Hikayeler

Kırgızca Türkçe Hikayeler Angemeler 9 Bişkek 2014
Okunma: 85
Serdar Adem - Mesaj Gönder


Seferberlik

Zavallı Mahmut Emmi, seferberlik lafını duyunca kapmış çift kırmasını, üzerinde Kore’den kalma askeri elbise kalıntıları kasaba meydanını baruta boğdu. Zor aldılar elinden tüfeği…
--- Biz bu memleket için, diye başlıyor; hafıza kalıntılarıyla dere tepe düz gidiyordu. Arada bir tekmil çakıp kasaba meydanını heyecana boğuyordu:
--- Birinci komando taburu… Çavuş Mahmut Gürkan emret başkanım.
Karşısında tekmil veren saçları ağarmış, beli iki büklüm Mahmut Emmi’yi gören başkan bir an bocaladı. Duygulanmıştı bu manzara karşısında.
Sen gönlünü ferah tut Mahmut Emmi, bu memleket kolay kolay gitmez elden. Hem bu başka seferberlik. Kasabamıza devlet gelecek inşallah! Şeytanın bacağını kırmak içindir her şey…
Mahmut Emmi için devlet demek paşa demekti:
--- Çavuş Mahmut Gürkan, emredin paşam!
Zar zor ikna olan Mahmut Emmi otuz aylık askerliğinin ana hatlarını sayıklaya sayıklaya evinin yolunu tuttuğunda rahat bir nefes alabildi başkan.
Kendini biraz toparladıktan sonra ellerini birbirine çarparak yardımcılarına kesin talimatını verdi:
Haydi bakalım herkes görev başına! En ufak bir hata istemiyorum. Bu, kasabamız için yıllardan beri gelen ilk ve belki son fırsat. Kimse elinden gelenin çok ötesini kasabamız için esirgemeyecek.
Olayı belediye meclis üyesi Hulusi Bey’den öğrenen Naciye Hanım hiç gecikmeden kendinden beklenen senaryoyu yazıverdi. Bundan sonrası tüm kasabaya yaymaktaydı.
Kasabanın tek lisesinin beden eğitimi öğretmeni Kemal hemen organize olmuş; kasabanın gençlerine halk oyunları eğitimi vermeye başlamıştı. Belediyenin düğün salonu kısa süreliğine bu işe ayrılmış; ayrıca çalışan ve eğitenlerin gönlü belediye kaynakları kullanılarak hoş tutulmaya başlanmıştı.
Her ne pahasına olursa olsun beyefendi ziyaretinden mutlu ayrılmalıydı. Bunu ancak kendilerini ne kadar sevdiklerini ispat ederek becerebilirlerdi. Her şey kasaba içindi. Mademki Allah bu fırsatı kendilerine sunmuştu. Mademki beyefendi tüm memleketin sevdiği nadir büyük insanlardandı. O halde bir şekilde beyefendinin gönlünü kazanacaklardı.
Başkan kendini çok şanslı görüyordu. En azından sayın bakanın nasıl sevindiğini, nelerden mutlu olduğunu ve nelerden hoşlandığını biliyordu. Onun için sayın bakanın gönlüne girmek hiç de zor olmayacaktı.
Kasaba tam bir panayır havasına bürünmüştü. Her evden müzik ve dans sesleri yükseliyordu. Bu havaya müftü de kendini kısa zamanda kaptırmış; başkanın önerisiyle namazların evde kılınabileceğine dair fetva yayınlamıştı. Hatta bununla yetinmemiş namazları neredeyse birer saat kıldıran merkez cami imamı Nafiz Efendi’yi kafa iznine ayırmıştı. Böylece oyun ve dans dersleri namaz vakitleri yüzünden kesilmiyor; sabahtan akşama kadar kesintisiz devam ediyordu.
Kasabanın tek sinemasının sahibi Cuma nereden bulduysa bir ayıcının hayatını anlatan çingene filmi getirmiş. Günde beş seans beleşe seyrettiriyordu millete. Filmin bitiminde halkın önüne geçip tatbikat yaptırıyordu.
--- Haydi bakalım sevgini ispat et bakayım koca oğlan. Böyle demesiyle gençlerden biri kendini yerlere atıyor. Ardından başlıyor bitli eşek gibi toprağın üzerinde debelenmeye. Tozu dumanı en çok kaldıran etrafta toplananlar tarafından alkışla takdir ediliyordu.
Millet kendini bu yarışa öylesine kaptırmıştı ki arasıra kavgaya bile tutuşuyorlardı.
--- Ulan seninki sevmekse benimki âşık olmak ayı.
--- Ayı senin babandır. Sen ne anlarsın sevmekten!
Kadınların heyecanı bir başkaydı. Bir yandan kasabalarının bahtının açılması için çalışıyorlar. Diğer taraftan kasabanın bekâr kızları, evde kalmışları kendilerini devlete beğendirmenin kırk türlü yolunu bulmaya çalışıyorlardı. Gerçi Naciye Hanım tüm bu hazırlıkları başkanın kızına yoruyordu ya Allah’tan dedikoducu yanını bilenler pek dikkate almıyorlardı.
Seferberlik iyice çığırından çıkmıştı. Bir yanda çingene ayıları gibi yerlerde kıvrananlar, diğer yanda evde kalmışların striptize varan dansları. Eğitim de kesintiye uğramıştı. Başkan herkesi seferber edince lise müdürü Kenan ile İlköğretim müdürü Rıfat da namazları eve havale eden imamlar gibi bu topyekûn organizasyonun karşısında fazla duramamışlardı.
Büyük buluşmaya belki birkaç gün kala başkan tüm kasabalının belediye binasının önündeki meydanda toplanmalarını istedi. Son bir defa daha konuşma yapmak istiyordu vatandaşlarına.
Başkan konuşmaya başlamıştı başlamasına ama dinleyen neredeyse yok gibiydi. Kimi amuda kalkıyor, kimi parende atıyor, bir başkası kendisini dansın havasına kaptırarak başörtüsünden başlayıp soyunmaya başlıyordu. Alkolün de etkisiyle nara atanlara hatta çifte atıp anıranlara bile rastlamak mümkündü.
--- Sevgili Küçükbelen halkı!
Başkan yardımcısı Recai hemen araya giriyor. Eliyle başkanın sol gerisinden halkı galeyana getirmeye çalışıyordu. Bir yandan halkın ilgisini çekmeye çalışırken diğer yandan başkana yalakalıkta kusur etmemeye çalışıyordu.
--- Alkış!
--- Ya ya ya şa şa şa başkan, başkan çok yaşa!
--- Bu, kasabamızın belki ilk ve son şansı… Rabbimize bize bu şansı lütfettiği için ne kadar şükretsek azdır.
--- Amin! Amin!
--- Başkan başkan çok yaşa.
--- Anadolu’nun ücra bir köşesine atılmış, unutulmanın, ihmalin etkisiyle kendi yağında kavrulmaya terk edilmiş kasabamızın…
Başkanın gırtlağı bozuk asansör gibi bir iki inip çıktı. Ulan ne vardı uzun cümle kuracak diye kendi kendine kızdı. Şimdi nasıl bağlayacaktı sonunu? Başkan olmasına başkandı ama bunu mektep medrese okuduğu için elde etmemişti ki…
--- Terk edilmiş kasabamızın…
--- Ulan kavatlar diye şöyle iyi bir sıvadı milleti içinden. Başka zaman olsa cümleyi kelimeyi geçtim; her harfte alkışlar; boğazıma tıkardınız diyeceklerimi. Dilinizi mi yuttunuz şimdi?
Başkanı Recai’den daha iyi tanıyan bir kişi daha olamazdı şu dünyada. Acısıyla tatlısıyla onlarca yılı birlikte geçmişti. Siyasetten önceki hayatlarında da birlikte olan bu iki kafadarın yedikleri içtikleri ayrı girmezdi.
Başkanın gırtlağının titreşimlerinden cümleyi tamamlamakta zorlandığını anladı. Zevahiri kurtarmak adına vatandaşı galeyana getirdi:
--- En büyük başkan bizim başkan! En büyük başkan…
Kalabalıktan kalıbı pörsümüş iki ihtiyarın asabi serzenişlerini işiten bile olmadı:
--- Başımıza taş yağacak taş! En büyük de ne demek? Tövbe estağfurullah!..
Büyük buluşma yaklaşırken kasaba iyice çığırından çıktı. Sambadan kolbastıya, kasap havasından zeybeğe, oryantalden sirtakiye dans adına aklınıza gelen ne varsa denenmekteydi.
Yediden yetmişe herkes ama herkes oynuyor; canlarını hiçe sayarak taklalar atıyor; aklını yitirmişlere has bir saflıkla yerlerde yuvarlanıyordu. Manzara gerçekten görülmeye değerdi.
Eee ne de olsa gelecek olan devletti. Devleti mutlu edemezlerse, bir o kadar daha unutulmaya mahkûm olacaklardı. Bunu göze alamazlardı. Allah’tan büyük bir avantajları vardı. Sayın devletin neden hoşlandığını televizyondan öğrenmişlerdi.
Bu arada dans mans derken tadını kaçıran rutubet Aysun yuvarlanayım derken beş aylık bebeğini düşürdü. Kaç gündür hastanede yatıyor. Dediklerine göre yastık altında sakladığı kefen parasını kocası tellak Recep’e vermiş ve vasiyette bulunmuş:
--- Ölümü öp benim yerime de takla at, bol kepçe kıvır gözünün yağını yiyeyim, demiş. Ha devlete benim adıma yuvarlandığını söylemeyi sakın unutma ha! Unutursan var ya, ellerim iki dünyada yakanda olur bilesin!
Bazı uyanık kasabalılar başkaları adına takla atmaya başladılar. Bu ilginç buluş sayesinde kasabanın ekonomisi canlanır gibi oldu.
--- Kayseri’de ikamet etmekte olan hemşerimiz Deli Hasan’dan olma, sümüklü Huriye’den doğma Kel Rüştü için… Allah Allah!
Günahı boynuna bu sektörde en çok para kaldıran kahveci Süleyman oldu. Süleyman tüm sınırları aşarak Almanya’dan bile ihale kaptı. Ne kadar akraba taallukat varsa hepsi adına ayrı ayrı devlete taklalar attı.
Sonunda o müthiş gün geldi çattı. O şanlı o mübarek gün, işte bugündü. Kasabada tam bir bayram havası esiyordu. Büyük caddenin giriş ve çıkışı görkemli taklarla süslenmiş; bütün evlerin pencerelerine kapılarına rengârenk bezemeler yapılmıştı.
Köyün ihtiyarları bu günde kerametler yakalamaya çalışıyorlardı. Bakan hazretleri kasabaya doğu tarafından teşrif edecekti. Doğu kapısının bir diğer adı Ankara yoluydu. Kendilerinde birtakım yetenekler vehmedenler bu şenlik havasını mistik tahminlerle süslemeye çalışıyorlardı.
--- Şu ağaçları görüyon mu lan hacı! Allahu âlem sanki yola baş vermişler; bakana saygıda kusur etmemek için bizimle yarış ederler.. Nasıl da boyunlarını eğmişler! Demek gelen boş adam değil.
--- Sen ne gonuştuğunu bilmez misin hacı? Hiç boş adam olur mu koskoca devletin bakanı? Beş parmağında beş hüner desek az bile kalır.
Ankara caddesinin Kireçlik mevkiine besili bir inek yıkılmış, üç ayağından bağlanmış, kasabanın büyük konuğunu derin soluklarla beklemekteydi. Gözleri yeşil bir yaşmakla örtülü kurbanın başındaki iki kasap, bıçaklarını ağır ağır masata sürterek keskinletmeye çalışıyorlardı. Kurbanın göremediği bıçakların masatla temasından çıkan vahşi sesi işittikçe solukları körük gibi sert hamlelerle çıkıyor; toprakta küçük toz bulutlarına sebep oluyordu.
--- Hay mübarek, diye ünledi kasaplardan biri. Belli ki şu mübarek havadan hayvan başıyla nasıl da mutlu…
--- He ya mübarek nasıl da seviniyor? Baksana kazanacağı sevabı sanki hissediyor.
Çevrede yarım daire şeklinde dizilen davul zurna ekibi başta olmak üzere başkan ve meclis üyeleri bir müddet anlayamadıkları halde boş bakışlarla bu sevinci görmeye çalıştılar. Bulamadıklarını belli etmemek için sırayla salâvat getirdiler. Başkan hazır yakaladığı manevi havadan her zamanki gibi yararlanmak istedi:
--- Arkadaşlar bu kasabamızın ve pek tabi bizim için hayat memat meselesidir. Kimseden en ufak bir hata istemiyorum.
Sonunda yarım saatlik bir gecikmeyle kırmızı plakalı Mercedes ufukta görünmüştü. Önünde arkasındaki beyaz renkli güvenlik araçlarının çıkardığı toz duman siren seslerine ayrı bir ulvi mana kazandırıyordu.
Saz ekibinin arkasında paralel halkalar halinde dizilen mahalle muhtarları, devlet memurları ve esnaf olmak üzere halk dalgalanmaya başladı. Alkış sesleri sloganlara karışıyor; toza bulanmış siren sesleriyle yarışıyordu. Siren sesleri yaklaştıkça ortama hâkim oluyor; alkışların daha da şiddetlenmesiyle sonuçlanıyordu.
Makam otosu kalabalığın kestiği Ankara caddesinin girişinde iki koruma aracının arkasında durdu. Sirenler ardından sırayla kesildiler. Koruma polisi araçtan ilk atlayan oldu. Ardından bakan beyin oturduğu tarafın kapısını açtı. Diğer eliyle hazır ol vaziyetinde selama durmuştu.
Bakan bey ağır adımlarla kalabalığın ön cephesine doğru hareketlendi. Aynı zamanda başkanın bir el işaretiyle kalabalık dalgalanmaya başladı. Sloganların bini biri paraya gidiyor; ortalık mahşer yerini andırıyordu.
--- Küçükbelen seninle gurur duyuyor!
Bando ağırdan bir cenk havasını fon müziği olarak çalmaya başladı.
--- Küçükbelen seninle…
Bakan önce belediye başkanı Kemal ve meclis üyeleriyle merhabalaştı. Ardından muhtarlara yöneldi. Fakat gerek meclis üyeleri, gerekse muhtarlar serbest vuruş barajı gibi sıkı sıkıya öyle bir kenetlenmişlerdi ki bakan bey daha öteye geçemeyeceğini anladı. Zaten ötesini gerek görmedi.
--- Merhaba arkadaşlar!
--- Merhaba sayın bakanım.
--- Nasılsınız bakayım?
--- Sağ olun sayın bakanım.
--- Sağlığına duacıyız?
--- Küçükbelen yoluna kurban olsun!
--- Allah sizi başımızdan eksik etmesin!
--- Amiiin! Amiiin!
--- Haydi be dedi içinden ama renk vermedi. Onun için seçimde döküldünüz gidinin ayıları sizi. Ama ben sizi nasıl ayı gibi oynatacağımı iyi bilirim. Durun bakalım siz, şenlik daha başlamadı.
Bakanın en büyük özelliğiydi. Gittiği ve ziyaret ettiği yerlerde eğer seçimlerde az oy almışlarsa bunun acısını özellikle yalakalardan çıkarmayı pek severdi. Adeta en büyük eğlencesi olmuştu son zamanlarda.
Yapısı itibariyle sevincini de üzüntüsünü de içine atanlardan değildi. İçinden geçenlerin öyle ya da böyle eşle dostla paylaşılmasından yanaydı. Bu özelliğini bazen abarttığında ceza olarak kullanırdı.
--- Madem beni o kadar seviyorsunuz.
--- Elbette, sayın bakanım!
--- Madem saygıda kusur etmeyeceksiniz.
--- Estağfurullah sayın bakanım, ne kelime…
--- Haydi bakalım gösterin sevginizi de inanayım.
Derin bir sessizlik ölü toprağı gibi serpilmişti üzerlerine. Zurnacı, elindekinin ne olduğunu anlamaya çalışıyor. Kasap bıçağı ne yapacağını çıkarmaya çalışıyordu.
Beklemenin kasabanın zararına olacağına hükmeden başkan bir şeyler yapmak gerektiğini ve bu görevin kendisine ait olduğunu biliyordu. Yürek sıkan bir sesle:
--- Emredin sayın bakanım. Öl deyin, ölelim yolunuzda…
--- Yok canım o kadar da değil. Biz demokratik devlet adamlarıyız.
Başkanın içinde sakladığı nefesten kurtulduğunu, hızla inen omuzlarından anlayan bakan, arayı soğutmadan devam etti:
--- Sevginizi belli edin bakalım. Takla atın, hoplayın, zıplayın bakayım. Hamamda kadınlar nasıl bayılır, gösterin bana. Bakalım ne kadar seviyormuşsunuz görelim.
Derin sessizlik yine kalın bir yorgan gibi orta yere çökmüştü. Bakanın huyunu biliyorlardı bilmesine de, ayı gibi oynamaktan biraz utanıyorlardı. Biri kendini ortaya atsa, kendini feda edebilse diğerleri gözlerini yumup oynamaya başlayacaklardı.
Ama kim olacaktı bu fedai? Bütün mesele buydu.
İhalenin üzerine yıkılacağı korkusuyla kimse bir diğerinin yüzüne bakamıyordu. Ama bu işin yine başkanın işi olduğunda hemfikirdiler. Başkan da sanki kasabalının gönlünden geçenleri okumuş gibiydi. Bu kutlu yolu kendisinin açması gerektiğini hissediyordu.
--- Ne yapalım dedi, içinden. Başa gelen çekilir. Başkan olmak kolay değil. Bugünlerde kasabalıyı kurtarmayacaktı da ne zaman kurtaracaktı. Bu fırsat bir daha ele geçer mi geçmez mi, bilinmez. Daha fazla beklemenin yarardan çok zarar getireceğine kanaat getirdi. Acı ilaç içen çocuklar gibi gözünü yumup attı kendini meydana. Başladı oynamaya.
--- Allah Allah!
Ardından aynı mantıkla muhtarlar attılar kendilerini ortaya. Zurnacı, elindeki aletin ne işe yaradığını keşfetmiş olmanın mutluluğuyla başladı üflemeye. Kasap çaldı bıçağını kurbanın boynuna.
--- Bismillah!
Bakanın keyfi yerine gelmişti. Ağzı kulaklarına varıyordu. Karşılama törenini beğenmişti. Başkandan vatandaşa kasabalının canla başla oynamasına bakarak ne kadar sevildiğini tartmaya çalışıyordu. Kendince en iyi kıvıranı taltif etmek için kıpırdamadan oynayanları seyretmeye daldı.



Serdar Adem



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6151
2 Firari Fırtına 4218
3 Mustafa Ermişcan 3404
4 Hasan Tabak 3292
5 Nermin Gömleksizoğlu 3000
6 Uğur Kesim 2901
7 Sibel Kaya 2726
8 Enes Evci 2423
9 Ömer Faruk Hüsmüllü 2359
10 E.J.D.E.R *tY 2213

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:304 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com