Romanlar

İçimdeki Şeytan 7 İkinci Adam Yayınları Bişkek 2014 son
Okunma: 112
Serdar Adem - Mesaj Gönder


7 İntikam

Yüreği, çökmek üzere olan bir cephenin son mitralyöz ateşleri gibi aralıksız atıyor. Boynunu ve yüzünü kaplayan cehennem ateşine karşılık sırtından soğuk terler aktığını hissediyor. Marmara zeytini kadar büyüyen göz bebekleri çevresini seçmekte güçlük çekiyor. Ayakları aslanın karşısında kaçma ihtimali olmayan bir ceylan ürkekliğiyle titriyordu.
Meliha bedenini vahşice keşfetmeye çalışan dikenli anason ve ekşi peynir kokulu karanlık hayali hissetmesine rağmen hareket eseri gösteremiyordu. Kaskatı kesilmişti. Bedenine sahip değildi sanki. Kaçmak bir yana parmak ucunu dahi kıpırdatamazken, ağzından çıkmaya çalışan kalbine de hâkim olamıyordu.
Zincirle yatağa bağlanmış hissi veren kollarını, bacaklarını zorluyor, zorluyor. Mümkün değil kılını dahi kıpırdatması mümkün olmuyordu. Başını sağa sola çeviriyor. Ağlamak istiyor. Sular seller gibi ağlamak.. Bağırmak, çağırmak avazı çıktığı kadar bağırmak istiyor. Ancak derinden gelen korkunç bir iniltinin dışında ses namına hiçbir şey çıkmıyordu boğazından.
Logar kapaklarını andıran göz kapaklarına hâkim olamıyor. Açmaya çalışsa açamıyor; kapamaya çalışsa bütün ağırlığıyla göz çukurlarına yığılıyor. Ne kadar zorlasa yerinden kıpırdamıyordu. Göz bebekleri Rıfat’ı andıran tarantulanın korkunç bedenini görmemek için üzerindeki demirden perdeye rağmen tavanın kuytu köşelerine kaçmaya çalışıyor. Ne yapsa tarantulanın hayalinden emin olamıyordu.
Yağlı bir leke kendi öz malı gibi Meliha’nın bedeninde geziniyor. Son derece emin adımlarla Meliha’yı keşfe çıkan Tarantula, altına aldığı süt beyazı bedenin yumuşaklığının tadını çıkarmaya çalışıyor. Meliha’nın boğazında düğümlenen ve bir türlü dışarı çıkamayan derin iniltilerinden zevk alıyor. Meliha altında titredikçe kaçan sürüye dalan aç kurt iştahıyla tahrik oluyor. Seri hareketlerle bütün bedenini acıtmak, yaralamak istiyordu.
Zımpara gibi kemiren etli dudaklarının süründüğü yerlerde bıraktığı salya, asit gibi yakıyor. Etini çürüttüğü hissini veriyordu.
Bunun bir rüya olmasını istiyordu. Birkaç saniye sürecek bir rüya... Aylarca sürdüğünü sandığı bu işkence belki birkaç saniye sonra bitecek. Gözlerini açtığında gördüğü kâbusun hayal artıklarını unutmaya çalışarak derin bir nefes alacak. Rüyadan kalma ıslak çamaşırlarını değiştirip; kendine gelecekti.
Belki rüya görüyordu. Hatta rüya olmalıydı. Rüya olmak zorundaydı. Yoksa böyle bir işkenceye değil aylar yıllar, birkaç saat bile sabretmesine imkân yoktu. Rüyadan başka bir şey olamazdı. Olmamalıydı. Fakat bu ne bitmez kâbustu? Üstündeki canavar saldırmaktan yorulmuyor. Alay eder gibi kaplumbağa hızıyla mekâna sürünen zaman da geçtikçe bitmiyordu. Meliha yaralanmaktan, horlanmaktan yorulmuş. Dayanacak takati kalmamıştı. Pes etmesi an meselesiydi. Az daha devam etse kendinden geçecek. Belki kendinden uzaklaşarak kurtulacaktı istemeden gördüğü bu rüyadan.
Yavaş yavaş nerede olduğunu ve ne yaptığını bağdaştıramaz hâle gelen Meliha’nın zihni dış dünyaya kendini kapamaya çalışıyor. Bazı şeyleri kabullenmenin zorluğu karşısında tutarsız hayallerin peşine düşüyor. İçinde bulunmak zorunda kaldığı duruma olan isyanı ve kaderi sorgulayan fikir kırıntıları topçu ateşi gibi unutuşun kalın surlarını zorluyor. Ve bu durum en azından üzerindeki felaket kadar Meliha’yı yıpratıyordu.
Eteklerinden yastık kenarlarına kadar bugün için özenle hazırlandığı ilk bakışta belli olan beyaz çarşaflı yatakta canını kurtarmakla meşgul Meliha, yatağın karşısında belli belirsiz bir siluet gördüğünü sandı. Gözlerini kısarak görüntüyü seçmeye çalıştığında, karşısında gördüğünü sandığı hayali anne ve babasına benzetmeye başladı. Boğuk hıçkırıklar arasında sağa sola kayan görüntünün netleşmesi için tüm gücünü harcamaya çalıştı. Biraz daha emin olmak istedi. Evet, anne ve basıydı karşısında oturanlar.
Karşısına oturmuş kızlarının vahşi bir hayvan tarafından darmadağın edilişini kutsal bir haz duygusuyla seyreden anne ve babasının bu tabloda işi neydi? Kâbus iyice çetrefilleşiyor ve içinden çıkılmaz bir hal alıyordu. Onlar olamazdı. Olmamalıydı. Rüya bile olsa bu kadarı olamazdı. Hiçbir ana baba canından parçası vahşice saldırıya uğrarken, bu kadar duyarsız kalamazdı. Anne babalığın doğası buna izin veremezdi.
İçinden gelen bir ses Meliha’yı üzerindeki tarantuladan çok daha yaralayıcı geliyordu. Meliha kâbus içinde kâbus gördüğüne inanmaya başladı. Hangisinden uyanacaktı. Birkaç saniyelik hayalin dehşetine dayanamazken, zamanı durma noktasına getiren rüya içinde rüyaya dayanması mümkün değildi.
Nefes alışlarını kömür madeni kadar derin ve karanlık rüyanın içinde bile hissedebiliyordu. Kanı, dağdan yuvarlanan deli çaylara nal toplatacak hızla akıyor. Kabaran boyun damarlarında kalp atışlarını hissediyordu.
Soğuk terlerin tenine yapıştırdığı yatağın içinde üstünde tepinen Tarantula ile mücadelesini kaybetmek üzere olan Meliha, anne ve babasının kendisine yardım etmesini bekliyordu. Özellikle de annesinden… Anne sevgisinden daha üstün bir sevgi olamazdı. Olmamalıydı. Böyle duymuş, böyle işitmişti. Belki bu yönüyle cennetin ayakları altında olduğu söylenen annesi, yaşadığı işkencenin farkına varabilir. Ona yardım eli uzatabilirdi. Daha doğrusu yardım elini uzatmak zorundaydı. Annesiydi çünkü.
“Aaann... Aaannneee!”
Boğazının derinliklerinde boğulan bir sesle annesinden yardım istemeye çalışıyordu. Karşısında buzdan heykel kesilen annesinden… Şefkat abidesi diye bildiği ve Tanrı’nın merhametinden nasiplenmiş o ulvi varlıktan…
Fakat Nevin Hanım, kızının yatakta yaşadıklarından son derece mutlu görünüyor. Hatta mutluluktan çok daha öte, bunun mutlaka yaşanması gereken bir zorunluluk olduğuna olan inancı yüzünden okunuyor. Tarantulanın altında hayatının sınavını vermeye çalışan Meliha, annesi Nevin’in yüzünde ibadetini hakkıyla yaptığına inananların huzur dolu çizgilerini seçebiliyordu.
Yoksa yanlış mı görüyordu? Gözleriyle değil bedenini yukarıdan görebilen bir yerden olanları anlamaya çalışan Meliha annesinin yüzündeki ifadeye bir mana vermeye çalışıyordu. Evet, korktuğu başına gelmişti. Nevin Hanımın yüzünde şaşkınlıktan en ufak bir eser yoktu. Olmadığı yetmiyormuş gibi memnun bir hâli vardı.
O çizgilerde neler yoktu ki? En ünlü ressamların kaleminden çıkmış gibi… Her kıvrımında, her gölgesinde ayrı bir mana fışkırıyordu adeta. Yılların kamburundan kurtulmuş olmanın rahatlığı… Kendi cinsinden intikam almış olmanın huzuru… Kendinden nefret etmenin azabı… Kadere ve geleneklere rıza gösterme noktasında görevini yerine getirmiş olmanın mutluluğu…
Ama bunlardan hiçbiri Meliha’nın yaşamak zorunda kaldığı azap ve işkenceye fayda etmiyor. Hatta faydadan çok, bu kaderi tasdik ederek onaylıyordu. Cennetin ayakları altında olduğu söylenen bir varlığın, gözümün bebeği diye sevdiği kızına reva görülen işkence karşısında takındığı akıl almaz pervasız tavır, alnına toplum tarafından yazılan kaderin eyleme geçmesine ve yapılanların saygıyla karşılanmasına yarıyordu.
Bu hâliyle Meliha tarantulanın evire çevire dişlediği bir av olmanın yanında, alanında bir numaralı bir ustanın elinde şekillendirilen işkence makinesinde eziyet ayinine malzeme yapılan bir savaş suçlusunu andırıyordu. Kızgın ateşin zoruyla kavrulmaya başlayan mahkûm, görenlerin yüzlerinde zevkten derinleşen vahşi çizgilere dönüşüyordu.
Hamdi’nin yani babasının yüzündeki çizgilerin yansıttığı kirli iç dünyası, Meliha’nın yaşadıklarından çok daha fazla işkence çekmesine sebep oluyordu. Solgun yüzünde can ve mal varlığına zarar verdiği endişesiyle bir yaban domuzunu köşeye sıkıştıran avcının, elindeki silahla zevkini çıkara çıkara öldürmesi sırasında yaşadığı gurur veren huzuru görebiliyordu sadece. Vurduğu her darbeyle namusunu, onurunu ve toplumdaki saygınlığını kurtardığını sanarak, acımadan vuran avcının vahşeti derin yağlı gölgeler hâlinde nakışlanmıştı alnında.
Ama Nevin Hanım her şeye rağmen annesiydi. Bin bir zahmetle dokuz ay karnında taşıdığı yavrusunun karşısında hoyratça tecavüze uğramasına dayanamazdı. Vicdanının derinliklerinde bir sızı, anne olmanın gereğini yapması noktasında uyarır. Ve Meliha’yı içine düştüğü uçurumdan kurtarabilirdi.
Üzerine abanan yağlı karanlığın zevkin doruklarına tırmandığı anda, Meliha aşağılanmaktan kaynaklanan kin ve nefretin zirvesine çıkıyor. Yaşamaktan nefret etmekten çok, bedenini hissetmemekten kaynaklanan duyarsızlıkla ölmeyi arzuluyordu.
“Anne!..” diyebildi sonunda.
Gayet net ve pürüzsüz çıkmıştı ağzından. Üzerindeki ölü toprağı serpilmiş izlenimi veren tutulma yavaş yavaş çözülmeye başlamıştı. Fakat annenin yüz ifadesinde en ufak bir değişme yoktu. Aynı duyarsızlık ve aynı umursamazlıkla boş gözlerle Meliha’ya bakmaya devam ediyor. Meliha’nın inleme ve isyanları onda en ufak bir karşılık bulmuyordu.
Meliha yenilgiyi kabullenme aşamasındaydı. Kollarını son bir hamleyle iki yana açarak kenara bıraktı. Yüzünü annesinin olduğu tarafa çevirdi. Üzerindeki ağırlık yorulmaktan olmalı işkencenin dozunu biraz olsun azaltmış. Dikenli öpüşlerle, yeni bir işkence seansına kadar güç topluyordu.
Bu kaderden kurtulmanın imkânı yoktu. Daha önce olmamıştı. Olamamıştı. Buna yeltenenlerin başına neler geldiğini özellikle tecrübeli kadınlardan defalarca işitmişti. Kurtulamamanın yarattığı kabullenme duygusu en azından çevresinde tanıdığı tüm kadınları bu kadere rıza göstermeye götürmüştü.
Sonuçta şeytan olmaya başlamış. Ve bu gece itibariyle şeytanlığa doğru son derece önemli bir adım daha atmıştı. Şeytan ise azapta gerekti. Dolayısıyla bu azabı çekmek zorundaydı. Başta kendisi olmak üzere mahallenin ve tüm insanlığın kurtuluşu için, yaşamak zorundaydı bu kaderi. Bunu bacaklarının arasından bütün bedenine yayılan sızıdan hissediyordu. Mademki yanlış yaratılmıştı. Eksik yaratılmıştı. Ve günahkâr yaratılmıştı. Bu işkence ona bu sebeple verilmişti. Dünyadayken bedensel günahının temizlenmesi için bir fırsat tanınmıştı belki de…
Zaman zaman bedeninden ayrılarak kendini yukarıdan seyreden Meliha, Rıfat’a benzeyen bir tarantulanın üzerinde gezinerek nasıl hoyratça bedenine işkence ettiğini daha net bir şekilde fark ettiğinde, bedeniyle olan ilişkisinin tamamen kopması için dua etmek istiyor. Fakat elleri ayakları nasıl hareket etmiyorsa; diline de hâkim olamıyordu.
Bugüne kadar kendinden bile sakındığı nazik bedeninin üzerindeki yedi sekiz bacaklı, kıllı ve iğrenç kokulu tarantula tarafından hoyratça ısırılışı, şehvetle emilişi ve karşı duvardan alkışlayan bakışlarla seyreden anne babasının onayıyla zımparalanırcasına okşanışı karşısında dönmeyen diliyle Tanrı’dan yardım istemeye çalışıyor. Bu aşamadan sonra başka bir çıkar yolun kalmadığına dair kabullenişini ellerini semaya açarak belli ediyordu. Bugüne kadar kendisini ayıplı yarattığı için kendisine pek yakın hissetmediği Tanrı’ya acziyetin son derekesinde bütün saflığıyla sığınmak istiyordu.
Acaba kendisini ayıplı günahlı yaratan ve sonra da kendi hâline bırakan Tanrı, hatasını anlayıp böyle mazlum ve masum bir dua karşısında duyacağı vicdan azabıyla bir defa olsun kadınlar için bir kurtuluş yolu gösterebilir miydi? Yoksa günaha mı giriyordu? Çünkü biliyordu; hatta bundan adı gibi emindi ki, bugüne kadar hiçbir kadın bu kadere kendisi kadar itiraz etmemiş. Ve onun kadar keskin, içten ve samimi bir şekilde dua etmemişti.
Yoksa merhametlilerin en merhametlisi olan Tanrı, birincisinde olmasa ikincisinde, o da olmasa bir başkasında mutlaka böyle bir duaya olumlu bir cevap verir. Böylece binlerce yıldır kadın kısmının çekmek zorunda kaldığı bu çile ve işkence son bulurdu. Son bulmadığına, hatta son bulmak bir yana, eskisinden bin beter devam ettiğine bakılırsa; kadınların duyarsızlığı açıkça belli oluyordu. Bu ahmakça duyarsızlık karşısında kadınlara acıyor ve kadın olmaktan kendi de nefret ediyordu.
Bu duyarsızlık ve aymazlık devam ettiği sürece üzerinde şehvetle tepinen Rıfat denen tarantula görünümlü yaratık yerden göğe kadar haklı demekti. Sonuçta Rıfat üzerine düşeni yapıyor. Sulanmış beyni ve kokuşmuş vicdanıyla toplumun, çevrenin ve kaderin kendisine biçtiği rolü oynamaya çalışıyordu. Bunun başka bir açıklaması olamazdı.
Son bir defa daha annesine yöneldi. Ama bu sefer ümidini kesmiş. Yardım istemekten vazgeçmişti. Kendine hayrı olmadığını farkındaydı. Kelin ilacı olsa kendi başına sürermiş. Nevin Hanım’ın yaşadıklarının kendi yaşadıklarından zerre kadar farklı olduğunu sanmıyordu. Kim bilir belki daha fazlasını yaşamıştı. Yardım etmeye gücü yetse elbette önce kendisine ederdi.
Bu noktada sorun yoktu. Aklının almadığı başka bir şey vardı. Annesinin yüzüne hakim olan huzur ve mutluluk dolu ifadeye şaşırıyor. Gözlerinin önünde öldüğünü görse ve bunun da töre gereği olduğunu bilse yine aynı şeyi mi yapardı? Aynısını yapacaksa anne sevgisinin kutsallığı ve erişilmezliği nerede kalırdı?
Rıfat motoru yakma pahasını bütün enerjisini kullanmanın telaşı içindeydi. Aralarındaki yaş farkı, becerememe korkusu yaratıyor. Bu korku zaman ilerledikçe iyice çileden çıkmasına sebep oluyor. Aradaki farkı işkenceyle telafi etmeye çalışıyordu. Sonuçta belki bu son avı olacaktı. Hoyratça kullandığı bedeni eski performansı yakalamaktan artık çok uzaktı. Alnı boncuk boncuk terlemiş, nefesleri körüğü andırır olmuştu.
Meliha da hani gerçekten mükemmelden öteydi. Tanrı özenmiş yaratmıştı. Kendisi de öyleydi. Öyle görüyor, öyle inanıyordu. Bir kasabanın çulsuz erkeklerine bakıyor bir kendisine. Aradaki fark gerçekten kapanamayacak ölçüdeydi.
Erkek olarak da kasabada eline su dökecek kimsenin olmadığına inancı tamdı. Bu ruh hâliyle çenesinden Meliha’nın yüzüne düşerek saçlarında kaybolan ter damlalarını altın suyu kabul ediyor. Yanık hamam böceğini andıran ter kokusunu misk ü anber niyetiyle doyasıya içine çekmesini bekliyor. Gölgesinden daha esmer ve solucan kadar yağlı vücudunu mükemmelin tek örneği gibi görüyor, ufak tefek kusurlarını çeşitli bahanelerle savuşturuyordu. Kafasını kurcalayan en büyük sorunu olan göbeğini balkonsuz evle kıyaslamak suretiyle aklamaya çalışıyordu.
Meliha’yı başkasıyla kıyasa bile gerek görmüyordu Emine’yle hele o yarım dünya Fadime’yle. Daha geldiğinde belliydi yağ tulumu olacağı… Ne bulsa silip süpürüyor hayırsız. Pazarı önüne getirse fazlasını isteyeceğine inanıyordu. Baba evinde görmemiş ne de olsa görgüsüz. Eee bulmuş yağlı kemiği kemirmez mi? Kemirsin bakalım, kim bakar bundan sonra onun yüzüne. Ve bu kararından dolayı Fadime’yi üzüntüden kahredeceğine olan inancı, temposunu kısa bir süre de olsa tekrar doruklara yaklaştırmaya yetmişti.
Rıfat, değil dokunmaya bakmaya bile kıyılamayacak kadar güzel Meliha’yı, hoyratça, vahşice eziyor, çiğniyor, tırmalıyordu. On yedi yaşına kadar kendisinin bile örselemekten çekindiği kadife bedenini acımasızca çiziyor, kanatıyor, morartıyordu. Meliha sadece gözlerini yumarak ve bedenini kasarak maruz kaldığı vahşetin acısını en az hissetmeye çalışıyor. Elinden bundan başkası gelmiyordu.
Rıfat aynı olayı defalarca yaşamış olmanın rahatlığıyla bunu naza ve ilk kez oluşuna yoruyor. Yaptıklarından ve yapacaklarından pişmanlık duymadan Meliha’nın nazik bedenini kudurmuş bir hayvan vahşetiyle hırpalamaya ve örselemeye devam ediyordu.
Bir ara o da yatağın yanındaki duvarın önünde Meliha’nın anne ve babasını görür gibi oldu. Bir an duraksadı. Ne de olsa anne babasıydı. Yaptığının insanlıkla alakası olmadığı yönünde şüphelerini bin bir güçlükle bastırmaya çalışmasına rağmen parayla kirlenmiş vicdanından sızan bir his, bir şüphe ya da tereddüt artık her neyse, kuyruk sokumundan ensesine doğru soğuk bir titremenin dolaşmasına sebep oldu.
Ana-babaydı karşısında gördüğünü sandığı duygusuz gölgeler. Ana baba… Çekip vurabilirdi. Belli mi olur? Vurabilir miydi gerçekten? Vururdu belki kim bilir? Anne baba olmak kolay mı? Hatta çerçevesini gelenek ve göreneklerin çizdiği prematüre ahlak ve namus anlayışı gereği vurmak zorundaydı. Neticede altında debelenen kendi kızlarıydı.
Nereden geldiyse birden karabaş geldi aklına. Yeni doğan yavrusunun canını yanlışlıkla acıttığında sahibi olmasına rağmen nasıl saldırmıştı kendisine. Karşısındakiler en azından karabaş kadar olsalar bile vaziyet fena demekti. Sonuçta zengini fakiri, ağası marabası bir kurşunla ölürdü. Ölümün araçlarında adalet olmasa da ölümün kendisi yanlış yapmazdı.
Fakat hayır, her hangi bir endişe görünmüyordu yüzlerinde. Hatta enteresan ve açıklaması imkânsız bir memnuniyet mi vardı ne? Tabii ya Rıfat gibi bir damat bulmuşlardı. Hem yaptığında ayıp günah yoktu ki. Allah’ın emri peygamberin kavliyle babasından istemiş. Babası da kendi rızasıyla vermişti. Üstelik yirmi bin lira saymıştı eline… İmam da nikâhını kıymış. Dahası ne…
Yirmi bin lira vermişti ama hiç pişman olmamıştı. Bu paraya besili en az dört inek alabilir. Buzağılarıyla beraber kurbanda iki katına yakın para kazanabilirdi. Yok yoook, her şeye rağmen kesinlikle pişman olmamıştı. Sonuçta otuz bine filan mal olmuştu. Ama hiç önemli değildi. Yeter ki verdiğinin hakkını alabilsindi Hakkını alacağından son derece emindi.
Meliha bu işten memnun görünmüyordu. Ama olsundu. Diğerleri de ilk seferinde öyleydi. Sonra alışmış hatta kendince hayattan zevk bile alır olmuşlardı. Başka ne gelirdi ki ellerinden? Rıfat adamın hasıydı, zengindi, soyluydu; ağaydı be ağa! Ama işte kadın milletine akıl sır ermiyor, aklınca nazlanacak…
Takır takır yirmi bin pangınot saymıştı Hamdi’nin eline. Bundan sonra kimsenin fikrini sormaya hacet kalmamıştı. Hem nelerini eksik etmişti? Ahan da Emine ve Fadime şahit. Yedikleri önlerinde yemedikleri arkalarında kaşık düşmanlarının… Yarım daire gibi dolanıp duruyorlardı ayağının altında.
Gerçekten iyi ki Meliha’yı almıştı. Süt gibi maşallah diye iç geçirdi derin nefeslerin arasında. Yoksa çulsuzun birinin elinde heba olacaktı. Sayesinde kursağı yemek, sırtı döşek görecekti. Kasaba birleşse onun verebileceklerinin yarısına bile erişemezdi. Baba evinde hayal bile edemedikleri elinin altında kâfirin... Daha ne ister bu kadın milleti bilmem ki?
Bayatlamış erkekliğini takviye eden ilaç yardımıyla Meliha’nın üzerinde debelenen Rıfat’ın iflahı kesilmişti. İlk gün için bu kadarını yeterli gördü. Neredeyse üç saatten beri avını iştahla kemiren Rıfat, acımayla karışık bir tiksintiyle toparlanmaya başladı. Meliha’yı savaştan çıkmış izlenimi veren beyaz işlemeli çarşafın ortasında bıraktı.
Odanın orta yerinde kurulu duran çilingir sofrasına geçti. Rakı şişesini açmaya çalıştı. Yorgunluktan uzun süre beceremedi. Sinirlenmeye başlamıştı ki, şişenin kapağı gevşedi. Kadehlerden birini önüne çekti. Neredeyse üç saatten beri boğazından bir yudum geçmemiş olduğundan gözünde tütüyordu. Hem böyle bir günde ve böyle mutlu bir anda içmeyecekti de ne zaman içecekti?
Şimdi bunun üzerine sigara iyi gider diye düşündü. Marlboro paketine uzandı. Her aşamasından zevk almak isteyen bencil bir üşengeçlikle bir çöp çıkarıverdi içinden. Baş ve işaret parmağı arasında bir müddet seviştikten sonra dudaklarının arasına yerleştirdi. Parmakları arasına alıp bir parça daha yumuşattıktan sonra tekrar eski yerine iade etti. Paketin yanındaki manyetolu çakmağa uzandı. Acele etmemekte ısrarlı hareketlerle ateşledi. İlk dumanı içledikten sonra çakmağı seyretti bir müddet ukala bakışlarla.
Fırtına sonu sakinliğini yaşamaya çalışan Meliha’nın şuuru yavaş yavaş yerine geliyordu. Nerede olduğu ve ne yaptığını saklayan bulanıklık açılmaya ve içinde bulunduğu durumun vahameti tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmaya başlıyordu. Ne yazık ki bakışları netleştikçe içine düştüğü batağın farkına varıyor. Kaderinin kaleminin kırıldığını anlıyordu.
Üzerinde tepinen heyulanın gerçek olduğuna ancak yatağın yanındaki masada rakı ve sigaranın yarattığı sahte âlemde kendini kaybederek sallanan Rıfat’ın kıllı, sivilceli ve buruşuk bedenini görünce inandı. İnanmaktan öte içini burkan bir korkuya kapıldı. Göğsüne tarifi imkânsız bir acıyla karışık bir ağırlık çökmüş. Bacaklarının arasından gelen bıçak yarası sızısı ve eline çarşaftan bulaşan kan, korkuyu paniğe çevirmeye yetmişti.
Bu nasıl bir kaderdi? Bunca yıl baba evinde sahip olamadığı bedenine işte şimdi hayatında ilk defa gördüğü yontulmamış bir hayvan, vahşice sahip olmuştu. Üstelik biraz önce yaşamak zorunda kaldıkları baba evinde yaşamak zorunda bırakıldıklarından kıyaslanamayacak derecede fenaydı.
Sırt üstü yattığı yerde iki yana düşen elleriyle çarşafı avuçlayan Meliha yine kaskatı kesilmişti. Çarşafı öylesine sıkı kavramış ve sıkmıştı ki hani taş olsa suyunu çıkarabilirdi. Sanki çarşafı sıkmıyor Rıfat’ı boğuyordu. Öyle olmasını istiyordu. Ama buna bedensel olarak gücünün yetmeyeceğini çok iyi biliyordu. Belki bunun için bu beden erkeğin elinde oyuncak oluyordu. Geçmişte defalarca olduğu gibi…
“Lanet olsun böyle kadere!”
Boğazından sürtünerek çıkan birkaç kelime masa başındaki hayvanı harekete geçirmişti. Sallana salana Meliha’ya dönen Rıfat bir süre ne diyeceğini kestiremedi. Ağzında yuvarlanan birbiriyle ilgisiz birkaç kelime rast gele dökülüverdi yere düşen sigaranın ardından.
“Ne diyon lan sen…”
“Lanet olsun! Binler kere lanet!”
Bu öyle bir serzenişti ki, masumiyetinden kaynaklanan harareti evreni kasıp kavurabilirdi. Ama ne hikmetse nikâh cezasıyla müebbet hükümlü olarak hapsedildiği bu çatıya etki etmiyordu. Koca ya da erkek gücü acaba Tanrı ile arasında aşılmaz bir engel miydi? Mazlumun masumiyeti erkeğe güç yetiremiyor muydu?
Öyle olmaması için Tanrı’ya o kadar içten sığınıyordu ki Meliha… Ancak karşılıksız geçen her saniye Âdem’in cennetten kovulmasına sebep olan iblise yönelmiş olsaydı belki kaderinde az da olsa kendi lehine birtakım değişmeler olacağı inancına saplanmaya başlamıştı. Hafızasında son derece olumsuz bir izlenime sahip iblisin bile bu kadar insafsız ve sorumsuz olamayacağı şüphesinin içini kemirmesine göz yumuyordu.
Öğrenilmiş çaresizlik parantezinden dışarı çıkmayı bir türlü beceremeyen Emine, her şeye rağmen içinde bulunduğu bu vahşet ayazında ne anadan ne babadan ne de tüm değer yargılarını bacaklarının arasındaki eti kapmaya ayarlamış tilki yaradılışlı mahalleden aradığını bulamanın hezimetiyle evrenin tek hâkimi Tanrı’ya yaslanmak zorunda hissediyordu kendini.
Yere düşen sigarayı almak için eğilen Rıfat sarhoş üfürmesiyle devam etti:
“Geçmişine tükürdüğüm!”
Bu küfrü bir türlü yakalayamadığı sigaraya mı Meliha’ya mı demek istedi kestiremedi.
Çok geçmeden Meliha’nın gözünden sağanak yağmuru andıran gözyaşları boşanmaya başladı. Bir yandan ağlıyor bir yandan öfke kusmaya devam ediyordu:
“Lanet olsun hepinize!
Kim bilir belki her şeye rağmen karşısındaki insan kılıklı yaratığın yüreğinin kanlı gözyaşlarıyla biraz olsun yumuşayacağını sanıyordu. Sanmaktan çok inanmak istiyordu. En azından Tanrı ile arasında mesafe olmayan ve göksel yardımı talep eden ahından çekinmesini bekliyordu. Ama diğer kadınlar ve bilumum mazlumlar gibi aldanıyordu.
Bu hepinize de kimler yoktu ki… Doğumundan itibaren onu bir kere bile adam yerine koymamış olan babası vardı. Babasının ve mahallenin kölesi gibi yaşayan ve onu anne sevgisinin kuşatıcı ve koruyucu merhametine rağmen evde kollamayan; kollamamakla yetinmeyip onu, adam yerine koymadan Rıfat gibi bir hayvanın yatağına mahkûm eden annesi vardı. Her biri durumdan vazife çıkararak kendisini kızların bacaklarının arasındaki bir avuç et parçasını namus, şeref ve ahlak gibi tek taraflı, çıkarcı inançlarla korumakla görevli kılan ve ellerine geçen ilk fırsatta o et parçasını aç köpek gibi parçalamak için pusuda bekleyen mahalle vardı. Hatta kendisini bu kadar engebeli bir bedene mahkûm eden kader vardı…
Elbette Rıfat da vardı. Onu diğerlerinden ayrı ele almak istiyor. Mesele Rıfat olduğunda kelime seçmekte zorlanıyordu. Rıfat’ın kuru bir lanetle kurtulması ve yaşananların basit bir ilentiyle geçiştirilmesi eğer insan denen yağlı leke gerçekten şerefli ve kutlu bir varlıksa insanlığa hakaret sayılırdı.
Kendisini ve kendi gibi yedek parçadan yaratılanları nefes alıp verme ve yeme içmenin dışında her türlü güzellikten mahrum edenleri lanetlemeye devam eden Meliha suratına inen bardağın şiddeti ve etrafa yayılan soğuk rakının şokuyla irkiliverdi birden.
“Ayyy!”
“Ay ya gâvurun kızı. Zoruna mı gitti kahpenin dölü? Tepemi attırtma anladın mı alırım ayağımın altına!”
Meliha bir günde bu kadar aşağılanmaya nasıl dayanacaktı? O da insandı ve kahrolası bir can taşıyordu. Bacaklarının arasındaki yüzünden miydi, yoksa bedensel olarak güçsüz olduğundan mı bu işkence ve zulüm?
Üstelik biraz önce yaşadığı iğrençliğe karşı en azından yüreğine bir damla su serpecek kadar lanet etmesi bile yasaktı. Bu nasıl kaderdi? Alınyazısına böyle bir hata neden ve nasıl yazılabilmişti?
Kulaklarındaki çınlamaya annesinin ‘ çarpılırsın!’ uyarısı da karışmaya başlayınca bir an duraksadı. Bir an için öğrenilmiş çaresizlikle kendini suçlamaya çalıştı. Öyle ya alınyazısının ne suçu vardı bunda? Tanrı narin bedenini erkekten farklı yaratırken elbette bunu erkeğin emperyal dürtülerle kadına karşı bir koz olarak kullanmasını istememiştir.
Bir Tanrı yarattığı kullarını birbirine düşürecek böyle bir komploya alet olur muydu? Hepsi bir yana Tanrı, erkek milletinin kendi adını kullanarak namus ve onur bahanesiyle kadını köleleştirmesine, onu horlamasına ve ona hayvandan aşağı muamele yapmasına asla razı olamazdı. Büyüklüğü hesaba sığmayan bir evrenin Tanrısı maddi varlığı tartışılacak kadar küçük olan dünyadaki insan denen yaratıkların kadınlığıyla uğraşacak kadar ayrıntıya girecek değildi.
Sonra yapacak başka şeyi kalmayanların umursamazlığıyla bütün hıncını annesine yöneltti. Cenneti kirli ayaklarıyla çiğneyen annesine… ‘ Ne çarpılması ya!’ dedi kendi kendine. Okulunu bile tamamlamasına izin verilmeyen bir kız kendisinden neredeyse kırk yaş büyük, kıllı, iğrenç kokulu ve bir o kadar da kişiliksiz bir adamın yatağına üstelik anne ve babasının rızasıyla atılacak. Ve sanki kutsal bir tören gibi gözlerinin önünde vahşice ırzına geçilecek. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi bir de hakarete uğrayacaksın. Çarpılma denilen şey bundan daha berbat nasıl olabilirdi ki?
Ve eğer merhametlilerin en merhametlisi dedikleri Tanrı’nın bütün olanları yaratmaya ve yönetmeye gücü yetiyorsa; böyle bir işkence ve zulme göz yumması nasıl kabul edilebilirdi? Ya Tanrı insanı yarattıktan sonra dünyayı kana bulayan ve haddi aşan insana karşı dünyadan elini eteğini çekmişti. Ya da yaratıcı Tanrı’dan ayrı ve başka insanların, daha doğrusu erkeklerin ve güçlülerin kendi işlerine yaradığı ölçüde kullandıkları bir Tanrı inancı hâkimdi çevresindeki herkese.
Ötesine aklı yetmiyordu ama bildiği tek şey böyle bir hayatı yaşamayı mümkün görmediğiydi. Diğerleri nasıl dayanıyor, nasıl katlanıyordu kestiremiyordu. Ama kendisinin bu hayata daha fazla katlanamayacağına adı gibi emindi. Meliha başkalarına benzemiyordu. Daha küçük yaşta bu farklılık birçok kişinin gözüne çarpmıştı. Bu güne kadar bu kadar keskin bir viraja girmemiş olduğu için bıçağın kemiğe dayandığı noktada kendisi de neler yapabileceğini tam olarak tahmin edemiyordu.
Kadere rıza göstermek bir yana biraz sabretse sadece evet sadece bir parça görmezden gelse bu pespaye hayata kısa zamanda uyum sağlayacak. Boyun eğmenin sınırları içinde çıkarlarını kotarmanın bir yolunu bularak düzenin bir parçası olacak. Buna karşın kısa bir süre içinde kendisi olmaktan çıkacaktı. Yağlı leke olarak sadece yiyecek, içecek ve nefes alacaktı. Mankurtlaştırılmış beyinsiz kalabalıkların yaşamak dedikleri şeyi yapacaktı.
Bunu becerebildiği andan itibaren halının altından süpürdüğü bütün sorunlarından kurtulacaktı. Annesi gibi, nenesi gibi, çevresindeki ve gelmiş geçmiş tüm kadınlar gibi… Ama ne yazık ki yapamıyor; beceremiyordu. Yaratılışı farklıydı. Daha kötüsü mizacındaki farklılığı genetik hata olarak görme eğilimindeydi.
Sahi bir gün kendi kızı olsa Meliha da aynı şeyi mi yapardı? Buna emin olamıyordu. Çok büyük bir ihtimal çevre onu bu şekilde davranmaya zorlayacaktı. Kendisi olmaktan çıktıktan sonrası zaten geleneksel çaresizlikle otomatiğe bağlanmaktı… Tıpkı annesini, nenesini ve tanıdığı tanımadığı diğer tüm kadınları zorladığı gibi… Ve onun kızı da karşısında nikâh perdesi ardında delice tecavüze uğrarken gözleri ama duygusuz bakışlarla seyredebilecek miydi? Tapusunu beline dolayacağı kırmızı kurdeleyle verdiği iğrenç bir hayvanın altında tecavüze uğrayan kızının inlemelerine tüm mahalle ve insanlık gibi kulaklarını tıkayacak mıydı? O zaman bu kadere başkaldırmanın manası neydi?
“Böyle bir kadere lanet etmek bile Meliha’nın ateşini biraz olsun düşürmeye yetmiyordu.
Kendi öz kızını, yüreğinin köşesini ona söz hakkı bile vermeden vahşice tecavüz etmesi için insanlıktan çıkmış bir canavarın yatağına mahkûm edebilir miydi? Sonuçta Âdem’in kaburgasından yaratıldığına göre o da bir insandı. Ve her insan gibi çıkarları için ne kadar alçalabileceğini önceden tahmin etmek imkânsızdı. Bu sebeple önceden yapıp yapmayacağına kesinlikle emin değildi. Meliha gibi biri emin olamıyorsa, gerisini düşünmeye gerek yoktu.
Zaten iş o noktaya bile varmayacaktı. Biraz önce üç saat üzerinde tepine tepine tecavüz eden hayvan ona söz hakkı tanıyacak mıydı bakalım. Bugün önünü sonunu kestirmeden suratına bardak fırlatan kocası yarın herhangi bir konuda itiraz ettiğinde kim bilir neler yapardı.
Meliha düşünmekten bile nefret etmeye başlamıştı. Düşündükçe bu çıkmaz iyiden iyiye huzurunu kaçırıyor, nefretle karışık tiksinti dalgaları arasında nefes alamaz hâle geliyor. İçine aldığı nefesi bırakamıyor. Bıraktığını geri almakta zorlanıyordu.
Ve orada, göz nuru işlemelerle bezenmiş bembeyaz çarşaflı yatakta, Rıfat’ın güç toplayarak tekrar üzerinde hareketlendiği şu anda, bundan sonra aklını kullanmamaya karar veriyordu. Ama bunu nasıl becerecekti. İşte o noktada bir sonuca ulaşamıyordu.
Birazdan aynı olayları bir daha yaşayacaktı. Pis kokulu vahşi bir hayvan acımasızca tecavüz edecek. Ve daha kaç yıl bu iğrenç senaryo dizi film gibi yaşanmaya devam edecekti.
Kimse yardım eli uzatmayacaktı. Ortada bir suç ya da günah yoktu çünkü. Nikâh denen kanlı mühürle bedeninin bütün kullanım hakları koca rolü verilen erkeğe devredilerek tecavüz kutsanmış, Tanrı da ne yazık ki bu suça orta edilmişti.
Güçsüzdü ve güçsüz, bu adaletsiz evrende ezilmek zorundaydı. Kadın olduğu için eziliyordu, güçsüz olduğu için eziliyordu. Kadın olduğu için, köle olduğu için hiçbir söz hakkı yoktu toplum içinde. Namus denen, şeref denen anlamsız ve mantıksız tek taraflı bir bahaneyle bacaklarının arasına ambargo koyan erkek, bununla yetinmeyerek onun tüm kişilik haklarını elinden almıştı. Bu hâliyle kadın, toplumun eşit bir üyesi değildi. Sadece erkeğin işine yaradığı ölçüde değer bulan bir yardımcı eleman; tek başına yaşanamayan hayatın dolgu malzemesiydi. İnsan değildi, hele adam hiç değil.
Mideden farkı olmayan ve kullanımı tamamen sahibinin iradesine ait olması gerek cinsellik nasıl olmuşsa namus ve şeref denen soyut bir şartlı refleks paranoyasına alet edilerek kadının asırlar boyunca sömürülmesine sebep olmuştu. Genişliği bilindik hesaplarla ifade edilemeyen evrende fark edilebilecek kadar bile bir yer işgal etmeyen dünya üzerinde, bedensel olarak hiçliğe yaklaşan insanın cinselliği mi evrenin namusunu kirletecekti. Tanrı böyle bir anlamsızlıkla uğraşmaz. Bu olsa olsa Tanrı’ya rağmen Tanrı adına konuşmayı çıkarlarına uygun gören erkeğin egemenlik saplantısının yoldan çıkan duygularla birleşmesi sonucu ortaya çıkmış bir varsanım olmalıydı.
Kelimenin tam manasıyla esirdi Meliha. Diğer kadınlar gibi, diğer kızlar gibi. Doğru dürüst çocukluğunu bile yaşayamamıştı. En güzel çağlarında babasının namusuna halel gelmesin diye sokağa salınmamış, bir kere bile elini kolunu sallaya sallaya okula ya da başka bir yere gitmesine izin verilmemişti. Bir yere gidecekse, gitmemekten başka çaresi yoksa şartlı serbestlikten yararlanan mahkûm gibi mutlaka birleri göz kulak olmak zorundaydı.
Çünkü o bir kızdı. Kaburgasından yaratıldığı erkeğin cennetten kovulmasına sebep olmuştu. Bu hâliyle şeytana bile rahmet okuturdu. Evrenin en lanetli et parçasına sahipti. Ve bu yüzden hatta sadece bu yüzden eşitlik ve adaletten yararlanması düşünülemezdi. Bacaklarının arasındaki var oluş hatası yüzünden kafasının estiği gibi yaşama imkânı yoktu.
Hâlbuki erkek, namus denen şeyin hiçbir maddi ya da manevi dayanak ve anlamının olmadığını biraz düşünse anlayabilirdi. Hatta anlıyordu. Ama çoğu zaman bu anlayış işine gelmediği için düşünmek istemiyordu. Kasabada doğru dürüst okuryazarın olmayışının hikmeti şimdi şimdi su yüzüne çıkıyordu.
İnsanlar aslında bir yere kadar saçmaladıklarının kendileri de farkındaydılar. Namusun sadece kadının bacakları arasında aranmasının ve bunun erkeğin şerefiyle ilişkilendirilip kendisine sormaya bile tenezzül etmeden kutsalla mühürlenmesinin sadece kadının değil kendilerinin de hayatını içinden çıkılamaz bir açmaza soktuğunu onlar da farkındaydılar. Bunu açıkça ifade etmeseler bile bütün baskılara rağmen vicdanlarından taşan pişmanlık acısı hissetmelerine sebep olmaktaydı. Mesele bundan sonra çetrefilleşmekteydi. Düşünmekten şeytan görmüş gibi kaçmanın, beynini toplumun önde gelenlerinin emrine vermenin başka bir açıklaması olamazdı.
Okul yıllarındayken hatırladığı kadarıyla öğretmen bunları üstü örtülü bir şekilde anlatırken sınıfta ondan başka hiç kimsenin hele özellikle kızların anlamaması ne acıydı. Acaba gerçekten anlayamıyorlar mıydı? Yoksa anlamaya çalışanların başlarına gelenlerin şehir efsanesi olarak kulaktan kulağa dolaşmasının verdiği korkudan mı kaynaklanıyordu? Ömrünün sonuna kadar bu sorunun cevabına vakıf olamayacağına inancı kesinleşmekteyken; ani bir kükremeyle sarsıldı:
“Kalk git bir su dökün cenabet durma öyle. Çabuk!”
Kendisinin su dökünmesine gerek yoktu. Kıllı, pis kokulu iğrenç bir yaratıktı. Ama töreyi de arkasını almaya beceren her erkek gibi kendisini kurallardan üstün görüyor. Söylediklerinin hiçbirini uygulamaya gerek görmüyordu.
Yapacağı her hareket önce babası ve varsa evin diğer erkekleri tarafından emrediliyordu. Bir kız olarak ne zaman ne yapacağını bilemez, nasıl davranması gerektiğine tek başına karar veremez kabul ediliyordu. Onun için sürekli bir erkeğin refakatine ihtiyacı vardı. Ve bunun adı yaşamaktı. Bunun adı insanlıktı. Bu hâliyle sürüdeki bir koyundan zerre kadar farkı yoktu. Varsa bile bu koyunların lehine olmalıydı. Onlar en azından namus, ahlak, şeref gibi kelimelerle güdülmüyor; kulağa hoş gelen kaval eşliğinde güdülüyorlardı. Ve yine onların sürekli hakaret ve emir içeren kelimelerle kişilikleri ezilmiyordu.
Rıfat’ın cenabet kelimesinin anlamını tam olarak bildiğine bile emin değildi. Suyla arınmanın geri planında kastedilenin bedensel temizliğe bakarak ruhsal temizliğe de dikkat edilmesi gereği Rıfat ve onun gibilerce asla hatıra getirilmezdi. Cenabetlik de diğer kavramlar gibi inançların özündeki manayı anlama ihtiyacı bile hissedilmeden uyulan davranış kalıplarındandı.
Rıfat’ın namaz oruç gibi meşakkatli ve devamlı ibadetlerle işi olmamıştı bu güne kadar. Sadece Cuma ve bayram namazına katılırdı. Cemaatten çok önce gelir, herkes dağılmadan da terk etmezdi. Bürosunu kapısına kocaman altın yaldız işlemeli ‘ Cuma nedeniyle kapalıyız!’ levhasını asardı.
Varlıklı olduğu ve neredeyse herkese hayatının bir döneminde en azından bir kere borç takmış olduğu için kimse alenen onu sorgulama gibi bir hataya düşmezdi. O büyük adamdı. Amerika gibi adamdı. Hatadan ve kusurdan münezzehti. Üstelik çok meşgul bir adamdı. Büyük adamların elbette hata ve kusurları hoş görülmeliydi.
Onu eleştirmen iflah olmazdı. Ne yapsa mahallenin ve kasabanın yararına kabul edilirdi. Çünkü mahalleli neyin hayır neyin şer olduğunu bilemezdi. Onun için de öyle ulu orta Rıfat eleştirilemezdi.
Borç takmadıklarına bile mutlaka bir iyiliği dokunmuştu. İyiliği dokunmamışsa bu bir gün dokunmayacak anlamına gelmezdi. Belediye başkanı olsun, muhtarlar olsun onun iyiliği olmadan o koltuklara sahip olmak bir yana hayallerinde bile göremezlerdi.
Elbette böyle iyiliksever bir insanın ufak tefek hataları hoş görülmeliydi. Hem hoşgörü inançlarımızın gereğiydi. Böylece başkası yaptığında affedilmeyecek günahlardan olan ve kebairden sayılan hata ve kusurlar Rıfat’ın iyilikleri karşısında göze görünmüyor adeta yokluğa havale oluyordu.
Bir bedenin ve içinde bir canlıya ait olduğu için kutsal kabul edilen ve üstelik sözde insana ait olduğu için diğer canlılardan üstün kılan ruh taşıyan bir bedenin kendi iradesine hâkim olamaması ne kadar acıydı. Ve bu acı Meliha’nın kıpır kıpır dudaklarından lanet olarak semaya yağıyordu.
İstiyordu ki Sema’dan bir yardım gelsin. Ama nerede, bugüne kadar gelmiş miydi ki; bundan sonra gelsindi? Belki binlerce yıldır aklının kullanmak, haksızlığa karşı gelmek, kişiliğinin yok edilmesine karşı bir yürek olup direnmek yerine sonu belirsiz semadan yardım istedikleri için bu kadere mahkûm olmuşlardı.
Sema’nın yardım edecek kuvvet ve kudreti olsa bile bütün dualar o tarafa yöneldiği için Sema’nın hâkiminin kafası karışmış olmalıydı. Ve eğer Sema’dan bir karar çıkacaksa bu, onu yeryüzünde sürekli yücelten ve yüceltilmesi için en uygun sistemi yaratan erkek lehinde çıkması muhtemeldi. Ve nitekim görünürde öyle oluyordu.
Beş sene olmuştu herhalde. O zamanlar ortaokula gidiyordu. Bir gün sınıfa müdür geldi. Öğretmeni dışarı çağırdı. Kapı önünde bir süre konuştular. Sonra öğretmen sınıfa girerek:
“Meliha kızım, çantanı topla hemen! Evine gidiyorsun.
Meliha’nın içine bir kurt düşmüştü. Önemli bir şey olmasa müdür gelip dersten almazdı. Kafasının içi onlarca acabanın mücadelesine sahne oluyordu. Acaba babasına mı bir şey olmuştu? Sonuçta babasıyla arası hoş değildi. Doğduğu günden beri kız olduğu için ona içi hiç ısınmamış. Bu hâli her fırsatta belli etmekten geri durmamıştı.
Bu hal, Meliha’nın hoşuna gitmiyordu. Fakat sonuçta erkeksiz yaşanamayacağını gözlemlerine dayanarak tahmin edebiliyordu. Babası ölmüş olsa yerini mutlaka başka bir erkek dolduracaktı. Bir kızın toplum içinde tek başına ve kendi iradesiyle yaşamasına kimse sıcak bakmazdı. Sıcak bakmaktan öte böyle bir duruma göz yumulamazdı. Bugün itibariyle evinin çevresinde sürekli devriye gezen aç kurtlar eğer içeri girip saldıramıyorlarsa; bunu her şeye rağmen babasına borçluydu. Onlarca erkeğin ortasında dişlenmek ve parçalanmanın yanında baba eziyeti nur nimet bile sayılabilirdi.
Yoksa annesine mi? Aman Allah’ım, hele buna dayanmak daha zordu. Canı sıkıldığında her ne kadar yerden yere vursa da annesi hem kendi adına hem de varsa kızları adedince aile ve çevrenin baskılarına göğüs germekteydi. Annesi olmasa babasıyla ve diğerleriyle doğrudan doğruya muhatap olmak zorunda kalacak ve bu durum belki zihninde telafisi imkânsız hasarlara sebep olacaktı.
Yok olamaz. Bu ihtimal de düşünülemeyecek kadar tehlikeli bir durumun ifadesiydi. Geriye kardeşleri kalıyordu ki, onlarsız bir hayatın ne kadar anlamsız ve tatsız olduğunu düşündükçe deliye dönecekti.
Bu düşüncelerle eve nasıl geldiğini bile bilemedi. Kapıdan içeri kendini adeta attı. İçerisi oldukça kalabalıktı. Dayıları, teyzeleri tam tekmil doluşmuşlardı. Erkekler erkek olmanın vakarıyla başlarını önlerine eğmiş üzüntü rolünü oynuyor. Kadınlar kadınlıklarını ayaklar altına aldıklarının farkına varmadan iki göz iki çeşme gözyaşı döküyorlardı.
Amcalarının olmaması dikkatinden kaçmamıştı. Ama bedenine hâkim olan telaş içinde bunun nedenini üzerinde kafa yormadı.
Gözleriyle annesini aradı. Nevin sedirin ortasına, nenesinin yanına oturmuş, elindeki kitaptan dua okuduğunu sanan Halime Hoca’yı dinliyordu. Nenesi dinlediği yerde her zamanki gibi uyuya kalmıştı. Belli ki aralarından biri eksilmişti. Peki, kimdi ve nasıl olmuştu. Annesinin dizinin dibine ilişene kadar bir şey sormaya cesaret edemedi. Alacağı cevaba dayanamayacağını sanıyordu. Sadece sorgulayan gözlerle annesini izlemeye çalıştı. Onun zamanı gelince söylenmesi gerekeni esirgemeyeceğini biliyordu.
Nevin biricik kızının başını okşarken kadınlara has dedikodu etme zaafına yenilerek kendi kendine dökülüverdi:
“Enişten kızım…”
Meliha çocuk yaşının tedbirsizliğiyle:
“Ölmüş mü anne?”
Nevin bir an kadınsı yumuşaklığından sıyrılarak azarlar gibi:
“Ne ölmesi be! Felaket tellalı mısın?”
Meliha başını önüne eğdi her zaman olduğu gibi. Yaptığından utanmış. Fakat dik başlı eniştesini bile kendi öz kızından fazla seven ve bunu her fırsatta göstermekten çekinmeyen annesine de epey içerlemişti.
Annesinin kadınsı ezilmişliğine ve kaderin unutuşuna karşı akraba sevgisini abartarak kendini biraz olsun mutlu etmeye çalıştığını unutmuştu. Erkek egemenliğine karşı tıpkı bir futbol fanatiği gibi, ezik kişiliğini manevi bir şahsiyette eriterek yüceltme paranoyası akraba tapıcılığı noktasında neredeyse her kadında vardı.
Nevin dedikoduyu paylaşmanın inanılmaz keyfiyle biraz önceki kızgınlığından eser olmayan bir ses tonuyla kaldığı yerden devam etti:
“Enişten kaza yapmış.”
Alışkanlığa dönüşen ağlamalar bir anda tavan yapıp inlemeye dönüverdi. Arada Meliha’nın dediği neredeyse anlaşılmadı. Adet böyleydi. Başa bir felaket geldiğinde eş dost, hısım akraba ne kadar çok ağlarsa ya da ağlayamıyorsa ağlıyormuş gibi yaparsa sevgisini, saygısını o ölçüde ifade etmiş olurdu. Ağlayamamak sevilen kişiye hürmette kusur etmek manasına gelen Asya’dan getirdiğimiz adetlerdendi.
“Birini öldürmüş, kızım…”
Meliha tam olarak işitememenin şaşkınlığını açıkça belli eden bir şekilde:
“Neee!”
“Bir kızı öldürmüş kızım ya, on sekizinde gelinlik bir kızı.”
Kara haber aktaran bu seste en ufak bir duygu ve derinlik hissedemediğine şaşırmıştı Meliha. Bahsettikleri bir insan değil de bir koyun ya da inekti. O yaşta bile Meliha yanlış anlamış olmayı isteyecek kadar olgun düşünebilmiş. Fakat aynı olgunluğu öldürenin arkasından ağlayan kadınlarda görememişti.
Enişte klasik kasaba erkelerinin özelliklerinin neredeyse tamamını üzerinde toplayan bir örnekti. Okul mektep görmemiş. Küçük yaşta inşaatlarda, fabrikalarda çalışmak zorunda kalmış. Hayatı kafasıyla değil dişiyle tırnağıyla kazanmanın verdiği dayanıklılık ve son derece bencil bir kişilikle ukalanın biriydi. Kasabanın diğer erkeklerine nazaran teyzesini hiç adam yerine koymazdı. Annesinin teyzesine acımayla karışık bir sevgiyle bağlılığı bu yüzdendi. Fakat bu sevgiye paralel bir saygıyla enişteye bağlanmalarını anlamak mümkün değildi.
Son zamanlarda servise merak salmıştı. Fakat kendini beğenmişliği burada da devam ediyordu. Narsist kişiliğinin etkisiyle akıl almaz derecede süratli ve tehlikeli araba kullanıyordu. Kendisini haklı olarak uyaranlarla kavga ediyor. Haksız yere can yakmak suretiyle birçok insanın ahını almaktan zerre kadar çekinmiyordu.
Doğrusu kaza yaptığına hiç üzülmemişti. Ama giden cana, yıkılan ümitlere üzülmemek, kahrolmamak mümkün mü? Neticede candı bu. Kim bilir anası, babası nasıl perişan olmuştu. Gerçi babası noktasında tereddütleri vardı. Çevresinde töreler tarafından özür kabul edilen bedensel farklılığına rağmen kız çocuğunu adam yerine koyan, ona da diğer çocukları gibi muamele eden kaç baba çıkardı? Bir elin parmaklarını bile bulması mümkün değildi.
Zavallı kızın babası üzülmüş olsa bile kurban öncesi satacağı malı ölen hayvan tüccarının hissiyatıyla üzülmüş olabilirdi. Giden başlık parasına üzülmüştür. Yoksa hayattayken sadece kız olduğu için, önünde erkeklik organı olmadığı için horlayan ve bedensel güçsüzlüğü yüzünden eziyet eden bir babanın timsah gözyaşlarına kim inanırdı?
Meliha daha o yaşta bu kadar katı düşünüp bu kadar acımasız yorumlar yapabildiğine kendi bile hayret ediyordu. Bir göz açıp kapayıncaya gelecek kadar yakın olan o kutsal tecavüz günü yaklaştıkça Meliha’nın hayata karşı hisleri nefrete dönüşüyordu.
“On sekiz yaşında gelinlik kızı mı?”
“He ya…”
“Nolcak şimdi?”
“Nolacağı var mı enişteni içeri almışlar. Avukat tutmaya gitti baban. Biz de cezaevine gideceğiz. Yiyecek giyecek bir şeyler tedarik etmek gerek. Zordur mahpusluk, hiçbir şeye benzemez.”
Günahsız bir kız çocuğunu, bencilliği yüzünden hızlı gitmekten kendini alamayan biri tarafından olacağı önceden belli bir kaza sonucu ölümüne mi, kendi kanlarından biri olduğu için ölüme sebebiyet verenin hapse girmesine mi daha çok üzülmüşlerdi doğrusu ilk bakışta anlaşılamıyordu.
En çok da hapislik zor iş demelerine takılmıştı. Kız olarak dünyaya geldiği için kırkına merdiven dayayan annesi başta olmak üzere hemcinslerinin önce baba evinde şimdi de koca evinde yarı açık cezaevi konumunda yaşamasını yadırgayan yoktu nedense. Mahalle bile koca evinin bahçesine benziyordu. Koca evinden farkı hareket alanının biraz daha geniş olmasıydı. Kadınlar dedikodu maltasında volta atarak biraz olsun içlerindeki gazı boşaltarak rahatlıyorlardı.
Her şeye rağmen bir insan nasıl bu kadar duyarsız olabilirdi? Kader deyip geçilen ve horlanmaktan, itilip kakılmaktan başka bir muameleye tabii tutulmayan bir senaryoyu canla başla oynamayı nasıl beceriyorlardı anlamakta güçlük çekiyordu.
Kadın, kendisine reva görülen bu hâli kutsal bir görev olarak kabul ettikten sonra erkeğe söylenecek ne olabilirdi? Sen eşek olduktan sonra semer vuran elbet bulunurdu.
“Hadi kızım mutfağa gidip teyzene yardım et. Biz gidince de eve göz kulak olursun. Köpeği de salarım bahçeye giderken. Ha az daha unutuyordum. Bol bol dua etmeyi unutma. Biz de topluca dua edeceğiz. Eniştenin bir an önce kurtulması için…”
“Olur ana, ederim.”
O zaman olayın vahametini bugünkü kadar net anlayamamıştı. Bugün her şey çok daha açık seçik anlaşılabiliyordu. Dualar bile yanlış amaçlarla kullanılıyordu. Koskoca Tanrı, görklü Tanrı kendi adını kullanan hanzolar tarafından, okuma çağında bir genç kızın insan yerine konmadan ve söz hakkı bile tanımadan acımasızca tecavüz edilmesine elbette göz yumamazdı. Masum ve mazlum sabi kullarının biri için hiddete gelse değil dünyayı evrenin altını üstüne getirir de hırsını alamazdı.
Gerçek Tanrı’yla erkeklerin kendi hayal âlemlerinde yaratarak kadınlara zorla benimsettiği Tanrı arasında bir fark mı vardı? Ya da Tanrı, büyüklüğüne rağmen böyle hastalıklı ruhların kendi çıkarlarına hizmet eden sakat duaları yüzünden ne yapacağına karar mı veremiyordu? Yoksa bütün bu olanlara kısa devre mantıkla kader deyip geçilemezdi. Bütün bu çirkeflikleri kadere yüklemek Tanrısal yazgıya iftira etmek olurdu.
Bir yerlerde bir şeyler yanlışsa bunda büyük ihtimal biz kulların hatası olmalıydı. En basit çıkarlar uğruna yapılan abuk sabuk dualar bunların başında geliyordu belki… Mesela kendini bilmez bir avukatın ekmek yemek için yaptığı dua kabul olsa toplumun adaletsizlikle boğuşması gerekirdi. Daha fazla kazanmak için bütün değer yargılarını ayaklarının altına alan açgözlü bir doktorun duası kabul olsa insanların hastalıklardan kafalarını kaldıramamaları gerekirdi. Bunun gibi milyonlarca duanın kabul olduğu bir dünyanın ne kadar yaşanılamaz olduğunu düşününce insan denen ahmak kulun aymazlığı yüzünden dua makamına güveni iyice sarsılıyordu.
Boy abdesti alırken elinin vücuduna dokunuşu dayanılmaz derece tiksinti ve açıklanamaz ölçüde bir nefret ateşinin yanmasına sebep oluyordu. Her tarafı kan revan içindeydi. Sanki üzerinden Haçlı ordusu geçmişti. Tastan üzerine dökülen su kıl, ter ve kan karışımı ağdalı çamuru daha aşağılara yuvarlarken sanki biraz önceki günahını da önüne katıp sürüklemekteydi.
Başından aşağı cam berraklığıyla dökülen su ayaklarına ulaştığında yer yer kırmızı damarlar barındıran kirli kızıla dönüyordu. Kan görmeye alışık olmayan Meliha, vahşi bir tecavüzün arkasında kendi kanıyla imtihan ediliyordu. Ve bu imtihanda kimse yoktu yanında. Ne annesi, ne babası, ne mahalle, ne sırası gelecek olanlarla, aynı badireyi daha önce atlatmış olan hemcinsleri, ne de Tanrı... Hatta yanında olmak bir yana hepsi el birliği ederek dualar törenlerle düğün derneklerle kutsal bir ayine çevirmişlerdi Meliha’nın kurban edilişini.
Akıp giden günah çamurunun altından mermer beyazı teni tırnak ve diş izleriyle hırpalanmış olarak ortaya çıkıyordu. Gördüğü manzara karşısında Meliha deliye dönmüştü. Kör ve sağır biriyle konuşur gibi Tanrı’ya yalvarıyor. Onu bu bataklıktan kurtarmasını istiyordu. Duaları her zaman olduğu gibi, kendinden öncekilerde olduğu gibi sonuçsuz kalıyor. En küçük bir yardım belirtisi görünmüyordu.
Duşunu bitiren Meliha boy abdestini de almış, kendisine yardım eli uzatmakta üşenen Tanrı’nın dediğini yapmıştı. Kurulandıktan sonra dantelli iç çamaşırlarından başlamak üzere elbiselerini giymeye başladı. Olabildiği kadar ağır hareket etmeye çalışıyordu. İkinci bir tecavüze katlanamayacaktı. Zamanı ne kadar uzatırsa rakı masasında demlenen Rıfat’ın alkolün etkisiyle sızma ihtimali o kadar artıyordu.
Anı kurtarmaktı yapmaya çalıştığı. Yoksa parası verilmiş hayvan gibi bedenini satın alan bu adam kahrolası törelerin, kokuşmuş inançların ve yetersizliğin yarattığı sapıklıktan gözü dönmüş namus havarisi mahallenin verdiği izin ve yetkiye dayanarak istediği zaman ırzına geçebilecekti.
Koca evinden kaçmak diye bir ihtimal yoktu. Koca evi demek Sinop Cezaevi demekti. Belki daha beteri… Ve gemiler yakılarak girilirdi mahallenin kutsal gördüğü o mekâna. Hem sonra değil mi ki babası vermişti bu kararı, gerisi diye bir şey olamazdı. Baba ki Tanrı’nın yeryüzündeki halifesi konumundaydı. Hepsinden önemlisi erkekti. Kadın denen eksik ve kusurlu varlığın namusunu korumak ve şerefini muhafaza etmekle yükümlü kılınmıştı. Bu kadar zahmetli bir sorumluluğu yüklenen erkek için tanınan bu haklar çok görülmemeliydi.
Giyindikten sonra içeri geçti. Yatağın karşısındaki arkasını duvara vermiş sandalyelerden birine oturdu. Yüzünden düşen bin parçaydı. Başını önüne eğmiş bekliyordu. Düşünmüyordu. Yoksa düşünüyor da farkında mı değildi. Hiçbir şeyden emin değildi. Kendinden bile. Bunun bir kâbus olma ihtimaline inanmak istiyordu. Kâbus olmalıydı tüm bu yaşadıkları. Ve bu kâbus gözlerini açmasıyla birlikte kaybolmalıydı.
Rıfat ateş suyuyla ziftleniyordu. Masanın üzerinde yok yoktu. Meze niyetine bir ondan bir bundan alıyor arada bir boğazını ıslatıyordu. Ortalığa yoğun bir anason ve sarımsak kokusu hâkimdi. Sürekli içtiğinden olacak ne kadar içse sızmıyor. Meliha’nın aleyhine işleyen zaman asfalt yoldaki zift gibi yapışkan bir hâl alıyordu.
Kokusu birkaç saniye sonra odayı boğacak olan gürültü bir geğirmenin ardından Meliha’ya döndü. Sarhoş bakışlarla bir müddet süzdü. Meliha olanları görmüyor ama gözlerinin kapsama alanına giren gölgenin hareketlerinden ne yaptığını tahmin ediyordu.
Bir süre öyle hareketsiz kaldı. Ne söyleyeceğini, ne yapacağını ölçüp biçiyor olmalıydı. Bu, fırtına öncesini andıran sessizlik hayra alamet değildi. Meliha’nın içini tarif edilemez bir korku kapladı. Tüm bedenini bir titreme dalgası esir almıştı. Dişleri birbirine çarpıyor, kol ve bacaklarındaki titreme dalgaları bedenine hâkim olan korkunun zirve yapmasına sebep oluyordu.
Çok geçmeden beklenen felaket geldi çattı. Kelimelerle ifade edilemeyecek ölçüde kaba ve vahşi bir kükreme önce duvarlar arasında sonra Meliha’nın zihninin derinliklerinde bir süre yankılandı:
“Kim sana giyin dedi lan gâvurun dölü! Geç yatağa hazırlan, alırım ayağımın altına! Dünyanın parasını saymışım ben sana...”
Gerisini tamamlayamadı. Belki de alkolün etkisiyle ne diyeceğini unutmuştu. Bir elinde ateşi filtresine değen sigara, diğerinde kadeh olduğu hâlde bakışları masanın bilinmeyen bir boşluğunda kaybolup gitmişti.
Neredeyse şuurunu kaybetmek üzere olan Meliha son bir hamleyle ayaklarını sürükleyerek yatağın yanına kadar zor ulaştı. Başı dönüyor, midesi bulanıyordu. Anlamsız çırpınışlarla üzerindekileri çıkarırken, hayvandan daha aşağı bir pozisyonda yaşamak zorunda kaldığına isyan ediyor. Ve kendi kendine ne olursa olsun bu hayata ebediyen sabretmeyeceğini haykırıyordu.
Hayvandan bile aşağı pozisyondaydı. En azından hayvanlar sadece bedensel eziyet ve işkenceye maruz kalıyorlardı. Genelde de tek celse de canları alınıyordu. Oysa kadının ruhuna da eziyet ediliyordu. Doğduğu günden ölünceye kadar tek başına yaşayamamak, kendi kararlarını kendi iradesiyle verememek öyle acı bir işkenceydi ki bunu erkeğin anlaması işine gelmediği ölçüde imkânsızdı. İstemediği birinin cinsel isteklerini ömür boyu yerine getirmek zorunda olmak nasıl anlatılabilirdi ki? Üstelik yatak prangasına rağmen içinde ayları barındıran saniyelerde sözlü ve fiili aşağılanmalara muhatap olmak… Böyle bir hayatı yaşamak zorunda kalan için maddi manevi neyin önemi kalabilirdi ki…
Sadece cesaretini toplaması gerekiyordu hepsi o kadar. Gerisinin hiç önemi yoktu. Kimseden en ufak bir yardım alamayacağına iyice emin olmuştu. Tanrı da yardım etmeyecekti. Belki de erkek egemenliğine karşı yapabileceği bir şey yoktu. Ne olacaksa kendi iradesiyle olacaktı.
Diğer kadınlar sabretmiş, dayanmış hatta zamanla aşağılanmayı, eziyet edilmeyi kanıksamış olabilirlerdi. Ama o yapamazdı. Yapısı itibariyle yapması mümkün değildi. Bir yolunu bulacak, kaderin bu sayfasını yırtacaktı. Ve parça parça edecekti. Bir daha okunamayacak şekilde. O yol neydi, nasıldı şimdiden kestiremiyordu. Belki iradesinin dışında çıkacaktı karşısına. Belki tasarlayacaktı. Ama ne olursa olsun bu kadere boyun eğmeyecekti.
Bütün hırpalanmışlığı ile ortadaydı. Kan sızlayan yaralarının altında bembeyaz bir beden ay gibi parlıyordu. Birkaç saat önce yaşadıklarından sonra içini kaplayan kin ve intikam duygusu utanma duygusunu adeta yok etmişti. Aynadaki aksine bakarken bile utanan Meliha, Rıfat’ın yanında utanamıyordu. Evet, ne yazık ki kızlık gururu bir daha eski hâline gelmeyecek derecede öylesine yıkılmıştı ki; kocası olacak hayvanın karşısında utanamıyordu.
Aslanın kafesine giren bir koyun kadar çaresiz ve savunmasızdı. Biraz sonra üzerine atılıp parçalamasını bekleyen koyun gibi başına gelecekleri beklemekten başka şimdilik elinden bir şey gelmiyordu. Belki yaşayacakları ona kaderi değiştirme güç ve cesaretini verecekti.
Rıfat acılı ezmenin üzerine son kadehi devirdikten sonra ağzını kollarına sildi. Derin derin esnemenin arkasından iğrenç bir sesle geğirdi. Son derece ağır ve kendinden emin hareket ediyordu. Sanki dünya onun için yaratılmış ve her şey onun emrine verilmişti. Bu hâlinde abartı olmakla beraber kısmen doğruluk payı da vardı. En azından yatakta çırılçıplak büzülmüş bekleyen avı Meliha, onun emrine verilmişti. Tüm kişilik haklarından soyutlanan Meliha tüm kullanım haklarıyla beraber koca rolünü en mükemmel şekilde oynayan Rıfat’ın emrine verilmişti. İster asar, ister keserdi.
Fakat şimdilik yapmak istediği asmak, kesmekten başka bir şeydi. Boyun eğmeyi keramet telakki eden kuru kalabalıkların maddeye tamahı ve güce boyun eğişleri yüzünden kendini mükemmel ötesi kabul eden Rıfat Ağa, biraz sonra Meliha’yı tekrar ödüllendireceğini sanıyordu. Bu hâliyle hatta onu şanslı bile görmeye başlamıştı.
Ayağa kalktı. Belini örten havluyu çözdü. Kalktığı sandalyenin üzerine fırlattı. Yatağa doğru döndü. Kıllı, kirli ve iğrenç kokulu Rıfat aç bir sırtlan gibi ikinci defa tecavüz etmek üzere Meliha’ya doğru sarhoş adımlarla sürüklenmeye başladı.
Meliha’nın gözleri kararmış, midesi ayağa kalkmıştı. Gözlerini yumup, dişlerini sıkarak başına geleceklere sabretmeye çalışıyor. Bir yandan da en masum duygularla lanet okuyordu. Dünyaya getirdiği evladını adam yerine koymayan, bütün bunlar yetmiyormuş gibi en güzel çağında evlilik adı altında tecavüz edilmesi için kuduz bir hayvana satan anne babasına lanet okuyor. Yetinmiyor ana babalık duygusunu tattığı hâlde bu olaya seyirci pozisyonunda kalmayı tercih eden, üstelik ağzını açtığında mangalda kül bırakmayan tüm akraba ve tanıdıklarına veryansın ediyordu.
Yatağına düşürmek için namus havarisi kesilen ve her fırsatta cinselliğini rahatsız eden mahalleyle lanet okuyor. Atılmak satılmaktan, horlanıp eziyet edilmeye kadar en alçakça muamelelere maruz kaldığı hâlde bugüne kadar karşı koymayan ve yaşananları lisanı hâliyle kabullenen hemcinslerine lanet okuyor. Hepsinden önemlisi istemediği hâlde ruhunu sakat, arızalı, defolu ve şeytana uşaklık edecek bir bedene veren kadere lanet okuyordu.
Fakat değişen hiçbir şey olmuyordu. Meliha ve onun gibilerinin ya da farklı pozisyondaki tüm mazlum ve mağdurların dua ve bedduası göksel sayfalarda it ürümesi olarak kayda geçiriliyor. Dolayısıyla hiç kimsenin umurunda bile olmuyordu.
Meliha lanet okurken Rıfat boynundan başladığı öpüp okşamalarını elma büyüklüğündeki göğüslerine kaydırmıştı. Öpüşleri ısırmaya, emmesi soğurmaya döndüğünde Meliha’nın laneti inleme oklarına binerek semaya ve tüm yeryüzüne yağmaya başlamıştı. Bugüne kadar söylenegelen kutlu adaletin binde biri olsaydı, inlemelerine eşlik eden lanet oklarının düştüğü, hatta dokunduğu her yeri Grejuva gibi yakıp yok edeceğine inanıyordu. Fakat görünürde ne yanan ne kavrulan bir yer vardı. Yeryüzü güllük gülistanlıktı.
Meliha’nın inleme ve çırpınışları Rıfat’ta en ufak bir tesir bırakmıyordu. Koyunlaşmış kalabalıkların güç korkusu yüzünden burnunu Kafdağı’na astığı paralel devlet Rıfat Ağa, acaba Tanrı’dan da mı korkmuyordu? Yoksa aman Tanrım! Yoksa ben gerçekten şeytanın uşağı mıyım? diye hayıflanmaya başladı. Rıfat gibi cennetlik kocası Rıfat hakkında böyle şeyler düşündüğüm için gerçekten şeytandan daha mı aşağılık biriyim?
Öylesine içten yalvarıp yakarıyordu ki, mevcut durumunda en ufak bir iyileşme ihtimalinin bile belirmemesi karşısında Meliha artık şeytanı bile yoldan çıkaracak derece kirli bir bedene sahip olduğuna inanmaya başlıyordu.
Mazlumun duası geri dönmüyorsa bu hâl neydi? Gerçekten mazlum değil miydi? Yoksa gerçekten şeytanı bile yoldan çıkaracak kadar lekeli ve defolu bir bedene mi sahipti? İnsanlığı yoldan çıkaran, Tanrı’nın yolundan çıkaran bir bedene sahip olduğu için, öbür dünyada cennete girebilmenin diyeti miydi yaşamak zorunda kaldıkları?
Başka türlü izah edilebilir miydi yaşadıkları? On yedi yaşındaydı henüz. Kendisine danışmadan, kendi fikrini almaya tenezzül etmeden hem de en çok sevmek ve güvenmek zorunda olduklarının izni ve zoruyla babasından yaşlı bir adamın koynuna sokulmuştu. Ve bu, para karşılığı yapılmıştı. Fahişe dedikleriyle arasında tecavüzü kamufle eden ve kadını müebbet hapse mahkum eden nikâhtan başka ne fark vardı? İkisinde de bir kadın bir erkek vardı. İkisinde de kadın, para karşılığında ve zorla tecavüze uğruyordu.
Hepsi bir yana da onu bu tecavüze para karşılığında iten başta babası olmak üzere en yakın çevresinin kadın satıcılarından ne farkı vardı? Yirmi bin lirayı parmaklarını yalaya yalaya sayan babasının hayali gözlerinin önüne gelince, bir an için Hamdi’nin kızı mı pavyonda kadın pazarlayanların sermayesi mi olduğunu çıkaramadı.
Bugün on yedi yaşındaydı. Ve eğer çevresindekiler kadar yaşamak zorunda kalırsa bu tecavüz, horlama, işkence ve eziyet en azından kırk yıl daha devam edecek demekti. İstemeden gelmişti bu dünyaya. Belki anne babasının saçma sapan kuruntularının sonucu olarak ama sonuçta kendisine danışmadan getirilmişti.
Ruhu da kendisine danışmadan üflenmişti bedenine. Üstelik bedenini seçme hakkı da verilmemişti. Bunu basit bir imtihan bahanesiyle açıklamak aklına yatmıyordu. İmtihan olup olmama noktasında tercih hakkı bile yoktu. İmtihan olmak istemiyordu. Eğer adalet diye bir şey varsa; imtihan olmama hakkı da olmalıydı. Şartlar eşit değildi. Eşitlikten fenası eşitliğe yönelen bütün yollar kapalıydı.
Birileri parasıyla, gücüyle ve keskin zekâsıyla sürüler hâlindeki kalabalıkların hayatını cehenneme çeviriyor. Sonra bunu cennete gitmek için çekilmesi gereken zorunlu bir diyet süreci olarak açıklıyordu. Peki, zalimlerin, işkencecilerin durumu ne olacaktı? Güya onlar bu dünyada yaptıklarının karşılığında ebediyen cehennemde yanacaklardı. Bu paranoyaya ne zalimler ne de onların ekmeğine yağ süren açıklamaları Tanrı’ya rağmen Tanrı adına yapanlar hiç ama hiç inanmıyorlardı. Çünkü Tanrı bu kadar insafsız, vicdansız ve mantıksız kararlara imza atamayacak kadar büyük ve adil olmalıydı.
“Yok canım,” dedi, bütün bu olanları imtihan dünyası bahanesiyle kısa devre mantıkla açıklamaya çalışmak korkaklık ve bilgisizlik değilse bile budalalıktı. Ama Meliha saçı uzun aklı kısa diye etiketlenen defolu kız, defolu bedenine rağmen budala olmadığını hissediyordu.
İçinde yaşadığı toplum kafa yoranları ve çelişkilere karşı direnenleri sevmezdi. Meliha da hiç ama hiç sevmiyordu. Adı gibi emin olduğu bir gerçek daha vardı ki; Tanrı da bu işten hoşlanmıyordu.
Rıfat karşısındakini adam değil insan yerine bile koymuyordu. Küçük yaşlardan itibaren çevrenin dolduruşa getirdiği düşünce ve inanç yapısı gereği gençlik çağlarında iliştiği eşeklere duyduğu hislerle parayla aldığı Meliha’ya duyduğu hisler arasında zerre kadar fark yoktu.
Meliha’nın ne düşündüğü umurunda bile değildi. Meliha bir kızdı. Sadece bir kızdı. Şeytanın uşağıydı. Ve düşünemezdi. Hatta düşünmemesi insanlığın hayrınaydı. Ona böyle bir yetkiyi hatta ihtimali ne ana babası vermişti, ne mahalle ne de Tanrı… Meliha gibiler hadlerini bildikleri ölçüde rahat yaşayabilirlerdi. Aksi takdirde sırtlarından sopa eksik olmazdı.
Sürüye dalan kurt gibi dalmıştı Meliha’nın insan eli değmemiş bedenine. Alkolün etkisiyle ne yaptığını bilmiyor. Ağzından salyalar akarak ısırıyor, dişliyor, yalıyor ara sıra tokatlıyor, karga gagasına benzeyen tırnaklarını kaba etlerine geçiriyor. Meliha’nın iğrenmekten kaskatı kesilen bedenindeki ölüm soğukluğunun sebebini anlayamıyor. Kendisi gibi mükemmel birine böyle soğuk davrandığı için sadece bu dünyayı değil öbür dünyasını da yaktığının farkında olmadığını düşünüyor. Acımayla karışık nefret etmeye başlıyordu.
İkinci tecavüz Rıfat açısından epey zor geçiyordu. Bu sefer yaşı gereği zorlanıyor. Yetersizliğini, beceriksizliğini kendi kıymetini anlamadığı için soğuk davrandığına hükmettiği Meliha’nın üzerine atıyor. Bu suçlamaya inandıkça işkencenin şiddetini artırıyor. İktidar eksikliğini işkenceyle telafi etmeye çalışıyordu. Bir türlü istediği kıvama gelemediği için iyice zıvanadan çıkıyor; arayı kapatma ümidiyle vuruyor, tokatlıyor hatta küfrediyordu.
Alkol ve yaşın etkisiyle ne kadar çabaladıysa bir türlü hedefe ulaşamamış, hezimete uğramıştı. Yorgunluktan nefesi kesilmiş. Hâlsizlikten kaynaklanan uyku nöbetleri göz kapaklarını yapışkan ağırlıklara çevirmişti. Para babası, erkek abidesi, kasabada önünde eğilmedik kimse bırakmayan Rıfat, yatağına zorla attığı on yedi yaşındaki kızın karşısında yerin dibine batmıştı. Bunun altında kalamazdı. Kalmayacaktı.
Elinin tersiyle Meliha’yı kenara itti. Bir kolunun üzerinde dikilerek öbür eliyle var gücüyle iki tokat salladı Meliha’ya.
“Gidinin kahpesi seni, kadın mısın lan sen? Ha beş onluk kalas, ha sen! Defol git lan, gözüm görmesin!”
Duvara sırtını yaslayıp yatağa iyice yerleştikten sonra ayağıyla teperek attı Meliha’yı yataktan.
Meliha bir kere daha insan değil hayvana bile reva görülemeyecek bir aşağılamaya maruz kalmıştı.
Dizlerini karnına çekip başını ellerinin arasına saklamak suretiyle cenin pozisyonunu aldı. Gözleri kararmış, kulakları dipsiz bir uğultuya esir olmuştu. Bir an için nerede olduğu ve ne yaptığını bilemedi. Bu hâlin ne kadar devam ettiği hakkında hiçbir fikri yoktu.
Bütün kemikleri kırılmış gibi sızlıyor. Narin tenini kaplayan ter, soğuk olmamasına rağmen ayazda kalmış gibi titretiyordu. Titremelerine gözyaşlarının eşlik etmesi çok sürmedi. Ağlamaya bile hakkı olmadığını bildiği için Rıfat’ın duymayacağı şekilde derinden ağlıyor. Hıçkırıkları boğazında düğümleniyordu.
Rıfat alkol, yemek ve tecavüz yüzünden yorgun düşerek uyumaktan çok, sızıp kalmıştı. Horultusu iki mahalle öteden işitilecek derecede yüksek perdeden geliyordu.
Zaman epey ilerlemiş olmalıydı. Nikâhlı tecavüz öncesi tüm mahalle halkı ve akrabaların katılımıyla düzenlenen ve akıl almaz derecede eğlenceli geçen düğün töreni bittiğinde saat gecenin onunu çoktan geçmişti. Rıfat’la beraber geçmek bilmeyen zamanı kestirmekte zorlanıyor. Bulanık zihniyle tahmin etmeye çalışıyordu.
Dışarı zifiri karanlık olmalıydı. Gece lambasının ışığı odayı aydınlatmakta zorlanıyor. Köşeler puslu bir aydınlığa karışıyordu. Gözlerini yarıya kadar aralamaya çalıştı. Dışarıdan az da olsa bir aydınlık belirtisi fark edilmiyordu. Hâle bakılırsa gece yarılarına kadar neşe içinde tepinen kasabalı yorgun düşmüş. Evli evine köylü köyüne dönmüş. Herkes elini ayağını çekmişti. Uzaktan kesik kesik gelen yılgın köpek ulumaları gecenin oldukça ilerlediği hissini uyandırıyordu.
Meliha yaradılışından hiç memnun değildi. Hiçbir zaman da olmamıştı. Dünyaya gelmiş olmaktan hele kız bedeninde gelmiş olmaktan hiç mi hiç mutlu değildi. Bu yüzden eğer varsa ki, bu olaydan sonra ödenemeyecek derece var olduğuna inanıyordu, ana babasına hakkını helal etmiyordu. İmtihan etmek için bile olsa kendisine ruh verip bu beş para etmez bedende dünyaya gönderdiği için göksel adalete de güvenmiyordu.
Meliha dişini sıkmaktan ve defalarca tecavüze uğramaktan bitmiş. Uykunun engin denizlerine dalmakla dalmamak arasında gidip geliyordu. Fakat çıplak bedeni odanın manevi ayazında kaskatı kesilmiş. Titremeleri sıçramalarına karışmaya başlamıştı.
Çok geçmeden titremeleri yerini yavaş yavaş tüm bedenini saran uyuşukluğa bırakmış; tatlı bir rehavetin uçurumlarında yuvarlanmaya başlamıştı. Derinlere indikçe vücudu yaralanmaktan zevk alıyor, çıkamayacağı karanlıklara sığınmak istiyordu. Yorgun bedeni kılıç ağzı kayalarda hırpalandıkça; içindeki yaranın acısının azaldığını hissediyor. Eski hâline dönmek yerine kör uçurumlarda ebedi yuvarlanmak istiyordu.
Meliha kanadı kırık kuş gibi zihninin karanlık ve soğuk derinliklerinde sığınacak bir saçak arıyor. Hayal hanesinden geçen bütün seçenekleri sekerat hâliyle çok kısa süreler içinde yokluyor. Eli boş dönüşlerinde hüznün karanlıklarında kayboluyordu.
Al yazmasını bir eliyle çene altına sıkıştırdıktan sonra incinmesinden korkarak kucağına alan ve her hareketini çok önemli bir olaymış gibi mutluluğa vesile kılan o kadın, babaannesi geleneksel şefkatiyle karşısında duruyor. Meliha’nın bütün ısrarlarına rağmen göz bebeklerindeki soğuk yangın bir türlü kaybolmuyor. Meliha elini uzatıyor. Dokunmak istiyor. Ne kadar yaklaşırsa karşısındaki hayali o kadar uzaklaşmış buluyordu.
Konuşmak istedikçe dudak hareketlerinden başka bir şey yapamadığının farkına varıyor. Sesini duyurabilmek için avazı çıktığı kadar bağırmak istiyor. Ne kadar çabalasa çırpınsa da dudaklarının arasından zemheri tipisini andıran bir hırıltıdan başka bir şey çıkmıyordu:
“Benim babaanne. Ben Meliha!”
İlk bakışta üzerine ölü toprağı serpilmiş hissi uyandıran babaannenin bulanık bakışları, zemheri ayazından bin beter ürpertiyordu. Bakışlarındaki soğuk teslimiyet Meliha’nın yüreğinin alev alev yanmasına sebep olmuştu. Ümidinin mum alevi gibi sönmeye yüz tuttuğu bir anda, meme çağında ‘ gözümün nuru ‘ diye sevip okşadığını hatırladığı; evrensel sevginin son noktası annesi beliriyor. Aynı soğuk bakışlar, aynı çaresizlik ve korku annesinde de açıkça görülüyor.
Kuvvetini toplayıp bir kere de annesinden yardım istemeye çalışıyor. Ama nafile. Mümkün değil. Diline değirmen taşı bağlanmıştı sanki. Değil konuşmak zımpara taşına benzeyen kuru dilini yerinden oynatmakta bile zorlanıyordu. Belli belirsiz bir fısıltıyla can dostuna kendini hissettirmek istiyordu:
“Anne.”
Fısıltı inleme arası sesini kendi kulakları bile duymakta zorlanmıştı.
Unutuşun nasıl büyük bir nimet olduğunu, hatıraları gözlerinin önünden geçit resmi yaparken daha iyi anlıyordu. İnsan hiçbir şeyi unutmuyor. Belki unutamıyordu. Sadece halının altına saklıyordu istemediği yaşantı sahnelerini.
Bebeklik çağını şimdi yeniden yaşıyormuş gibi tekrarlıyordu. Şu beş para etmez insan hayatının varsa en güzel çağları bu çağlar olmalıydı. Bir kere bir dediği iki edilmiyordu. Kucaktan kucağa alınıyor, dünya neredeyse onun istek ve ihtiyaçlarına göre dönüyor. Aile yaşantısı bebeğin ruh hâline göre şekilleniyordu.
Anneyle bebek arasındaki olağanüstü yakınlık akla mantığa sığmıyordu. Gerçekten neden “canımın parçası” diye sevdiğinin idrakine şimdi daha iyi varıyordu. Böyle bir şey akla zarardı. Annesinin karnı ağrısa onunki de ağrıyordu. Anne gülse, onun içinden de gülmek geliyor. Ağlasa gözyaşlarına hâkim olamıyordu. İki ayrı beden arasındaki bu kadar yakın ilişkiyi anlamak mümkün değilse de doya doya hissetmek mümkündü. Ve bebeklik çağında bu keyifli duyguyu olması gerektiği kadar yaşamıştı. Bu olağanüstü güzel çağları açık seçik hatırlayamasa bile hissedebiliyordu.
Birbirinden sadece fiziksel olarak ayrılan bu iki beden, anne ve canının parçasına ne olmuştu da bugün aralarına kara kedi girmişti? Hayal meyal karşısında duran annesinin bir buz dağından zerre kadar farkı yoktu. Böyle bir şey nasıl olabilirdi. Daha doğrusu olabilir miydi? Hayal mi görüyordu?
Evet, bütün bunlar hayal olmalı diye düşündü. Hatta hayalden öte bir kâbus! Fakat hangisinin kâbus olduğunu kestiremiyordu. Bugün yaşadıkları mı gelecekte yaşayacakları hakkında zihninin sınırlarını zorlayan ihtimaller mi? Tek ümidi bu kâbustan uyandıktan sonra her şey yine eskisi gibi olma ihtimaliydi. Her şeyin eskisi gibi olmalıydı. Olmak zorundaydı…
Birden kızgın bir kılıcın yüreğine saplandığını hissetti. Bu öylesine bir acıydı ki yangını bedeninin derinliklerine yayılıyor. Ulaştığı her yeri kasıp kavuruyordu. Kestiği yaktığı yerler derin bir pişmanlık acısıyla sızlıyor. Gözyaşları bu acıyı dindirmekte yetersiz kalıyordu. Ruhunu alabora eden derin bir hıçkırık fırtınası içine düştüğü hayal âleminden yavaş yavaş koparıyor. Bedensel acılarıyla baş başa kalmaya başlıyordu.
Kol ve bacaklarının canlandığını, uyuşukluğunun çözüldüğünü acıların kılavuzluğunda ağır ağır hissetmeye başlamıştı. Gözleriyle puslu aydınlığın içinde nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Hafızası yeni keşfedilen vahşi bir ormanı andırıyor. İçinde nedenini anlayamadığı bir tereddüt ve tedirginlik kol geziyordu.
Halının üzerinde olduğu yerde doğrulmaya çalıştı. Ne kadar zor olsa da sonunda bulunduğu yerde doğrulabildi. Odanın duvarlarında yankılanan ve aslan kükremesini andıran horlamanın kimden geldiğini kestirmeye çalıştı. Önce babasının horlaması olduğunu sandı. Daha doğrusu öyle olması için kendini inandırmaya çalıştı. Fakat çıplak vücudunu fark ettiğinde bunun böyle olamayacağını kabullenmek zorunda kaldı.
Ruhunun derinlerinde nefret uyandıran dalgalarla yankılanan bu ses Rıfat’tan geliyordu. Yani biraz önce eziyet etmesi, horlaması için koynuna atıldığı kocasından… Başını ona doğru çevirdi. Kör aydınlıkta yüzünü seçmeye çalıştı. Neden olduğunu bilemediği bir duyguyla o yüzde bir güzellik bulmak istedi. Alnı yazılmış kadere alışmak adına. Akışına yön verme hakkı verilmeyen hayatına sabretmek adına. Değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen kader senaryosunda karşısında kütük gibi devrilmiş yatan hayat arkadaşına, daha doğrusu sahibine, efendisine alışmasına, tahammül etmesine yardımcı olacak bir güzellik aradı.
Fakat çabaları boşunaydı. Aradığını bulamamıştı. Bulmak bir yana yarı açık ağzından salyaları akan, kirli sakallı, kirli sarı bıyıklı ablak suratlı Rıfat’tan tiksinmeye başlamıştı. Nefret ile tiksinti arasında bocalıyordu. Bu adamla onun canı istediği her zaman, belki her gece aynı yatağa girmek, her gece tekrar tekrar tecavüze uğramak, bunlar yetmiyormuş gibi aynı çatı altında hayvandan aşağı muameleye tahammül etmek… Yok, bunlar Meliha gibi asi ruhlu birinin katlanabileceği şeylerden değildi.
Katlanabileceği şeylerden değildi de başka bir seçeneği mi vardı? Hayat ve kader önüne ölümden başka seçenek koymuştu da o mu hakkını verememişti? Ne anne, ne babadan hayır vardı. Tanrı’ya yaptığı yakarışları suya yazı yazmaktan öteye geçmemişti. Sığınacak ne bir dalı vardı, ne kör bir kuytu. Ölmek bile yasaktı. Varsa, ölümüne mücadele etmek vardı sadece…
Canına kıysa bu beş para etmez canı kendine sormaya tenezzül etmeden yaratan Tanrı’ya iade etse belki bütün acılarından kurtulacaktı. Belki kendi adına yapabileceği en güzel şey olmasa da başka bir seçenek bırakmamıştı kader. Ama ya geride kalanlar kurtulacak mıydı? Rıfat verdiği paranın hakkını almak için Necla’ya takacaktı kafayı. Adı gibi emindi buna. Ve yine adı gibi emindi ki; babası olacak insafsız, para karşılığı sattığı kızının nikâhlı tecavüze katlanamayıp töreye ihanet etmesi karşısında bütün nefretini çiçeği burnunda Necla’ya çevirecek. On beşine bile varmadan Rıfat’ın kucağına atacaktı.
Bez bebeklerine doyamadan Necla’nın böyle bir muameleye mahkûm edilmesi içini öylesine acıttı ki; bedenindeki yara berelerin acıları bile bir an için hoş gelmeye başladı. Böyle bir ihaneti ona nasıl yapacaktı? Farklı olduğu için sürekli en yakınları tarafından horlanan, aşağılanan eşkıya tabiatlı Meliha’nın yüreği, hepsinden çok daha şefkat yüklüydü. Kendi kurtuluşu için canına kıymanın etik olmadığını hükmetti. Necla için katlanmak zorunda olduğuna inanmak istiyordu.
İyi ama başka bir yol yok muydu? Böyle bir yaşamın neresi imtihan dünyası diye geçiştirilebilirdi? Şartların eşit olmadığı bir ortamda imtihandan bahsetmek en iyimser ifadeyle hüsnü kuruntu olabilirdi. Egemenlerin, güçlülerin vahşi ihtiraslarını kotarmak ve saltanatlarını devam ettirebilmek kastıyla uydurdukları, buna karşılık düşünmekten, gerçeklerle yüz yüze gelmekten korkan koyun yaradılışlı kalabalıkların inanarak abarttıkları hayal ürünü bu senaryoyu başka türlü bir açıklamaya aklı yatmıyordu Meliha’nın.
Bir hayatı istemeden yaşamak zorunda bırakılmak, imtihan sırrıyla nasıl açıklanabilirdi? Beş para etmez bir bedende ömrünü umarsız bir şekilde işkence ve eziyetle geçirmek zorunda kalacak olanın da fikrini almak gerekmez miydi? Bunu Tanrı yapmış olamazdı. Tanrı adaletsizlik yapmazdı kullarına. Bu, olsa olsa ayaküstü görülen bir karabasanın zorlaya zorlaya hayra yorulmaya çalışılması olabilirdi.
Meliha evet belki asi ruhluydu. Kabına sığmıyor. Haksızlık karşısında boyun eğmek istemiyordu. Ama şu da bir gerçekti ki, kendini çevresindeki herkesten, hatta kaderden daha merhametli olduğuna inanıyordu. Bunda o kadar haksız da sayılmazdı.
Geriye tek bir yol kalıyordu. İşte onu diğer hemcinsleri gibi becerebilse, mesele kalmayacaktı. Fakat bu asi ruha, bu töre kural tanımayan benliğe bunu nasıl benimsetecekti. İşte asıl mesele bu noktada düğümleniyordu. Bu düğümü aşabilse; Rıfat’ın üçüncü karısı olarak gül gibi yaşaması mümkündü.
Düşünmese, sorgulamasa ve yargılamasa; sadece kayıtsız şartsız inansa ve başına gelenlere kutsal bir kader olarak rıza gösterse; diğer kadınlar gibi yemek içmek ve dedikoduyla yetinse bu çileyle yanıp kavrulmayacaktı. Madem kendisinden başka kadın olduğu hâlde bu hâle itiraz eden kimse yoktu ve bu kaderi Tanrı takdir etmişti; kabına sığmayan bu isyan ateşi neydi? Yoksa dedikleri gibi gerçekten ruhunu şeytana satan bozgunculardan mıydı?
Çevresinde düşünen kafa yoran tek bir insan görememişti bugüne kadar. Buna şıhı da muhtarı da dâhildi. Onlar bile otomatik pilota bağlanmış dolap beygiri gibi aynı söylemlerin etrafında tavaf ederek sadece düşündüklerini sanıyor. Ve bu hâlin keyfiyle avunuyorlardı. Öğretmenden başka düşünmeye çalışan bir kişi görmemişti. Madem tüm toplum düşünmemeyi tercih etmişti. Vardı elbette bunun bir hikmeti. Acaba Meliha asi olmak adına bu hikmeti göremiyor muydu? Ve bu çektiği işkence ve eziyetler yaptığı hatanın dünyadaki karşılığı olarak mı alnına yazılmıştı?
Annesinin bile ittifak ettiği hükme inanmak istiyordu. Doğru yoldan çıkmış. Şeytanın yoluna sapmış. Evlerden ırak ruhunu şeytana satmış. Okunması, üflenmesi gereken bir sapıktı Meliha. Sadece defolu ve günahlı bedeniyle yaratılmakla kalmayan Meliha haddini aşarak tam anlamıyla şeytanın uşağı olmuştu. Bu hâliyle ölse cenaze namazını kılmaya kimse gelmezdi kasabada. Neden gelsin ki? Bin yıllık törelere başkaldırmıştı Meliha. Tanrı’nın takdirini sorgulamıştı Meliha. Anne babasına ve tüm mahallenin değer yargılarını hafife almıştı Meliha. Kıyası mümkün olsa şeytan bile yanında zemzemle yıkanmış kalırdı.
Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, şimdi de kocasına karşı geliyordu. Kadın dediğin kocasının emrine uymak zorundaydı. Bu sadece törelerin değil bizzat Tanrı’nın emriydi. Sonuçta nikâhına almıştı. Nikâhıyla onurlandırmıştı. Bu da yetmiyormuş gibi bundan sonraki hayatını korumak ve kollamak gibi ağır bir görevi üstlenmişti. Kocasız bir kadın uzun süre tek başına yaşayamaz; önünde sonunda mahallenin kısmeti olurdu. Hiç olmasa bu yüzden kocanın hakkı asla ödenemezdi.
Nikâha girmek demek bütün varlığıyla teslim olması demekti. Koca istemedikten sonra bir kadının annesini ziyaret etmesi bile mümkün değildi. Hatta belki nafile ibadetini bile yapamazdı. Neredeyse Tanrı’dan sonraki en kutsal makamdı kocası…
Ve Meliha o kutsal varlığa itaat etmekte tereddüt ediyordu. Bunun açıklanabilir bir tarafı olamazdı. Bu kutsal ocağa bir dizi merasimle girmişti. Girerken de dönmemek üzere gemileri yakmıştı. Çıkması diye bir ihtimal yoktu. Olamazdı. Buradan çıksa çıksa belki ölüsü çıkardı. Dışarıya adım attığı andan itibaren bir tane dost bulamazdı. At Çayırı’nda bile yüzüne bakan olmazdı.
Baba evine dönmek diye bir ihtimal ne görülmüş ne duyulmuştu. Hamdi kıtır kıtır keser de gözünü bile kırpmazdı. Kimse namusunu yolda bulmamıştı. Koca evinden kaçan kızın namusu kirlenmiş, bu hâliyle en yakınlarının şerefini yerin dibine batırdığı için canı helal olmuş demekti. Devlete rağmen, yasalara rağmen hatta insan hakları safsatalarına rağmen boynunun vurulması yaşanan coğrafya parçasının bereket ve huzuru açısından farz hükmündeydi.
Hamdi bu görevini aksatmak istese bile aksatamazdı. Şerefi ve namusu yerlerde sürünen birini mahalle anında yüzüstü bırakırdı. Kimse selamını almaz. Ölüyor olsa bir bardak su veren çıkmazdı. Mahalle, namusu için yaşardı. Şerefi için yaşardı. Namusunu, şerefini temizlemekte tereddüt eden bir baba, ağabey ya da kocaya kahvede, kumarhanede, meyhanede bile selam veren çıkmazdı.
Mahalle kocanın kanatları altındaki bir kadından kendini daha emin hissederdi. Boşta kalmış bir kadının taliplisi, müşterisi çok olurdu. Bu durum mahallede haksız bir rekabet yaratırdı. Ve kimse bu haksız rekabet içinde kendini yormaya yanaşmazdı. Ayrıca sahipsiz kalmış bir kadın mahalle için hijyenik olmadığı gibi, olası bir doğumda nesebi belirsiz bir neslin ortaya çıkmasına da kimse razı olamazdı.
Kocanın hükmü altına kadın daha güvenilirdi. Sahipli kadınlara sadece façasına güvenebilenler ve son derece dikkatle yaklaşabilirlerdi. Doğal seçicilik yasalarına uygun bu hâl, ta baştan haksız rekabetin önüne geçerek toplumun sağlık ve huzurunun bozulmasını engellerdi. Toplumun gazını alan kısa piyesler genelde At Çayırı denen kutlu mevkide sahneye konurdu.
Sonuçta yasalarla ve ahlak ve namusla çelişen bir durum yoktu ortada. Rıfat kasabanın en zenginiydi. Kim bilir kasabada onun ayaklarının altında paspas olmak isteyen, sahip olduğu zenginliğin sefasını sürebilmek adına bedeninden, benliğinden, kişiliğinden hatta insanlığından feragat edebilecek ne kadar aday vardı. Bu acı gerçeği özellikle kına gecesinde üzerine çevrilen kıskançlık kokan gözlerden anlamıştı.
Belki Rıfat’ın viranesine üçüncü eş olarak gidecekti. Tamam, ama Rıfat üç değil, on üçüne de yeterdi. Mahalle öyle sanıyordu. Hâlbuki onun biraz önce tecavüz ederken nasıl zorlandığını düşünen yoktu. Onların derdi mal mülktü. Yalan dünya dedikleri bu dünyanın zenginliklerinden yararlanmaktı.
Rıfat’ın şehirde de sözü dinlenirdi. Kasabadaki kadar olmasa da girdiği her mecliste itibar görürdü. Özellikle partililer tarafından hep el üstünde tutulurdu. Sonuçta her ne kadar seçimlerde ortaya bir sandık konulsa da oy kullananların hepsi ittifak hâlinde bunun göstermelik olduğunu bilirdi.
Rıfat ve yanındakiler kimi seçtirmek isterse, ondan ötesi olmazdı. Özellikle muhtar seçimleri tamamen Rıfat’ın güdümündeydi. Ayaklı gazete dedikleri dedikodu gazetesi seçim öncesi seçilmesi gerekeni göklere çıkarırken; seçilmesi istenmeyeni yerin dibine batırırdı.
Düşünmeye alıştırılmadığı için aklını kullanmaktan köşe bucak kaçan halk kendi adına düşünen birinin peşine takılmayı en uygun seçenek olarak görür. Söylenenlere araştırıp soruşturmadan balıklama inanarak düşünme zahmetinden kurtulur. Bu durum da doğal olarak Rıfat gibilerin işine gelirdi.
İşi garantiye almak isteyen, seçimden sonra devletten ve milletten söğüşlemek üzere seçim sonuçlarını etkilemek için keselerinin ağzını açar. Borç kaleminden millete hesapsız hediye dağıtır. Millet de bir paket makarna ya da bulgura oyunu satardı. Başlık parasına tamah edip kızını gözünü bile kırpmadan satabilen bu insanlar; seçim zamanı aynı genişlikle oylarını da pazara çıkarmakta tereddüt etmezlerdi.
Böyle onursuz hayata Meliha bir evet diyebilse, bütün sorunları bıçakla kesilir gibi bitecekti. Evet demesi bile gerekmez. Sadece evet sadece göz yumsa, o bile yeterdi. Gerisi çorap söküğü gibi gelirdi.
Sonuçta Rıfat, birkaç ay tecavüz ettikten sonra avının hareket etmediğini görerek ilgisi dağılan vahşi hayvanlar gibi peşini bırakacaktı. Ondan sonrası kolaydı. Kumalarıyla sıraya girecek, evin erkeğinin keyfi kimi çekerse o gece koynuna o girecek. Nöbete bindirilen tecavüz sayesinde eskisine göre yükü hafifleyecek. Az bir sabırla alnına yazılan işkence sona erinceye kadar bekleyecekti. Diğer kadınların yaptıkları üç aşağı beş yukarı bundan farklı değildi.
Alkolün ve yediği sarımsaklı mezelerin zoruyla sağa sola dönerken uykusu aralanan Rıfat, sallana sallana ayakyoluna gitmek üzere yataktan kalktı. Ayak yordamıyla terliklerini araladı. Bulamayınca sinirden deliye döndü. Terliklerini giydirmesi için eliyle Meliha’yı dürtmek istedi. Sarhoşluğun etkisiyle aradığı yerde bulamayınca burnundan ateşler saçmaya başladı:
“Lan çulsuzun kızı, muhtarın dölü neredesin!”
Meliha’dan kedi miyavlamasına benzeyen bir ses işitildi:
“Buradayım…”
Ses tonundaki korku, şaşkınlık ve teslimiyet karşısında iyice kuduran Rıfat:
“Getir lan terliklerimi eksik etek!”
Meliha kendine yakışmayan bir teslimiyetle terliklerin üzerine atladı. Sahibinin emrinden çıkmayan av köpeği gibi ayaklarının önüne bıraktı. Nasıl bu kadar küçülebildiğine bir anlam veremiyordu.
Uzun süre bu sorunun üstesinden gelemedi. Hissettiği tek şey kendisine karşı duyduğu iğrenme ve bu iğrenmenin somut bir yansıması olan mide bulantısıydı. Bu öyle bir bulantıydı ki, Çarşamba çanağına dönen midesi ağzından burnundan çıkmak kastıyla yemek borusunu zorluyordu.
Hakaret sınırlarını çoktan aşan o sözleri düşünmek istemiyor. Ne yazık ki kezzap gibi damla damla yüreğini eritmesine engel olamıyordu. Göğüs kafesini delice döven minik yüreğinin çınlamaları kulaklarını sağır etmiş. Yüreğinin çırpınışları şakaklarından belli olan Meliha’nın bedeni zaman ayarlı bir bombanın son saniyelerini andırmaya başlamıştı.
Yıllardır babası diye bildiği Hamdi yoksa. Aman Tanrım nasıl oldurdu böyle bir şey? Ya annesi nasıl yapardı ona böyle bir şeyi? Yok, canım diye kendi kendine geçiştirmek istedi. Böyle bir şey olsa bile bunca yıldan beri farkına varamaması nasıl mümkün olmuştu? Bu nasıl bir sırdı ki asıl bilmesi gereken bilmiyordu?
Bütün ihtimaller şimşek hızıyla kafasının içinden geçit resmi yapıyor. Meliha’yı mantıklı bir çözüm bulmaya zorluyor. Buna rağmen bir türlü dişe dokunur bir sonuca ulaşamıyordu.
Bu bir sırsa Rıfat nasıl biliyordu? Tamam, belki ekonomik gücü sayesinde kasabanın nabzını tutuyor olabilirdi. Ama bu bile bu derece mahrem bir sırra vakıf olması için yeterli bir sebep olamazdı.
Muhtar, Şıh ve Öğretmen’in geldiği günün ayrıntılarını tekrar gözden geçirmeye çalıştı. Bütün kareleri öğretmene rağmen inceden inceye elden geçirmeye başladı. Fakat bu, o kadar kolay olmuyordu. Öğretmenin bakışları her saniyeye hâkimdi. Meliha da zaten o günkü ruh hâliyle sığınacak bir gölge arayan kanadı kırık kuş çaresizliğiyle öğretmenin bakışlarındaki sıcaklıktan fal açmakla meşguldü. Bu arada muhtar ile annesinin bir iki seferi geçmeyen karşılaşmalarındaki hâl ve hareketlerine dikkat edememişti. Şimdi dikkatinden kaçanları tekrar gözden geçiriyor. Biraz önce yaşanan tatsız olayın sebeplerine dair ipuçları yakalamaya çalışıyordu.
Evet, şimdi daha iyi anlıyordu babasının neden para karşılığında düşünmeden mal gibi kendisini Rıfat’a satabildiğini. Muhtarın mahalleye ve Rıfat’a rağmen bu evliliğe engel olmak için geleceğini neden tehlikeye attığını hissetmeye başlıyor. Biraz önce yaşanan tatsız olayın üzerindeki sır perdesi geçmişin tozlu raflarını karıştırdıkça yavaş yavaş aralanıyordu.
Meliha yerde perişan vaziyette olduğunu da fark etmişti. Gelecekteki yaşantısında doktor olmak, öğretmen olmak hatta belki vali olmak gibi ihtimalleri olan Meliha, şimdi bir kapatma olmuştu. Biraz önce kendinden bile kıskandığı narin bedeni üzerinde tepinerek keyfini gören bir hayvanın cinsel arzularını tatmin ettikten sonra ücretini ödemesini bekleyen nikâhlı bir fahişe…
Bu hâllere düşmek için ne günah işlemişti? Çocukluktan kurtulalı şunun şurasında birkaç yıl olmuştu. Birkaç yıl bu kadar ağır bir cezaya muhatap olabilmek için yeterli bir zaman değildi. Adam öldürmemiş, kimsenin malını mülkünü çalmamış; hakkına hukukuna tecavüz etmemişti. Sadece ve sadece göğüsleri elma iriliğine ulaşmış, dudakları kiraz kırmızısına dönmüş ve ilk âdetini görmüştü. Kadın olmuştu kadın... Kadın yani şeytan olmuştu. Bütün bu olanların başka bir açıklaması olamazdı.
Rüstem’in kahvesinin önünden geçerken kırıtışları mıydı bu ağır cezanın sebebi? Evet, belki kırıtmıştı doğru ama isteyerek yapmamıştı. Babasının ya da baba sandığı adamın kendisini töre gereği ve namusunu kurtarmak endişesiyle istemediği biriyle evlendirmek isteğine karşı bir başkaldırı sonucu yapmış. Yapmaktan öte yapmak zorunda hissetmişti kendini.
Çevresindeki neredeyse bütün kızlar bu şekilde davranmak zorunda kalıyorlardı. Kızların müstakbel eş adayına kendini göstermesinin başka bir yolu yoktu. Kaldı ki böyle bir ihtimalin bile evlilikle sonuçlanacağını kimse iddia edemezdi. Kasabada lise olmasına karşın, son on yılda liseyi bitiren kızların sayısı bir elin parmaklarını belki geçebilirdi. Liseye yazıların yüzde sekseni son sınıftan önce çeşitli sebeplerle okuldan ayrılmak zorunda kalıyordu. Bu yıl nasıl olmuşsa öğretmenin zoruyla son sınıfta beş kız okumaktaydı. Fakat onların da sonları belliydi. Kölelik…
Arkadaşları, ablaları kurban çadırındaki mal gibi birer ikişer istemedikleri adamların koyunlarına atılmışlardı. Bir gün sıra kendisine de gelecekti. An meselesiydi. Ve bundan kurtuluş yoktu. Kasaba hayatında kız kısmının kalemi doğarken kırılırdı.
Belki bir ihtimal diyerek Rüstem’in kahvesinin önünden geçerken kırıtmıştı Meliha. Tanrının bildiğini kuldan saklamaya gerek yok. Bu sayede Osman’ın dikkatini çekmek istiyordu. Sidik zoruyla erkeklik taslayan sahte kabadayı Osman’ın…
Bunu başarabilirse zor da olsa alnına yazılan kara yazıdan kurtulmanın bir yolu olabilirdi. Osman ya ana babasını gönderip adam gibi istetecekti. Ya da bir gece yarısı Meliha’yı sırtlayıp kaçıracaktı. Her ikisinde de her ne kadar tam anlamıyla tanımasa da eli yüzü düzgün bir adamın koynuna girme şansı olacaktı.
İnsanın kendi hayatına yön vermeye çalışmasının neresinde bir kötülük olabilirdi? Evleneceği kişiyi kendisi seçmek istiyordu. Neticede hastalıkta sağlıkta, iyisiyle kötüsüyle bir ömür beraber aynı yastığa baş koyacağı hayat arkadaşını seçemeyecekse buna yaşamak mı denirdi? Buna adalet mi denirdi? Buna imtihan mı denirdi?
Osman’ı gözüne kestirmişti doğru. Ve onun dikkatini çekebilmek için öğrencilik hatta çocukluk çağında mahalleye rağmen kahvenin önünden geçerken kırıtmıştı. Eş adayına kendini gösterme çabasına kırıtma gibi bir yakıştırma yine mahallenin işiydi. Yoksa onun niyeti asla kötü değildi.
Osman mevcut şartlar içinde eldeki tek ihtimal olarak duruyordu karşısında. Başka çaresi yoktu. Kız başına toplum içinde medeni insanlar gibi çevrelerini tanımasına imkân verilmiyordu. Haremlik selamlık parantezine kapatılmış, öncekilerin yolunda satılma sırasını bekleyen köle gibiydi.
Sonuçta o seçenek de gerçekleşememişti. Yakın çevresinde kabadayı olarak geçinen Osman’da beklediğini bulamamıştı. Kalıbının adamı değildi Osman. Çevresindeki neredeyse herkes gibi… Kahve önünde onun bunun mahremini kesmek kadar kolay değildi aile kurmak. Ve aile kurma sorumluluğunu taşıyacak olgunlukta değildi Osman. Omuzları bu yükü kaldırabilecek güçte değildi.
Öğretmeni doğrusu o güne kadar fark edememişti. Nasıl böyle bir ahmaklık yaptığına kendi kendine hayıflandı. Hem düşünse ne olacaktı? Bugüne kadar bir öğretmenin kasabalı bir kızı aldığı pek görülmüşü duyulmuş şey değildi. Evlenmek sadece kız almakla bitmiyordu ki. Onun bütün akrabalarına akraba olmak, geleneklerine uymak gerekiyordu. Öğretmen her vesileyle bütün değer yargılarının ve törelerin sorgulanması gerektiğinden bahsediyordu. Belki içinde ona karşı bir şeyler hissetmişti. Ama bu duygu onu törelerin en acımasızca uygulandığı kasaba ortamından uzak tutmak adına doğmadan öldürülmüştü.
Rıfat’ın ayakyolundan döndüğünü ışığın yanmasından anladı. Bela geri dönmüştü. Allah vere de uykusu açılmamış olsa diye düşündü. Bu sefer dua etmiyordu. Göksel makamın kızların, masumların ve mazlumların duasına kapalı olduğunu hissediyordu. Sadece son bir ayda yaptığı dualar kabul olsa, güneş buzdan heykele dönerdi. Oysa güneş her sabah yılışarak doğuyor ve her akşam ufukları kanatarak geri dönüyordu.
Lambadan yayılan kirli sarı aydınlık koyu renklerden oluşan eşyalarla alelacele doldurulmuş izlenimi veren odanın havasını iyice ağırlaştırmıştı. Meliha, Rıfat’ın tarihi sunakları andıran kutsal yatağının bir metre kadar açıklarında kırmızı zemin üzerine anlamsız şekillerle bezeli el yapımı halının üzerinde kıvrılmış yatıyordu. Üzerinde sadece pazen eteğiyle beraber hırkası vardı. Onları ne ara giydiğini bile hatırlamıyor. İç çamaşırlarını kucağında tutuyordu. Giymemiş ya da giymeye mecali kalmamıştı.
Saçı başı terden ve gözyaşından darmadağınıktı. Bu hâliyle Meliha yirmi bin lira başlık ödenmiş bir kıza hiç mi hiç benzemiyordu. Keşke Rıfat bunu anlamasaydı. Ama mümkün müydü bu? Anlayışı kıt olsaydı kasabanın ileri gelenlerinden olur muydu? Bu kadar malı mülkü elde edebilir miydi?
Meliha’nın korktuğunun başına geldiğini anlaması çok uzun sürmedi. Beline yediği yeni bir tekme sonun başlangıcına geldiğini hissettiriyordu. Yediği her darbeyle kolları bacakları iki yana olabildiğince açılıyor sonra kendi ekseni etrafında yuvarlanarak toplanıyordu. Rıfat’ın yorgunluğa ve alkole esir düşerek vazgeçmesini bekliyordu. Arada bir uyku sersemi ıskalasa da isabet ettiğinde canı fena hâlde yanıyordu.
Rıfat kelimenin tam manasıyla deliye dönmüştü. Şu karşısında duran manzarayı kabullenemiyordu bir türlü. Kasabanın ileri gelenlerinden biriydi. Önünde temana etmeyen neredeyse yoktu. Kasabada açamayacağı kapı, çözemeyeceği mesele yoktu. İlçede ve şehirde de hatırı kasabayı aratmazdı.
Hâli vakti yerindeydi. Kaç kadın vardı kim bilir şimdi Meliha’nın yerinde olmak isteyen. Elindeki imkânlar kasabada belki Şıh’tan, başkandan başka kimse de yoktu. Evleri, hizmetçileri, hayvanları ve kadınları vardı. Meliha biraz aklını kullansa hepsinin başının tacı edecekti. Rıfat’ın başının tacı demek, tüm itibarına ve zenginliğine ortak olmak demekti.
“Şunun yaptığına bak!” diye kükredi. “Gözüne dizine dursun lan kahpe! Şu nimetlere sahip olduğun için ayağıma kapanacağın yerde şu yaptığına bak, nankör!”
Kasabada eşrafın en önde gideni olan Rıfat’a karşı gelmek kadere karşı gelmek kadar affedilemez günahlardandı. Tanrı ile basit insanlar arasında aracılık yapan Şıh’a, ağaya, muhtara karşı gelince kadere karşı gelmenin yolunu açılıyordu. Böyle bir şeyin düşünülmesi bile kasabalının yediden yetmişe tüylerini diken diken etmeye yeterdi.
Hepsi bir tarafa böyle bir isyanın, böyle bir pervasızlığın hatta böyle bir namussuzluğun kendi evinde, kendi kanatları altında olması gerçeği Rıfat’ın uykusunu dağıtmakla kalmamış; alkolün uyuşukluğundan da kurtarmıştı. Burnundan ateşler saçıyordu.
Biliyordu ki bu sorun bugün, burada halledilemezse, yarın insan içine çıkacak hâli kalmazdı. Gerdek bir erkek için erkeklik sınavının en önemli aşamalarından biriydi. Gerdek gecesi bir kadın emre itaat eder hâle getirilemezse, o adamın erkekliğinden eser kalmazdı. Mahallenin diline düşer; çoluğun çocuğun maskarası olurdu.
Bugün üzerine çıkıp doya doya tepinir sonra iyi bir dayak atar da erkekliğini kabul ettirebilirse, evdeki saygınlığı devam edecekti. Sadece evdeki mi mahalledeki itibarı da artacaktı. Adı gibi emindi ki, birkaç gün içinde dayağın acıları dindikten sonra malını mülkünü önüne serecek, kısa bir süre sonra Meliha Stalin’in tavuğu gibi kendisine ölümüne bağlanacaktı. Büyüklerinden böyle görmüş, böyle öğrenmişti.
Bugüne kadar kime zulmettiyse çok geçmeden kendisine bağlandığına şahit olmuştu. İnsanın mayasında vardı köpekleşmek. Tüm kasabanın eşraf ve ekâbirin önünde bilinçsiz ve duygusuz bir kabullenişlikle diz çökmesi ve el bağlamasının altında yatan evrensel sır bu olmalıydı. Ve bu sırra en azından diğerleri kadar, belki diğerlerinden bile fazlasıyla vakıftı Rıfat. Çünkü farklıydı. Farkından dolayı diğerlerinden fersah fersah üstündü.
Ama ya Meliha? Nasıl bir varlıktı Meliha? İnsan dese insan olamazdı. İnsan olsa bu kadar muamele karşısında elbette insanlığın gereğini yapar. Toplum adına, gelenekler adına, göksel kurallar adına kocasına itaat ederdi.
Her ne kadar kendisini diğerlerinden farklı ve üstün görse de biraz önceki hezimeti ruh dünyasını alabora etmişti. Ne düşüneceğini kestiremiyor; ne yapması gerektiğini bilemiyordu. Yataktaki performansının yetersizliğini hissettiği ölçüde kendini erkek azmanı olarak görüyor. Nefret ve tiksintisi yüzünden okunan genç karısının bu gerçeği zedeleyeceği kuruntusuyla tekmelemeye devam ediyordu.
Meliha bağırıp çağırmıyor. Gözyaşlarını içine akıtmayı tercih ediyor. Dua da etmiyordu. Kabul olmayacağını bile bile kendini kandırmıyor. Ağlamak suretiyle sesini duyanlara karşı kendini iyice rezil etmek istemiyordu. Biliyordu ki kadın dövmek suç değildi. Bilakis özellikle ilk gecede sebep olmasa bile kadınını dövmek, aile ve toplum düzeninin devamı açısından olmazsa olmazdı.
Kendisine nefretle ve tiksintiyle bakan şu eksik eteğe nikâh kıymıştı. Rıfat’ın nikâhına girmek cennetle müjdelenmek demekti. Ona karşı gelmek, cenneti reddetmek demekti. Onu yatağına almıştı. İçindeki beceriksizliğini hissettiren sızıya rağmen onu kendi mükemmel vücuduna ortak kılmıştı. Malı mülkü, saygınlığını söylemeye bile gerek yoktu. Buna rağmen kendisine nefret ve tiksintiyle karşılık vermesi karşısında her seferinde şiddeti artarak deliye dönüyordu.
Meliha’nın ağlamaması karşısında yataktaki hezimetini aratmayan bir yenilgiye uğradığını hissediyordu. Bugüne kadar üç kuruş için önünde diz çöken, ayağının altına aldığı hâlde düşman olmak bir yana hizmetine giren sözde erkeklerin yanında Meliha’nın dik duruşu karşısında ne yapacağını şaşırmıştı.
Yavaş yavaş hızı kesilmiş. İsabet oranı iyice düşmüştü. Uykusuzluk, zorlu yatak mücadelesi ve alkolün etkisiyle gözleri kararıyor, başı dönüyordu. Bütün gücünü toplayıp son bir defa da tekme atmak istedi. Bir adım geri atıp gerindi. Olan gücüyle Meliha’ya abandı. Meliha da kalan takatiyle geri çekildi. Tekmesi boşlukta savrulan Rıfat’ın dengesi bozuldu. Kendi etrafında bir tur attıktan sonra yatakla Meliha arasındaki boşluğa doğru yuvarlandı. Düşerken başını pencerenin önündeki sehpaya vurmuş olmalıydı. Küt diye bir ses işitildi.
“Allah belanı versin, diye mırıldandı Meliha.”
Sonra birden dediğine pişman oldu. Eğer Rıfat bunu bir kere daha işitirse ve ayağa kalkarsa kesin elinde kalırdı bu sefer. Hayır, ölmekten çekindiği yoktu. Doğduğu günden nefret eden Meliha’nın ölümü özlediği ve beklediği onu tanıyan herkes tarafından bilinirdi. Ama böyle rezilce ölmek istemiyordu. Kadın olduğu için horlanarak, aşağılanarak ölmek istemiyordu. Tabutunun arkasından mahallenin kocasına karşı geldiği ve kaderin kendisine takdir ettiği senaryo çerçevesinde kendilerine bedeninin güzelliklerinden koklatmadığı için küfretmelerini, hakaret etmelerini istemiyor. Ölecekse adam gibi ölmek istiyordu.
Rıfat düştüğü yerden kalkamamıştı. Sızmış olmalı diye düşündü Meliha. Bütün gece içmişti kör olası. Yetmemiş sidik zoruyla Meliha’nın üzerinden geçmiş. Üstüne üstlük bir de dayak atmıştı. Gene iyi dayanmıştı kahrolası. Yaşına rağmen hayvan gibi dayanıklı olduğuna hükmetti Meliha.
Bir süre karşılık alamayan Meliha nedenini kestiremediği bir cesaretle:
“Yattığın yerden kalkama inşallah, boyu devrilesi hayvan!”
Rıfat’ın her şeye rağmen hareketsizliği Meliha’yı ürkütmüştü. Ne dese karşılık bulamaması, içinde ümitle karışık tarifi imkânsız bir korku dalgasının yayılmasına sebep olmuştu. Yerde sürünerek ona yaklaşmaya çalıştı. Ürkek elleriyle dokunmak istedi. Geceliğinin altında maymuna benzeyen bedeninin kılları diken diken olmuştu. Kalan bütün kuvvetiyle dürttü. Ne kadar zorlasa da hareket etmeyen karaltı iliklerine kadar ürpermesine sebep olmuştu. Yoksa? Yoo olamaz!..
İlk defa görmenin merakıyla çevresinde göz gezdirmeye başladı. Tekmelenmiş bir masa ve yerlere dökülen bardak çanaktan başka bir şey görünmüyordu. Meliha bir müddet ne aradığını bilmeden odayı kol açan etti. El yordamıyla halının üzerinde bir süre arandı. Eline ilk temas eden şeyin ne olduğunu anlamaya çalıştı. Kırık bir bardak olmalıydı.
Kurtuluşunun onda olup olmadığı anlamaya çalıştı. Bütün bu olanlara bir son verebilir miydi? Onu bu iğrenç bataktan çekip kurtarabilir miydi? Birden karşısında Necla’yı görür gibi oldu. Minik Necla her zamanki şirin tavrıyla:
“Yapma abla,” diyordu. “Beni yalnız bırakma. Bu hayvanın kucağına terk etme.”
“Hayır ablam, benim minik Necla’m. Bırakmayacağım seni bu hayvanın kudurmuş iştahına.”
Yumuşak dokunuşlarla saçlarını okşamak istedi. Dokunmasıyla Necla’nın kaybolması bir oldu. Vazgeçti. Elinin tersiyle bardağı geri itti. Masaya çarpan bardak bir kere daha kırıldı. Şıngırtısı tatlı bir melodi hâlinde odanın duvarlarında yankılandı.
Bu sefer eline takılan şey bir rakı şişesi olmalıydı. Emin oluncaya kadar yokladı. Avuçlarının içine aldı. Rıfat’a döndü. Önüne koydu. Bulanık görüntüsüne dalıp odanın dayanılmaz ağırlığında bir ümit kırıntısı aramaya başladı.
Birden sıkıldı. Tekrar Rıfat’a döndü. Yavaş yavaş zihni yerine gelmeye başlamıştı. Son bir gayretle yağlı ve kıllı enkazı itelemeye çalıştı. Olduğu yerde titreyen Rıfat başını kaldırmak istedi. Birkaç santim yükseldikten sonra olduğu yere yuvarlandı.
Alnından kan sızıyordu. Başının altında toplanan kanı görünce aç kurt gibi içini tarif edilemez bir sevinç kapladı. Kan görmekten korkan Meliha, böyle bir durumda sevinebileceğine kendi bile inanamadı. Sevinmişti ama tüm kadınların kurtuluşu adına sevinmişti. İki kere tecavüze uğradıktan sonra başta kendisi olmak üzere belki Necla’nın ya da kafese tıkılacak diğer kadınlar adına sevinmişti.
Ve kızıl sıvıyı gül suyu gibi içmek istedi. Ertesi gün kasabaya yayılacak tevatür, efsane, hikâye ve mitlerin içeriklerini hissede hissede gül suyu niyetine içmek istedi. Her şeye rağmen o kadar ileri gidemese de en azından eliyle dokunmak istedi kendi kanına berdel kızıl akıntıya.
Sonra bacaklarının arasından yuvarlanan şişeye sarıldı. Yeni doğmuş bir bebek gibi okşamaya başladı. Kalan son gücüyle havaya kaldırmadan önce yalvarır gibi mırıldanmaya başladı. Son noktayı koyması için yalvarıyordu rakı şişesine. Kendisini bu bataktan kurtarması için efendisinin önünde diz çökmüş bir köle gibi yalvarıyordu. Köle gibi… 



Serdar Adem



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6172
2 Firari Fırtına 4240
3 Mustafa Ermişcan 3443
4 Hasan Tabak 3316
5 Nermin Gömleksizoğlu 3015
6 Uğur Kesim 2914
7 Sibel Kaya 2742
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2480
9 Enes Evci 2441
10 E.J.D.E.R *tY 2218

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:736 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com