Hikayeler

Kırgızca Türkçe Hikayeler Angemeler 11 Bişkek 2014 son
Okunma: 84
Serdar Adem - Mesaj Gönder


Beyefendi

--- Seyit Efendi iki çay kap gel!
--- Seyit Efendi bir paket sigara alıver!
--- Seyit Efendi masayı temizle!
Hay efendiler götürsün seni emi. Başka bir laf bilmez misin sen?
Bizim patron böyle işte. Sözleriyle adamı izmarit gibi ezmekten müthiş zevk alır. Hiç düşünmez karşısındaki alınır mı alınmaz mı? Sonuçta o da bir insan…
--- Seyit Efendi telefon faturasını yatır!
--- Seyit Efendi malzeme taşı!
--- Seyit Efendi ağaçları sula!
Alışmış kudurmuştan beter derler. Adamın ağzı alışmış ‘ Seyit Efendi ‘ demeye. Demeden mümkünü yok duramaz. Alışkanlığın tesiriyle bazen sebepsiz yere, sadece konuşmuş olmak için:
--- Seyit Efendi!
--- Buyur müdürüm.
Hele var ya, bayan memurenin yanında yakalanırsam; yandığımın resmidir. Peşin bir ‘ Seyit Efendi ‘ beni bekliyor demektir. Gerisini söylemeye ne gerek? Seyit Efendi neyime yetmiyor? Bozdur bozdur harca…
--- Seyit Efendi.
--- Efendim müdürüm.
--- Şeyi diyorum bir an evvel şey etsen.
Şey etmesi kolay da neyi şey edeceğimi bir bilsem… Zamanla ben de alıştım, bozuntuya vermemeye başladım.
--- Olur müdürüm en kısa zamanda.
--- Ama sakın unutma ha!
Neyi unutmayacağım bilen varsa beri gelsin. Yok ama herifin niyeti o değil ki; maksat amirlik olsun da nasıl olursa olsun.
--- Evvel Allah kaçmaz bizden müdürüm. Hiç merak etmeyesin.
Bizim çocuklar bile adam yerine koymadıklarını belli etmek için neredeyse baba efendi diyecekler. Baba erenler bir mana ifade ediyor da kardeşim nedense içinde efendi geçen bir kelime bende hiç hoş duygular uyandırmıyor. Sanki sizde uyandırıyor mu?
Çocuğunuz sizden harçlık isterken:
--- Baba efendi bu haftanın arpası nerede? Diye seslense hoşunuza gider mi? İnsanın mezhebi ne kadar geniş olursa olsun bu kadarını kaldırabileceğini hiç sanmıyorum. Ne bileyim en azından ben kaldıramıyorum.
Hanımın seslenişi biraz değişik ama onun da içeriğinde bir halt yok kardeşim.
--- İki kilo kuru soğan demiştim herif, almayı unuttun mu yoksa?
Karının soruları bile negatif. Almayı unuttun mu? Sanki aldın mı dese incileri dökülecek…
Ben de ona inat olsun diye:
--- Aldım lan avrat, korkma unutmadım. Yanında iki baş sarımsak da aldım. İkisini yer yatarız ki; gecenin günahını soğana sarımsağa atalım.
Cumhuriyetin ilk yıllarında bir ara efendi mefendi gibi insanı aşağılayan kelimelerin yasaklandığını duymuştum bizim oğlandan. Tarih dersini ezber ederken söylemişti sanırım. O dönemde yaşamak isterdim. O zaman kimse bana ananı avradını der gibi Seyit Efendi diyemezdi.
Ameleyiz işte her ay az ya da çok sağa sola borç takmadan olmuyor. Bakkala, manava, kasaba, kömürcüye, ev sahibine… Abov! Valla sayınca fark ettim uçan kuşa borç taktığımı.
Değirmen taşı gibi öğütüyoruz aldığımız üç kuruşu. Dile kolay Köroğlu ayvaz, üç de sıpa kardeşim. Sadece ekmek yesek gene yetmez.
Bakkal selamımı alırken sanki selam almıyor da ağız dolusu küfrediyor. Ön dişlerinin arasında ezerek bir efendi deyişi var, mutlaka görmelisiniz.
--- Selam aleyküm Necmi Abi.
--- Aleyküm selam Seyit E-fen-di…
Dürzü sanki müşteriye değil de Laleli yumuşağına sesleniyor.
Gavurun herifi kasap Abdullah selam alırken öyle bir süzüşü var ki içiniz titrer. Duysanız borcunu kabamızdan, budumuzdan helalleşmek istediğini sanırsınız.
--- Nasılsın Abdullah gardaş? Hayırlı işler!
--- Sağ olasın Seyitim. Maşallah sıhhattesin…
Dil altından veresiye etler yaramış, demeye getiriyor.
Ev sahibini anlatmama gerek var mı bilmiyorum. Allah kimseyi başkasının eline ve evine muhtaç etmesin. Çok zor, çok… Sormayın. Çekilir dert değil.
Muntazam ödeme yapmaya azami gayret ettiğim belki tek kişidir ev sahibim. Buna rağmen rahat bırakmaz. Nedeni basit. İstediği zammı yapamayışım. Kerim Amca’ya kalsa altı ayda bir yüzde elli zam ister. Memurun, işçinin iyi kötü yılda bir iki zam yapılır aylıklarına. Ama biz öyle değiliz. Günde bulur, günde yeriz. Zam istemeyi geçtim; rüyamızda bile göremeyiz.
Kerim Amca da eline geçen her fırsatı değerlendirir.
--- Seyit Efendiii evladım hu, Seyit Efendi.
Üst katın balkonundan yarım beden sarkarak; lafı ağzında sakız gibi uzatarak mahalleye duyura duyura çağırması yok mu¬? Sanki polis çağırıyor hergele ya da ambulans. Acelen ne tabakhaneye sevkıyatın mı var?
--- Seyit Efendiii!
--- Gene ne var hacıağa, gene ne var?
--- Bizim kirayı diyorum evladım iki ay oldu vermedin.
Sanki benim özel zevklerim arasında bakkala manava borç takmak, efendime söyleyeyim oduncuyu kömürcüyü tokatlamak ya da ev sahibinin kirasını ezmek var. Yok, işte ulan yok. Cep delik, cepken delik. Meteliğe kurşun atıyoruz. Ev de hani ev olsa bari. Helâya gitmek için metroya binmek gerek. Sovyet tuvaleti gibi ne kapısı var ne taharet musluğu. İnsan burayı hayrına kiraya verse Allah’ın gücüne gider. Bizim Alamancı hacı harabe bozması eve bir de kira ister.
--- Tamam hacı anlaşıldı. İnşallah en kısa zamanda iki ayı birden temizleyeceğim.
Ama adamın bekleyecek vakti yok. Yaş, seksene merdiven dayamış. Ömür hazinesi tükenmiş. Uzatmaları oynamakta. Onun için beklemeye tahammülü yok. Ne bir ayağı, iki ayağı birden çukurda. Her an nalları dikebilir korkusuyla bir an evvel bizim üç kuruşluk kiraya kavuşmak istiyor. İnşallah ve maşallahın ne işe yaradığını herkesten iyi bilen Hacı işi sağlama almak ister her zaman:
--- Sana bir hafta daha mühlet Seyit Efendi! Yoksa…
Yoksanın sonu bir türlü gelmez. Ben çıksam, evini sit alanı ilan ederler korkusuyla da çıkaramıyor. İyice çileden çıkıyor. Benden beklediği cevabı alamayınca küplere biniyordu.
O gün artık tahammül sınırımın sonuna gelmiştim. Sabahtan akşama kadar yol inşaatında çalışmaktan anam ağlamış. Gözlerimin feri sönmüş, betim benzim sarıya çalmaya başlamıştı. Akşam ezanı okundu okunacak. Hocanın eli kulağında…
Dizlerimin dermanı çözülmüş, sallanarak bekliyorum durakta. Bu vakitte otobüsler de tıka basa dolu olur. Allah rızası için oturacak yer bulunmaz ya neyse. Yapacak bir şey yok. Neticede adaleti yoktu dünyanın. Açlıktan ağzım Las Vegas kanalizasyonu gibi kokmasa üzerime binecek millet. Bereket versin ki kimse kokudan yanıma yaklaşamıyor da açlıktan dermanı kalmayan ayaklarımın üzerinde zar zor eve varıyordum.
Aynı sahne yine tekrarlanıyordu. Yirmi dakikalık dikelmenin ardından otobüs göründü köşeden. Her zamanki gibi silme doluydu. Durak da boş sayılmazdı. Daha otobüs yanaşmadan kapısını açmasıyla hücum başladı.
Allah Allah Allah!
Sanırsınız hepsi birer Ulubatlı Hasan olmuş da İstanbul Kalesinin fethine müyesser olma gayretiyle kendilerinden geçmişler.
Allah Allah Allah!
Durulur mu hiç. Kaçırdık mı bir sonraki otobüs en az yarım saat sonra gelir. Hem belki o bundan daha dolu olabilir. Dalgalanan kalabalığın içinde ite kaka, elleye pandikleye dayandık kapıya. Kapı çerçevelerine bir tutunabilsem bindik sayılır. Ondan sonrası arkadan itelemeye kalıyor.
Öndeki rüküş bayanı biraz fazlaca itelemiş olmalıyım. Orta yaşlı, kısa boylu toparlak bir kadın başını sağ omzundan geri çevirip bir süre inceledikten sonra, bizi adama benzetmemiş olmalı ki başladı yaygaraya. Post modern tabloyu andıran yüzündeki makyajın etkisiyle olduğundan yaşlı gösteren acuze, böylece cazibesinden bir şey kaybetmediğini, hala erkekler için ulaşılmaya çalışılan bir kadın olduğunu gürültüye getirerek ispatlamaya çalışıyordu. İyi ama bunun için beni yerin dibine sokması gerekmiyordu.
--- Efendi! Efendi! Kendine gel efendi. Ben senin bildiğin kadınlardan değilim. Aç gözünü, iyi bak!
Yeter artık. Tepem öyle bir attı ki, anlatamam. Tamam, kılık kıyafetime bakan adama benzetmiyor. Ancak ben mi istedim böyle olmasını? Yokluğun, yoksulluğun gözü kör olsun.
Benim bildiğim kadınlardan olsan kaç yazar. Görünen köy kılavuz istemez. Pörsümüş karı. Desen olmuyor.
Çaresiz boynumuz eğik, bir yolunu bulup attık işe yaramaz bedenimizi otobüse. Otobüs de bir dolu bir dolu ki iğne atsan yere düşmez. O derece yani. Kimin eli kimin cebinde bilinmeyen bir ortamda en azından üç durak böyle gitmek zorundasınız. Fakülte durağında gençlerden birkaçı dökülürse nefes alabilecek kadar rahatlarsınız.
Öyle de oldu. Fakülte durağında sekiz kişi indi. Gerçi bir kişi bindi ama çelimsiz biri olduğu için sayıya katmaya bile değmez. Otobüs yolculuğunda sadece inen binen kişilerin sayısına bakılmaz; yüz ölçümlerine de dikkat edilir. Yüz kiloluk bir yolcuyla elli kiloluk yolcunun kaplayacağı alan ile kullanacağı hava arasında dağlar kadar fark var.
Bulabildiğim en küçük boşlukları değerlendirerek kimini iterek, kimine sürtünerek ortaya kadar ilerleyebildim. İnmek için yerinden kalkan ilk yolcunun yerine dar attım kendimi. Fukara sümüğü gibi öyle bir yapışmıştım ki koltuğa, beni kerpetenle bile kaldıramazlardı artık. Zaten her durakta inenlerin sayısı binenlerden fazla olmaya başladığı için sıkışıklık yavaş yavaş çözülmeye başlamıştı.
İki durak yol almadan şoför biden sağa yanaşıp durmasın mı? Herkes ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. El frenini çekip sağdan arkasına dönmesiyle şaşkınlık doruk noktasına ulaştı. Herif kalın kaşlarını oynata kaynata gözleriyle beni işaret etmeye başladı.
--- Utanmıyor musun efendi, yanındaki bayana yer versene! Baksana kadıncağız sallanmaktan bir hal oldu.
Aklınca gözüne kestirdiği kadına kur yapacak. Kirli yakalı kareli gömleğime, boynuma kadar çekilmiş kadife donuma bakıp diş geçirebileceğini sanıp can alıcı noktamdan vurmaya başladı.
--- Ulan biz sizin yaşınızdayken…
--- Ne ulanı be, dedim. Ağzını topla. Benim yaşım yavşadığın kadından da senden de ileri. Çok meraklıysan kendi yerini ver. Biletimde gerekirse ayakta gidecek mi yazıyor?
Hepsi buymuş. Herif kolay lokma olmadığımı anlayınca kuyruğunu kısıp geçti yerine. Küfreder gibi vitesi atıp şaha kaldırdı otobüsü.
Dangalağın ağzının payını verdim vermesine ama bu sefer benim ağzımın tadı kaçtı. İlk durakta atıverdim kendimi dışarı. İlk defa görüyormuş gibi çevremde göz gezdirdim bir müddet. İki durak evvelinden inmişim. Neyse ziyanı yok dedim. Biraz yürürüz o kadar.
Bir sigara yakmak istedim. Paketin dibi gelmiş. Karşı tarafta varlığını ilk defa fark ettiğim bir markete yöneldim. Ekmeği filan da alırım diye düşündüm. Meğer ne görkemli bir yermiş. Kapıdan girer girmez beş mi altı mı dur bakayım. Ha evet tam altı kasa karşılıyor sizi. Genellikle bakkala manava borç takarak alışveriş yaptığımız için biz marabalar pek bilmeyiz marketi. Hatta biraz da korkarız meteliksiz içeri girmekten. Fevrim öylesine dönmüş ki her şeyi bir kenara atıp daldım içeri.
Sütçünün eşeği gibi pervasız sıyrılırken içeri, dünya güzeli bir kızın iç gıcıklayan sesiyle irkildim:
--- Poşetinizi verir misiniz beyefendi?
Otobüs kuyruğunda küfrederlerken yaptığım gibi duymazdan gelerek devam ettim.
--- Beyefendi poşetle giremezsiniz!
Ses bana doğru geliyordu. İrkildim. Olduğum yerde donakaldım. Sağıma soluma selam verir gibi yarım dönerek göz ucuyla baktım. Kimse yoktu civarımda. Aman Allahım utancımdan şimdi bayılabilirdim.
--- Beyefendi!
Şeksiz şüphesiz bana söylüyordu. O ne nurani bir sesti. O ne şehvetli bir sesti. Topuklarından saçlarının ucuna kadar irkilmiştim. Ardından bir utanç kızıllığı sardı benzimi. Omuzlarım olabilecek en alçak irtifada, kutupta kalmış gibi titremeye başlamıştı. Çenem omuzlarıma ayak uydurmakta gecikmedi doğrusu…
--- Be be benim, benim mi?
--- Evet, beyefendi bu şekilde giremezsiniz. Poşetinizi kapatmamız gerekmekte.
Ulan öküzlüğümüz bir kere daha çıktı ortaya.
Cennetten bir yolunu bulup dünyaya inmiş izlenimi uyandıran güzel kız, kıvrak birkaç hareketle bizim poşetin ağzını bantlayıverdi. Poşet dediğine bakmayın. Söylemesi ayıp öğle yemeğimizi götürdüğümüz birkaç sefer tası… Allah’tan içine bakmadı. Yoksa rezilliğim bir kat daha artardı.
--- Buyrun beyefendi!
Ben yine boş bulunmuş poşetin sahibini aramaya başlamıştım etrafımda.
--- Beyefendi buyurun poşetiniz.
O ne tatlı ses? O ne muhteşem nefes? Ayaküstü abdestimin bozulduğuna hükmetmeye başladım. Bana ömrü hayatımda bu kadar tatlı bir sesle ve bu kadar hoş bir üslupla hitap eden biri olmamıştı. Evet olmamıştı.
İçeri girdiğimde ne alacağımı bile hatırlamıyordum. Zaten hatırlayacak kadar paramın olduğu da söylenemez. Alelacele bir paket sigara, dört ekmek iki yüz elli gramlık bir paket margarin, altı tanede yumurta alabildim. Bu kadar bile paranın suyunun çekilmesine yetmişti.
--- İndirim kartınız var mı beyefendi?
Bende yine bir şaşkınlık ki sormayın. Önüme baktım bayan, arkamdaki bayan. İyi de bu beyefendi dedikleri kim ola?
--- İndirim kartınız diyorum efendim, var mı?
Ulan bu kız bana diyor olamaz. Yakaları tiftimiş, kareli mintanlı, altındaki sarı kadife pantolonu neredeyse tüm iç organlarını saklayacak şekilde boynuna kadar uzanmış ben mi beyefendiyim? Bana mı efendim dedi bu körpe kız? Yok canım olamaz. Mümkünü yok olamaz. Beyefendi kelimesi öyle uluorta kullanılamaz. Onun dahi bir asaleti olmalı…
Kasiyer sağa sola yukarı aşağı bilinçsiz baş hareketlerimden olmadığı kanısına varmış olmalı. Sigaradan başlayıp margarine kadar sepette ne varsa kasadan geçirdi.
--- On lira yetmiş beş kuruş…
On beş lira uzattım. Artık her şey otomatikleşmişti. Ne yaptığımı ve neden yaptığımı hatırlamıyordum. On beş lira vermiş olmalıyım. O günün yevmiyesi buydu çünkü. Ötesi dünden kalan iki liraydı sadece.
-- Yetmiş beş kuruşunuz var mı beyefendi?
Tamam artık kesin kanaat getirmiştim. Bu kız benimle alay ediyordu. Ameleyiz diye matrak geçmeye çalışıyordu. Ulan beyefendiliği kim kaybetmiş de biz bulalım.
--- Yok!
Aslında vardı. Ama iş inada binince yok demek geldi içimden.
--- Yok beş kuruş yok!
Ses tonumdan kasiyerin irkildiğini fark ettim. Kabalığımdan dolayı pişman olmuştum ama yapacak bir şey yoktu bu aşamadan sonra.
Kızcağız üstelemedi. Bizim bakkal gibi hödük birine benzemiyordu. Her şeye rağmen nezaketinden ödün vermiyordu. Helal olsun. Şimdi takdir ettim kızı. Zavallı kasadan dört lira yirmi beş kuruşu uzatırken tedirginliği titremesinden belli olan bir sesle:
--- Buyurun efendim paranızın üstü. Tekrar bekleriz efendim. İyi günler.
Ben hayatımda böyle ısrarlı nezaketle hiç karşılaşmamıştım. Marketten çıktıktan sonra uzun süre arkamı dönüp vitrini seyrettim. Bana evimden işimden, hatta her gün binmek zorunda olduğum otobüsten, dolmuştan daha sıcak davranmışlardı. Mahallemizin bakkalı, manavı, kasabı bile bunların yanında su katılmamış ayı sayılırdı. İlk defa o akşam içimde bir sevinç vardı eve giderken.
O günden sonra her akşam alışverişimi mutlaka marketten yapmaya başladım. Her seferinde başka bir kasadan çıkıyordum. Reyonlar arasında dolanırken çorba reyonunda makarnayı soruyordum. Delikanlı gayet nazik bir şekilde cevaplıyordu:
--- Şu tarafta beyefendi…
Hay ben beyefendi diyen dillerinizi yiyeyim. İlk defa daha çok param olması için gök kubbeyi yakıp kavuracak ölçüde dua etmeye başlamıştım. Mesaiye kalmaya bile başlamıştım. Nasıl olsa market Kör Necmi’nin dükkânı gibi altıda kapanmıyordu.
Kılık kıyafetime dikkat etmeye başlamam o çağa rastlar. Saçlarımı taramaya, günlük tıraşımı olmaya başlamıştım. İlk zamanlar bizim hatun kendisini aldatmaya başladığımı sandı. Ama mesaiyle birlikte günlük yirmi lira yevmiyeyle senden başka aklını peynir ekmekle yemiş kızı bir daha nasıl bulurum lan karı deyince hak vermeye başladı.
Her akşam başka bir kasadan geçiyorum ve her akşam birbirinden güzel kasiyerlerin iltifatlarıyla bütün günün yorgunluğunu atıyordum. Hem artık omuzlarımın ekseni de düzelmişti. Dimdik yürümeye başlamıştım.
--- Hoş geldiniz efendim.
--- Paranızın üstü beyefendi.
Hay ben sizin beyefendi diye şakıyan dillerinizi yiyeyim.
Hele çocuklarla panayıra gider gibi markete bir gidişimiz vardı ki sormayın gitsin.
--- Buyurun beyefendi arzunuz?
Çocuklar ilk önce şaşırdılar. Yanlarında olduğum halde etrafta beyefendiliğe layık birini aradılar. Bulamayınca gaipten sesler geldiğine ihtimal verdiler.
Hatta bir keresinde benim oğlan, kız kardeşine:
--- Şu tezgâhtar geri zekâlı galiba... Ortaya konuşup duruyor.
Biraz zaman alsa da çocuklar alıştılar beyefendi olduğuma. Hem bu arada var ya bizim avrat da hanımefendi olmuştu. Zaten o ilk şoku atlatmamış olsa bana hakaret etti diye polis çağırırdı. Bizim çocuklar da arada küçük bey ve küçük hanım efendi olmuşlardı.
Dileri bile düzelmişti çocukların.
‘ Baba şu şekerden de alalım mı? ‘
Çocuklar artık biz neden tatile gitmiyoruz diye kafamın etini yemekten vazgeçtiler.
--- Baba markete gidelim, diyorlar.
Sigortamız yok. Damımız akmakta. Cebimizde günü kurtaracak kadar para ya var, ya yok… Ne çıkar. Beyefendi hanımefendi olmuştuk ya…
Beyefendi, beyefendi… Az şey mi bu?



Serdar Adem



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6151
2 Firari Fırtına 4218
3 Mustafa Ermişcan 3404
4 Hasan Tabak 3292
5 Nermin Gömleksizoğlu 3000
6 Uğur Kesim 2901
7 Sibel Kaya 2726
8 Enes Evci 2423
9 Ömer Faruk Hüsmüllü 2359
10 E.J.D.E.R *tY 2213

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:304 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com