Hikayeler

Kırgızca Türkçe Hikayeler Angemeler 8 Bişkek 2014
Okunma: 97
Serdar Adem - Mesaj Gönder


Çek Lan Şu Copu

Basın medya bir olmuş tüm suçu polisin üzerine yıkmaya çalışıyor. Bu yanlış bir tutum, onu baştan söyleyeyim. Tamamen yanlış bir tutum. Ortada bir suç varsa yarısı güvenlik kuvvetlerininse yarısı gösterici kadınların olmalıdır. Açık söyleyeyim polisin sekizde sekiz kusurlu gösterilmeye çalışılması ve bunda ahmakça ısrar edilmesi gelecekte ciddi güvenlik sorunlarına yol açabilir. Benden söylemesi…
Hem canım kadının sokakta, eylemde işi ne? Bunların kocaları yok mu? Vay bunların kocalarına vay! Erkek mi denir bunlara be? Kadın dediğin evinin bekçisidir. Elinin hamuruyla erkek işine, daha doğrusu devletin işine karışır mı?
Vay benim kara bahtım vay! Başımıza taş yağsa yeridir. Bugün başımıza taş yağmıyorsa kim bilir hangi ulu kişinin yüzsuyu hürmetinedir.
Kadın dediğin kocasının dizinin dibinden de sözünden de ayrılmaz. Kocasına sormadan düşünemez, konuşamaz. Hatta kadın dediğin erinin izni olmadan helâya bile gidemez. İşte efendim durum böyleyken böyle…
Bizim mahallenin kadınları nereden duymuşlarsa duymuşlar. Aslını astarını araştırmadan, soruşturmadan sokağa dökülmüşler. Anlayacağınız izinsiz gösteri yapmışlar. Madem böyle akıllıydınız izin almayı ne demeye akıl edemediniz? Tabi, işinize gelmedi değil mi?
Bin bilsen bir bilene sor demiş atalar. Siz kimsiniz ki ataların sözüne itibar etmezsiniz? Geleneklere, törelere karşı gelirseniz; işte başınıza böyle şeyler gelir. Oh olsun. Doğrusu içim biraz olsun soğudu.
Az bile yapmış güvenlik güçleri… Ben olsam alırdım o copları, gözümü bile kırpmadan gavura vurur gibi vurur da dalında kurumuş kafalarınızı kırardım. Dua edin ki polislerimiz çok insaflı.
Yok efendim polis orantısız güç kullanmış… Biber gazı sıkmış önce, arkasından dayamış copu… Vatana ihanet kokan ağızlar bunlar. Kesinlikle kökü dışarıdaki ideolojilerin kurbanı olmuş bu zavallı kadınlar. Ne yapsındı polis, siz izinsiz gösteri yaparken gül mü ataydı?
Zavallı dediysek acıdığımı sanmayın haa. Söylediklerimin sonuna kadar ve her daim arkasındayım. Az bile yapmış kahraman güvenlik güçlerimiz. Ben onların yerinde olsam o coplarla popolarını mürdüm eriği gibi kızartırdım valla. Allah’tan bizim güvenlik güçlerimiz toplumun nabzından anlıyor. İnsafları desen Guinness Rekorlar kitabına girmeye aday…
Neymiş efendim polis biber gazı kullanıyorlarmış da hanımefendiler rahatsız oluyormuş. Ne yapsaydı ya? Sanki bana oruç mu tutuyorsunuz be insafsızlar! Biber gazının evinin kadını için ne zararı olabilir? Siz hiç biber kızartmadınız mı kocanıza, çocuklarınıza? Mis gibi biber kokusu işte. Biraz göz yakıyor doğru ama onu da soğan soyduğunuza sayın. Tabi kartal pençesi, ojeli parmaklarınızla hiç soğan soyduysanız…
Sen devlete karşı gel. Sonra devletten merhamet dile. Oh ne ala memleket… Ağızlarından çıkanı kulaklarının duyduğu yok. Ağızlarını faraş gibi açmışlar bas bas bağırıyorlar. Allah bilir hepsinin kafası iyidir. Yoksa normal olarak bir insan bu kadar bağıramaz.
--- Bedenimden çek elini!
--- Bedenimin tasarrufunu bana bırak!
--- Şeyimden uzak dur!
Gören toplu halde ırzlarına geçiliyor sanır. Hem size bir şey söyleyeyim mi? Irzlarına geçilse bu kadar bağırıp çağırmazlardı emin olun. Tabi bu benim şahsi kanım, devleti bağlamaz.
Bu manzara karşısında polis nasıl tahrik olmasın canım. Yoldan geçen bir ihtiyar, kadınların ciyak ciyak bağırdıklarını duyunca kalabalığı sakinleştirmeye çalışan Mehmet Başkomiser’e şikâyette bulundu:
--- Evladım bu karıları pandikliyorlar zahir. Siz de seyrediyorsunuz karşılarına geçip. Aferin bakalım, siz polis olacaksınız da, hey yavrum hey! Biz evlerimizde gönül rahatlığıyla uğrayacağız haaa…
--- Hoppala, dedi başkomiser. Beleşe yedik mi zılgıtı?
İhtiyarın azarı zoruna gitmişti. Kadın göstericilerin hakaretlerine sabretmeye çalışırken bir de vatandaşın azarını yemek olacak iş değildi.
Başkomiser amirlerinden henüz müdahale emri almamıştı. Şimdilik gösteri vatandaştan tecrit edilecek, yürüyüş istikameti bloke edilecekti.
--- Şeyimden çek elini!
--- Kişisel özgürlüğüme dokunma!
--- Kadınız, köle değiliz!
Başkomiserin sabrı taşmak üzereydi. Canı şöyle ağız tadıyla bir cop konçertosu çekiyordu. Ondan önce çocukken anasının yaptığı biber kızarmasını hatırlatan biber gazı dansı, daha sonra ver Allahın ver. Başkomiser gözleri göstericilerin üzerinde, sağ eliyle gayrı ihtiyari copunu okşuyordu.
Başkomiserinin okşamalarıyla tahrik olan polisler de gözlerini göstericilerden ayırmadan vahşi bir şehvetle coplarını okşuyorlardı. Mis gibi biber kokusu burunlarında buram buram tütüyordu.
Kadınlar yerlerinde duramıyor. Coştukça coşuyorlardı. Gazeteciler dört bir tarafı sarmış, aleve kesecek köz gibi patlaması an meselesi hengâmenin saniyesini kaçırmak istemiyorlardı. Polisler biraz sonra atacakları biberli dayağın heyecanıyla kulak içi kaşıntısı gibi tatlı bir rehavetin içine düşmüş, bir gözleri başkomiserlerinde sabırsızlıkla bekleşiyorlardı.
Kırk elli kişilik bir grup başkomiserin çevik kuvvet mangasının dişinin kovuğunu bile doldurmazdı. Onlar ne eylemler görmüşlerdi ne eylemler… Nice teröristleri, anarşistleri tepelemişlerdi. Emrindeki beşi izinli otuz kahraman, bir emriyle göstericileri var ya, hallaç pamuğu gibi atardı alimallah. Atmasına atardı ya şu gazeteciler olmasa…
Ambulans çağırsan bu kadar çabuk gelemez be, diye düşündü. Kulağı delik kavatların. Nereden duydularsa… Başkomiser hem gazetecilere hem göstericilere gözdağı olacak şekilde şöyle okkalı bir tükürük fırlattı orta yere.
Emir gelinceye kadar sadece onları halktan tecrit ederek uyuma modunda tutacaklardı. Burası tamam ama bazı kadınların dayanılmaz güzellikleri, bazılarının abuk subuk konuşmaları karşısında mangasına uzun bir zaman nasıl hâkim olacaktı… Asıl mesele buydu.
Emrindeki polislerin bir kısmını tam olarak tanımıyordu. Yeni atanmışlardı çeviğe. Hele içlerinden bir tanesi var ya; Allah var, gözü hiç tutmamıştı hergeleyi. Şu koca burnu olanı. Herif meymenetsizlik olimpiyatlarına katılsa, evvel Allah altın madalya çantada keklikti. Besbelli burnundan kıl aldırmayan bir tipti. Burnuna kadar kıllı olması bundan olmalı. Onun için gözünü bir an olsun ondan ayırmamaya çalışıyordu.
Dur bakayım adı neydi hergelenin.
Sağ göğüs cebinden çıkardığı küçük not defterinden kocaman, kıllı burunlu polisin sicil numarasından adını öğrenmeye çalıştı.
--- Hmmm Rafet ha!
Sonra hazır öğrenmişken hem bir emir vermek, hem de başkomiser olarak kendisini hissettirmek istedi:
--- Rafet evladım.
--- Buyurun başkomiserim.
--- Ne olursa olsun, kendine hâkim olacaksın. Biliyorsun değil mi?
--- Anlaşıldı başkomiserim.
Ancak o vakitten sonra Rafet’in bilardo topu gibi sağa sola devrilen gözbebekleri biraz olsun sakinleşebildi. Copunu okşamayı bıraktı.
Güneşin gölgeleri sildiği vakit geldiği halde gösterinin tansiyonu düşmemiş, hatta daha da artmıştı. Kadınların enerjisi gerçekten müthişti. Bağırıyorlar, çağırıyorlar, polis barikatını iyice zorluyorlardı.
Polislerin midesi zil çalıyordu. Sabahın yedisinden beri meydandaydılar ve ayakta dikiliyorlardı. Dudakları kurumuş, gözleri yuvalarına çekilmiş. Gece nöbetinden çıkanların ayaklarına kara sular inmişti.
Başkomiser Mehmet gözlerini koca burunlu polisten ayırmadan merkezi uyarmaya devam ediyordu. Sabahtan beri göstericileri durdurmaya çalışan birinci grubu tekrar ikincisiyle değiştirmek istiyor ama bunun için yemeğin gelmiş olması gerekiyordu. Son değişimi iki saat önce yapmıştı. Geriye çektikleri ne bir damla su içmiş, ne de bir parça yemek geçmişti kursaklarından. Bu şekilde bir değişimin faydadan çok zarar getireceğinden korkuyordu.
--- Kürtaj yasasına hayır!
--- Elinizi çekin bedenimizden!
--- Beden benim, karar benim!
--- Biz de insansız!
Başkomiser polislerin dudaklarından;
--- Ulan biz de insanız zilliler. Bırakın da evimize, barkımıza gidelim.
Dediklerini tahmin ediyordu. Kim bilir belki bol kepçe sövüyorlardı. Her iki durum için de ekibini haklı görüyordu.
Kadınlar kameraların gelmesiyle beraber seslerini yükseltmekle yetinmeyip; pankart açmaya başladılar. Pankartlarda ne yazıyorsa sadece onu bağırıyorlardı.
Başında öğle sıcağının etkisiyle boza pişiren polis memuru Kürşat’ın tansiyonu zirveye koşmaya başlamıştı.
--- Kürtaj yasasına hayır!
Sloganlar kulak kıvrımlarında salyangoz yankılarıyla çınlıyor; eli copunu istem dışı okşuyordu.
--- Kürtaja hayır!
Kürşat bu sloganı evinde her akşam duyduğunu anımsadı. Kaynanası olacak cadaloz karı neredeyse her akşam iş dönüşü aynı sloganla karşılıyordu Kürşat’ı. Maalesef karısı Zeliha da annesinin kışkırtmalarına alet olmaktan kendini alamıyordu.
Baştan beri bu evliliğe karşıydı zaten. Kürşat her ne kadar polis olsa da Huriye Hanıma göre çulsuzdu. Onun aylık diye eve getirdiği para, Huriye’nin sadece üç dört evinin kirasına denk geliyordu. Üstelik bu parayı hak edebilmek için günde on iki saat çile çekmesine gerek yoktu. Kiracıları her ay kiralarını tıpış tıpış ayağına kadar getiriyorlardı.
Mehmet başkomiser gözünü burnundan kıl aldırmayanın davranışlarına dikmiş, kulağını telsize dayamış kadın göstericilerin insafına bırakmıştı kendini. Aklının ucundan bile geçmeyecek ve belki en uysal polislerinden Kürşat infilak öncesi sessizliği yaşıyordu.
Sağ eli copunu okşuyor, kulakları sloganların acısıyla yanıyordu. Avuçları iki sevgili gibi copuyla sakin sakin dertleşiyor, gözleri pankartların çok ötesinde çapraz çizgiler çiziyordu.
Beklenen yardım gelmiyor. Başkomiser böyle işin gelmişini, geçmişini adam akıllı kalaylıyor. Kalayını, fırçasını balıksırtına dönen kuru ağzının derinliklerinden zorla çıkardığı yapışkan bir tükürükle ıslatıyor. Koca burunlu polisin bir halt yememesi için bütçe şartlarını dikkate alarak cılız bir horoz adağında bulunuyordu.
--- Bedenimizden çekin elinizi!
--- Kadınız, köleliğe karşıyız!
--- Kürtaja hayır!
Aniden:
--- Siz de mi lan diye kükredi polis Kürşat! Siz de mi karşısınız Kürşat’a!
Zaman bir an dondu. Dünyanın kendi ekseni etrafındaki dönüşü bile bu içten ve zamanın derinlerinden gelen haykırış karşısında, taşa çarparak havada bir an duraksayan top gibi bir iki saniye duraksamıştı.
Kadınlar ilk önce neye uğradıklarını şaşırdılar. Hepsinin aklına kendi kocası gelmişti. Akşam yiyecekleri dayağı kabullenmişlerdi. Ama dayağın erken gelmesi hiç hoşlarına gitmemişti. Bu kadar kameranın önünde koca dayağı yemek ağırlarına gidiyordu.
Bir an Kürşat’ın kulaklarında marşlar yankılanmaya başladı:
--- Düttürü düttüt düttürü düttüt düttürü düüüt tüt!
--- Gün bugündür, çal kılıcı Allah için.
Kürşat copunu kılıç edasıyla çıkarıp başladı girişmeye. Ver Allah’ım ver. Ön sıra kafataslarına gaipten geldiği izlenimi veren cop darbeleriyle çil yavrusu gibi dağıldı. Bağırtı çağırtıya karışan toz bulutu içinde kalan arkadaşları önce ne olduğunu anlamadılar. Diğer polisler bunun bir terör saldırısı olduğunu sandılar. Vatan millet aşkına bir ağızdan çıkardılar coplarını.
O coplar ki dünyanın her yerinde aynı dili konuşur: Vatan millet Sakarya! Ve dünyanın her yerinde aynı görevi görür. Vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü.. filan korumak gibi yani. Bir kibrit çöpüyle aynı zamanda kulağınızı temizleyebilir; hatta dişinizi karıştırabilirsiniz. Ama Cenabı Rabülalemin copu öylesine mübarek yaratmış ki; vatanın selameti dışında öyle kafanıza göre filan kullanamazsınız.
Yer misin yemez misin? Başkomiser olayın mahiyetini anlayıncaya kadar neredeyse coptan nasiplenmeyen gösterici kalmamıştı. Önce gözünün tutmadığı polisten huylandı. İçinden:
--- Yapacağını yaptın değil mi koca burunlu kavat, dedi.
Ortalık toz duman olmuştu. Göz gözü görmüyordu. Zaten istese de göremezdi. Haşa huzurdan mis gibi biber kokusu kaplamıştı her yanı. Nimete hıyanetlik olmasın ama mübarek insanın burnuna iyi gelse de gözlerle arası hiç yoktu.
Yavru kedi gibi ciyak ciyak kadın bağırmaları cop resitalinin tam formunda olduğunun işareti olmalıydı. Başkomiser toz bulutunun içinden olayın mahiyetini anlamaya çalışıyordu. Ama ne gezer… Gösterici kadınlar devleti yanıltmak için numara yapıyor olmasınlar diye düşündü. Neden olmasın ki? Vatan millet hainlerinin yapamayacağı şeytanlık olamazdı onun için.
Elini gözlerine siper etti. Toz bulutuna biraz daha yanaştı. Aman Allahım o da ne? Copun biri iniyor diğeri kalkıyor. Kürşat en önde, alnında tomurcuk ter damlaları. Sanırsın Hasan Tahsin.
O burnu kıllı polisin, burnundan kıl aldırmayan polisin copunu bile çıkarmadığını, hatta cop kalkan ekibi havasına bürünen arkadaşlarını sakinleştirmeye çalıştığını görünce kendinden utandı.
Utancı asabiyete döndü. Sinirinden ne yapacağını şaşırmıştı. Burnundan soluyordu. Ödül verir gibi canla başla copunu konuşturan mangayla kadınların arasına daldı. Gördüğüne bağırmaya başladı:
--- Çek lan şu copu yerine!
Her ne kadar emir tüm mangaya olsa da ağzından sanki sadece Kürşat’a söylenmiş gibi çıkıyordu.
--- Çek lan şu copu yerine.
Manganın beyni sıcaktan rafadan yumurtaya dönmüş. Bir bardak su ver deseler, molotof kokteyli atacak. Zaten sabahtan beri kursaklarına bir lokma girmemiş. Yemeyi geçtim susuzluktan dudakları kurumuş, çatlamış ve kapanmaz olmuştu.
Evlenmenin rehavetiyle namusunu korumanın tek yolunu çirkinleşmekte gören kendi karılarıyla karşılaştırdıklarında karşılarındaki manken kadar güzel ve bakımlı gösterici kadınlarla daha romantik bir ortamda karşılaşmamanın isyanı da birleşince kulakları iyice duymaz olmuştu.
Belki duyuyordu ama yanlış anlıyordu. Başkomiser hararetle:
--- Çek lan şu copu yerine dedikçe, anlamak istedikleri şekliyle anlıyorlar ve copun şiddetini bir kat daha artırıyorlardı.
Canım kadınların da çeneleri bir an durmuyor ki. Copla kemik buluşmasından çıkan sesle beraber ortalığı kaplayan inlemeler yetmiyormuş gibi slogan atmaya devam etmeleri yok mu? Sanki bu coplar da ne oluyor. Memleketin bütün copları kesmez bizi der gibi…
Baktı olayın sonu kötüye gidiyor. Zaten kör olası kameralar buradayken gitmişti gideceği yere kadar. Zararın neresinden dönülse kardı. Başkomiser de rayından çıktı. Aklına düdüğü geldi. Asıldı düdüğüne olanca nefesiyle. Üfürükçüler böyle üfüremezlerdi. Fakat pek tesirli olmadığını görünce yanındaki polisten hemen ekip arabasından megafonu kapıp getirmesini istedi.
Megafon kaşla göz arasında elindeydi. Başkomiser hiç vakit kaybetmedi. Sırp Sındığı savaşını andıran cop resitalini bıçak gibi kesecek babacan bir sesle:
--- Çevik kuvvet rahat! Hazır ol! Geri dön!
Manga bir an donup kaldı. Şartlı refleksti bu. Beylik kelimeler düşünmelerine fırsat tanımadan ellerini kollarını kilitlemişti. Başkomiser bu fırsatı kaçırmamak için görevi sonlandırdı:
--- Çevik kuvvet! Görev sona ermiştir. Yerlerinize marş marş!
Oh be, dedi başkomiser derinden gelen nefesinin arasında. Sonunda durdurabildim. Pavlov büyük adammış…
Ambulanslar yaralıları toplarken, başkomiser, rahatlığın rehavetiyle kendi kendine fısıltı halinde emrini tekrar ediyordu:
--- Çekin lan şu copu yerine!




Serdar Adem



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6171
2 Firari Fırtına 4239
3 Mustafa Ermişcan 3440
4 Hasan Tabak 3315
5 Nermin Gömleksizoğlu 3014
6 Uğur Kesim 2913
7 Sibel Kaya 2741
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2474
9 Enes Evci 2440
10 E.J.D.E.R *tY 2218

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:245 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com