedelemişe benziyordu. Eskiden onu görenler temennada bulunmak için boyunlarını kıracak hâle gelirken; bugün bu gayretten eser görünmüyordu. Usulen birkaç kişi kenara çekilse de bu hal hazretin rahat yürümesine yetmiyordu. Şakirtler bu sıkıntının biraz olsun üstesinden gelebilmek için bir adım önden yürüyor. Hazrete geçecek kadar bir boşluk açıyor. Arkasından hazretin yetişmesini bekliyorlardı.
Muhtar, geniş duvarlı bahçenin ortasında oturmaktan ziyade adeta yere çökmüş vaziyetteydi. Hâline bakılırsa durumu hiç iyi görünmüyordu. Omuzlarındaki titremeler şüphelerin ağladığı noktasında toplanmasına sebep oluyordu.
İtfaiyenin yolda olduğu söylense de kasabaya yetişmesi en iyimser tahminle kırk dakikayı bulurdu. Muhtemelen itfaiye gelinceye kadar iş işten geçmiş olacaktı. Her şeye rağmen ellerine bir kova tutuşturan erkekler canla başla yangını söndürme gayretindeydiler. Yangının mandıranın dört tarafında birden başlaması ve içinde saman gibi yanıcı maddelerin bulunması alevleri baş edilemez bir hâle getiriyordu. Aslında yapacak bir şey yoktu. Ama işte, elinden bir şey gelmeyeceğini bilse de herkes imece usulü yardım etmeye çalışıyordu.
Ellerini muhtarın omzuna koydu. Bir süre bu vaziyette kaldı. Muhtarda en ufak bir tepki yoktu. Belli ki kim olduğunu anlayamamıştı. Korkutmayacak derece hafifçe sarstı. Bir süre daha bekledi. Yine bir cevap gelmeyince olabildiği kadar yumuşak bir ses tonuyla seslendi:
“Muhtar Bey!”
İlk defa kendisine hitap ederken bey demişti. Bu bey kelimesinde saygı, acıma ve ortak kaderi paylaşma duygusu vardı. Mangal kömürü gibi içten içe tüten bu duyguları muhtar anlamış mıydı? Baştan pek kestiremedi. Fakat böyle olmasını en samimi duygularla istiyordu. Bir kez daha ama bu sefer son olması gerektiğine karar vererek seslendi:
“Yapabileceğimiz bir şey var mı Muhtar Bey? Hani elimizden gelen bir şey varsa…”
Hâlbuki bu aşamada elinden bir şey gelmeyeceğini en iyi kendisi biliyordu. Hatta herkesten iyi kendisi biliyordu. Kendisinin de topun ağzında olduğu şu zamanda… Üstelik şıhlıkla, hazretlikle uzaktan yakından en ufak bir bağlantısı olmadığını belki yalnız kendisi biliyordu. Dolayısıyla duasının kabul olmayacağını tahmin etmesi için çok fazla bir zekâya gerek yoktu.
Kasabalının gagasıyla su taşıyan kuşları andıran telaşına karşın muhtar donup kalmıştı. Sanki karşısında cayır cayır yanan kendi malı değil de, biraz sonra üzerine et serilecek mangalın ilk alevleri varmış gibi kendinden geçmiş bir vaziyette yığıldığı yerde gözünü bile kırpmadan bekliyordu. Yüzü yangına yakın olmaktan mı yoksa içine atarak belli etmemeye çalıştığı sıkıntısının etkisiyle mi bilinmez; yanaklarından başlayan bir allığa bürünmüştü.
Zaten normal zamanda kimseyle fazla yüzgöz olmayı sevmeyen muhtara, yüzü Çarşamba çanağını andırdığı bir zamanda kimse yaklaşamıyor. En yakın dostları akrabaları ise böyle bir acının nasıl paylaşılacağını bilemedikleri için ilk sözü söyleyemiyor. Çevresinde kararsız adımlarla gezinip duruyorlardı.
Muhtar hiçbirini görecek ve görebildiklerini seçecek durumda değildi. Dalmıştı uzaklara bir yerlere. Sekerat hâlindeki hasta gibi tüm yaşamı film şeridi hâlinde gözlerinin önünden geçit resmine durmuştu. Acıyı haykıran yüz hatlarının derinliklerinde pişmanlığın koyu gölgeleri dikkatle bakanlar tarafından rahatlıkla okunabiliyor. Bu da kendisine yaklaşmak isteyenlerin kararlarını bir kez daha gözden geçirmelerine sebep oluyordu.
Mehmet’i bu vaziyette cevaplamaya gönlü el vermedi. Ayağa kalktı. Gözlerindeki bulutları saklamaya çalışarak boynuna sarıldı. Çocukluklarından beri aynı kasabada yaşamalarına rağmen ilk defa bu kadar içten ve candan sarılmışlardı. Bir süre öylece kalakaldılar. Muhtarın boğazında düğümlenen hıçkırıkları zapt etmeye çalıştığı Mehmet’in dikkatinden kaçmamıştı. Ve yine ilk defa günahı kadar sevmediği bu adama karşı içinde tarifi imkânsız merhamet hisleri uyandığını fark etmişti.
Neden sonra acının yakınlaştırdığı iki kişiden biri olan muhtardan boğazı sıkılmış birinden çıktığı izlenimi uyandıran bir mırıltı çıkabildi:
“Sağ olasın Şıh Hazretleri, duan yeter…”
Muhtarın bugüne kadar ne duaya ihtiyacı olmuş ne de şıhlara yüz vermişti. Ama şu an, ortak acının tarafı olan bu iki adam arasındaki bütün buzlar erimiş; ortak düşmana karşı gizli bir ittifakın ilk adımları atılmıştı.
İtfaiye yetiştiğinde ki ona yetişmek denebilirse eğer, çoktan iş işten geçmişti. İtfaiyeden birkaç dakika önce olay yerine gelen jandarma kalabalığı dağıtmaya çalışıyordu. Herhangi bir can kaybı ihtimali olmamakla beraber jandarmayla birlikte iki de ambülâns bahçe kapısının dışında çalışır vaziyette bekletiliyordu.
Kaşla göz arasında otuz sekiz büyük baş olmak üzere yaklaşık yüzden fazla hayvan telef olmuştu. Jandarmanın dediğine göre mandıranın arka tarafında iki de bekçi köpeği zehirlenmiş. Depo olarak kullanılan tarafta hayvanların kışlık yiyecekleri ile birlikte birtakım zahirenin olduğu da hesaba katılırsa muhtarın zararının ne kadar büyük olduğu ortaya çıkıyordu.
Kurbana iki aydan az bir zaman kalmıştı. Bir kısmını Kars’tan, Erzurum’dan getirdiği hayvanlarını faiz karşılığı borçlanmıştı. Çoğu yeni olduğu için sigorta yaptırmaya zamanı olmamıştı. Borçlandığı kişi ne Yazık ki Rıfat’tı… Başka çaresi yoktu. Kasabada borç alınacaksa ya Rıfat’tan alınırdı ya da onunla göbek bağıyla bağlı olan birinden.
Bankadan borç almak da mümkündü. Ama bugüne kadar bankadan borç alanların işlerinin rast gittiği hiç görülmemişti. Bankadan borç alana selam bile veren olmazdı. Daha düne kadar boynuna sarıldığı Mehmet bile bu oyuna alet olmuş. Borç alanlara karşı verdiği fetvalarla Rıfat’ın ekmeğine yağ sürmüştü.
Bugün bütün çalımlarına rağmen acziyetleri bir kere daha gün yüzüne çıkan bu iki adam, ortak düşman karşısında birleşmenin belki tek çıkar yol olduğu noktasında birleşmişlerdi. Ancak yıllardır ekmeğine yağ sürdükleri ağalık sistemine karşı ne yapabileceklerini kendileri dahi bilmiyor. Bilmemekten daha kötüsü, başta kendileri olmak üzere kimseye güvenemiyorlardı.
İkisi de az bir menfaat karşılığında köpekleşmekten zevk alan serserilere neler yaptırmıştı neler. Muhtar, seçimleri kazanmak uğruna Rıfat’ın izni dâhilinde yaptıklarını düşününce başına gelenlerin günahlarına karşı az bile olduğunu düşünüyordu. Mehmet de hemen hemen aynı yoldan geçmişti. Rıfat’ın tekerine çomak sokmamak şartıyla şıhlığını kesesini doldurmak ve hayatın keyfini çıkarmak adına sonuna kadar kullanmıştı.
Şimdi aynı şeyi Rıfat yapıyordu. Üstelik en yakın dostlarına. Muhtar bir saat içinde neredeyse tüm mal varlığını kaybetme aşamasına gelmişti. Kasabalıdan biri bir koyununa taş atsa dünyayı başına yıkardı. Elinin altındaki it tabiatlı çapulcuların avuçlarına birkaç kuruş sıkıştırır. Malına zarar verenin evini barkını başına yıkardı. Ve bunu yaparken de gözünü bile kırpmaz, hele vicdanı hiç sızlamazdı.
Mehmet bu aşamada yapacak bir şey olmadığı kanaatine vararak muhtarın koluna girdi. Hedefsiz bir şekilde sürüklemeye başladı. Muhtar da bir şey sormanın gereği olmadığını düşünerek kendini akıntıya bıraktı. Yangından geriye bir şey kalmayacağı belli olmuştu. Muhtara teslim olmaktan başka bir ihtimal kalmamıştı. En azından şu an için güvenebileceği tek kişiydi Şıh.
Bahçe kapısından çıkarken dört çekerli sekiz silindirli kara bir jip keskin bir virajla önlerine direksiyon kırarak durdu. Bir jandarma eri neredeyse ezilmekten son anda kurtuldu. Canını kıl payı kurtarmakla birlikte kırılan gururunu bir nebze olsun onarabilmek adına silahına sarılan jandarma eri kükredi:
“Yavaşsana hemşerim!”
Allahtan karakol komutanı olayın uzağında değildi. Olabilecekleri bir adım önceden tahmin ederek hemen müdahale etti:
“Asker!”
Asker silah indirdi. Hızla toparlanarak hazır ol vaziyeti aldı:
“Emredin komutanım!”
Komutan başı dara girdiğinde sıklıkla yardımına başvurduğu, üstelik alay komutanının kulüpten arkadaşı olan bu adama karşı gelmenin kendisi için hayırlı sonuçlar getirmeyeceğinin farkında olduğu için askeri başından savmak adına ayaküstü bir emir uydurdu:
“Ambülanstan doktoru çağır bakayım bana çabuk!”
“Emredersiniz komutanım!”
Aldığı emirden memnun olmayan asker giderken yere okkalı bir tükürük fırlatmayı ihmal etmedi. Olayları cipten izlemekle yetinen Rıfat kendinin işitebileceği bir sesle:
“Dua et komutanına sen eşoğlusu. Yoksa ben sana o tükürüğü yalatmasını bilirdim.”
Hem de yalatırdı. Sözünün eri olduğu için değil. İnsan denen yağlı lekeler kendi çıkarlarının kurtarmak adına paranın önünde köpekleşmeyi maharet saydıkların için… Sessiz kalabalıklar başlarına gelenleri bildikleri hâlde ellerindekini kaybetmemek adına kadere rıza göstermeyi ve yenilen haklarını kendilerinin bile tam olarak anlamak ve inanmaktan aciz kaldıkları soyut bir âleme ötelemeyi ibadet hükmünde saydıkları için…
Komutan bu ortamda fazla yüzgöz olmanın yararı olmayacağını düşündü. Rıfat’ı daha arabasından inmeden başıyla selamladıktan sonra, az ileride bir vatandaşla tartışan askerin yanına sıvıştı. Rıfat kâhyanın açtığı kapıdan uzun çizmeli ayaklarını uzattığında Mehmet’in koluna asılmış ceket izlenimi veren muhtar bahçe kapısından çıkmıştı.
Göz göze geldiklerinde yanık et kokan bir ortamda kimse söze nasıl başlayacağını bilemedi. Rıfat söze kendisinin girmesi gerektiğini biliyordu. Bir müddet ikisinin bakışlarından durumu tahlil etmeye çalıştı. Muhtarın gözleri karanlık ve dipsiz bir kuyuyu andırıyordu. Orada bir mana sezmeye çalışmak abesle uğraşmak olacaktı. Mehmet’e döndü. Onda şaşkınlıkla karışık korkunun kol gezdiğini hissetti. Biraz olsun cesaret alarak söze girdi:
“Selamünaleyküm Muhtar Bey, Selamünaleyküm Şıh Hazretleri!”
Bakışları boşlukta kaybolan muhtar cevap vermedi. Nefretinden mi mecali kalmadığından mı kimse anlayamadı. Üzerinde duran da olmadı zaten. Henüz her şeyini kaybetmemiş olan Mehmet karşısında duran karanlık adama, paralel devlet gibi kasabanın üzerine çöreklenen feodal Firavun’a cevap verme gereğini hissetti. Yarım ağızla:
“Aleykümselam, Rıfkı Efendi. Aleykümselam!”
Efendi derken Osmanlı zamanındaki anlamını kastetmediği ses tonundan açıkça belli oluyordu. Ortam gergindi. Gerginliğin kokusunu alan çakallar derhal teyakkuza geçtiler. Şakirtler yarım ay şeklinde Şıh’ı korumaya aldılar. Elini beline atan kâhya, Rıfat’ı yandan görecek şekilde bir adım ileri vardı.
Sonuçta bu dünyanın bir parçası olan insan da diğer canlılar gibi sömürmekten ya da sömürülmekten akıl almaz derecede mutlu olmaktaydı. Bunu en iyi bilenler toplumun önünde gidenleriydi. Belki de bu bilgiye vakıf oldukları için toplumların önünde gitme imkânına sahip oluyorlardı.
Şıh’tan ya da Rıfat’tan gelecek en ufak bir işaret, çakalları anında harekete geçirmeye yetecekti. Sonrasını tahmin etmek imkânsızdı. Böyle nazik bir ortamda böyle bir gerginliğe sebep olmak ikisinin de işine gelmiyordu. Uyutulmaya alıştırılmış halkı uyandırmaya ve onları bu büyük zevkten mahrum bırakmaya hakları olmadığını düşündüler.
En iyisi anlamazdan gelmekti. Öyle de yaptı. Muhtara doğru yaklaştı. Elini omzuna attı. Olabildiğince sevecen bir ses tonuyla:
“Geçmiş olsun…”
Dalgınlığının labirentinde bir çıkış yolu bulamayan muhtar, tahmin edildiği gibi çok keskin bir tepki veremedi. Mırıltı ıslık arası bir sesle:
“Dostlar sağ olsun Rıfat Ağa, dostlar sağ olsun.”
Dost diye kastettiğinin kendisi olmadığı kelimeyi ağzında geveleyişinden açıkça belli oluyordu. Üzerinde durmaya gerek görmeyen Rıfat, aradaki mesafenin kapanmasına izin vermek istemedi. Üzerine düşeni yapmak isteyen bir tavırla kâhyayı kast ederek:
“Olayın sıcağında lafı uzatmanın gereği yok. Derdin büyük Muhtar, ne söylesek az gelir. Yine de eğer bir yardımımız dokunacaksa aha, kâhya burada. Bir emrin yeter.”
Sonra kâhyaya hitaben:
“Acısı dininceye kadar muhtarın emrindesin bilesin kâhya. Bir şikâyet gelmesin. Sonra değişiriz külahları ha!”
Kâhya ses tonundan efendisinin ne demek istediğini anlamıştı. Bozuntuya vermedi. Başıyla tasdik etti.
Rıfat keskin bir dönüşle arabaya yöneldi. Kâhya zaman kaybetmeden koşarak kapıyı açtı. Rıfat içeri bir adım atarak yarım binmiş vaziyette ikisiyle de vedalaştı:
“Haydi, Allah’a emanet olun.”
Üçü de gündelik hayatın hiçbir aşamasında Tanrı’ya kimsenin fırsat ve imkân tanımadığını biliyordu. Devlet içinde devlet olan Rıfat’ın isteğinin dışında hiçbir şeyin, en azından kasaba hayatında hiçbir şeyin gerçekleşemeyeceğini bilmeyen yoktu. Bu gerçeği denemek isteyenlerin başlarına neler geldiği ve gelecekte denemek isteyeceklerin başına neler gelebileceği tek tek herkesin bilinçaltında kol gezmekteydi..
Mehmet koluna yaslanan muhtarla beraber az ilerideki kır kahvesine yöneldi. Şakirtler bir iki adımlık mesafeyi korumaya özen göstererek peşlerinden takip ediyor. Ne diyeceklerini, ne yapacaklarını kestiremiyor. Bir zamanlar birbirinin aleyhinde konuşan iki düşmanın nasıl olup da bugün aynı safta yer alabildiğine bir mana vermeye çalışıyorlardı.
“Recep koçum bize iki acı kahve. Şakirtlere de sor ne içerler.”
“Emrin olur efendi hazretleri.”
Mehmet toplumsal konumu itibariyle kahve gibi yerlere adımını dahi atmazdı. Böyle bir yasak var mıydı bunu doğrusu kendisi de bilmiyordu. Ama kanaat önderi olarak insanları bir kalıba sokabilmek için birtakım yasaklar ve kurallar koyması gerekiyordu. Kadınlarla aynı ortamda yalnız kalmamak, gece tırnak kesmemek, şeytanın evi kahve gibi mekânlara gitmemek gibi… Bazen kendi koyduğu kurallar yüzünden bin pişman olurdu. Ama elinden başka bir şey de gelmezdi. Neticede milletin dünya ve ahretini kurtarmak gibi bir görevi omuzlamıştı. Ve bu görevi kimse ona vermemiş; bizzat kendisi bu göre soyunmuştu.
İnsanları çevresine toplayabilmek için inandırması gerekiyordu. İnandırmak için önce korkutmalı, sonra yasak ve günahlardan kaçınmasını becerenler için mutlu bir gelecek bağışlamalıydı. Bu yüzden hayatı iyi ve kötü diye kalın çizgilerle ikiye ayırmıştı.
Yoksa kendisi de zaman zaman kafa dağıtacak şeyler yapmak istiyordu. Hayatı boyunca kendi icat ettiği bir yasak yüzünden müzik bile dinlememişti. Romantizm denen şeyi zaten hiç yaşamamıştı. Bu hâliyle yapamadıklarının hararetiyle alev arifesinde kızmış odundan farklı görmüyordu kendini.
Yapamadıklarının ezikliği onu iyice çileden çıkarıyor; adeta insanlardan öç almaya kadar varıyordu. Sonra hızını alamıyor yeni icatlar çıkarıyordu. Son zamanlarda kadınların çarşaf giymesini istemesindeki niyet bundan başka bir şey değildi. Kendisinin yaşayamadığı romantizmi tüm insanlığa haram etmek istiyordu.
“Kahveniz efendi hazretleri.”
Diğer fincanı da aynı saygı ve nezaketle muhtarın önüne bırakan Recep başka bir emirlerinin olup olmadığını sorarak sırtını dönmeden çekildi.
Muhtar el yordamıyla kavradığı fincanı üşengeç hareketlerle ağzına götürdü. İlk yudumun ardından tekrar daldığı gaflet uykusuna döndü. Mehmet karşısında duran virane karşısında ne diyeceğini kestiremiyordu. Demek birkaç saat içinde bir insan bu kadar çökebilirmiş diye düşündü. Kendi başına gelse farklı mı olurdu sanki...
“Biliyorum ne söylesem boş. Hele ki daha düne kadar birbirinin arkasından konuşmayı alışkanlık hâline getiren iki kişi olarak neyi nasıl paylaşabiliriz? Tam olarak ben de bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var ki muhtar bey, evet bildiğim bir şey var ki; ikimiz de topun ağzındayız.”
Muhtarda ne zamandan beri ilk defa hayat belirtileri görünmeye başlamıştı. Konuyla ilgilendiği belli oluyordu. Bu fırsatı en iyi şekilde değerlendirmek istedi. Tam sözüne devam edecekken:
“Bittim ben Şıh Hazretleri. Bitirdi beni namussuz!”
“Daha değil.”
“Dahası mı kaldı efendi hazretleri? Dahası ne?”
“Kaybedecek bir şeyin kalmışsa, bitmemiş demektir.”
Şıh bu badireyi en az zararla atlatanlardandı. Sürgün yiyen öğretmen de pek zarar görmemişti. Ama o, kasaba halkından olmadığı için daha fazla üzerine gidileceğini sanmıyordu.
Bu kan davasının burada kalmayacağı belliydi belli olmasına da bu kadar büyütmeye ne gerek vardı? Muhtar bunu anlamakta zorlanıyordu. Basit bir kız meselesi yüzünden ölüm kalım mücadelesine girmeye değer mi? Başka kız mı yoktu? O olmazsa başkası… Herifin bir eli yağda, bir eli balda… Kasabanın yarısından fazlası ona varmak için can atıyorken… Zorla bir kızı almaya çalışmak hangi kitapta yazar?
Kahvenin iyi geldiği belli oluyordu. Şıh kaş göz işaretiyle bir tane daha ısmarladıktan sonra, söze nasıl başlaması gerektiğine karar vermeye çalıştı. İkinci kahveyi getiren Recep’i kısa bir el işaretiyle yanına çağırdı. Çok gizli bir şey söylüyormuş gibi kulağına eğilerek cebindeki sigaradan muhtara bir çöp vermesini istedi.
Recep ikiletmedi. Hatta muhtara ikram ettikten sonra, Şıh’a da ısrar etti. Şıh mesleği gereği kontrollü bir şekilde itiraz etmeye çalıştı. Herkes duysun istiyordu. Günaha bulaşmak istemediğini ama Recep’in aşırı ısrarı karşısında kalbini kırmamak adına içecekti.
Muhtar bir de sigara içince kendine gelir gibi oldu. Gözleri aralandı. Karşısındaki eski rakibini incelemeye başladı. Güvenip güvenemeyeceği noktasında bir karara varmaya çalıştı. Bu aşamada başka çaresi kalmadığına karar verdi.
“Allah razı olsun Şıh Hazretleri, böyle bir günde yanımda durduğun için…”
Mehmet özellikle eski bir rakibinin ağzından böyle sözler duymaktan memnun olmuş. Her zaman olduğu gibi mutluluğunu sakallarını sıvazlamak suretiyle belli etmeye başlamıştı. Tek üzüntüsü bu barışın böyle bir olay sonucu ortaya çıkmasından kaynaklanıyordu.
“Aaa o nasıl kelime? Duymamış olayım! Dost kara günde belli olur.”
Muhtar masanın ortasına doğru eğilip elini Mehmet’in omzuna koyarak dostluğunu takdir ettiğini net bir şekilde belli etti. Tekrar yerine oturarak kaldığı yerden devam etti. Fikrini değiştirmemekte ısrarlıydı:
“Bitirdi beni şerefsiz, bitirdi.”
Mehmet bu sefer sert hareketlerle sakalını sıvazlamaya başlamış. Gözleri önündeki boş kahve fincanına dalmıştı. Sanki fincandan geleceği görmeye çalışıyordu.
“Bu burada kalmayacak, tamamına erinceye kadar sürecek.”
“Tamamı nedir muhtar? Dahası kalmış mı ki? Malın mülkün yanıp kül olmuş. Dahası ne?”
Muhtarın bakışlarında her şeyini kaybetmişliğin küllerine gizlenmiş akıl almaz bir öç yangını yansımaktaydı. Mehmet daha önce hiç kimsede böyle bir bakışa rastlamamıştı. Evet emindi, daha önce böyle aleve kesen bir bakış görmemişti.
Muhtar, politikanın içinde olan bir kişi olarak bu tür ayak oyunlarına defalarca şahit olmuştu. Bu kadar büyük boyutlu değilse bile aynı yolu denemişliği vardı. Yani biliyordu bu yolun sonunun çıkmaz sokak olduğunu. Bu yola bir kere girildi mi, duraksamak bile imkânsızdı.
“Senin bu tür oyunları bilmemen normaldir Şıh Hazretleri. Bu oyun başka oyun. Bu oyun orman oyunu. Taraflardan biri tükenmeden perde inmez. Yenmek yetmez; bitmek ya da bitirmek gerek. Yenilenin kanıyla geleceğin resmini çizmek gerek. Eğer burada ben hatta biz bitmezsek Rıfat’ın korku imparatorluğu sarsılmaya başlar. Bugün önünde korkudan titreyenlerin kafasında belki sorusu kol gezmeye başlar. Bu ise, Rıfat gibilerin sonu demektir.”
“Yani Şıh Hazretleri üçümüzün el birliğiyle aralamaya çalıştığımız bu kapının derhal eskisinden daha kavi bir şekilde kapanması gerek. Yoksa yara alan surlar gibi Rıfat’ın korku ve sömürü kalesi yıkılmaya yüz tutar.”
Mehmet lafı çok uzatma taraftarı değildi. Sonuçta oturdukları yer, her ne kadar olağanüstü bir durumda zorunlu olarak otursalar da uygun bir yer değildi. Aslında kahvede oturunca gökten taş yağmıyormuş. Sonuçta anormal bir durum yoktu. Muhtar can derdine düşmüşken Mehmet, yıllardan beri milleti boş yere dolduruşa getirerek hayatı yaşanmaz hâle getirmiş olmaktan doğan vicdan azabı pişmanlık arası bir duyguyla baş etmeye çalışıyordu.
“Neyse artık olan olmuş. Bizde olanla ölene çare olmaz derler bilirsin. Mesele bundan sonra ne yapabiliriz. Onu deyiver hele kese yoldan. Ne yapabiliriz?”
“Ne iş yapabiliriz bilemem. Ama bu işten öğretmenin en az zararla kurtulduğunu bilirim. Bu yüzden dönüp arkasına bakmayacaktır bile. Öğretmen devlet içinde devlet olan Rıfat Ağa’yla uğraşılamayacağını bellemiştir. İstediği zaman istediği memuru sürdürmek öyle kolay iş değildir.”
İkinci sigarayı ne ara alıp yaktığını yeni fark eden muhtar, oturduğu yerde kendine bir çekidüzen verdi. Aralıklı birkaç zorlama öksürükle tekrar konuya gireceğini ama bu sefer daha önemli bir meseleden bahsedeceğini ihtar etti. Eliyle Recep’e iki çay ısmarladı. Gözleri açılmıştı. Bakışlarının bütün dikkatini Mehmet’in gözlerine yönelterek devam etti:
“Anlaşılan o ki neyim var neyim yok tükeninceye kadar devam edecek Rıfat belası. Sonra sıra sana gelecek Şıh Hazretleri. Bu mesele basit bir Meliha meselesi değil. Bu mesele son günlerde Rıfat’ın sarsılan otoritesinin yeniden tesisi meselesi… Meliha sadece bahane olmuştur. Yoksa kurt kuzuyu yemek istedikten sonra bahane bulmakta ne var? Benden sonra sıra sana gelecek. Bunu görmemek, bilmemek ne mümkün?”
Mehmet tahmin etmesine rağmen sözün buraya gelişinden memnun olmamıştı. Bir gün önce dergâhın jandarma tarafından baskına uğramasının ve müritlerinin irtica suçlamasıyla sorguya çekilmesinin bu olayla ilgisi olmamasını duymak isteyen bir ses tonuyla:
“O da Rıfat’ın işi mi diyorsun?”
Muhtar başka zaman olsa bu dalga geçmeye benzeyen aymazlığa sinirlenip masadan kalkacağı yerde, bunun korkudan kaynaklanan bir temenni olduğunu hissederek açıklamaya çalıştı:
“Elbette, bundan şüphen mi var? Sayınız biraz kalabalık olduğu için belki bunu yakarak yıkarak yapamayacak. Ama emin ol Şıh Hazretleri seni bitirmek için de elinden geleni arkasına koymayacak. Üstelik bunun o kadar çok yolu var ki, ne sen ne ben tek başına baş edemeyiz.”
Mehmet’in dudakları kurumuş, dili köseleye dönmüştü. Bir şeyler söylemek istedi ama mümkünü yok beceremedi. Fakat kasabadaki saygınlığını düşünerek bu hâlinin belli olmaması için bütün gücünü ortaya koydu. Hatta kuru bir kabadayılığa bile soyundu:
“O kadar da değil Muhtar! Orada dur biraz. Kolay mı öyle toplumun saygısını kazanan birini, benim gibi birini bozuk para gibi harcamak. Bizim elimiz armut mu topluyor? Onun parası, malı mülkü varsa bizim de Yaratanımız var!”
Muhtarın yüzünde ilk defa alaycı bir gülümseme belirdi. Dudakları yaralı bir kuş ürkekliğiyle çırpınıyordu asık yüzünde.
“Yapma be Şıh Hazretleri! Hangimiz işlerimizde Yaratanı ortak etmiyoruz? Rıfat da bu işleri yaparken kendini haklı görerek Tanrı’nın yardımını dileyecektir. Hiçbirimizin tam anlamıyla Tanrı’nın yolundan gitmediğimizi, çıkarlarımıza uyduğu sürece gidiyormuş gibi yaptığımızı belki şu sünepe cahil halk bilmeyebilir. Ama biz biliyoruz. Kendimizi kandırmanın manası yok. Bu işte gökten yardım gelecekse, omzuna basanlara, hakkını yiyenlere boyun eğen ve eğmeyi kutsayan halka rağmen Rıfat’a gelecektir. Bana sorarsan doğrusu da budur. Horlanmaktan hoşlanan insanlara bundan daha doğrusu olmaz. Bu arada camiye yaptığı yüklü bağışların ve okullarla yaptığı yardımların da Tanrı katında etkisi olacaktır elbette.”
Mehmet iyice köşeye sıkıştığının farkındaydı. Sıranın ona geleceğini hissedebiliyordu. Hatta muhtardan önce öğretmenden sonra birinci raundun dergâh baskınıyla gerçekleşmiş olduğunu da biliyordu. Bilmediği sadece ne yapması gerektiğiydi. Sonuçta karşısındaki, feleğin çemberinden geçmiş biriydi. Elinin uzanamadığı yer yoktu. Milletli korkutarak uyutmuş, devleti rüşvetle sindirmişti. Yardım ve bağışlarla Tanrı’ya da yaklaşmış böyle birine karşı ne yapılabilirdi. Daha önce kim, ne yapabilmişti?
Ne olacaksa olmasını ama kendisine bulaşmamasını istiyordu. Nasıl olsa her ne kadar yüzüne böyle söylememiş olsa da muhtar için kaybedecek pek bir şey kalmamıştı. Üstelik aklının kıyılarında dolaşırken bile yüreğini hoplatmaya yeten çözüm ihtimallerinin kendi fikri olmasını istemiyor. Elindeki düzeni kaybetmeyi gözü kesmiyordu.
Rıfat’ın ne kadar acımasız olduğunu bilmeyen yoktu. Kafayı taktığı kişiyi bozuk para gibi harcamasının, bir parça yağlı kemik uğruna köpekleşmek için sırada bekleyen onlarca sütü bozuğu düşününce ne kadar kolay olduğu anlaşılıyordu. Böyle bir belaya karşı alenen cephe açmak delilikten öte bir şeydi.
Evet, belki Meliha olayında birtakım sebeplerden dolayı ya da korkudan kendisini gaza getiren imamların dolduruşuna gelerek bir hata yapmış. Karşılığını fazlasıyla almıştı. İşin bu boyutlara varabileceğini o zaman düşünmemiş, düşünememiş olabilirdi. Ama bu aşamadan sonra daha ileri gitmemek en akıllıca iş olacaktı.
Ne yaparsa yapsın Rıfat’ın dişlerini kendisine de geçirmek istediğini hatta eninde sonunda geçireceğini tahmin edebiliyordu. Muhtarı öne sürerek biraz süre kazanabilse meselenin hâlli için bir çözüm bulabilirdi. Neticede kasabanın saygın kişisiydi. Herkes onun ağzının içine bakıyordu. Belki Rıfat kadar zengin değildi. Belki onun kadar çevresi geniş değildi. Belki onun kadar şeytanlığa aklı ermiyordu. Ama ondan çok daha önemli bir özelliği, bir yeteneği vardı. Tanrı adına konuşuyor. Her işini Tanrı’nın desteğiyle yapıyordu.
Kendisini doğrudan doğruya karşısına almak demek Tanrı’yı karşısına almak demekti. Böyle bir şeye Rıfat bile cesaret edemezdi. Etse bile bu savaştan yara almadan çıkması zor görünüyordu. En azından bu aşamada kimse böyle bir şeye cesaret edemezdi. Yoksa dergâhın da mandıra gibi yanması işten bile değildi. Mandırayı yakarken vicdanları sızlamayanlar, dergâhın yakılması emrini almış olsalardı; bunu yapmak için gözlerini bile kırpmazlardı.
“De hele bakalım, bu beladan kurtulmanın yolu ne ola?”
Muhtar hiç tereddüt etmeden yan masada elleri dizlerinde, huzurda bulunma vaziyetinde duranlara döndü. Mehmet de başını o tarafa çevirdi. Muhtarın ne demek istediğini pek anlayamamıştı. Karşısında el pençe divan duran, kendilerine bile hayırları olmayan şakirtlerde olamazdı çare. Dördünü toplasan bir adam etmeyeceğini en iyi o biliyordu. Körü körüne itaatten başka bir şey ellerinden gelmeyen bu garibanların ne yardımı dokunabilirdi ki? Hele Rıfat gibi bir belaya karşı…
“Hele yaklaş bakalım Şıh Hazretleri.”
Böyle demekle beraber kendisi masanın ortasına doğru eğildi. Çok önemli bir sırrı paylaşmak ister gibi:
“Şu Hamza nasıl biri?”
“Nasıl olsun ruhunu bana adamış bir Allah adamı.”
Muhtar Mehmet’in bile Allah adamı olmadığını bildiği hâlde bilmezden gelmeyi şimdilik çıkarlarına uygun buldu.
“Diyelim ki mesela senin için yapabileceklerinin sınırı ne?”
Mehmet anlamakla anlamamak arasında bocalıyordu. Anlar gibi olsa da göğsüne çöken bir ağırlık anlamamış olmasının daha akıllıca olduğunu ihtar ediyordu.
“Nasıl yani?”
“Yanisi Şıh Hazretleri, senin için sadece hizmetini görmekten başka bir şey yapamaz mı? İnsan gerçekten sevdiği için canını bile verir de…”
Mehmet daha fazla anlamamış olmakta ısrar edemeyeceğini anladı. İşi oluruna bırakmaya karar verdi.
“Elbette o da diğerleri gibi benim için, yani veli nimeti efendisi için canını bile gözünü kırpmadan verebilir.”
“Tamam işte, biz ondan canını vermesini istemeyeceğiz. Daha doğrusu sen…”
Mehmet göğsüne çöken ağırlığın geçen her saniye baskısını artırdığını hissediyor. Nefes almakta zorlanıyordu. Meselenin buraya gelmesini istememişti. Tek çare buysa eğer; bunun ne kadar doğru bir karar olabileceğine emin olamıyordu. Bu emin olamayışta Rıfat’a ya da hatta Hamza’ya acımasının değil; böyle bir şeyin kendi üzerine yıkılması hâlinde kaybedeceklerinin etkisi daha ağır basıyordu.
Muhtarı masanın önünde eğilmiş bir vaziyette bırakarak ani bir hareketle geri çekildi. Sesine yargılayan hatta suçlayan bir ifade hâkimdi:
“Buna ne derler biliyor musun?”
Muhtar bilmiyormuş gibi alaycı bir tavırla:
“Ne derlermiş Şıh Hazretleri? Söyle biz de bilelim!”
Mehmet avuç içini masaya vurarak devam etti:
“Buna cinayet derler cinayet!”
Yan masadan gelen gürültü üzerine şakirtler ani bir refleksle ayağa kalktılar. Pür dikkat efendi hazretlerinin kararını beklemeye başladılar. Muhtar bu manzaradan son derece mutlu olmuş. Biraz önce demeye çalıştıklarını karşısında duran şıh kılığına bürünmüş adamın istemeyerek de olsa tasdik etmesinden fazlasıyla memnun kalmıştı.
Mehmet sağ eliyle “oturun” buyruğunu verdikten sonra şakirtler saygıda kusur etmemeye dikkat ederek Hamza’dan başlamak üzere yerlerine oturdular.
Mesele tam kıvamına gelmişti. Sonuca ulaştırabilmek için bundan daha elverişli bir ortam bulunamazdı. Muhtar bu fırsatı değerlendirmek istiyordu. Gözlerini Mehmet’in gözlerine dikerek kararlı ve kendinden emin bir ses tonuyla devam etti:
“Sen Hamza’ya ne kadar ve nereye kadar güvenebilirsin onu söyle. Gerisi teferruat.”
Kendini konunun akışına bırakan Mehmet, ölmüş eşek kurttan korkmaz hesabı doğrusu neyse aynen onu söyledi:
“Hamza kelimenin tam anlamıyla bir şakirtti. Tüm benliğini Tanrı’ya adamış bir şakirt. Tanrı’nın veli kulu olarak gördüğü Şıh’ı için yapamayacağı hiçbir şey yoktur.”
“Hiçbir şey mi?”
“Aynen öyle, hiçbir şey!”
“Mesela…”
“Git kendini kayalardan at desem; nedenini medenini sormaz. Aynen denileni yapar.”
“Haşhaşiler gibi mi yani?”
Mehmet anlamamış gibi ortaya cevapladı:
“Kişinin neye inandığını ne önemi var? Bütün inanırlar kıyısından köşesinden ama mutlaka gerektiğinde biraz haşhaşidir.”
“Tamam o zaman.”
“Tamam olan ne?”
“Rıfat’ın namazını kılmak için abdestimizi tazelemenin zamanı…”
Mehmet cevap veremedi. Uzaklara çok uzaklarda bir yere takılmış kalmıştı. Belli ki muhasebe yapıyordu. Bu aşamadan sonra şansını daha fazla zorlamanın anlamı yoktu. Üzerine gitmedi. Bir süre sesiz kaldılar.
Hamza’ya güvenebilir miydi? Güvense bile nereye kadar? Bir gün başı dara girdiğinde karşısında iki büklüm duran ve bugüne kadar saygıda kusur etmemiş olan Hamza bir kalemde siler miydi efendisini? Sonuçta o da insandı ve çiğ süt emmişti.
Kendisi nasıl Tanrı adını kullanarak zaman zaman Tanrı’ya ihanet etmişse; Hamza da bir gün efendisine ihanet eder miydi? Hamza’nın kendisine ölümüne bağlı olduğunda şüphesi yoktu. Mehmet’i tereddüde düşüren böyle bir bağlılığın aptalca oluşundan kaynaklanıyordu. Hangi ideoloji ve inanca sahip olursa olsun; bir insan nasıl olup da tüm benliğini bir başka insana adayabiliyordu? Kendisine bağlanmış olsa bile bu son derece saçma ve akla mantığa aykırıydı. Onun için de güven noktasında bir karar varamıyordu.
İşte bu şüphe bir gün Hamza’nın uyanmasına sebep olur muydu? İnsanın insana ölesiye bağlanmasının akılla çeliştiğini anladığı an, şıhının ipini pazara çıkarır mıydı? Böyle bir şey olursa; neyi var neyi yok bütün kazanımlarını kaybedebilirdi. Yılların bütün birikimleri sele kapılmış kum gibi elinden yiterdi. Bu riske girebilecek cesareti gösterebilecek miydi; doğrusu emin olamıyordu.
Şakirtlerine düşünme ve muhakeme etmeyi, efendime söyleyeyim tek başına kafa yormayı yasaklamıştı. Ve öyle de alıştırmıştı. En azından Hamza’yı ceviz kadar beyniyle muhakeme yapmaya çalışırsa; şeytanın tuzağına düşeceğine inandırmıştı. Şimdilik bir şüphesi yoktu Hamza’dan ama bu narkozun etkisinin ne zamana kadar devam edeceğini tahmin edemiyordu.
Sessizliği jandarma komutanının kalın tabanlı botlarının parke taşlar üzerinde çıkardığı ahenkli ses bozdu. Kim olduğunu anlamak için başını bahçe kapısına doğru çevirdiğinde gelenin komutan olduğunu fark etti. Bir süre öylece kalakaldı. Komutan masaya doğru yaklaştı. Belli bir mesafede durdu. Arkasında bir asker elinde kara bir bond çantayla gölge gibi takip ediyordu.
Komutan ortamın hassasiyetini bildiği için herhangi bir yanlışlık yapmak istemiyordu. Saygılı bir ses tonuyla belli belirsiz bir selam verdi. Mehmet’in duymadığı belki duymak istemediği selamı muhtar karşıladı. Komutan bir şey demediği hâlde muhtar ne için geldiğini anlamıştı. Bir şey demedi.
Mehmet’e döndü. Elini elinin üzerine hafif bir dokunuşla bıraktı. Nazik bir şekilde sıktı. Karşılığı gelmeyince ayağa kalkarak:
“İzninle Şıh Hazretleri,” dedi.
Mehmet başını sallar gibi olmuş. Ya da muhtar öyle sanmıştı. Komutan vedalaşmadan geri döndü. Emir eri derhal yerini değiştirerek komutanının iki adım gerisinden takip etmeye başladı. Muhtar ve komutan yan yana ama konuşmadan uzaklaştılar.





Serdar Adem



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6172
2 Firari Fırtına 4240
3 Mustafa Ermişcan 3443
4 Hasan Tabak 3316
5 Nermin Gömleksizoğlu 3015
6 Uğur Kesim 2914
7 Sibel Kaya 2742
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2480
9 Enes Evci 2441
10 E.J.D.E.R *tY 2218

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:780 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com