Romanlar

MAZİDEKİ GELECEK
Okunma: 29
Ömer Kaya - Mesaj Gönder


DENİZLER
 
O gün hava esmekte ve Akdeniz sahillerini boylu boyunca
dövmekte idi. Güneşin tepede görüldüğü vakitlerdi. Güneşin ışıkları doğrudan
izmir limanındaki bağlanmış ve demirle çıpalanmış mütevazi gemilere çarpıyordu.
Motoru olan gemilerden bir tanesi denize açılmak için hazırlanmıştı. Esmer
tenli, uzun bir genç. Limana bağlı olan ipi çözdü. Ve bu küçük motorlu gemi,
uçsuz bucaksız denizlere açıldı. Gemide beş insan gözlere çarpıyordu. Uzun
boylu, esmer tenli ve şekil almış vücudu olan Eyüptü. Afganistan göçmeni savaş
karşıtı bir insandı. Ve oldukçada gençti. Hemen onun yanındaki kişi ise çok
daha kısa idi. Gözleri baygın bakışlı, Kolları ve vucüdü biçimsiz bir insandı.
Akif, zamanının çoğunu kitap okuyarak ve şiir yazarak geçirirdi, İnsanlarla
fazla etkileşime girmez ve kısmen içine kapanık asosyel bir insandı. Bu gemiye
bilerek ve isterek gelmemişti. Yüzme bilmediğinden korkuyordu. Ancak yeni
deneyimler yaşama isteği onu motive ediyordu, ne de olsa pek sosyal bir hayatı
yoktu.. Diğerleri ise  Alparslan ve Ertuğruldu, bu iki kardeş, güçlü
heybetli ve uzun boylulardı. Bakışları keskin ve sertti, Vücutları kaslarla
örülmüş sımsıkı gözüküyordu. Spor yaptıkları her hallerinden belli oluyordu.
Ailelerinin milliyetçi oluşu isimlerini bile etkilemişti. ikiside, tarihten
önemli şahsiyetlerin isimleriydi. Ertuğrul biraz asabi,  Alparslan ise
aksine sakin bir insandı. Ama hep  anlaşamayıp kavga halindeydiler. Bu
sakin geminin huzurunu bozan hep o ikisi idi. Ön güvertede tek başına denizlere
bakan kişi ise değişik ruhlu bir insandı. Sakin bir görünümü vardı, Bembeyaz
teni, hafif sarkan göbeği ile özdeşleşmişti. Gözleri mavi ve bakışları
sempatikti. Yahudi asıllı bir aileden gelen Davut üniversite yıllarında
müslümanlığı tercih etmişti. Bu yolculuğu düzenleyen Davuttu. Gemiyi ve herşeyi
o kiralamıştı. Ve arkadaşlarınıda o çağırmıştı. Geminin içinde ilk günlerde
haşin bir soğukluk vardı. Haziran ayı  olmasına karşın gemi ısınamamıştı
bu insanlara, sanki içlerinde bir kuşku vardı. Hava serin, esmekteydi. Rahatsız
edercesine suratlarına çarpıyordu. Denizin dalgaları korkutucuydu, daha önce
hiç denizlere açılmamış bu insanlar, neden böyle bir karara varmışlardıki? Tek
bir cevabı vardı: O da insanın içindeki gençlik ateşiydi. Çünkü insanlar
gençliklerinde genç oluyorlardı. Çünkü ruhları gençti bu insanların. Yolculuğun
ikinci sabahında Alparslan ve Ertuğrul canları sıkılmasın diye yanlarında
getirdikleri satrançı, masaya serip oynamaya koyulmuşlardı.Yenilgiye doymamış
olan Ertuğrula, akıl vermeye çalışan davut da onları izliyordu. Arada bir oyuna
karışıp, Ertuğrulun kulağına şunu şuraya al, bunu buraya çek diye fısıltıyordu.
Sonunda yine alparslan yenmişti. Durumu artık kabullenen Ertuğrul
sinirlenmişti. Oyunu bitirdi. saat onbire yaklaşmıştı. Yolculuklarının kısa
olacağını hesap eden davut onları gemiye çağırdığında ne pusula almıştı yanına
ne de harita. Davut un asıl amacı bu dört arkadaşıyla beraber küçük bir deneyim
yaşayıp ülkelerine geri dönmekti. Cebeli tarık boğazından döneceklerdi zaten
ona görede erzak almışlardı. Ne  yapacağını bilmeyen eyüp bu üçlünün
sohbetine dahil oldu. Ben küçükken diyordu Davut.
-Ailem bana filistin
topraklarının bizim olduğunu söylerdi, gözlerini kan bürümüştü resmen.
-ee peki sen ne diyordun
onlara.
-Ben daha çocuktum, bende
katılıyordum onlara. Çocuk aklı işte şimdilerde hakikati buldum.
Geçmişini hatırlayıp
sinirlenen davut şuandaki haline şükür ediyordu. Sohbetin derinleştiği
vakitlerdi. Arka güvertede eline kitabını almış ve uçsuz bucaksız mavi denizi
seyrediyordu Akif. içinde daha önce hiç yaşamadığı bir his vardı, hiçlik!.
Sanki bu mavi çöl onun düşmanıydı. Sessizlik içerisinde kendisini teselli
ediyordu ama nafile, korkusunu yenmesi epey zaman alacaktı belkide. Günler
geçtikçe zaman geçmiyordu, yolculuğun neredeyse birinci haftası tamamlanmıştı ve
akdenizin ortalarına gelmişlerdi. Sessizlik yerini çok geçmeden panikle bağıran
tiz bir sese bıraktı.
-koşun! koşun! arka güverteye
gelin. diye bağırıyordu durmadan Akif. Denizde gördüğü bu yaratığı ilk defa
görüyordu, diğerleri ise önemli bir şey varmı diye bakmak için hızlı bir
şekilde Akif in yanına geldiler. Ve gördükleri şey denizciler için sıradan ama
ilk defa denize açılmış bu beşli için inanılmazdı. Bu şey, yarım mil kuzeyde
büyük, haşmetli ve bir o kadarda korkutucu mavimsi bir ispermeçet balinasıydı.
Gemidekiler uzun uzun hayranlık la bu devasa yaratığa bakıyorlardı, aynı
zamanda da korkuyorlardı. Çünkü ona baktıklarında ne kadar aciz ve küçük
olduklarını hissediyorlardı. balina istese bir kuyruk darbesiyle gemiyi
batırabilir ve bu insanları öldürebilirdi. Akdenizin ortasında bile bu
yaratıkla karşılaştıysalar ileride cebeli tarık boğazından geçtikten sonra,
okyanusta kim bilir neler bekliyordu onları. Ertuğrul tedirgin olup şaka ile
karışık konuştu.
-Acaba gerimi dönsek? diye
mırıldandı sessizce. Hepsi heyecanlı ve bir o kadarda korkmuş bir halde denizin
içine bakıyorlardı. Rahat ferah ve güvenilir evlerinde çıktıkları için hepsi
Davuta sitem ediyordu. 
-Ne diye bizi getirdin
buralara Davut! derken pişman olmuşlardı. Çünkü Davutun cevabı bir ders niteliğindeydi. 
- Ben sadece teklif ettim
dostlarım, isterseniz geri dönebiliriz. Dede olunca torunlarınıza
anlatabileceğiniz anılar şuan karşınızda duruyor. Hafif sırıtıp, çok bilmiş bir
tavırla, yoldaşlarına cevap veriyordu Davut. Çünkü onlarda bu maceranın tadını
almışlardı. Dönmeye niyetleri yoktu. Yeni deneyimler yaşamak istiyorlardı.
Balina gözlerden kaybolduğunda ve Gemi eski sessizliğine gömüldüğünde, bir plan
yapmaya karar verdiler. Çünkü aniden denize açılmaya karar vermişlerdi. Seyehat
ve yeni yerleri görme istekleri doruktaydı. Ve devam etmeye niyetlendiler.
Güneşin ilk ışıklarıyla beraber son kahvaltılarınıda yedikten sonra kararlarını
verdiler. Devam edeceklerdi, her ne olursa olsun devam edeceklerdi. Yapacakları
basitti, İspanyaya ait bilmedikleri bir adada biraz konaklamaya karar verdiler.
Ve o gün, rotayı adaya doğru çevirdiler. Ada uzaktan tropikal ağaçlarla
kaplanmış küçük bir sahili olan büyük bir ormanı andırıyordu. Ama içerden
bakıldığında öyle değildi. Adaya ayak bastıklarında ilk işleri kumda uzanmak
oldu. Ada nın sahili beş yüz metre uzunluğunda tamamen kumlarla kaplı küçük bir
mekandı. Ve beş yüzmetreden sonra ormana doğru uzanan yeşyeşil bambu ağaçları
ardı sıra gözlerine çarpıyordu. Ormana doğru yavaşça yürümeye başladılar. Ama Eyüp
ü sahilde bıraktılar, gemiye zarar gelmesin diye nöbet tutacaktı o. 
Ormana doğru ilerlerken ayrıldılar. Ertuğrul ve alparslan boş temiz su
varillerini doldurmak için ormana daldılar. Yapacakları basitti, Nehir yada
başka bir su kaynağı bulup varilleri doldurmaktı. Ama ne yazık ki öyle olmadı.
Ormanda ne bir nehir, ne de bir su şırıltısı sesi vardı. Aramaya devam
ettiler.  Akşama kadar vakitleri vardı. İspanyolca yı üniversitede biraz
çözen Akif yolu takip ederek ada yerlilerinden takas yoluyla biraz patates ve
ekmek almak için ada merkezine geldi. Merkezde bambu ağaçlarından yapılma beton
temelli küçük küçük kulubeler yapılmıştı. Ada yerilerine gülümsemeye çalıştı
Akif, ama onlar hiç oralı olmadılar. Belkide onu avrupaya girmeye çalışan fakir
bir mülteci sanmışlardı. Pek hoşnut değillerdi yabancılardan. Akif cesaretini
toplayıp çeşitli baharatların ve yiyeceklerin üzerine etiket yapıştırılmış
kulübenin önüne geldi. Derin bir nefes alıp içeri daldı. İçerisi tuhaf bir
şekilde serindi. Hertafata tahtadan yapılma raflar ve çuvallar dolusu patates
vardı. Hemen kapının karşısındaki tezgahta duran adam şaşırmış bir şekilde Akif
e bakıyordu. Akif,  tam selam vericekti ki ne diyeceğini unuttu ve sadece
ona bakan yabancıya elini kaldırıp parmaklarını sallamakla yetindi. Kafasını
hafifçe öne eğip onu içeri aldığı için minnettar olduğunu belirtti. Sonra
yabancı tezgahtarla anlaşmaya çalıştı. Parmağını patateslere ve ekmeklere
yöneltip ne istediğini anlatmaya çalışıyordu. Ve tezgahtar onu anladı. Para
işareti yaparak kaç para olduklarını yazılı bir etiketle gösterdi. Akif
fiyatına bakmaksınız cebindeki bütün parayı çıkartıp yabancı tezgahtara verdi.
yabancıda ona neredeyse yarım çuval patates ve beş bütün ekmek verdi. Akif
patatesleri ve ekmekleri sırtlayıp sahile doğru gitmek için kulübe den ayrıldı.
Müslüman bir mağribi ile karşılaşan Davut onunla katı bir sohbete dalmıştı.
Davut biraz Arapça anlıyordu üniversitede arap dil ve edebiyatını okumuştu.
Müslüman mağribi, esmer tenli, kirli sakallı ve cana yakın bir insandı. Davutla
ormanda karşılaşmıştı ve onu evine davet etmişti. Davut onun evinde rahattı
çünkü aynı din e mensubtular. Geç olmaya başlamıştı ve sahile gitmesi
gerekiyordu. Kalkacağını söyledi Davut. Müslüman mağribi onu zorlamayarak büyük
bir şişe su vermek istedi. Buralarda suyun zor bulunduğunu söyledi. Ve lazım
olacağını düşündü. Gideceği mesefa epey uzundu. temmuz ayının ortaları olması
hasebiyle hava bunaltıcı ve tiksindiriciydi. Saf yürekli Davut su yu
arkadaşlarının aldığını düşünerek kabul etmedi. .Bu seferde mağribi onu
zorlayarak eline de bir avuç hurma tıkıştırdı. Davut evden hızlıca çıktı ve
yollara düştü. kaderin cilvesi ki kimsede su yoktu şimdi... Ne Davut mağribinin
verdiği su yu almıştı. Ne de Ertuğrul ve Alparslan su bulabilmişlerdi.
Yiyecekleri vardı ama su ları yoktu ve birde pusulaya ihtiyaçları vardı. Eğer
yola devam edeceklerse, pusulaya ihtiyaçları olacaktı.Bu ada çok
bencildi.  Ada yerlileri kısmen ispanyalı yazlıkçılardan oluşuyordu. Ve bu
misafirleri sevmedikleri her hallerinden belli oluyordu. Suratlarındaki
ifadeler yada aralarındaki sessizce konuşmaları apaçık gösteriyordu bunu. Akif,
ada merkezinde farketmişti zaten herşeyi. Ve ona göre davranmıştı. Ertuğrul ve
Alparslan hava kararmadan sahile dönebildiler. Eyüp hala gemide sessizce nöbetteydi
ve ağzında sigarayla etrafı seyrediyordu. Keyfi yerinde gibiydi. Elleri boş
döndükleri için biraz kızgındı Ertuğrul ve kardeşi. Eyüp onlara son paketinden
iki sigara verdi ve sakin bir bakışla -Kıymetini bilin. Diyerek son paketi
olduğuna vurgu yaptı. Davut ve Akif hala dönmemişti, hava kararmak üzereydi. Ve
bu karanlıkta ormanda kalmak demek soğuktan ölmek ve kaybolmak demekti. Ve
ormanın içinden biri geliyordu, sırtında yarım çuval patates ve elinde bir
torba ekmek vardı. Uzaktan Akif in geldiğini gördüler ve mutlu oldular. Ama
onda da su yoktu. Akif onlara burada temiz su yun çok önemli olduğunu ve zor
bulunduğunu vurguladı. Ve hepsi susamış bir halde sahil kumlarında oturup
Davutu dört gözle beklemeye koyuldular çok susuzluktan dudakları çatlamıştı
neredeyse.  Aradan biraz zaman geçtikten sonra Davut ta uzaklardan
görünmeye başladı ama eline şişe yada bir varil yoktu. sinirlediler epeyce.
Çünkü kimsede su yoktu. Davut elinde bir avuç hurmayla arkadaşlarına doğru
yaklaştı. Ve onlara tebessüm edip elindeki hurmaları uzattı. Arkadaşları
Davuttan su beklerken bir avuç hurma görünce sinirlendiler. Ve ertuğrul
Hakaretler yağdırmaya başladı.
- Bu kadar saf olma davut
bizim su ya ihtiyacımız olduğunu akıl edemedinmi yani? Ve bize getire getire,
bir avuç hurmamı getirdin . Derken ortam iyice gerildi. Alparslan  doğru
olanı yaptı. Herkesin sakin olmasını söylüyor ve ekliyordu.
-Eğer
geceyi burada geçireceksek ateş yakalım, yoksa bu bencil adada susuzluktan
değil donmaktan öleceğiz.  biraz sessizliğin ardından karar birliğine
varıp hemen işe koyuldular. Temmuz ayında olmalarına rağmen burada hava
geceleri eksi beşi bile bulabiliyordu. Ertesi sabah bir uzlaşmaya vardılar.
İstedikleri şey en temel ihtiyaç olan su idi. Toplu bir şekilde su aramaya
gittiler. Ormanda kaybolmak umurlarında değildi ve heryeri didik didik
aradılar. Kulaklarını açıp su yun sesini dinlediler ama yok bu ada ağaçlarla
kaplı olmasına karşın ne bir nehir ne de bir temiz su kaynağı barındırıyordu.
Ada yerlilerininde evinde çeşme dahi yoktu onlarda ispanyadan varillerle
getiriyorlardı su yu. Alçakgönüllülüğünün sırası tutan Davut, müslüman
mağribinin bahsini bile açmadı. Çünkü mağribide su vardı ve ona vermeyi teklif
etmişti. O da bunu reddetmişti. Ve bunu arkadaşlarına söylerse onun aptal olduğunu
düşüneceklerdi. Bu yüzden mağribiden hiçbir şekilde bahsetmedi. Hava kararmadan
şehir merkezine gitmeye karar verdiler. Bu arada Davut Su bulmanın yolunuda
bulmuştu. Temiz su yu herhangi bir yerlinin kulübesinden izinsizce alacaklardı
kısacası çalacaklardı.  Davut un fikrine katılan arkadaşları hemen işe
koyuldular ve ada merkezine doğru yol aldılar.  Karşılarına merkezden uzak
bir kulübe çıktı ve hiç düşünmeden küçük kulübeyi gözetlemeye başladılar.
İçeride biri olmadığından emin olmak için Ertuğrul küçük bir sopa
fırlattı.  Sesi duyan yok gibiydi ve içeriye girdiler. İlk önce normal bir
şekilde süslemeli kapıyı tıklattılar. kimseden yine ses gelmedi ve kapıyı açan
olmadı. Sonra yandaki pencereden içeriyi gözetlediler. Girmenin tam zamanı
olduğunu düşünerek hepsi birbirlerine bakıp kafa salladılar. Ertuğrul ve
Alparslan yan taraftaki açık olan camdan içeriye girdiler. İçerisi pislik
içindeydi heryer dağınıktı. Ve burada kalan kişinin kadın olduğunu anladılar.
Çünkü girişteki küçük koltuğun üstünde, bir kadın bikinisi ve sütyeni vardı.
Hırsız durumuna düşmek istemeyen iki kardeş, külubenin arka tarafındaki bölmeyi
hemen farkettiler. Ve bölmedeki su varillerini görünce kendilerinden geçtiler.
Multu olmuşlardı. Ama çabuk olmalılardı ve iki varili hemen alıp camdan
aşşağıya bıraktılar. Sonra onlarda camdan çıktılar. Susuzluğun ne demek
olduğunu şimdi daha iyi anlıyorlardı. Hemen varillerin birini açıp su
mataralarına, su doldurmaya başladılar ve hemen içmeye koyuldular.
Ağızlarındaki kuraklık yavaş yavaş düzelmeye başladı. Ve  kendilerine
gelmeye başladılar. Biraz ağaçların arasında dinlendikten sonra iki varil temiz
suyu da sırtlanıp sahile doğru yola koyuldular. Onların gitmesinin hemen
ardından kulübenin sahibi kadın evine geldi. Ve evine birinin girdiğini hemen
anladı. Eşyalarını kontrol ettikten sonra arka bölmeye baktı. Ve iki varilin
eksik olduğunu farketti. Hiç düşünmeksizin Ada merkezine doğru yola çıktı. Ada
merkezi ona zaten yakındı hemen gelmişti. İlk yapacağı iş Ada nın asayiş
kulübesine girmek oldu. Ve iki varil temiz suyu nun çalındığını bildirdi. Bunu
yapanların yeni gelen yabancılar olduğunu anlayan ada amiri, hemen kulübesinden
çıktı. Ve kısa bir ıslık çalıp diğer ada polislerine işaret verdi. dört atlı
polis sahile doğru hızlı bir şekilde yola koyuldu. Ada polisleri iri
cüsseli,  geniş omuzluydular. sırtlarına daasılı Winchester uzun namlulu
pompalı tüfekleri vardı. Sinirliydiler çünkü yabancıları hiç sevmezlerdi. Ve
onlar hırsızlık yapmıştı. O sırada ormanda yavaşça ilerleyen (yavaşça ilerlemelerinin
sebebi iki varil su idi) yoldaşlar, arkalarına polis takılacağını hesaba
katmamışlardı. Çok geçmeden atların sesini uzaktan duymaya başladılar. Onlar
ormanın içindeydi ve atlı polisler yol tarafından sahile koşuyorlardı. Onların
polis olduğunu hemen anladılar. Paniğe kapılıp sessizce eğildiler. Göz
uçlarıyla atlıları gözlüyorlardı. Atlı polisler yabancıların temiz su yu sahile
götüreceklerini düşünmüşlerdi, evet bu doğruydu. Ancak yabancılar daha sahile
varamamışlardı. İçlerine kurt düştü bu beş dostun. Temiz su varillerine bakıp
ne yapacaklarını düşündüler.  Fazla düşünemeden Davut yine konuşmaya
başladı sessiz fısıltılarla.
- Arkadaşlar eğer bunlar
polis ise kesin bizi arıyorlardır. Söylemem o ki su yu çaldığımızı anladılar.
Bence bu varillerin birini toprağa gömelim ve diğerini sahile götürelim. Eğer
polisler sahilde gemimizin başında bizi bekliyorlarsa bir varilimizi alırlar.
Bu da bizim için daha evladır.  Eğer ikisinide götürürsek ikisininde gitme
ihtimali var. Sözlerini söylerken kesin konuşuyordu Davut. Bu işe de zaten
onları Davut sokmuştu ve yine onu dinlediler. Bir varili yolun kenarındaki
büyük bir maki nin altına gömdüler. ve üzerine koca bir taş koydular. Koyar
koymazda sahile doğru hızla ilerlediler.  Ormandan çıkıp sahilkumluklarına
geldiklerinde gemilerinin başında 4 atlı ada polisi gardiyan gibi etraflarına
bakıyordu. Ve hemen onları farkettiler. Atlarla gelip yaka paça tekmelediler bu
dostları. sorgu sual yapmadan kelepçeyi vurup ada merkezine götürdüler atlarla.
Ada merkezindeki asayiş kulübesine getirildiklerinde. Kulübenin
girişinde Servicios de seguridad de la isla de Wlan (Wlan adası asayiş
hizmetleri) yazıyordu. kulübenin önü ada yerlileriyle doluydu. Hepsi tiksinti
bakışlarıyla suçlulara bakıyordu. İki varil su için yaptıkları inanılmazdı. Suç
adanın yerlilerindemiydi. Yoksa bu beş arkadaştamıydı bilinmez. Ama bilinen
birşey vardı. Suçluların bu ada da cezalandırıldıkları! Ve şuanki suçluların bu
beş yoldaş olduğu apaçık ortadaydı... Kulübeden içeri sokulduklarında. Tedirgin
ve kızgın olan Alparslan ve diğerleri, yargılayıcı bir tavırla Davut a
bakıyorlardı. Çünkü su çalma fikir ondan çıkmıştı. Çünkü bu seyehati Davut
planlamıştı. Ve çünkü mağribinin verdiği su yu davut reddetmişti. ne kadar bunu
bilmeselerde. Hayatlarında akıllarına gelmeyen işleri susuzluktan yapmışlardı.
Aslında yaptıkları o kadarda kötü bir iş deildi, susuzluktan ölmek yerine su
çaldılar. Bunu anormal yapan şey bu adanın insanlarıydı. Vereceği cezaya karar
veren Ada amir i, aşşalayıcı bir tavırla çevirmene işaret verdi ve Türkçe bilen
çevirmen yüzlerine bile bakmadan cezayı onlara iletti.
-Bugünlük misafirimizssiniz.
Ancak yarın aldığınız temiz su yu da bırakıp ( bunu söylerken bir varili
kastediyordu) Adayı terk etmeniz için size güneş batana kadar vakit tanınacaktır.
Ve biraz bekledinten sonra hiddetlenerek devam etti.
- Anlaşıldımı sizi göçmen
soytarılar.
Başı öne eğik bir şekilde.
İspanyolca bir, iki kelime bilen Arif.
- Anlaşıldı.
Diye mırıldandı. Ve sırayla
diğerlerine bakarak dediğini tekrar etmesi için işaret verdi. Geceyi soğuk ve
ıssız ormanda geçirdiler. Ağaçların olmadığı toprağın kuru olduğu bir yerde
Eyüp onlardan ayrılıp yıldızları izliyordu. Gözleri neden diye soruyordu sanki
kainata. Aşşağılanmanın verdiği hırs ve mahçubiyet ile bir ağıt söylemeye
başladı Eyüp. Bu ağıtın anlamını daha önce bilen dostları yanına gelip
oturdular. Onlarda sessizce eşlik etmeye başladılar.
Yan gökyüzü ısın
Çocukları kavrulmuş kadınlar, yeniden hamarat, yeniden gebe.
Bunlar gübre, insan değil.
Gömlekler çelik zırh.
Öyle bir çalgı çaldılar ki...
Seslerin çağırıp, koyunlara bile
Koyduğu zehirli gaz rüyaları.
Analara şaşkın çocukların.
Üç beş yaştakilerin.
Yüzleri harp yarası,
Harp yanığı,
Ama öpülmekte okşanmakta yanakları.
Bu ağıt ı onlara Eyüp
öğretmişti.  Afganistan savaşında annesinden öğrenmişti o da. Ülkesinin
halini düşünürdü bazen ve hüzünlenirdi. Ve ülkesini işgal eden Amerikaya ve
özelliklede George Busha çok sinirlenirdi. Hayatını
mahvetmişti o savaş, ülkesinin kadınlarına tecavuz edilmişti. Çocuklar
bombaların altında can vermişti. Kendiside ölmesin diye annesi çocuk ken onu
Türkiyeye yollamıştı. Şimdi ise Afganistanın durumu dahada kötüydü.
Uyuşturucuların heryerde kol gezdiği ve kenevir yetiştiriciliğinin merkezi
olmuştu. Ülkesinde, yüzünü bile görmediği "Samira" adında bir kız
kardeşi vardı. Orada artık kız çocukları "baça poşi" adında zorunlu
yeni gelenekle büyütülüyorlardı. Bu gelenekte savaşta erkek nüfusunun azalması
sebebiyle ortaya çıkmıştı, kız çocukları erkek kıyafetleri giyiyor, erkek
işleri yapıyor ve tıpkı bir erkek çocuğuymuş gibi büyütülüyordu. Samira da
"Baca Poşi" olmuştu beklide. İmkanı olsa onu bulup Türkiyeye
getirirdi ama nerde olduğunu dahi bilmiyordu. Sadece küçük ken görmüştü
onu.  Ağıt bittikten sonra herkes sustu ve derin derin düşüncelere
daldılar. Ardından bir araya toplanıp, Ada amirinin verdiği iki parça bezle
donmamaya çalıştılar. Sabah olduğunda Güneş tam yüzlerine çarpıyordu. Onları
güneş uyandırmıştı. İlk uyanan Davuttu. Ve diğerlerinin uyuduğunu görünce,
onları Sessizce teker teker eliyle dürttü. Ve uyanmaya başladılar. Tamamen
uyandıktan sonra. Oturan arkadaşlarına tek tek el uzattı Davut. hiçbiri Davut
un elini geri çevirmedi. Dostlukları daha sıkı ve sağlam olmuştu şimdi. Çünkü
bazı olaylar ( Dün geceki ağıt gibi) duyusal olarak dostlukları ve
arkadaşlıkları sıkılaştırır ve akılda  unutulmayan bir anı olarak kalırdı.
Hepsini ayağa kaldıran Davut yola koyulmak için tembihledi arkadaşlarını.
-Yolumuz uzun dostlarım şimdi
yola çıkarsak hava kararmadan gemiye ulaşırız.
Ama bir sıkıntı vardı.
Yakıtları yoktu, bunu umursamadan yola koyuldular. Çünkü Bu adayı bir an önce
terk etmek istiyorlardı. Bu ada onlara çok iyi bir şeyi öğretmişti. Düşene
kimsenin acımadığını. Susuzluktan  ölseniz bile sırf yabancı olduğunuz
için kılını bile kıpırdatmazdı bu insanlar. Eğer diğer insanlara bir faydanız
yoksa yok olma mahkümiyetini  öğretmişti bu ada onlara. Ama bu
yabancıların unuttukları birşey vardı. Herşeyden önce sırf bir insan olduğu
için yardım etmelilierdi. Eğer bunu yapamıyorlarsa kendinelerine insan
dememelilerdi. Herşey karşılıklı olmuştu artık. Kimseye güven kalmamıştı. Çok
geç olmadan kısa makilerin ve bambu ağaçlarının olduğu patikaya geldiler. Uzun
bir maki nin altına toprağa gömdükleri temiz su varilini çıkardılar. Hemen varilin
kapağını açıp suyu yere dökmeden doya doya içtiler. Bu su onlara en az on beş
gün yeterdi. Birde yağmur yağarsa zaten ölmezlerdi. Susuzluktan artık dert
etmeye gerek yoktu. Varili de yanlarına alıp sahile geldiler. Gemilerini
görünce hepsinin yüzü gülmeye başladı. Ve birbirlerine sarıldılar. Bu yabancı
yerden gitmek için gemileri onların en büyük dostuydu çünkü.  Geminin
merdivenlerinden tırmandılar. İlk çıkan Davut hemen arka güverteye gidip motoru
çalıştırdı. Çok az kalmıştı ama idare ederdi. Eğer yakıt biterse diye uzun,
büyük bir tahta kürekte getirmişlerdi. Adadan ayrılırken arkalarına bile
bakmadılar. Ama şunu düşünmeden edemediler. Acaba ispanyalıların hepsimi
böyleydi? Rotayı doğuya çevirip Cebeli tarık boğazından geçmek için ilermeye
başladılar. Geri gitmeye hiç niyetleri yoktu ve bunu tartıştılar. Herkesin
düşüncesi aynıydı. Bu kadar macera az bile gelmişti onlara. Daha doyurmamıştı
bu kadar tecrübe onları. Normalde burdan sonra geri dönmeleri gerekirken
yollarına devam ettiler. Davut yüzlerce kez hatırlattı onlara. Okyanusa
yakıtsız gittiklerini söyledi yüzlerce kez. Ama nafile hepsi istiyordu artık.
Bu seyehatin amacıda bu değilmiydi zaten. Görülmeyeni görmek. Yaşanılmayanı
yaşamaktı. Dünyada kaç insan yurtlarından ayrılıp okyanuslara açılabiliyorduki.
Planlarını bir gece konuşurken belirlediler. Çitayı yükseltmekti amaçları. Ümit
burnuna doğru güney tarafına gitmekti amaçları. Ümit burnundan da Afrikadaki
herhangi bir Hava limanı ile ülkelerine dönmekti. Ailelerine ve arkadaşlarına
gururla işte biz bunları yaşadık demekti, tek istekleri belkide. Günler
birbirini kovalıyor ve zaman çok çabuk geçiyordu. Ve nihayet günler sonra Atlas
okyanusu ile Akdenizi ayıran ince çizgiyi görmeye başlamışlardı. Çizgi ap açık
belliydi. Bir tarafı lacivert, diğer tarafı ise açık mavi idi. Bir an bile
düşünmeden geçmişlerdi o çizgiyi. Çünkü yeterince düşünmüşlerdi buraya kadar.
Gemileri son yakıtına kadar hızlı hızlı ilerliyordu okyanusta. Ama şunu
düşünmemişlerdi hiç. Bu gemi okyanusa dayanamazdı. Okyanusta herşey ilk
günlerde toz pembe geliyordu onlara. Otuz iki tane patatesleri ve dört
ekmekleri vardı. Ve kendinilerini biraz kısıtlarsalar, hiç sorunsuz ümit
burnuna ulaşabileceklerini düşünüyorlardı. En yakın karadan epey
uzaklaşmışlardı. Tam olarak nereye gittiklerini kestiremiyorlardı. Akif in
günlerce düşündükten sonra arkadaşlarını büyük bir titizlikle uyarmak için
hazırlandı. Ama o da sonradan bir şeyi farketti, nereye gittiklerini nasıl
bulacaklardı. Önceden bulabiliyorlardı Çünkü deniz küçüktü. Herzaman bir karaya
rast geliyorlardı. Ama şimdi uçsuz bucaksız Atlas okyanusundaydılar. Ve karadan
epeyce uzaktaydılar. Akif tedirgin bir şekilde arkadaşlarına baktı ve konuşmaya
başladı.
-Rotayı kesinlikle güneyden
ayırmayın! Diye uyardı tiz ve tedirgin bir sesle. Gözleri arkadaşları ne
diyecek diye ağızlarına bakıyordu. Çünkü günlerce konuşmamışlardı. 
-Eğer bir pusulamız
olsaydı... Diye sitem etti Ertuğrul. Yüzü çökmüş bir şekilde, mimikleriyle
kardeşine katılıyordu Alparslan. İşte herşey bu konuşmadan sonra patlak verdi.
Ve kafaları yeni yerine gelmişti. Çünkü denizin kör eden maviliği, onlarıda kör
etmişti. Sadece gözleri değil zihinleride kör olmuştu. Çok geçmeden diğeride
Davutu suçladı.
-Denize açılmaktan söz
ederken, aklına bir pusula almak gelmedi mi hiç davut !? 
Davut hiç beklemeden sinirli
bir şekilde, sesini yükselterek cevap verdi arkadaşlarına. 
-Şimdi yine suçlu ben mi
oldum dostlarım? Ama hata bende ki sizi buraya gelmeden yüzlerce kez uyardım.
Ve size geri dönmeyi teklif ettim. İçinizdeki heyecan sizleri kör etmişti. Ve
benide kör etmişti. Gerçekleri görmememizin sebebini sadece bana yıkmak Adi bir
davranıştır dostlarım kendinize gelin. Derken gözleri kızardı davutun sözleri
canlarını sıktı çünkü doğru söylüyordu. Hiç beklemeden yine cevap vermeye kalkıştı
ukala bir tavırla Ertuğrul.
-Evet
yine suçlu sen oluyorsun. Şu uçsuz bucaksız yerde nereye gittiğimizi
bilmiyorsak bunun suçlusu sensin. Onunda içinde pişmanlık oluştu. Çünkü sözleri
gerçeği yansıtmıyordu. Uzun konuşmalardan sonra derin bir sessizlik oluştu,
herkes ya okyanusa ya da gökyüzüne bakıyordu. İki tarafta mavi idi. Çok
geçmeden fark ettiler korkutucu hakikati. 
Burası
küçük bir deniz değil,  aksine büyük bir Okyanustu.


OKYANUSLAR
 
 
O gün hepsi akşama kadar,
kara kara düşündüler. Ne yapacaklardı? Çaresizdiler, hiçlikteydiler ve
mutsuzdular ne de olsa. Üzgün bir şekilde davut konuşmaya başladı.
-Dostlarım hepinizden özür
dilemek istiyorum.
Diyordu, kırgın ve bir o
kadarda çaresiz bir tavırla, ne de olsa çok alçakgönüllü bir insandı.
-Sizi bu yolculuğa ben
çağırdım, Eğer elimden zamanı geri almak gibi bir şansım olsaydı. Bu kiralık
gemiyi bulduğumda, Hemen sizi çağırmak için telefonuma sarıldığım zaman, o
telefonu hiç düşünmeden toprağa gömerdim... Ne yazıkki böyle bir hakkım yok.
Ancak beni mazur görün, ve beni affedin dostlarım...
Derken gözlerinden üç damla
yaş süzülüverdi.  Arka güverteye geçip hıçkıra hıçkıra içini döktü. Çok
Narin bir insandı, hemen duygularını dışa vurmaya hazırdı. Yine kendisini
tutamadı. Çünkü herşeyin suçlusu kendisiymiş gibi düşünüyordu. Ama bu yolculuğu
sadece kendisi istememişti. Türkiyenin en uç noktasından gelmişlerdi Ertuğrul
ve kardeşi. Bu yolculuğu hepsi istemişti.  Davutun yanına pusula ve harita
almamasının nedeni, kısa bir yolculuk olacağını düşünmesiydi. Çünkü denizcilik
deneyimi yoktu ve aksilikleri hesaba katmamıştı. Diğerleri Davuta karşı çıkıp
onu teselli etmeye çalıştılar.
-Hayır Davut, dostum bu
yolculuğu bizde istedik ve suç hepimizindir.
Diyerek hiddetlendi Akif.
Ardından Eyüp Davutu kolundan tutup arka güverteye getirdi. Sonra sözü
eline aldı yine.
-Dostlarım, yoldaşlarım,
sırdaşlarım. Bana kulak verin. Çaresizliğinizi anlıyorum, mutsuzluğunuzu da.
Ama şu anda hüzünlenmek bize bir fayda sağlamaz, Tıpkı ölmüş bir insanın arkasından
ağlamak ve yas tutmak gibi. BİZ DAHA ÖLMEDİK! Hemen işe
koyulup düşünmeliyiz.
Ardından cesaretleri ve
morelleri yerine gelen bu beş dost, birden ince ince sırıtmaya, birbirlerine
gülüşmeye başladılar.  Çok geçmeden kahkaha tufanına boğuldular.
-Ve biz daha ölmedik.
Diye alaycı bir sesle Eyüpü
taklit eden Ertuğrula baktılar, Tekrar kahkaha atmaya başladılar. Bu konuşma
onları etkilediği halde komik gelmişti. Belkide Eyüp ün liderlik vasfı
olmamasına rağmen liderlik etmeye çalışmasındandı.  Bir an olsun bu
çaresiz gemiyi neşelendirmişti ve mutluydular. Az yemekleri vardı ama onlar
şuan gülüyordu. Kaybolmuşlardı ama mutlulardı. Çok geçmeden hep bir ağızdan
Allaha şükür ve dua ediyorlardı, ne de olsa onlar müslümandı. Ve yaratıcılarına
büyük bir inançları vardı. Ölmekten korkmuyorlardı şuan,çünkü inançlarını ve
dinlerini hatırladılar. Ölümden sonra onlar yine yaşayacaklardı. Zamanın,
saatin,  geçmişin yada geleceğin artık bir önemi kalmamıştı. Çünkü bu
bilmedikleri,  sadece fotoğraflarını gördükleri yerlerde kaybolmuşlardı.
Bir ferahlama gelmişti onlara. Çünkü artık durumlarını kabullenmişlerdi.
Kaybolduklarını biliyorlardı. Atlas okyanusun da kaybolmuşlardı. Üstelik
yakıtlarıda bitmişti. Sanki bütün ümitleri tükenmemişti. Nedeni; hâlâ biraz
patates ve ekmeklerinin var olmasıydı. Hemen toparlanıp çıkış yolu ararcasına
düşünmeye başladılar. Konuşan Eyüptü yine.
- Arkadaşlar öncelikle sakin
olmalıyız ve olaylara temkinli yaklaşmalıyız. Yaklaşık on günlük erzağımız
var.  Kendimizi kısıtlayıp biraz daha dayanırsak en kötü ihtimalle yirmi
gün aç kalmayız. Yapmamız gereken bir şekilde rotamızı güneye çevirmek, ve o
zaman afrikada bir sahile vurabiliriz.
Sözlerini söylerken ona bile
inandırıcı gelmemişti. Oysaki hâlâ ümitleri vardı. Nereye baksalar aynı mavilik
ve aynı dalgalardı. Güneş her yerden suratlarına çarpıyor ve esmekte olan
rüzgar yıpranmış olan kıyafetlerini kabartıyordu. Gemi şimdi daha önce hiç
olmadığı kadar çıplaktı. Bu gemi  okyanus dalgalarına yada şiddetli
fırtınalara dayanacak kadar güçlü ve büyük değildi. Bu gemi kısa seyehatler
için tasarlanmıştı. Uzaktan bakıldığında küçük, mütevazi, önburunluğu hafif
eğimli ve hertarafı demir koruluklarla kaplı görünümündeydi. Rengi, krem beyazı
idi. İçinde ahşap, küçük bir kaptan köşkü vardı. Arka güvertesi ön kısma göre
daha genişti ve herkes genelde arka güvertede dolanırdı.  Çözüm arayışında
sanki yardım belkiyorlardı, tepelerindeki martılardan ve altlarındaki
hayvanlardan. Davut, ellerini sımsıkı sıkmıştı ve gözleri kapalı bir şekilde
derin derin düşünürken, Eyüpün söyledikleri kafasına yatmaya başlamıştı. O da
hak vermişti Eyüpe. Herkes soluksuz bir şekilde çıkış yolu arar iken.
Kendisinden emin ve bir o kadarda sakin bir yüz ifadesi ile  fikrini
orataya attı Akif:
-Ben derim ki, Buraya nasıl
ve nereden geldiysek yine rotamızı o yöne çevirelim. Böylece boğaza geri
dönebiliriz. Boğazda da biraz konaklayıp, ülkemize doğru yol alırız. Bence en
mantıklı çıkış yolu budur. Eyüpün planını bana sorarsanız saçma ve belirsizdir,
çünkü:
Derken gözleri açıldı ve
sesini düzeltip konuşmaya devam etti:
-Çünkü: burada güneyi yada
kuzeyi tam olarak bulmak imkansız. Ne ile bulacağız? Güneşe bakarak mı? Güneşin
doğduğu yeri doğu kabul etsek ve ona göre rotamızı belirlesek. Yada kutup
yıldızını kuzey olarak esas alsak ve ona göre yine rotamızı belirlersek. Doğru
yöne gittiğimizi kim garanti edebilir. Yada afrikada bir kıyıya ulaşırmıyız?
Şahsen ben emin değilim peki ya siz?
Sözleri aniden ortamın
havasını değiştirdi. Ertuğrul ve kardeşi düşünceli bir şekilde kafalarını
sallayarak Akife hak verdiler ve ona katıldılar. İlk defa bir düşüncede birlik
olmuştu bu iki düşman görünümündeki kardeşler. Gemi iki parçaya bölünmüştü
şimdi. Ya güneşe ve yıldızlara güvenip, afrikada bir sahile vuracaklardı. Ya da
geldikleri yoldan geri dönüp boğaza ulaşacaklardı. Çok geçmeden ortam dahada
gerildi ve tartışma derinleşmeye başladı. Hava kararıp, Güneş yerini Ayın
loş ışığına bırakana kadar tartışma devam etti. Güç bela Davutu da ikna etmeyi
başaran Akif mutlu oldu sonunda. Çünkü geri dönmeye karar vermişlerdi artık.
Sinirlenen Eyüp öfkesini dindirmek için yanlız başına ön güverteye gitmişti.
Yorgundu, çünkü, artık içini ürperten bu uçsuz bucaksız masmavi okyanusu
seyretmek istemiyordu. Gözlerini elleriyle hafifçe ovaladı ve kafasını
dizlerine dayamak için olduğu yere çöktü. Hayallere dalmaya çalıştı,  Ama
aynı ritmi tekrar eden suyun sesi, miğdesini bulandırıyordu artık. Tedirgin
olmaya başladı. Ya Akif in dedikleri yanlış çıkarsa ve gittikleri  yön
doğru olmazsa. Diye varsayarak aklından geçirdi. Düşünmeye devam etti. Ya
tamamen kaybolurlarsa, o zaman ne yapacaklardı. Düşünmekten tamamen yorulmuştu
Eyüp, kafasını hafifçe kaldırıp karanlık, derin ve bir o kadar da korkutucu
okyanusa baktı. Açlıktan midesi ağrıyordu. Balıkları gördü göz ucu ile.
Ay dan gelen seyrek ışık okyanusa yansımıştı. Gözlerini tamamen açtı ve sürü
halinde dolaşan yunus balıklarını seyretmeye başladı. İkide bir su yüzeyine
çıkan yunuslar mutlu etmişti onu. Aklına kaptan köşkündeki gümüş uçlu eski
püskü zıpkın geldi. Balık tutmak istedi. Ama yarın sabaha erteledi bu işi. Bu
küçük gemi dünyaları olmuştu onların. Çünkü nereye baksalar ya da nereye
kafalarını çevirseler, aynı yerleri görüyorlardı ve geminden de gidemiyorlardı.
Çünkü onlar bir balık değildi yüzemiyorlardı. Yada bir kuş değillerdi
uçamıyorlardı: Onlar insandı.Sözlerin ve
kelimelerin tükenip, bittiği anlardı.  Herkes uyumuş mu diye bakmak için
ayağa kalktı Eyüp, sessizce arka güverteye doğru yürüdü ve yürürken bir eli
geminin koruluklarında geziyordu.  Arka güverteye geldi. Uyumayan tek Akif
kalmıştı. O da kara, kara düşünüyordu. Düşünmekten başka ne gelirdi ki
ellerinden. Sonra Akife uyumuşmu diye bakmak için. Hafifçe el salladı. Bunu
farkeden arkadaşı yavaş bir şekilde kafasını çevirdi. Yıldızlara bakıyordu
çünkü. Gözleri doksan derece gökyüzüne bakıyordu. Akifin uyumadığını gören Eyüp
hiç oralı olmadı ve sessiz bir şekilde gri renkli, sade oymalı kaptan köşkünün
kapısından içeriye girdi. İçerisi küçüktü. Ertuğrul, dikdörtgen şeklindeki
pencere kenarında kendine yer kapmış derin derin uyuyordu. Onu uyandırmamak
için parmak uçlarında yürüyerek dümenin yanındaki tahta çıkıntılığa uzandı ve
üzerine küçük bir çarşaf çekip ellerini kaldırarak dua etmeye başladı. Uyurken
ölürse diye son bir kez Allaha ve Peygamberine inandığına yemin etti ve
gözlerini kapattı. Herkes uyumuştu artık. Akif haricinde! Sabaha kadar
uyumamakta niyetliydi ve şiir yazıyordu Akif, ne de olsa genç bir şair
sayılırdı.
Güneşin ilk ışıklarıyla
beraber karanlık okyanusun rengi yeniden maviye dönüyordu. İlk uyanan Davut
oldu. Gözlerini açtı. Kafasını kaldırıp sessizce etrafına baktı ve ellerini
sırtına doğru kavuşturup esnedi. Sonra olağandışı bir görüntü varmı diye bakmak
için ayağa kalktı. Ellerini geminin demir koruluklarına kavuşturdu ve gözleri
sanki bir çıkış yolu ararmışçasına ufuk çizgisine baktı. Acaba bir ada yada bir
ticaret gemisi varmıdır? Diye. Ümitlenmişti; Ama nafile, ileride beyaz bulutlar
ve koyu mavi okyanusun korkutucu büyüklüğünden başka hiç bir şey yoktu. Sonu
bilinmeyen bu diyarda nereye gidiyorlardı acaba. Diye içinden geçirdi ve
tedirgin oldu. Çünkü bu okyanusta ne kadar aciz ve ne kadar küçük olduğunu
anladı. Burası insanların dünyası değildi. Sanki başka bir gezegendi. Zaman
geçirmek için kaptan köşküne yöneldi. Akif in kitaplarına  göz atmak
istiyordu. Kapının yanında duran küçük, plastik raftan gözüne kestirdiği bir
kitabı eline aldı. Kitabın ismi "MOBY DİCK" ti.
Kapağında, beyaz bir ispermeçet balinası ve denizin üzerinde giden küçük bir
sandalda kürek çeken dört adam vardı. Adamların keskin ve kararlı bakışları
balinanın gözlerinin içine bakıyordu. Kitabın konusuna bakmak için arkasını
çevirdi ve önsözünü okudu.Kitabın konusu şuydu: Kitabın anlatıcısı olan
İshamel, orta yaş bunalımından kurtulmak için bir balina gemisinin mürettebatına
katılmaya karar verir. Ve "Pegued" adlı gemide bir iş bulur. İshamel,
geminin esrarengiz ve münzevi kaptanı Ahab ın bir bacağının olmadığını, onu
Moby dick adında kötü şöhretli beyaz bir ispermeçet balinasına kaptırdığını
öğrenir.  Ahab ancak gemi denize açıldığı zaman güvertede görünür ve
seferinin tek amacı okyanusun enginliklerindeki Moby dicki yakalamak ve onu yok
etmek olduğunu ilan eder. Nihayetinde gemi, Moby dick i pasifik okyanusunda
bulur. Aralarındaki destansı çarpışmanın sonunda, balina gemiyi yok eder. Ahab
ölür ve ishamel hariç tüm mürettebat suyun derinliklerine gömülür. Ön sözünü de
okuduktan sonra kitap iyice dikkatini çekti ve hemen ilk sayfasını açıp okumaya
başladı. Tam da  içinde bulundukları duruma benziyordu bu kitap. Kitabı
okurken aklına kötü düşünceler geldi. Ya bir balinada bizi batırırsa diye
düşündü. İçi karardı ve güverteye çıkıp okyanusa yeniden baktı, kitap elindeydi
ve o sırada Akif uyandı.
-Elindeki nedir?
Diye sordu.
-Hiiç...
Dedi Davut,
-Moby dick adlı bir
kitap.
Akif bu kitabı okumuştu.
Çünkü herzaman kitap okurdu. Yüzü imalı, gözleri kısık ve yeni uyanmanın
verdiği sersemlikle:
-Kitabın sonunda ne oluyor
biliyormusun? Ben sana söyleyeyim. Bütün mürettebat boğuluyor  ve yanlızca
dört kişi küçük bir sandalla okyanusta kayboluyor.
Bunu söylediğine pişman
olmuştu. Çünkü kitabı okumaya yeni başlamıştı Davut. Kitap bir dramdı. Ve
trajediler herzaman kötü sonla biterdi. Güneş yavaş yavaş en tepeye geliyordu.
Herkes uyanmıştı. Hepsinin açlıktan nefesleri kokuyor ve miğdeleri ses
çıkartıyordu. Ertuğrul kaptan köşkünde dümenin altında saklanan patates
çuvalından iki patates ve yarım ekmek alıp getirdi. Hallerinden hiç memnun
olmayan bir tavırla yüzlerini buruşturdular. Artık çiğ patates yemek
miğdelerini bulandırıyordu. Buna rağmen çok hızlı bir şekilde yediler, yarım
patates ve bir lokma ekmeği. Sonra ağzı dolu bir şekilde Eyüp konuşmaya
başladı.
- Balık tutalım...
Sözü daha bitmeden hepsi
düşünce birliğine varmışlardı.  Ertuğrul kaptan köşküne girip gümüş uçlu
yarım metrelik zıpkını getirdi. Eline zıpkını almış tutarken sordu.
- Peki nasıl tutacağız
bununla balık? Yüzeye baksanıza hiçbir canlı yok yunuslardan başka.
O sırada kaptan köşkünde bir
şey arıyordu Akif. Aradığı şey uzun sağlam bir halattı. Sabaha kadar düşünürken
herşeyi planlamıştı. Nasıl balık tutacaklarını her şekilde hesaplamıştı. Nefis
bir balık yemek, çiğ patates yemekten iyidir. Diye düşünmüştü gece. Üstelik
kaptan köşkünde küçük bir tüpleride vardı. pişirebilirlerdi balığı. Ve aç
kalmayı o da istemiyordu. Kim isterdi ki? Tuttuğunu koparacakmış gibi bir
tavırla kaptan köşkünden çıktı. Ellerinde en az beş metre uzunluğunda kalın bir
halat vardı. Kendisinden emin bir şekilde konuşmaya başladı (konuşurken
elindeki halatı havaya kaldırıyordu)
-İşte bununla.
Diyerek ukala bir tavırla
sırıtıyordu. Yüzme bile bilmiyordu. Nereden gelmişti bu kadar özgüven
ona.  Zıpkını Akife uzatıp
-Al bakalım. Bay çok bilmiş,
avla bakalım balığını.
Diyordu Ertuğrul.  Akif
zıpkını alınca hemen işe koyuldu. Elindeki halatı zıpkının arkasına sıkıca
bağladı. O sırada önemli bir iş yapıyormuş gibi izliyordu arkadaşları onu. Akif
çok geçmeden işini bitirdi. Elini zıpkının gümüş ve keskin ucu ile kesti. Sonra
akan kanını küçük bir beze döktü. Sonrasında kanlı bezi zıpkının ucuna doladı.
Ve zıpkını okyanusun derinliklerine fırlattı. Aynı zamanda da bir eli ile
halatı tutuyordu.
- İşte size balık nasıl
tutulur gösteriyorum. İyi izleyin!
Diyerek egosunu tatmin
ediyordu. Bunu gören arkadaşları şaşırmışlardı. Çünkü Akifin beceriksiz ve
asosyel bir insan olduğunu düşünüyorlardı. Aradan çok bir zaman geçmeden
geminin etrafında üçgen şeklinde yüzgeçler görmeye başladılar. İçlerine bir
korku yerleşti.  Sonra kendilerini tamamen su yüzeyinde gösterdi bu
yaratıklar. Hiç şüphesizki bunlar köpekbalıklarıydı. Aç oldukları her
hallerinden belliydi. Ve geminin etrafında sürekli dönüp volta atıyorlardı.
Kendilerini savunacak bir aletleri olmadığından, Ertuğrul halata bağlı zıpkını
hemen hızlı hızlı yukarı çekmeye çalışıyordu. Ama halat çok ağırlaşmıştı.
Arkadaşlarından yardım istedi hemen. Güç bela halatı çektiler. Ve zıpkını yutan
canlıyı görünce dehşete kapıldılar. Zıpkının ucunda en az üç metre uzunluğunda
soluk, gri renkli devasa bir köpekbalığı vardı. Halatı zor zaptediyorlardı. Bu
hayvan müthiş güçlüydü. Gözlerine inanamadılar. Hayatlarında belgesellerde
izledikleri olaylar şimdi başlarına gelmişti. Onu gemiye alamazlardı. Çok büyük
ve korkutucuydu. Panik içinde kaptan köşküne koşan Davut. İçeriden bir bıçak
kaptı ve koşarak güverteye geri geldi. Hemen halatı kesti ve zıpkını
köpekbalığının ağzında bıraktılar. Köpekbalığı okyanusu kana bulamıştı. Acı
çekiyordu. Çünkü yarım metrelik gümüş zıpkını midesine indirmeye çalışmıştı.
Köpek balıklarının gemilerine bir zarar veremeyeciğinide anladılar. Çünkü bu
geminin aşşağıdan yukarıya uzunluğu nerdeyse bir buçuk metre idi. Biraz
soluklandılar ama bir şey fark ettiler! Bu okyanusun hiç şakası yoktu. Şimdi
herkes pürdikkat Akife bakıyordu. Çünkü çokbilmiş tavrı başlarına neler
açmıştı. Cevap beklercesine ona yaklaştılar. Çünkü onun dahiyane planı
gemilerine köpekbalıklarını musallat etmişti. Zıpkınlarınıda kaybetmişlerdi. O
sırada Akifin yanına iyice yaklaşan Ertuğrul. Zıpkının öcünü almak istercesine
ona şaka yapmayı düşündü. Akifin arkasına sessizce geçti ve hafifçe eğildi.
Sonra ani bir hareketle Akifi bacaklarından savunmasızca yakaladı. Hızlı bir
şekilde onu yukarıya kaldırdı. Akif elleriyle geminin koruluklarını hemen
kavradı. Ve yalvarıyordu!
- Ertuğrul dur! Lütfen dur!
Yapma ne olur! Ne olur dur Ertuğrul lütfen Beni aşşağıya atma ne olur!
Yalvarırken resmen
ağlıyacaktı. Ertuğrulun amacı, ona ileride birdaha çokbilmişlik taslamasın diye
sadece biraz gözdağı vermekti. Akif hariç hepsi gülüyordu. Kahkahalara
boğulmuşlardı. Akif korkudan altına işeyecekti. Korkudan kalbi durmasın diye
bıraktı Ertuğrul. Bütün kibri şimdi tamamen yerlerdeydi. Hayatı boyunca
unutamayacaktı belkide bu olayı. Herkes kahkaha atıyordu, ama o sinirli bir
halde onlara bakıyordu. Birden o da gülümsemeye, hafif hafif sırıtmaya başladı.
Yine neşeleri yerine gelmişti bu beş çaresiz dostun. Yine bir yolunu bulup
mutlu olmuşlardı. Hepsinin hayalleri vardı bu insaların. Davutun hayali.
Türkiyedeki Kızıl ay insani yardım vakfına katılıp afrikalı insanlara yardım
etmekti. Çok iyi kalpli ve yardımsever bir insandı.  Akifin hayali ise
basitti. Kendine bir karavan almak ve evini istediği zaman istediği yere
taşımaktı. İnsanları fazla sevmiyordu. Doğayı çok severdi ve yanlızlığıda. Eğer
ölmeden dönebilirlerse, bu hayalleri gerçekleştirmek çokta uzak değildi onlar
için. Sanki mazideki gelecekteyaşıyorlardı. Şuan
hiçlikteydiler. Geçmişteydiler, ama aynı zamanda da gelecekte idiler. Çünkü
hayalleri taşıyordu onları geleceğe. Zaman bu gün hızlı geçmişti. Ne de olsa
çok şey yaşamışlardı. Hava kararmıştı artık. Gece vakti her yer zifiri
karanlıktı. Sadece ay ışığı vardı biraz. Okyanusa bakmak cesaret istiyordu. O
kadar karanlık, ve o kadar derindi ki, İnsan içine baktığında dehşete
kapılıyordu. Ama ümitleri vardı bu insanların. Ve cesaretleride. Doğru yolda
gidiyorlardı.  Geldikleri yoldan hiç sapmadan geri dönüyorlardı.
Ülkelerine, ailelerine, arkadaşlarına ve işlerine dönmeyi hayal ediyorlardı hep
uyurken. Gözleri göklerdeydi yada yerlerde. Sonunda herkes uyumuştu, ama gemi
çok yavaştı. Çünkü motor çalışmıyordu tamamen durmuştu. Yakıtları yoktu. Kürek
çekmek zorudaydılar. Bu gün de bitmişti nihayet. Uyurken akıllarında tek bir
düşünce vardı. O da ölmeden evlerine dönebilmekti. Şimdilik kolay gibi
gözüküyordu. Çünkü tasavvurları doğrultusunda ilerliyorlardı. Sabaha karşı
okyanus yine karanlıktı. Çünkü ışığın yokluğu karanlıktı. Muhakemenin yokluğu
aptallıktı. Sabrın yokluğu sabırsızlıktı. Ve bazı maceraların bedeli ise ölümdü
belkide. Nihayet güneş yüzünü gösterdi. Selam veriyordu onlara. Sapsarı ışıkları
çarpıyordu bu beş insana. Işığı ilk farkeden Akif oldu. Dün yaşadıkları hâlâ
zihnindeydi. Biraz esnedikten sonra ayağa kalktı.  Güneşin muhteşem
güzelliğini seyretmeye başladı. Güneş arkadaşı olmuştu sanki hatta belkide
sevgilisi. Sapsarı ışıkları karanlık okyanusa çarpıyordu. Manzaraya baktı
Akif.  İçine muhteşem bir şevk doldu. Hızlıca kaptan köşküne yöneldi ve
kapının yanında duran defter ve kalemi kaptı. Hemen dışarı çıkarak güneşin
güzelliğine tekrar baktı. Gözlerini güneşten ayırmayarak yazmaya başladı bu
genç şair.
Dalgaları devirip peşine
düştüğüm sen,
İçimdeki yanlızlıkla
boğuşacağım sen,
Suratına bakıp ağlayacağım
sen,
Sarı ışığına aldanıp ölüme
gideceğim sen,
Bak şimdi yokluğun
ortasındayım, ya sen,
Geceleri beni niye yanlız
bıraktın sen?
Sözlerim ulaşırmı ki,
uzaklardasın sen,
Ama kalbim ulaştı, heybetli
güzelliğine sen...
sonra biraz durakladı.
Kafasını eğip, mavi, derin ve korkutucu okyanusa baktı. İçi ürperdi. Ve yeniden
yazmaya başladı. Ama bu sefer gözleri okyanusa bakıyordu.
İçinde ölüp kaybolduluğum
sen,
Gözlerimi köreltip azap
verdiğin sen,
Uğruna kalemimi oynattığım
sen,
Ya beni artık gör, öldür ya
da sen...
Kalemini yavaşa çekti ve
defterini kapattı. İçini defterine ve yazılarına dökmüştü sanki. Hafiflemişti
şimdi. İçi aşk ile dolmuştu. Daha sabah olmasına karşın yüzüne bir yağmur
dalması çarptı. Sonra iki ve üç.. Biraz bekledi ellerini ileriye doğru uzattı. Ellerine
üç dalma düştü. Mutlu oldu Çünkü su hayattı. Çok geçmeden damlalar yerini
şiddetli sağanak yağmuruna bıraktı. Akif iki elinide havaya kaldırdı ve
gözlerini kapattı, bu güzel an öyle güzeldi ki sadece şimdiye odaklandı. Derin
bir nefes çekti içine. Sonra defteri geldi aklına ve hemen kollarıyla onu sarıp
kaptan köşküne götürdü. İçinde önemli yazıları yazıyordu.  Yağmurun
suratlarına çarpması ile uyandılar diğerleri o sırada.  Şoka uğradılar ve
hemen ayağa kalktılar. Etraflarına ve yukarıyor baktılar, gördükleri şey
inanılmazdı. Muhteşem bir manzara vardı. Yağmur damlaları okyanusa düşüyordu.
Ve okyanus fokurduyordu. Birden irkildiler,  üşüdüler. Dalgalar büyümeye
başlıyordu. Bu büyük tehlike demekti. Hava güneş olmasına rağmen yeniden
karardı. Karnının aç olması ve yağmurun sırıl sıklam etmesi, Davutun miğdesini
bihayli bulandırdı. Böğürmeye başladı. çok geçmeden kusmaya başladı. Hemen
geminin demir koruluklarına tutundu ve okyanusa doğru içini boşalttı.
Arkadaşlarıda düşmemek için bir yerlere sıkıca tutundular. Çünkü gemi dengesiz
bir şekilde sallanıyordu. Fırtına başlamıştı ve çok şiddetliydi. Yeni
uyandıkları için ilk başlarda tepkisiz kaldılar ve kaptan köşküne gitmek
akıllarına gelmemişti. Akif kaptan köşkünün kapısında bağırıyordu, ama sesi yetmiyordu.
-Koşuuun, ahmaklar buraya
koşun! Heeey beni duymuyormusunuz. ( duymamalarının nedeni fırtına ve
gökgürültüsünün dehşet verici sesleriydi) Gelin buraya! Heeey!
bir eli ile kaptan köşkünün
kapısını açık tutuyordu. Çünkü kuvvetli bir rüzgar da başlamıştı. Akifi nihayet
duyan arkadaşları tam ona doğru koşacaklardı ki, birden büyük bir dalga gemiye
çarptı. Dalganın etkisiyle dengesini ve bilincini tamamen kaybeden Davut,
geminden aşşağıya okyanusa düştü. Herkes paniğe kapıldı ve ne yapacaklarını
şaşırdılar. Davut şiddetli dalgalar ve yağmurun arasında önünü bile zor
görüyordu. Güç bela yüzüyordu. Yüzeye çıkabildiği her fırsartta ölmemek için
nefes almaya gayret ediyordu. Fırtına o kadar şiddetlendi ki kara bulutların
arasında şimşekler gökyüzünü aydınlatıyordu. Şimşeklerin Sesi tüyleri diken
diken ediyordu. Davutun düştüğünü gören arkadaşları okyanusta onu arıyorlardı.
Çünkü okyanus fırtınanın etkisiyle kaosa dönmüştü. Gözleri göremiyordu Davutu.
Ve davut güç bela bağırıyordu.
-Heey yardım edin! Yardımm edinn!
(bağırırken; Çaresiz kalmış bir şekilde içinden okyanusa lanet okuyor ve
küfürler yağdırıyordu)
Umarsızca bağırırken ikide
bir dalgalar onu suyun derinliklerine çekiyordu. Sürekli tuzlu su yutuyordu.
Boğulmamak için direniyordu. Dayanmaya çalışıyordu. Kısa bir zaman sonra sesini
arkadaşları duymuştu nihayet. Onu görmüşlerdi, gemiden epey uzaklaşmıştı.
Nereyedeyse gemiden elli metre uzakta dalgalarla boğuşuyordu. Ertuğrul hemen
eline kürek aldı ve bütün gücü ile gemiyi o yöne yönlendirdi. Ona yaklaştılar.
Gözleri nihayet onu görmüştü. Alparslan ve Eyüp hemen can simidini hazıladılar.
Yeterince yaklaştıktan sonra Eyüp can simidini Davuta doğru tüm gücü ile attı.
Davut öleceğini sanarken can simidini görünce sevinçten ağlayacaktı neredeyse.
Simide doğru büyük kulaçlar atmaya başladı. Tüm vücudunu o yöne verdi.
sonunda  başarmıştı!  Parmak uçları ile can simidini yakaladı. Tüm
gücü ile kendisine çekti. Sımsıkı sarıldı ve boğulmamak için daha fazla su
yutmamaya çalıştı. Neredeyse yarım saattir dalgalarla boğuşuyordu. Kulaç
atmaktan mecali kalmamıştı. Kafasını simide dayayıp derin bir nefes aldı .
Sevinç gözyaşları döküyordu. Çok duygusal bir insandı. Boğulmaktan kurtulması,
çok mutlu etmişti onu. Arkadaşlarının onu çekmesini bekledi. Arkadaşları
Davutun simide yaslandığını görünce sevinçten çığlıklar attılar. Akif ise
düşmekten korktuğu için onlara hiç yardım etmemişti. Çünkü yüzme dahi
bilmiyordu. Kaptan köşkünde tehlikelerden uzakta, onları izliyordu. Ertuğrul,
Eyüp ve Alparslan tüm güçleriyle halata asılıyorlardı. Ama elleri kayıyordu,
halat ıslanmıştı. Uzun uğraşlar sonucu Davutu yukarıya çektiler. Davut yılmış
bir halde son gücü ile koruluklara sarıldı.  Akifte dahil! (Yardım ediyor
süsü vermek içn Akifte gelmişti hemen o sırada) onu tutup gemiye attılar. Derin
bir nefes aldılar ve geminin tabanına kapaklandılar. O kadar yorulmuşlardıki
hepsi yılmıştı. O sırada kimse Akif in yardım etmediğini fark etmedi. Akife de
bir ferahlama geldi, oysaki o yorulmamıştı. Dostu için hayatını tehlikeye
atmamıştı. Kısacası Namertlik yapmıştı. Bunuda kimse anlamamıştı kendisinden
başka. Akif aslına böyle bir insan değildi ama korkularına yeniliyordu bazen.
Pişman olmuştu yardım etmediğine. Çünkü iğrenç bir his yaşamıştı şimdi. Fırtına
geçmeye başlamıştı. Yağmur ise dinmeye. Çok korkutmuştu bu insanları şimşekler
ve yüce dalgalar. Öğlene doğru yağmur tamamen kesildi. Güneş yeniden yüzünü
gösterdi. Ama bu sefer karşılarında değildi, tam tepelerindeydi. Islak
kıyafetlerini çıkarttılar ve sadece şortlarıyla kalakaldılar. Ertuğrul kaptan
köşküne girdi. Gözleri kuru havluları arıyordu. Çok geçmeden onları kapının
yanındaki plastik rafın altındaki beyaz çekmecede buldu. Arkadaşlarınada alarak
güverteye getirdi. Kurulandılar iyice. Sonunda rahata kavuştular yine. Davut
çok kötü görünüyordu ama. Miğdesi bulanıyor ve  başındaki migreni sürekli
azıyordu. Kaptan köşküne girdi. Hava soğuk değildi ama üşüyordu . Bütün
aksilikler üst üste gelmişti. İçeriden,duvara asılı duran kapının solundaki ilk
yardım kutusundan bir ağrı kesici aldı. Sonra titreyerek pencere kenarındaki
koltuğa uzandı. Üzerine iki tane temiz çarşaf örttü ve titreyerek gözlerini
kapattı. Dinlenmeye çalışıyordu. Çok yorgun ve bitkin düşmüştü. Çok geçmeden
Ertuğrul içeriden iki patates ve yarım ekmek getirdi, Davutun payını içeriye
yanı başına koydular. Çok az yiyorlardı ama alışmışlardı artık. Topraklarına
dönmek için açlık onlar için hiçbir şeydi. Önemli olan tamamen aç kalmaya
alışmaktı. O da çok zordu. Tamamen aç kalmak ölüm demekti. Ama su varilleri
dolmuştu ağzına kadar. Yağmurun bereketi es geçmemişti onları. Sakallarıda
uzamaya başlamıştı. Kimse kesmiyordu. Umurlarında değildi çünkü. Saçlarıda
uzamıştı. Tırnaklarıda tabii. Yolculuğa ilk çıktıklarındaki hallerinden eser
kalmamıştı. Zaman öğlen vakti  çabuk geçiyordu. Sohbet dahi edemiyorlardı,
canlarını sıkan bir şeyler vardı. Sonra Ertuğrul gidip satranç tahtasını
getirdi ve Eyüpe oynamayı teklif etti. Çünkü kardeşine yeniliyordu ve
değişiklik istiyordu.  Beraber vakit öldürmeye başladılar. Yapacak
hiçbirşey yoktu. Akif yine kitap okuyordu. Ve bu elindeki kitap yeni idi.
Kitabın kapağında siyahbir terazi figürü vardı ve üzerinde "Suç ve
ceza" yazıyordu. Kalın, geniş bir kitaptı. Dünya
klasiklerindendi ve Dünyaca ünlü rus yazar Dostoyoveski ye aitti. Kitabın
konusu;  suçsuz yere iftira atılmış bir adamın suçsuzluğunu kanıtlama
serüverinini anlatıyordu. Kitabın içine dalmıştı Akif ve karanlığın çöktüğünü
yazıları okuyamadığında anladı. Kitabı kapattı ve yerine koydu. O sırada
gemideki herkes toplanmış bir konu hakkında tartışıyorlardı. Hemen Akifte
konuya dahil oldu. Tartıştıkları konu şu idi: Bir balina sürüsü karşına
çıktığında, gemiyi batırırsa ne yapacaklardı? Hiç şüphesizki okyanusun
derinliklerine gömüleceklerdi. Buradan en yakın karaya yüzmek imkansızdı. Hatta
bu gemi bile gidemezdi belki. Bu zamana kadar şansları yaver gitmişti. Bu uçsuz
bucaksız yeni dünyada ne olacağı hiçte belli değildi. Onlar tartışırken kaptan
köşkünkünde iyice dinlenen Davut, yanı başına konulan yarım patates ve bir
lokma ekmeği yemeye koyulmuştu. Yemeyi bitirdikten sonra yavaşça güverteye
doğru geldi. Arkadaşları onu görünce mutlu oldular. Çünkü onlar hayatta
tutmuştu Davutu. Sonra ayakta duran davut sakin ve ciddi bir ses tonu ile
konuşmaya başladı.
- Dostlarım. Öncelikle size
minnettar olduğumu söylemek isterim. Beni yanlız bırakmadığınız için size ne
kadar teşekkür etsem azdır.
Sonra kafasını hafif eğdi ve
izin ister gibi yapıp yeniden kaptan köşküne döndü. Davut gittikten sonra biraz
daha lafladılar. Aradan çok geçmeden hepsi mışıl mışıl uyumaya başladı. Çünkü
bugünde çok yoruldular. Bu Sabah gözlerini açtıklarında şiddetli bir yağmur
vardı.  Neye uğradıklarını şaşırmışlardı.  Davutuda son anda
boğulmaktan kurtarmışlardı. Gururlu, Yorgun ve mutlu uyudular o gece. Hayalleri
yine aynıydı ama, ve topraklarına dönmenin özlemide.
Sabaha karşı güneş,
yine gösterdi yüzünü bu gemiye. Okyanus sakin ve durgundu. Gökyüzü bembeyaz
bulutlarla kaplıydı. Gemide gözlerini ilk açan kişi ertuğrul oldu. Gözlerinde
çapaklar ağ örmüştü. Sinirli bir yüz ifadesi vardı. Hafiflemiş gibiydi, dün
olanlardan sonra. Uyanır uyanmaz yapacak bir iş bulamadı. Ellerini
kaldırabildiği kadar yukarıya kaldırdı ve esnmeye çalıştı. Sonra ön güverteye
doğru sert adımlarla yürüdü. Ön güvertede bazı hareketler yapmaya başladı.
Tamamen açılmak için olduğu yerde zıplamaya başladı. Isınmaya çalışıyordu. Spor
yapmaya niyetliydi. Çok geçmeden yere uzandı. Nizami şınav pozisyonu aldı.
Ağzıyla nefes nefese kalmış bir halde hem kendini yukarıya veriyor hemde kaç
tane çektiğini sayıp kendini motive ediyordu. On iki tane çektikten sonra
durdu. Yirmi saniye kadar dinlenip devam etti. Üç, dört defa on ikşer kez şınav
çekti ve ter içinde kalmıştı. Beş altı dakika dinlendikten sonra yine yere sırt
üstü yattı. Mekik pozisyonu aldı, ancak açlıktan mecali ve enerjisi kalmamıştı.
Ayağa kalkıp karın bölgesine baktı. Zaten bölgenin zayıflamış olduğunu
farketti. Uzun zamandan beri spor yapmıyordu. İyi gelmişti ona. Şimdi daha dinç
ve sağlıklı hissediyordu kendisini. çok geçmeden yine canı sıkılmaya başladı. Bu
gemide yapacak hiçbirşey kalmamıştı yine. Sonra gözleri okyanusta bir noktaya
çarptı. Bu nokta uzaktan siyah, yüzen ve belirsiz bir nesneye benziyordu.
Gözlerini iyice açtı ve dikkatlice onun ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Ama
acele etmedi. Gemi zaten o yöne doğru gidiyordu. Ertuğrul sessiz, sabırlı ve
bir o kadarda meraklı gözlerle beklemeye başladı. Gözünü hiç ayırmıyordu o
siyah nesneden. Ama bu şey hala çok uzaktaydı. Saatler geçmişti artık.
Yaklaşmıştı gemi ona ve herkes uyanmıştı artık. Ertuğrul diğerlerinede gösterdi
o nesneyi. Özelliği ne idi bu şeyin böyle. Yoksa aklını mı kaçırmıştı? Nihayet
gözle seçilir olmuştu nesne. Ertuğrul dikkatlice ona baktı. Bu şey bir
sandıktı. Ahşap bronz süslemeli eski püskü siyah bir sandıktı. Suyun üzerinde
öylece sürükleniyordu. Akif bunu gördüğüne sevindi. Çünkü boğaza
yaklaştıklarının kanıtı olarak gösterdi sandığı. Ertuğrul Davuta doğru bakıp
sordu merakla.
- Sence ne vardır içinde
bunun?
- Bilmiyorum dostum
öğrenmesek daha iyi olabilir.
Diyerek şevkini kırdı Ertuğrulun.
Ertuğrul bu sefer yine meraklandı. Çünkü sandığın içinde hazine yada değerli
bir şey olduğunu düşünüyordu. Onu alacaktı. Ama nasıl? Düşündü taşındı ve
Davuttan yardım istemeye karar verdi. Kardeşinden istemedi çünkü yardım
etmeyeceğini o da biliyordu. Davutun yardımsever biri olduğunu bildiği için
yine ona gelmişti. Davut onu geri çevirmedi ve hiç beklemeden işe koyuldular.
Davut, Ertuğrulun beline uzun bir halat bağladı. Sonra Ertuğrul okyanusa
atlamak için renksiz siyah tişörtünü vücudündan çıkarttı. Çok beklemeden
geminin demir koruluklarına tırmandı. Gemi Sandığa iyice yaklaşınca derin bir
nefes alıp hiç düşünmeden okyanusa atladı. On metre kadar solundaydı sandık.
Ama ip oraya kadar yetişmezdi. Biraz o yöne doğru yüzdükten sonra farketti yetişmeyeceğini.
Sonra ipi belinden çözdü, ve ipsiz devam etti. Geminin yavaş gitmesi onun
endişe etmemesine yardımcı oldu. Sonra solundaki sandığa doğru yüzmeye devam
etti. Sandığa yaklaştı, parmak uçları ile kavradı ilk önce, sonra ağırlığına
bakmak için kaldırmaya çalıştı. Çok ağırdı, ama suda yavaşça götürebilirdi. Tek
eli ile sandığı tuttu ve diğer eli ile gemiye doğru pozisyon aldı. Hızlı hızlı,
güçlü kulaçlar atmaya başladı. Sandığı ipe yaklaştırmaya çalışıyordu. Ama ip
okyanusun içine düşmüştü. Halatı gözüne kestirdi ve sandığı bıraktı, derin bir
nefes aldı ve okyanusun içine daldı. Halatı yakaladı, tutup yüzeye doğru
çıkarttı. Sonra hemen sandığı yakaladı uzaklaşmasın diye. Biraz dinlenmeye
çalıştı yorulmuştu. Bir dakika kadar dinlendikten sonra  yeniden işe
koyuldu. Kalın halatı ilk önce sandığa bağladı. Sonra Davuta onu çekmesi için
işaret verdi. İşareti anlayan Davut, hemen halata asıldı. Yapacak birşey
bulamayan diğerleride kendi istekleri ile yardım ettiler Davuta. Hızlı hızlı
çektirler Halatı. Ertuğrulda gemiye doğru yüzdü. Geminin hemen dibine gelmişti.
Ertuğrul sırılsıklamdı, onu koruluklardan tutup gemiye attılar. Sandığa
bağlanan halatı, tekrar yukarıya çektiler. Sandık en az elli kilo idi. İçinde
değerli bir şey olduğunu düşündüler ve açmak için sabırsızlandılar.
Sabırsızlığından dolayı kurulanma gereksinizmi duymadı Ertuğrul. Hemen açtı
kapağını sandığın. İçinde ilk gördükleri şey, Demir, çivili, ortasında
delikleri olan paslı bir köpek tasması benzeri ağızlıktı. Görünüşe bakılırsa
eski idi. Sandığın içinde garip nesneler vardı. Boş eski bir defter, iki üç
tane uzun keskin pala ve bıçaklar, En altında ise bir not ve fotoğraf vardı.
Notta bilmedikleri bir dilde üç satır dolma kalemle yazılmış yazı vardı.
Fotoğrafta ise eline kesilmiş bir insan kafası tutan sakallı, şapkalı, beyaz
uzun boylu normal görünümlü bir insan vardı. Görünüşüne ve giyinişine bakılırsa
bu adam Avrupalı yada Amerikalı idi. Elinde tuttuğu insan kafası bir zenciye
aitti ve zavallı adamın kafasını başka bir zenciye gösteriyordu. Belkide ibret
olsun diye yapıyordu bunu. İğrenç ve vahşet bir görüntü idi. Bu fotoğrafı gören
Akif, fotoğrafta ne olduğunu az çok anlamıştı. Anlatmaya başladı
arkadaşlarına.
- Ben bir kitapta okumuştum.
Sömürgeci liberal Avrupalılar afrikaya geldiklerinde binlerce insanı sorgusuz
sualsiz katlettiler. Gerekçeleri çok gülünçtü. Kara kıta idi onların gözünde
afrika. Ve onlarda kara kıtayı aydınlatmak, vahşilikten kurtarmak için
gelmişlerdi. Tabiki dolaylı yoldan sömürge imparatorluklarını kurmaya
başladılar. Hemen hemen bütün kıtanın tüm kaynaklarını sömürmeye başladılar.
Binlerce fili sırf bembeyaz dişleri için öldürdüler. Milyonlarca afrika
yerlisini köle yapıp pamuk ve kauçuk tarlalarında aç ve susuz çalıştırdılar.
İşlerini iyi yapamayanların kollarını, ellerini yada herhangi bir uzvunu
kestiler. Ülkelerini işgal eden o alçak beyazlara karşı koymaya çalışan
yerlileri ise ibret ve zevk amaçlı kafalarını kesip diğer yerlilere
gösterdiler. Yetmezmiş gibi, şeker kamışı tarlalarında çalışanları, kamışları
yemesinler diye ağızlarına böyle tasmalar ve ağızlıklar yaptılar. (Bunu
söylerken sandıktaki demir tasmayı kaldırıp gösterdi.) Ama bazı beyaz
sömürgeciler dayanamayıp intihara kalkıştı. Bu yaptıkları vahşeti gördüler ve
geçmişlerini böyle sandıklara koyup okyanuslara bıraktılar. Belkide bu sandık
onlardan bir tanesidir...
Sözünü bitirdi. Davut bunları
duyunca üzüldü. Diğerleride aynı hisleri paylaştılar. Davut meraklı bir şekilde
sordu Akife:
-Peki neden yaptılar bunca
katliamı ve vahşeti?
-Kendi refahları ve
rahatlıkları için yaptılar. Yeni dünya düzeni de tam olarak işte bu değilmi.
Güçlü güçsüzü ezer ve güçsüz üzerinden dahada çok güçlenir. Aradaki refah ve
hayat şartları hat safhaya çıkar. Eğer uygar olmak istiyorsan sende sömürgeci
bir katil topluluk olmalısın. Yaptıkları soykırımlar şuan unutuldu belkide.
Belide sadece biz hatırladık şuan. Ama bizim yapmadığımız ermeni soykırımı
iftiralarına hemen bu devletler destek verdiler ve kabul ettiler. Nedeni
basitti. Kendi suçluluklarını ört bas etmek ve örtmek. Ermeni soykırımını hadi
biz yaptık diyelim.( konu iyice derinleşti ve herkes pürdikkat bir şekilde
Akife odaklandı) Biraz sesini düzelttikten sonra devam etti Akif:
- Hadi biz soykırım yaptık
diyelim, Ki böyle bir olay sözkonusu dahi olamaz, kanıtları dahi yok. Ama hadi
öyle varsayalım. Bizim soykırım yaptığımız ve öldürdüğümüz sayı yüz bin insanın
altında bir rakam. Onların söylediği rakam ve iftira attıkları sayı bu. Peki
onların yaptığı kanıtları heryerde ve her coğrafyada görülen katliamlar, tecavuzler,
kölelik sistemi veya sayamayacağım kadar daha nice soykırımdan bazı örnekler
vereceğim şimdi, bildiğim kadarı ile.
Belçika Kralı ikinci
Leopold:
İnsanlık tarihinin belki de
en büyük soykırımlarından birisini yapmış, milyonlarca Kongoluyu katletmiş bir
canidir.
Öyle bir canidir ki,
askerlerinden attıkları kurşunların boşa gitmediğini ispatlamaları için, kurşun
atılan kişinin elini veya cinsel organınını kesip getirmelerini isteyecek kadar
Vahşidir.
Fakat, öldürdükleri insanlar
Afrikalı olduğundan olacak ki, adı asla bir Hitler kadar dillere pelesenk
olmadı, lanetlenmedi.
Aksine Belçika'da paranın
üzerine resmi basıldı, sokaklara heykelleri dikildi.
Yada daha elli yıl önceki
olayların bahsini açayım.
Tarihini tam olarak
bilmiyorum. İkinci dünya savaşında. Hitleri yenmek için, sömürdüğü cezayirden
yardım isteyen Fransa, aldığı yardım karşılıkda cezayirlilere bağımsızlıklarını
verme vaadinde bulundu. Ancak işler hiçte öyle olmadı. Savaşı cezayirli gençler
sayesinde kazandı ve savaş bittiğinde Cezayirli gençler ülkelerine dönmeye
başladı. Ancak Fransanın bağımsızlık vaadi bir katliama dönüştü. Ülkelerine
dönen gençler. Kaos ve katliamlarla karşılaştırlar. Fransa Mali'de
sivillerin üzerine bombalar yağdırdı, sadece Cezayir'de bir buçuk milyon insanı
öldürdü ve askerler binlerce Cezayirli kadına tecavüz etti. Bunu sırf
sömürgelerinin devamı için yaptılar. Nihayetinde Cezayir bağımsızlığına
kavuştu. Diyeceğim o ki baylar, Milyonların yanında ispatlanamamış bir yüz bin.
Okyanusların içindeki bir damladan farksızdır.
Sohbet ders niteliğinde
öğlene kadar devam etti. Akif anlatıyor arkadaşları dinliyordu. Davut vatanına
dönünce Kızıl Aya (insani yardım kuruluşu) katılmayı daha çok istedi ve
hüzünlendi. İnsanın insana yaptıklarını hiçbir canlı ve mahlukat yapmamıştı. Öyle
görünüyordu ki hayat aynen olduğu gibi devam ediyordu. Avrupa yine rahatlık ve
bollukta sefasını sürüyor. Afrika ise aksine zorluk ve yoklukta cefasını
çekiyordu. Geçmişin izleri şuan bile göstereyordu herşeyi. Çok yavaş gidiyordu
ama bu gemi. O kadar yavaştı ki, sanki olduğu yerde duruyordu. Motor
çalışmadığından gidemiyorlardı. Ertuğrul sohbet bittikten sonra tahta küreği
eline aldı. İkinci küreği ise diğer eline aldı. Sonra birisini karşine uzattı
ve kuvvetli, güçlü darbelerle gemiyi hızlandırdılar. Sonunda gemi gerçekten
gidiyordu. Ama kan ve ter içinde kalmışlardı. Değişim yaparak kürek çekmeyi
kararlaştırdılar. İlk saat Ertuğrul ve kardeşi çekti. Sonrasında Eyüp ve Davut
çekmeye koyuldu. Küreği akşama kadar ve güneş gidip karanlık çökene kadar ellerinden
bırakmadılar. Gemi bugün hızlı yol kat etmişti. Karanlık çöktükten sonra
kürekleri bıraktılar. Ellerinin içleri ve bilekleri ağrıyordu. Hepsi ovaladı
ellerini. Gece olunca hepsi bir araya toplandı yine. Dün akşam Davut yoktu. Ama
bugün gelmişti. Eyüp afganca değişik bir ağıt söylemeye başladı yine.
Anlamıyorlardı ama sesi etkiliyordu onları. Gözleri yavaş yavaş kapanmaya
başladı. Ağıt tan sonra hepsi teker teker, sırayla uykuya daldılar. O gece
deliksiz bir şekilde uyuyorlardı. Gecenin karanlığında sessizlik hat safhada
idi. Gece yarısında okyanusun içinden dehşet verici, korkutucu ve bir o kadarda
kulakları sağır eden bir ses duyulmaya başladı. Ses Davutu hemen uyandırdı.
Davutun içi ürpermişti. Bu seste ne böyle? Dercesine kalkıp okyanusa bakmaya
başladı. Bu ses öyle rahatsız ediciydi ki, Davut kulaklarını elleri ile tıkamak
zorunda kaldı. Hemen gidip, Eyüpü uyandırmak için dürtmeye başladı. Sessiz ve
kısık bir sesle Eyüpü uyandırmaya çalışıyordu.
-Eyüp kalk! Eyüp, bu sesi
duymuyormusun? Hadi kalk şu sese bak!
Sessizce ona fısıldarken Eyüp
nihayet uyandı. Gözlerini yavaşça ovaladı elleri ile. Sonra hızlıca ayağa
kalktı okyanusa baktı. Okyanusa baktıktan sonra Davuta döndü ve korkmuş bir
halde sesin ne olduğunu anlamaya çalışırcasına birbirlerinin gözlerine
baktılar. Şaşkınlıktan donakalmışlardı. Bu ses nereden, kimden geliyor diye
düşünmeye başladılar. İçlerine korku, şüphe ve kurt düştü. Bu ses belkide bir
balinadan geliyordu, yada bir yunus sürüsünden. Yada en çok korktukları şey!
Bilmedikleri ve görmedikleri devasa bir yaratıktan. Belkide okyanusta mutasyona
uğrayıp evrim geçirmiş bir canavardır.  Kötü ve karamsar şekilde düşünmeye
koyuldular tekrar, Hiçbir cevap bulamadılar. Bu sese anlaşılan sadece onlar
uyanmamıştı. Dehşete kapılmış bir şekilde bütün herkes uyanmış ve elleri
kulaklarında yüzlerini buruşturuyorlardı. Çok geçmeden Ertuğrul merakla sordu:
-Bu seste ne böyle?
Uykularını bölmüştü, bu
gizemli ve korkutucu ses. Soruyu duyan Akif sesini yükselterek konuşmaya
başladı.
-Bir haberde görmüştüm. Okyanusa
çıkan balıkçılar bazen böyle bir ses duyarlarmış. Ama bu sesin ne olduğunu
kimse tam olarak çözememiş. Biliminsanları bu seslerin jeolejik çağlardan kalma
devasa su yaratıklarından geldiğini önesürüyorlar. (Dinlerken dahada
irkildiler.) Doğruluğu tartışılır ancak sesi kulaklarımla duyunca bende hak
vermeye başladım. Şu sese baksanıza ne kadar derinden geliyor. Ne kadar değişik
ve ürkütücü.
Akifin sözleri akıllarını
kaçırmalarına neden olacaktı sanki. Öyle irkilmişlerdi ki, hepsinin tüyleri
diken diken olmuştu. Davut merakından elini suya dokundurmak için koruluklara
doğru yürüdü. Eğildi, parmak uçları ile hafifçe suyu elledi. Biraz elini içinde
gezdirdi. Elini çıkarıp kokladı. Ne yaptığını kendiside bilmiyordu. Ama merakı
dinmişti. Hepsi birbirlerine bakıyordu. Mantıklı bir cevap arıyorlardı. Ne idi
bu ses böyle. Nereden ve neden geliyordu? Gecenin karanlığında uyanmışlardı ve
yine başlarına garip bir olay gelmişti. Ne ışıkları vardı ne de herhangi bir
aletleri. Zifiri karanlıktı. Ama alışmışlardı karanlığa artık. Gözleri
garipsemiyordu. Çok geçmeden ses kesildi, derin bir sessizlik oluştu. Hepsi
sesi merak ederek sırayla yeniden uyudular. Uykularını bölen bu sesten hem
korktular, hemde öfkelendiler. Gece karanlığında okyanus, uzay boşluğundan farkıszdı.
Tek ayırt edici yönü, okyanusta canlıların var olması idi. Gerçi uçsuz bucaksız
bu evrende de canlılar olabilirdi. Kim bilebilirdi ki? Belki böyle meraklı genç
ruhlu insanlar bulacaktı başka canlıları. Belkide bulamayıp kaybolacaklardı.
Yada öleceklerdi.
Günler aynı rutin ile geçip
gidiyordu. Hergün birisi ilk önce kalklar, diğerleri uyurdu. Sonra hepsi uyanıp
biraz vakit öldürürlerdi. Ardından, yarım patates ve bir lokma ekmeklerini
afiyetle doyamadan yerlerdi. Öğlen olunca hava kararıncasıya kadar tüm gün
kürek çekerlerdi. Karanlık çökünce toplanırlardı yine. Akif yada herhangi biri
birşeyler anlatır, sonra bir bir yeniden uyurlardı. Okyanusta nerede ise on beş
gün olmuştu. Ekmekleri  tükenmişti. Erzak ve yemek olarak sadece altı
patatesleri kalmıştı.  Az yemek yemeye alışmışlardı. Ancak tamamen aç
kalmaya hazır değillerdi. Kendilerini dahada kısıtladılar. Artık ümitleri
zayıflamaya başlıyordu. Gözleri artık bir kara parçası arıyordu. Motorla beş
günde geldikleri mesafeden geriye, motorsuz on beş gün olmuştu. Hala
dönememişlerdi. En vahim durum ise yavaş yavaş  şüpheye düşüyorlar ve ölüm
korkusu dahada çok sarıyordu onları. Zihinleri kendilerine sorular soruyordu.
Bir gece şöyle bir konuşma geçmişti aralarında. Soruyu soran davut idi:
-Dostlarım sizce doğru
yoldamıyız? Sözlerini söylerken zor konuşuyordu. Çünkü Akif varken bu soruyu
sormak cesaret isterdi. Cesaret te davut da fazlası ile vardı. Akif hiç
beklemeden cevapladı sorusunu. Konuşurken gözlerinde hiddet ve düşlerinde gizli
bir korku vardı.
- Tabiiki doğru yoldayız.
Hatta çok az kalmıştır şimdi. Bu hafta içinde kesinlikle göreceğiz o boğazı.
Sadece daha çok kürek çekmeliyiz.
Diyordu hiddetlenerek. Hiç
inandırıcı gelmemişti bu cevap, çünkü ümitleri bir kere zayıflamıştı. Akifin
bile içine kuşku düşmüştü. Bu yöne gitme fikrini veren o idi. Eyüp ise çok
sinirliydi. Hatta öyle ki, son birkaç gündür Akifle konuşmuyordu. Onun fikrini
beğenmemişti. Zorla kabul etmişti. Oysaki kendi fikri çok daha makul geliyordu
ona . Bu çok büyük bir seçimdi. Seçimi Akif kazanmıştı . Ama üzerine de büyük
bir sorumluluk yüklenmişti. Eğer beş gün içerisinde boğaza ulaşamazlarsa,
açlıktan ölmemek için başka altarnetif yollara başvuracaklardı. Akif ellerini
uzun saçlarının arasında gezdirirken düşünüyordu. Bu sorumluluğun bedeli ağır
olacaktı.  Bedel hiç şüphesizki açlıktan ölmeleri idi... Ve bu insanların
açlıktan ölmeye hiçte niyetleri yoktu. Akif düşünmeye devam ederken kafası
ağrımaya başladı. Stresten saçları beyazlamıştı. Davutun sorduğu soru yok
etmeye başlamıştı onu. Eğer boğaza ulamazsalar ne yapacaklardı? Diye düşündü.
Aklını kurcalayan ve kemiren binlerce soru vardı. Gecenin karanlığı Davutun
sorusu ile  dahada karanlık oldu. Öyle bir ümitsizliğe kapıldılar ki.
Uyumak nedir unuttular. Sorudan sonra gece boyu hepsi kara, kara yeniden
düşünmeye başladı. Kimisi okyanusa bakıyor, kimisi gökyüzüne. Kimisi de bomboş
ellerine. Ailelerini düşüyordu bazısı. Aileleri onları şuan tatilde sanıyordu.
Ama onlar topraklarına dönmek için her yolu deniyordu. Hatta kendi ülkeleri değil,
herhangi bir kara parçasına çıkmak için ve görmek için hepsi bir gözünü
tereddütsüz verirdi. Tek istedikleri bir kara parçası idi. Düşünmekten
yoruluyorlar. Ama düşünmemekte öldürüyordu onları. Okyanusta ilk günkü gibi
idileri. O zamanda böyle karamsar düşünmüşlerdi. Ama erzakları vardı. Şimdi
erzaklarıda tükenmeye yüz tutmuştu. Düşünmekten yorulanlar, bir bir uyumaya
başladı yine. Ama bu gece uyurken duyguları ve hisleri, ümitleri ve gözleri
çöküşte idi. Sabah olunca kara vereceklerdi belliki. Zamanı gelmişti ve
geçiyordu bu kararın. Yarın konuşacaklardı herşeyi. Gecenin karanlığı çok
geçmeden yerini güneşin sıcaklığına kaptırdı.  Güneş ilk önce kendini
gösterdi, sonrada saprası ışığını. Gözünü ilk açan Akif oldu. Sabah uyanır
uyanmaz ne hesap vereceğini düşünmeye başladı. Ama daha hiçbirşey belli
değildi. Kafasını toparlamak için kaptan köşküne doğru yürüdü. Her zaman
yaptığı gibi beyaz kulpunu çevirdi. İçeriye girdi. İçeride kapının hemen
yanındaki karbeyzı plastik raftan yeni bir kitap seçti. Kitabın kapağı mavi
idi. Üzerinde, elinde mızraklarla aynı yöne bakan çıplak gölgeler vardı.
İsmi "SİNEKLERİN TANRISI" İDİ. Akif  bu
kitapları özenle seçmişti. Hepsi birer dünya klasikleri idi. Hepsi okyanus,
deniz ve insanoğlunun kara talihini anlatıyordu. Arkasını çevirdi ve önsözünü
okudu. Anladığı kadarı ile kitabın konusu şöyleydi. Uçakla seyehat eden bir
okul gezisi vardı. Her ne oldu ise uçak kaza yapıp bir mercan adasına düşmekte
idi. Çocuklar hayatta kalmak için zorluklarla mücadele edip kendi benliklerini bulurlar.
Bir grup kötü ve şizofreni. Diğer bir grup ise iyi ve akli dengesi yerinde
olur. Sonrasından kötü grup, iyi grubu teker teker öldürür. Sona kalan tek iyi
çocuğu ise öldürmek için büyün adayı yakarlar. Sona kalan iyi, tam ölmek üzere
iken. Bir uçak onları kurtarır. Kitap yine içinde bulundukları duruma hitap
eder. Akif hemen ilk sayfasını açıp okumaya başlar. Diğerleri uyanıncaya kadar
okur. Gemide herkes uyanınca derin bir soğukluk oluşmuştu. Herkes hem
içindekileri söylemek, hemde konuşmak istemiyordu. Sabah olmuştu. Ortalıkta ne
bir boğaz ne de bir kara parçası gözlere çarpıyordu. Öğlen olana kadar ve güneş
göklere çıkana dek kimse konuşmadı. Ne okyanustan duydukları sesi, ne de
köpekbalıklarını düşünüyorlardı. Düşledikleri tek gerçek ise , bu boğazın daha
ne kadar uzakta olduğuydu.  Herkesin karnı açlıktan şiş gözüküyordu.
Kimsenin boğazından günlerdir hatta haftalardır gerçek bir yiyecek geçmemişti.
Ertuğrul daha fazla bu sesizliğe ve karnındaki açlık hissine dayanamayarak
kaptan köşküne girdi. Beşgen şeklindeki dümenin altındaki tüm patatesleri
çıkarttı. Uzun uzun baktıktan sonra beş tanesini yerine koydu. Bir tanesini
eline aldı. Kabuğunu soymadan cebindeki süslemeli bıçak ile beş parçaya böldü.
Sonra kaptan köşkünden yavaş adımlarla çıktı. Elinde beş küçük parça patates
vardı ve bütün gün idare ederceklerdi. Herkes sıra ile hızlıca Ertuğrulun
elinden paylarını aldı. Kimisi yavaş, kimisi hemen bitirdi payını. Açlıktan
gözlerinin altı çukurlaşmış. Sırtlarındanki ve kaburgalarındaki kemikler belirginleşmişti.
Yanakları sönük bir balon gibi çürümüştü. Bacakları ve kolları incelmiş,
güçsüzleşmiş ve büzülmüştü. Hareketleri yavaşlamış ve susuzluktan
bitkinleşmişlerdi. Dudakları kuruluktan çatlamış ve renkları solmuştu. Hepsi
gerçek anlamda bir deri, birde kemik kalmıştı. Temmuz ayının sıcaklığı
kurutmuştu onları. Bazularının güneş yanıklarından derilerinde feci yaralar
oluşmuştu. Bazıları ise halisilasyonlar görüp kendi kendine konuşmaya
başlamıştı. Ellerinden hiçbirşey gelmemesi yok ediyordu onları. Ruhları,
bedenleri, zihinleri ve gözleri köreliyordu. Umutları tükeniyori, düşünceleri
derinleşiyordu. Artık bu zülme dayanamadı Davut. Beklenen o soruyu yine sordu,
ama bu sefer hedefi direkt olarak Akifti.
-Şimdi ne yapacağız! Ortada
ne bir kara parçası ne de boğaz var. Hergün karıncalar gibi kürek çekiyoruz.
Nerede ise motorumuz varmış gibi ilerliyoruz. Ama yok. Hiçbirşey yok. Ne bir
ada, ne bir sahil, ne bir gemi, ne bir uçak, ne bir insan. Ne de
ümitlerimiz kalmadı artık. Sözleri Akifi sinirlendirdi ve korkuttu. Çünkü yine
birisi doğruları söylüyordu. Akif bir hiddetle konuştu ki. Kimse ne ağzını
açabildi, ne de fikrini.
-Evet! Evet! Ve yine evet!
Ortada kara parçası yok. İnsan yok, gemi yok, sahilde yok. Ama seni çok bilmiş
dostum, ortada hala bir planımız var . Ve o plan şuanda bile yürülükte. Eğer
uzaklara baktığında bir toprak göremiyorsan, bu hiçbir zaman göremeyeceğin
anlamına gelmez. Elbette biz de bir toprağa ayak basmak isterdik. Ancak sabırlı
olmak şuan için en mantıklı karardır. Beş gün daha hayatta kalabiliriz. Eğer
beş günden sonra ufuklarda yine hiçbirşey göremez isek, işte o zaman rotamızı
değiştireceğiz.
-Tamam dostum sen nasıl
istersen öyle olsun. Ama şunu hiçbir zaman aklından çıkartma. Senin aldığın
sorumluluğu hiçbir dağ yüklenemez! Ona göre konuş ve ona göre karar ver.
-Kararım kesindir. Daha önce
söylediğim gibi hâlâ bir şansımız var. Boğaza çok yaklaştık, bun eminim.
Akif arkadaşlarınıda
sürükleyerek ölüme gidiyordu. Beş günden sonra ne yapacaklardı. Akife karşı
çıkan tek Davut değildi. Eyüpte onunla beraberdi. Ama Ertuğrul ve Alparslanın
tarafsız kalması. İŞleri değiştiriyordu. Akifin bağnazlığı ve dikaklı yüzünden
belkide ölüme gidiyorlardı. Ya da kurtuluşa. Herşey
belirsizdi. Davutu da kızdıran bu belirsizlikti. Yirmi gün önce bu plan
mantıklı idi. Ancak şimdi mantıklı olmaktan çok saplantı ve bağnazlıktı. O gün
gece yarısına kadar durmadan kürek çektiler. Ellerinden tek gelen şeyi
ellerinden hiç bırakmadılar. Kasları ve vücutları ölene kadar kürek
çekeceklerdi. Sabaha kadar çekmek için anlaştılar. İki saat aralıklarla yer
değişeceklerdi. Uyku yada herhangi bir kişisel zevk umurlarında değildi. Tek
istedikleri ayaklarının bir toprağa basması idi. Ellerinin bir sarı renkli bir
kuma dokunması idi. En önemlileri ise dillerinin bir suya değmesi idi. Başka
hiçbir şey umurlarında değildi. Ne şiirler, Ne uyku, ne kitaplar, ne hikayeler,
ne hayalleri. Hiçbir şey . O gece sabaha kadar ölümüne kürek çektiler.
Aralıksız gemiyi hızlandırdılar. Hatta Ertuğrul öyle hiddetli çekiyordu ki gemi
bazen yönünü şaşırıyordu. Elleri sürekli kanıyor, parçalanıyor ve büzülüyordu.
Umurlarında değildi yaralar. Ellerine bir bez sarıp dinleniyorlar, sonra aynı
hırs ve hiddetle devam ediyorlardı. Okyanus onları izliyordu,  ve
balıklarda, ve güneşte, ve kuşlarda, ve bulutlarda, bu azimli ve yürekli
insanları ölmesini istemiyordu doğa. Öyle bir terliyorlardı ki alınlarından
akan damlalar gözlerini doldurup kör ediyordu. Parmakları soyuluyor, kanları
mavi okyanusu şereflendiriyordu. Hayatta kalma uğruna insanoğlunun gerçek
gücünü ortaya koyuyorlardı. Yine güneş yüzünü gösterdi, hayranlıkla onları
izliyordu. Ama bir sorun çıkmıştı. Ertuğrulun sağ kolunun tendomları tamamen
kopmuştu. Kolunu oynatamıyordu, kilitlenmişti. Çaresizlikten ağlıyordu. Ama bu
bile yıldıramadı onu. Sol kolu vardı. onunla devam etti. Arkadaşları bile
şaşırdı. Birinci dünya savaşında aynı yokluklar ile savaşan ataları geldi
aklına. Atalarını şereflendirdi. Ülkesini kurtarmak uğruna yaptıklarını
hatırladı. Açlıklarını, susuzluklarını, kahramanlıklarını, umutsuzluklarını,
çaresizliklerini,Azimlerini, inançlarını ve imanlarını hatırladı. Tüm gücü ile
asıldı tekrar. Ve yine hatırladı. Sarıkamışı, arıburnunu, conkbayırını,
anafartaları, elli yedinci alayı, Atatürkü, seyit on başıyı, kazim karabekiri,
Enver paşayı, halil kut paşayı, çerkez ethemi, ipsiz recebi, hasan tahsini ve
daha nicelerini hatırladı. Sonra utandı. Küreği bıraktı. Çünkü onlar toprakları
için canlarını, mallarını, zevklerini ve keyiflerini hiçe saymışlardı. Peki o
ne için savaşıyordu. ÖLmemek için. Kendi canı için. Utandı ve kendine geldi.
Gözlerini sımsıkı kapattı. Bütün tarih gözlerinin önünden film şeridi gibi
geçti zihninde. Sonra anladı ki kendi canı ülkesi için önemli idi. Onu
bekleyenler vardı. Ailesi, arkadaşları ve mesleği. Mesleğini geçirdi aklından.
Subay olacaktı. Ataları gibi çalışcaktı. Aklı yeniden yerine geldi. Yavaşça
arkadaşından küreği istedi. Elleri titriyordu. Arkadaşı eline dokunur dokunmaz
küreği ona bıraktı. İçinde hayalleri yeniden yeşerdi.  MAZİDEKİ
GELECEĞE GİTMİŞTİ SANKİ. Hiç dinlenmeden kürek çekmeye devam etti.
Atasının ismini hak ediyordu. Taa ki bayılana kadar. Vücudu öyle bir zorlamıştı
ki, bünyesi buna dayanamadı. Geceye kadar arkadaşları devam etti onun yerine.
Gece yıldızlar parıldıyordu. Okyanus kırmızı, gökyüzü ise karanlıktı. Sabaha
kadar durmaksızın devam ettiler. İçlerindeki azim, gözlerindeki cesaretle
bütünleşmişti. Sabah güne doğduğunda bütün kürekleri bıraktılar. Hepsi iki
gündür uyumuyordu. Sadece dinlenme amaçlı gözlerini yumup oturuyorlardı. Kürekleri
bırakmlarının asıl sebebi, ümitlerinin ve güçlerinin tamamen tükenmiş olması
idi. Soluk soluğa kalmışlardı. Terleri ellerindeki kanlarla karışmıştı. Kimisi
bitik koluna bakıyor, kimisi soyulmuş ellerini izliyor, ve kimiside artık
öldüklerini düşünüyordu. Uzaklarda dehşet verici bir sıkıntı gördü Davut.
Arkadaşlarını çağırdı. Hep beraber onun ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı.
Çok geçmeden anladılarda. İleride, bir buçuk mil önlerinde, kilometrelerce
uzunlukta ve büyüklükte kara bulutlar şiddetli sağanağı okyanusla
buluşturuyordu. Rüzgar öyle kuvvetliydi ki, okyanus sularının üzerinde oluşan
devasa hortumlar ve girdaplar oluşturuyordu. Okyanusun dalgaları göklere
tırmanıyordu. Hepsi ne yapacağını şaşırmıştı. Gördükleri şey, hiç şüphesiz ki
Ölüm idi. Eğer o fırtınaya girmeye kalkarlarsa öleceklerdi. O yüce
dalgalar  boğacaktı onları, O muazzam hortumlar ter yüz edecekti bu küçük
gemiyi. Dehşete kapılıp paniklediler. Artık daha fazla dayanamayan Davut son
konuşmasını yaptı.
-Dostlarım, beni iyi
dinleyin! Eğer bu yoldan devam eder isek açık bir şekilde öleceğiz. Hiç
şüphesiz ki bunu hepiniz en az benim kadar biliyorsunuz. Bana kalırsa yeniden
güneye gidelim. O fırtınada şimdi öleceğimize, okyanusta açlıktan zamanla
ölürüz daha evladır. Akifin yolu belkide hala doğrudur. Ancak bu felaket planı
sekteye uğramıştır. Beni dinleyin ve rotamızı güneye, Afrikaya çevirelim. Hepsi
Davuta kulak verdiler. Onu dinlediler ve rotayı güneşi esas alarak
değiştirdiler. Gözleri açlıktan kör olmuştu. Çünkü fırtınanın ardındaki kara
parçasını göremediler. Kader yine küsmüştü onlara. Fırtınanın karanlığı
önlerini kapatmıştı. Ümitlerinin bittiğini sanıp geriye doğru yol aldılar. Akif
bile hak verdi Davuta. Büyük bir sorumluluktan kurtuldu ve ferahladı. Hepsi
kürek çekmeye tüm güçleri ile devam etti. Ama bu seferde hiçliğe gidiyorlardı.
Öleceklerini biliyorlardı ama bir umut diyerek ter yöne sürdüler gemilerini.
Ertuğrulun kolu çabucak düzelmişti. Yapacak bir şey bulamadı. Ön güverteye
gitti. Hiç düşünmeden kaptan köşkünün üzerine çıktı. Kaptan köşkünün üzerindeki
bir metrelik bayrak direğini kırdı. Bayrak direği tahta idi. Şöyle bir
baktıntan sonra ucuna bağlanacak bir şeyler aradı. Çok azimli ve kuvvetli bir
insandı. Aynı zamanda anlık işlerde çok pratikti. Elinde direkle kaptan köşküne
girdi. İçeride gözü geniş bir şey arası. Çok geçmeden aradığınıda buldu.
Pencerenin altındaki tahta çıkıntılığı söktü. Otuz beş santım kadar küçüktüm
kalanını yere bıraktı. Sonra güverteye çıktı. Güvertedeki halatı yerden altı.
Tahta direğin ucuna otuz beş santimlik tahta çıkıntılığı yerleştirdi. Halatla
sıkıca bağladı. Mükemmel bir kürek olmuştu. Hemen okyanusa daldırdı. O sırada
kürek çeken arkadaşlarına. Üçüncü bir kürekle destek verdi. Tek istediği yine
hayatta kalmaktı. Bir iki saat sonra Davut, son patatesleride getird, ve son
yudum suyuda. Toplanıp yediler. Hepsi artık ölümü bekliyordu, ama beklenmedik
bir olay oldu. Geminin yarım mil ilerisinde büyük bir deniz aslanı sürüsü
geçiyordu. Davut hemen farketti onları. Tam çareleri tükenmişken Davut gülümsemeye
başladı. Deniz aslanlarını işaret ederek.
-İşte tek kurtuluş yolumuz
orada. (Deniz aslanlarını gören arkadaşları şaşırdılar. Ne dmek istediğini ilk
başlarda anlamadılar. O deniz aslanları bir adaya gidiyor. Göç ediyorlar.
Onları takip ederek bizde bir adaya ulaşabiliriz. Onlar sürekli
yüzemezler. Elbet bir karaya çıkacaktırlar. Bizde bunu fırsata çevirip onları
takip edeceğiz. Eğer bunu yapmaz isek zaten açlıktan öleceğiz!
Arkadaşları tedirgin
olmuşlardı, ama kafalarına yatmıştı bu fikir. Davutu dinlediler hemen rotayı
deniz aslanlarının gittiği yöne çevirdiler. Aralıksız bir şekilde son güçleri
ile kürek çekmeye devam ettiler. Yine son bir ümitleri kalmıştı.
Kader hâlâ terk etmemişti onları.  Günlerce aç sususz deniz
aslanlarının izini takip ettiler. Üç gün sonra izler kesildi. Deniz aslanlarını
artık göremiyorlardı. Artık tüm ümitleride kesildi. Kürekleri bırakıp ölmek
için sessizce beklmeye başladılar. Hepsi tükenmiş ve bitik bir halde idiler. O
gün geceye kadar kimse ağzını açmadı. Açlık onları çürütmüş ve susuzlukta
kurutmuştu. Tüm hayalleri, aileleri, arkadaşları, sevdikleri ve iyi günleri
gözlerinin önünden geçiyordu. Gece ise hepsi ölüm uykusuna yatmıştı. Sabah
güneş yüzünü gösterdiğinde kimse kalkmaya tenezzül bile etmedi. Çünkü onları bekleyen
şeyi sabah kimse farketmemişti. Davut içinde kalan son umut zerresi ile ayağa
kalktı. Belki son bir umut varmı diye görmek için okyanusa ve ufuklara baktı.
Gözüne bir şey çarptı ufuklarda. İlk bakışta gözlerine inanamadı. İlk önce
delirdiğini  sando. Elleri ile gözlerini ovaladı, yüzlerce kez kapatıp
açtı, rüyada olmadığından emin olmak istiyordu. Sonra kafasını yavaşça yeniden
kaldırdı. Gözlerini yine o yöne çevirdi. Gördüğü şeyin gerçek olduğunu anladı.
Sevinçten göz yaşları döktü. Yere çöktü. Kafasını dizlerine dayadı. Ve içinden
şu sözleri mırıldandı.
-BUGÜN YİNE ÖLMEDİK!
sonra coşku ile kalktı
çığlıklar atıyordu. Gülmeye başladı. Yerinde duramuyordu, bağıyordu durmadan
-Kalkın! Kalkın DOSTLARIM
BUGÜN YİNE ÖLMEDİK. HEEY! Kalkın Dostlarım bugün yine ölmedik. Hey, yeni
gündüzün sıcaklığı sende şahit ol BUGÜN YİNE ÖLMEDİK!
Bağırış sesleri ile uyandı
herkes. Ümitsizlikle, önce Davuta baktılar, sonra okyanusa baktılar.
Görüklerine dayanamayıp onlarda çığlıklar atmaya başladı. Davuta katılıp
sevinçten göklere uçuyorlardı. Yerlerinde duramıyorlardı. Hüzünleri ve yeisleri
gitmiş, yerine sevinç ve mutluluk gelmişti. Hepsi birbirlerine sarılıyor,
mutluluktan ağlıyorlardı. Bu sefer açlıktan değil mutluluktan öleceklerdi
sanki. Sabırsızlıkla hepsi küreklerini aldı. Kalan son güçleri ile öyle bir
kürek çekiyorlardı ki uçmaları içten bile değildi. Hepsi gülüyor ve kürek
çekiyordu. Gördükleri şey yaklaşmıştı artık. Daha yakına geldiklerinde daha da
çok sevindiler. Gördükleri ve karşılarında duran şey: Yarım mil uzakta etrafı
sarp siyah kayalıklarla kaplı, kocaman çakıl taşları bulunan sahili ile göz
kamaştırıyordu. Sahilin ilerisinde devasa ağaçlar ve otlar yemyeşildi.
Ağaçların üzerinde bir sürü türden kuş, birbirlerine çarpmadan uçuyorlardı.
Gördükleri şey nerede ise bir kasaba büyüklüğünde mercan adası idi. Deniz
aslanları onları terk etmemişti. Onları gerçekten bir adaya, bir toprağa,
ve yeni bir dünyaya getirmişlerdi. Gemi süratle sahile
yaklaşıyordu. Sahile vurduğunda, ilk atlayan Davut oldu. Atlar atlamaz ellerini
taşlara değdirdi. Sonra alıp yüzüne gezdirdi. Kafasını kaldırıp etrafını süzdü.
Sonra ayağını yavaşça sudan çekti. Kupkuru siyah renkli çakıl taşlarına koydu.
Sonunda toprağı ve yaşamı hissetti. Sevindi, hafifçe gülümsedi ve o zaman
anladı ki.
BURASI ÖLMEK ÜZERE OLDUKLARI
BİR OKYANUS DEĞİLDİ, AKSİNE YAŞAMA TUTUNACAKLARI GERÇEK BİR TOPRAK PARÇASI
İDi..

Ömer Kaya



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6159
2 Firari Fırtına 4227
3 Mustafa Ermişcan 3418
4 Hasan Tabak 3303
5 Nermin Gömleksizoğlu 3006
6 Uğur Kesim 2907
7 Sibel Kaya 2734
8 Enes Evci 2430
9 Ömer Faruk Hüsmüllü 2394
10 E.J.D.E.R *tY 2215

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:1110 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com