Romanlar

Düğün Gecesi Cinayeti 1
Okunma: 92
Serdar Adem - Mesaj Gönder


1. Duruşma

Mahkeme salonu son şeklini aldıktan sonra kırmızı kırmızı yakalı, cepsiz ve düğmesiz kara cüppeli, heybetli görünümlü hakimler yerlerine geçtiler. Asık suratlarıyla dosta güven düşmana korku salan hakim heyeti salondaki hemen herkesin yüreğinde saygıyla karışık bir korku dalgası esmesine sebep olmuştu. Mahkeme duvarı soğuk olur derler. Ağır ceza mahkemesinin duvarları adeta buzdan yapılmış gibidir. Nefes almaya korkan seyirciler salonda esen zemheri ayazının etkisiyle buzdan heykele dönmüşlerdir. Sevmediği davalardan birine daha tanıklık etmekten pek hoşlanmış görünmeyen dik yakalı, kara cüppeli mahkeme başkanı bir süre mahkeme salonunu göz ucuyla kontrol ettikten sonra sanığın getirilmesini emretti.
Mübaşir dışarı çıkar. Sanık çok geçmeden bayan bir polis memurunun yedeğinde elleri önden bağlı olarak içeri girer. Normalde çok garip olmakla birlikte kanun adamları kanunlar tarafından takılması takdir edilen kelepçe denen aksesuarın bazılarına ziynet eşyası gibi yakıştığını düşünürler. Bunun nadir de olsa tersi olabiliyordu. İşte bu çok nadir durumlardan biri şu an karşılarındaki on dokuz yaşındaki kız çocuğuydu. Kelepçe bu kıza yakışmamıştı. Kesinlikle iğreti bir işkence aleti gibi duruyordu üzerinde. Ne çare cürmü meşhut olarak yakalandığı bir olay sonucu yine yasa gereği takılmıştı. Davacı taraf hariç duruşma salonunda hazır bulunanların istisnasız hepsi böyle düşünüyordu. Bunu mat bakışlardaki acımayla karışık şaşkınlık dalgalarından anlamak mümkündü.
Zeynep mahkeme heyetinin karşısındaki sanık bölümüne yine polis memurunun sevkiyle geçer. Yerine geçince elleri çözülür. Bayan güvenlik görevlisi eller arkada bir adım gerisinde ayakta beklemeye başlar. Sanık son derece durgun görünmektedir. Sanki mahkeme salonuna değil de bir kır bahçesine gelmiş gibi…
Ardından savunma avukatı konuyu müzakere ettiği birkaç kişiye eşikten dışarıda beklemelerini işaret ettikten sonra mahkeme salonunda kendisine ayrılan yere oturur. Duruşmaya pek hevesli görünen davacı taraf yerini çoktan almış sanık ve avukatının gelmesini beklemektedir.
Karşısında davacı tarafın avukatları bulunmaktadır. Ordu halinde gelmişlerdi her zaman olduğu gibi. Ayşe dördünü de tanıyordu. Hepsi de Kara ailesinin hukuk alanındaki tetikçilerinden başka bir şey değildiler. Kendisi mahkeme tarafından verilen zorunlu avukatlık görevi yapmak için buradadır. Zaten Zeynep böyle bir şey talep etmemiştir. Savunmaya pek niyeti görünmemektedir. Kendisi zorla ikna edilmiştir.
Genelde bu tip görevlendirmelerde dostlar alışverişte görsün hesabı, yalandan bir savunma yapılırdı. Öğretmenlerin zorunlu dersleriyle doktorların poliklinik hizmeti gibi zorunluktan icra edilen kar getirmeyen bir görevdi bu. Aynen öyle… Zorunlu bir görevdi ve hiçbir getirisi yoktu. Bu sefer iş başkaydı. Ayşe olayın maddi boyutunu bir kenara itmeye kara vermişti. Ayşe’nin kadınlık hisleri avukatlık beklentilerine baskın çıkmıştı anlaşılan.
Salih de böyle bir mahkemeye başkanlık etmekten doğrusu pek mutlu görünmüyordu. Bu tür davalarda vicdanının sesiyle kitabın hükmü arasında yaşamak zorunda kalacağı çelişki canını yakıyordu. Bu seferki fazlasıyla yakacağa benziyordu. Karşısındaki on dokuz yaşında bir kızdı. Tahkikat dosyasına göre konuşmak gerekirse melek kadar temiz bir gençti. Üstelik okul başarısı iftihar edilecek düzeydeydi. Böyle bir kızın ağır cezada işi neydi? Kendi kızı gözlerinin önüne geliyordu bu tür davalarda. İşte o zaman eli ayağına karışıyordu.
Savcı da huzursuzdu. Aslında onun işi daha zordu. Başkana göre daha genç olduğu için kızı da doğal olarak çocuk yaştaydı. Dokuz on yaşlarında… Şimdilik bir problem yoktu. Gücü kuvveti yerinde, makam mevki sahibi biriydi. Ailesini rahatlıkla koruyabilirdi. Ama ya başına bir iş gelse ve ailesini yalnız bıraksa, küçük İnci’sinin aynı kaderi paylaşmayacağını, Allah korusun bugün Zeynep’in bulunduğu yerde olmayacağını kim garanti edebilirdi?
Bir savcı olarak, mesleğinin gereği okumak zorunda olduğu iddianamede Zeynep’in en ağır ceza almasını talep edecekti. Mesleğinin doğasında vardı bu. Kurtuluşu mümkün değildi. İşinin zorluğu bu noktada ortaya çıkıyordu. Ama yaptığı araştırmalara dayanarak vicdan mahkemesi bunun böyle olmaması gerektiğini haykırıyordu. İyi olmak, iyi olmaya çalışmak yaramıyordu her zaman. Keşke cürmü meşhut tecavüzcülere iyi halden ceza indirimi uygulayan hakimler savcılar gibi gamsız tasasız, meselesiz gerçeksiz biri olsaydım diye kendi kendine hayıflanıyordu.
Salon duruşma için hazır olduktan sonra gazeteciler dışarı çıkarılır. Olaya olduğundan çok daha fazla ilgi gösteren gazetecileri çıkarmak kolay olmaz. Son zamanlarda bütün ülke neredeyse geçim sıkıntılarını, futbol fanatizmini hatta siyasi ayrılıkları bir tarafa bırakmış Zeynep cinayetine odaklanmıştı. Bu tür haberler reytingi tavan yaptırıyordu. Basın ve medya için reklam gelirlerini besleyen reyting bütün değer yargılarının üzerinde yer alıyordu. Davaya ilgileri buradan kaynaklanıyordu. Bir resim, bir resim daha derken… Başkanın son emri üzerine salonu boşaltmak zorunda kaldılar.
Maktul Ankara’da pek makbul sayılmayan esnaflardan biriydi. Hemen herkes az çok tanırdı. Ama ne tanınma… Alengirli işleri olduğu kulaktan kulağa söylenmekteydi. Nerde bir pis iş var, altından o ve benzerleri çıkıyordu. Bunu ispatlayacak somut bir delil bugüne kadar ortaya konmuş değildi. Hakkında kaçakçılık, tehditle mal edinme, ihaleye fesat karıştırma gibi bir iki şikayette bulunulmuşsa da delil yetersizliğinden herhangi bir hüküm giymemişti. Hal böyle olunca Ankara’nın şerefli esnaflarından ayılmaktaydı.
Zeynep sanık sandalyesine oturur. Hayatında ilk defa mahkeme gördüğü için bir parça tedirgin olmakla beraber başına gelecekleri kabullendiği için sakin görünmektedir. İddianame okunurken çevreyi gözlemlemeye başlar. Mahkeme salonu bile gerdek odasından bin kere daha romantik geliyordu. Bunu anlamak için kendisi gibi genç kız olmak gerekiyordu.
Savcı iddianamesini okur:
‘Suçun sanık tarafından işlendiği eldeki kanıtlara ve sanık itirafına dayanarak sübut bulmuş olmasına rağmen mezkur olayla ilgili olarak hazırlanan dava dosyasındaki şahit beyanlarına göre sanığın işlediği cürmü uzun zamandan beri tasarladığı ve gerdek gecesinde fiiliyata geçirdiği ve defalarca öldürme kastıyla vurmak suretiyle işkence yaptığı anlaşılmaktadır. Bu durum muvacehesinde sanık Zeynep Akar’ın cinayeti uzun süre tasarlamak suretiyle taammüden işlediği;
Olay yeri incelemesi ve adli tıp verilerine göre suç aletini defalarca kullanarak maktule işkence ettiği;
Olayın oluş şekli, sanık ve tanık ifadeleri ile elde edilen veri ve kanıtlar birlikte değerlendirildiğinde eylemin tasarlanarak ve kin ve nefret saikiyle işlendiği anlaşılmakta;
Zanlının yargılamasının mahkemenizce icrası ile eylemlerinin sübuta ermesi sonucu eylemlerine uyan yukarıda yazılı sevk maddeleri uyarınca cezalandırılmasına, hakkında tutukluluk uygulamasını devamına kamu adına talep ve iddia olunur.’
İddianameyi içi kanayarak okuyan savcı bir ara Zeynep ile göz göze gelince yalvarır gibi ‘Ne yapayım kızım. O kadar çok şikayet dilekçesi ve tanık ifadesi var ki. Buna göre hakkında idam istemediğime dua et. P.z.vengin adamı parayla tutmuş hepsini belli… Çoğu olayı görmediği halde ifade verme ve yalancı tanıklık yapma yarışına girmişler. Üç beş kuruş avanta için nasıl boyunlarını kıracaklardı bir görseydin. Ağaç baltaya ben senin beni kestiğine değil sapının benden olduğuna üzülüyorum demiş ya, bu iş de aynen öyle kızım. Hepsi bir yana bir de kendini savunmak istemeyişin... Bu durumda yapacak fazla bir şey yok.’
Zeynep karşısındaki müşfik adamın bakışlarından demek istediklerini anlamış gibi kara küçük gözlerini utangaç titremelerle kırpıştırarak karşılık verdi ‘Önemi yok.’ diyordu gözleriyle ‘Kaderimi yazan mesajımı anlamıştır. Gerisinin hiç önemi yok.’
Karşısında ‘Adalet mülkün temelidir.’ vecizesinin yer aldığı duvarın önünde yüksek bir kürsü vardı. Kürsüde ortada en yaşlısı olan ve duruşmayı onun yönettiğini sandığı bir hakim, ayrıca iki yanında yine cüppelerinden hakim olmaları gerektiğini düşündüğü biri kadın, diğeri erkek iki kişi daha. Sağ tarafında uzak köşede kavruk yüzü gülmeyen bir adam daha. Biraz önce hakkında bir sürü suç isnat eden adam… Avukatın dediğine göre o da savcı olmalıydı.
Kapı kenarında duran mübaşir, yanında nöbet bekleyen polis memuru ve arka tarafta üç dört sıra halinde mahkemeyi izlemeye gelenleri incelemeyi gerekli görmedi. Salonda derin bir sessizliğe eşlik eden meraklı bir bekleyiş hakimdi.
Sağ tarafta kendi avukatı Ayşe, önünde zayıf bir brifing çantasıyla tek başına oturmaktaydı. Düşünceli görünüyordu. Onu da yasa gereği devlet göndermişti. Avukat tutacak parası yoktu zaten. Olsa bile Karaların korkusundan hangi avukat savunmaya yanaşırdı ki? Paranın olduğu yerde etik değerlerin, adaletin ve Allah korkusunun olmayışına dair rivayetler bugün burada bir kere daha tecelli ediyordu.
Onun karşısında bulunan yerde dört avukat vardı. Davacı tarafı oluşturuyorlardı. Hepsi de kendisini yiyecekmiş gibi vahşi bakışlarını onun üzerine dikmişlerdi. Ama bu bakışlar Zeynep’te en ufak bir korku yaratmıyordu. Kurtulduğu badirenin yanında mahkemenin vereceği en ağır karar bile hediye sayılırdı.
İddianame okunduktan sonra başkan Zeynep’e haklarını anlattı ve savunma yapıp yapmayacağını sordu. Zeynep ne derlerse kabul edeceğini ancak bunların hiçbirinin önemli olmadığını söyledi. Başkan genelde alışık olmadığı bu cevaba karşı sözlerine açıklık getirmek isteyince avukat Ayşe söz istedi. Başkan uygun görünce durumu açıklamaya çalıştı.
‘Sayın hakim, anlaşılacağı üzere müvekkilim yaşına göre dayanılması çok güç birtakım olaylar yaşamak zorunda kalmış. Takdir edersiniz ki bu durum, genç ruhunda ağır bir travmaya yol açmış ve kendisi henüz bu travmanın etkisinden kurtulamamıştır. Kendisini savunmak istemeyişi bu yüzden anlayışla karşılanmalıdır efendim. Ben müvekkilim adına gerekli savunmayı yapmaya çalışacağım.’
Başkan sözü uzatmasına izin vermedi:
‘Cezai ehliyeti olmadığını mı demek istiyorsunuz?’
‘Hayır sayın hakim. Müvekkilim böyle bir şeyi talep etmemektedir. Kaybedecek bir şeyi kalmadığını düşünmektedir. Ve yaşamak zorunda kaldıklarından sonra alacağı cezayı önemsememektedir. Ölümü görenin hastalığa razı olması mantığıyla yani… Hatta müvekkilim benim bile savunma yapmamı istememektedir. Benim kendisi adına savunma yapmamı uzun bir süre reddetmesine karşın annesinin yardımıyla kendisini şimdilik razı ederek davayı üzerime alabildim.’
Başkan eliyle ağzını kapatarak iki yanındaki hakimlerle olayı aralarında müzakere etti. Sonra savcıya bir şeyler söyledi. Salonda derin bir sessizlik hakimdi. Kimse söz almak istemiyor, böyle bir şeye teşebbüs etse bile sert mizaçlı bir görünüme sahip başkanın izin vermeyeceğini düşünerek cesaret edemiyordu.
Olayın şaşkınlığını atlattıktan sonra sanığa seslendi.
‘Sanık Zeynep.’
Bu söz avukatın söz hakkının bittiğini anlatıyordu. Avukat Ayşe itiraz etmeden yerine oturdu. Zeynep ayağa kalmıştı bu sefer. Zeynep sakin tavırlarıyla hakimin sorularını bekliyordu. Haline bakılırsa hakkında idam kararı bile verilse öpüp başının üzerine koyacaktı.
‘Kızım,’ diye söze başladı başkan.
Seni savunmakla görevli avukatın dediklerine ne diyorsun?’
‘Aynen kabul ediyorum, efendim.’
Kısadan kesmişti sözü. Uzatmanın anlamı olmadığını düşünüyordu. Diyelim ki uzatsa ne değişecekti? Öyle ya karşısındaki çete dört avukatla gelmişti mahkemeye. Bir bu kadarı da dışarıda bekliyor olmalıydı. Adı gibi emindi böyle olduğuna. Oysa kendisi avukat tutacak paraya bile sahip değildi.
Avukat Ayşe kanunun kendisine tahsis ettiği biriydi. Ücretini ek ders gibi fazla mesai kapsamından devletten alacaktı. İstese kılını kıpırdatmayabilirdi. Belki Ayşe Hanım öyle görünmüyordu. Ama bu sadece bir şanstı. Ayşe kadın olduğu için özellikle yardım etmek istiyordu. Bir kadın olarak Zeynep gibi genç kızların hakkının yendiğini düşünüyordu. Ne yazık ki karşısındaki çete karşısında şansı neredeyse yok gibiydi. Ceplerine girecek paranın hayaliyle en ağır cezayı alması için her şeyi ayarlamış olmalıydılar. Duruşma göstermelikti. Öyle olduğuna inanıyordu Zeynep. Ama varsın öyle olsundu. Onu yok sayan bir canavarla ebedi yaşamaksa devletin cezaevinde yaşamak daha onurlu ve huzurlu olmalıydı…
Hakim neden savunma yapmak istemediğini çok uzatmadan öğrenmek niyetindeydi. Bir hakim olarak her zanlının hatta suçlunun bile kendisini savunmaya hakkı olduğuna inanıyordu. Dolayısıyla suçu sabit bile olsa birini mahkeme karşısında kendisini savunmak istememesine bir anlam veremiyordu. Bir suçun sabit olması onu işleyenin cani olduğunu göstermezdi her zaman. Biraz da galiba aşağı yukarı aynı yaşlarda bir kız çocuğuna sahip olması hakim yüreğini yumuşatıyordu.
Aslında şu anda mahkemede olanların büyük bir kısmı hakimden, savcıya, güvenlikten mübaşire, katibe hatta seyircilere kadar herkes Zeynep’ten yanaydı. Ama kitapta yazanlar ne yazık ki Zeynep’i suçlu buluyordu. Suçu sabitti ve itiraf etmişti. Onun için de ağır cezada hakim karşısındaydı. Buna adaletin sosyal sapması denebilirdi. Bugün mahkeme duvarları içinde olup da bir şekilde yargılama sürecine dahil olanlar içlerinden kitabın aksine Zeynep’in elini kolunu sallaya sallaya dışarı çıkmasından yanaydı.
‘Savunma yapmak en doğal hakkın kızım, biliyorsun sanırım?’
‘Biliyorum sayın hakim.’
‘O halde neden kullanmıyorsun bu hakkını? Tamam belki delile gerek duyulmayacak kadar kesin suçun. Üstelik itirafın da var. Ama belki nefsi müdafaadır, belki kazaen olmuştur. Bunu sen bile bilemeyebilirsin. Biz işte bunun için varız. Kanıtları değerlendiririz, tanıklara başvururuz. Davacı ve davalıları da dinledikten sonra karar veririz.’
‘Haklısınız hakim bey.’
‘Peki o zaman savunacak mısın kendini?’
‘Hayır hakim bey, savunmayacağım.’
‘Nedenini kısaca söyler misin evladım? Adalete mi inanmıyorsun yoksa?’
‘Yok efendim öyle bir şey aklımın ucundan bile geçmedi. Ama karşımdakilerin gücünü çok iyi biliyorum. Karakterlerini de. Ankara’nın yarısı aleyhimde tanık olmuştur eminim. Bu şartlar altında ne yapsam nafile. Ayşe Hanım elinden geleni yapacaktır zaten. Aslında ona da gerek yoktu. İstemediğim bir hayata mahkumiyetten kurtulmuşum. Bu aşamadan sonra sizin vereceğiniz mahkumiyet ödül sayılır benim için.’
Hakim bu konuşmanın amacından taşarak istenmeyen sonuçlar yaratacağını düşünerek mahkemeye geçmeye karar verdi. Daha fazla ısrar etse bir hakim olarak taraf tuttuğu şeklinde yorumlanabilirdi davacı tarafından. Bu durum mahkeme sürecine gölge düşürebilirdi.
Nasıl olsa kendisine soru yönelttiğinde istemese de savunmasını yapmış olacaktı. Sonuçta olayı aydınlatmak ve iddiaları açıklığa kavuşturmak için bizzat ve ilk olarak cürmü işleyene yani Zeynep’in ifadesine başvurmak zorundaydı. Gerisini olayların akışı belirleyecekti. Dolayısıyla şimdilik en azından bu ayrıntıya fazla takılmamak geriyordu.
Davalı Zeynep on dokuz yaşındaydı. Mahkeme başkanı ifadesine başvuracağı sanığın künyesini okurken, bu on dokuz yaş salondaki istisnasız herkesi duygulandırmıştı. On dokuz yaşında bir kız çocuğunun böyle bir olaydan dolayı ağır ceza mahkemesinde işi neydi? Bu nasıl bir kaderdi?
Liseyi yeni bitirmişti. Üniversiteye hazırlandığını, hatta memurluk sınavları için çalıştığını söylememişti elbette. Elde delil yoktu çünkü. Ama onu yakından tanıyanlar okuma aşkıyla nasıl dopdolu olduğunu inkara gerek bırakmayacak şekilde biliyordu. Diğerleri bunun gerçekten böyle olup olmayacağı yönünde kendi kendilerini sorguluyorlardı iç dünyalarında.
Mahkeme başkanı Salih her yargılamada kendinden pay biçerdi. O öyle iyi hale yatan sapıkların, tecavüzcülerin oyununa gelerek ya da belki başka hesaplarla insanlık düşmanlarına iyi hal indirimi yapan hakimlerden değildi. Asla olmamıştı. Adaletin ortaya çıkması için kılı kırk yarardı. Kader mahkumları noktasında olabildiğince esnek davranmaya çalışırdı karar verirken. Ama bu seferki bir başkaydı. Böyle davalar hiç hoşuna gitmiyordu. Eldeki kanıtlar elini kolunu bağlıyordu. Kendisinin de bir kız çocuğu vardı. Ve bu yaşta bir kızın böyle bir eylemi gerçekleştirebilmesinin ne kadar zor bir olay olduğunu kendi kızıyla kıyaslama suretiyle düşünüyordu.
Kendi kızı, fare görse boynuna atılan kızı Özge’nin çocukluğu geldi birden gözünün önüne. Koca kız olsa da hala aynı korkaklığı devam ediyordu ya… Bir böcekle bile mücadele edemeyen, henüz hayatın yükünü bile omuzlamamış Özge’nin ileride birini öldürebileceği… İçi titredi birden. Mümkün olamazdı o yaşta bir kızın bu kadar büyük bir olayı becermesi. Kulağıyla duysa inanmazdı. İnanamazdı.
O zaman karşısında sanık sandalyesinde, elleri kelepçeli oturan Zeynep’in işi neydi ağır ceza mahkemesinde? Beceremez de polisler yalan mı söylüyordu? Savcının iddialarının gerçeklerle ilgisi yok muydu? Yanlış yere mi tutuklamışlardı? Hepsi bir yana kendi itirafı bir okul müsameresinden alıntı olamazdı ya.
Davacı tarafın avukatlarına dönerek olayı açıklamalarını istedi. Dört avukat önce kendi aralarında kısa bir durum değerlendirmesi yaptı. Sonra aralarından seçtikleri biri ayağa kalkarak söz aldı. Bu Ankara’nın en tanınmış avukatlarından Şahin Bey’di. Elli yaşlarındaydı. Daha önce Kara ailesinin önemli birkaç davasında savunma görevi üstlenmişti. Mahkeme heyeti tarafından yakından tanınan biriydi yani.
‘Sayın hakim, davacı taraf olarak öncelikle sizin de buyurduğunuz gibi sanık Zeynep’in dinlenmesini talep etmekteyiz.’
Şahin bütün servetini ve ününü Kara ailesine borçluydu. Allah için elleri çok boldu Kara ailesinin. Daha önce katıldığı ve akladığı davalardan sonra yüzünü hep güldürmüşlerdi. Bir zamanlar şehrin ucuz semtlerinde salaş bir ofis sahibiyken, bugün Ankara’nın en lüks semtlerinde bir eli yağda bir eli balda yaşıyorsa bunu velinimeti Kara ailesine borçluydu. Ve bu gerçeği asla aklından çıkarmıyordu. Şimdi de istedikleri sonuca ulaşabilmek için elinden geleni yapacaktı. Zaten zor görünmüyordu. Sanık sandalyesinde oturan kız, olay anında yakalanmış ve suçunu ayrıntısına kadar itiraf etmişti.
Daha önce ne olmazları olur kılmıştı. Sonuçta hayrına yapmıyordu. Hem kim bir işi hayrına yapardı ki? Hayrına diyenler bile biraz irdelense öbür dünyada götü kurtarmak için yapıyorlardı ne yapıyorlarsa. Yoksa fakiri fukarayı, garibi gurebayı kim iplerdi. Düşünse Tanrı düşünür, baştan adam gibi yaratırdı onları. Tanrılar kullarını düşünmedikten sonra Şahin mi düşünecekti. Parayı veren düdüğü çalardı onun kitabında. Karşılığını aldıktan sonra karayı ak, şeytanı melek diye savunmakta bir beis görmüyordu. Yeter ki cukkası dolsun. İpten adam alırdı. İşin içinde Karalar varsa, babasının katili bile olsa bu kararı değişmezdi.
Diğer avukatlar da aşağı yukarı aynı düşüncedeydiler. Recai, Özcan ve Faruk… Kara ailesini çok iyi biliyorlardı. Elleri çok açıktı ama aynı zamanda hata yapanı affetmezlerdi. Yani onlar için bir duruşmaya çıkmaya niyetlenen avukatın başına gelebilecekleri baştan hesaba katması gerekiyordu. Bir yanda elde edeceklerinin şehveti, diğer yanda kaybedebileceklerinin korkusu davacı avukatlarını yırtıcı birer aslan haline getirmeye fazlasıyla yetiyordu.
Karaların davasını kabul etmek için hukuk ilmini yalamış yutmuş olmanın yanında, değirmen taşı gibi daşşak da gerekiyordu. Evet Karalar emeğinin karşılığını asla esirgemeden veriyorlardı. Tamam ama yazının bir de turası vardı. Eğer işlerini yapmaya kollarınızı sıvamışsanız, kaybetmek diye bir ihtimalinizin olmadığını çok iyi bilmelisiniz. Mafya dedikleri insanların kanuna baskın gelmeleri işte bu tavizsiz tavırları sebebiyledir. Devlet hata yapanı mahkeme eder, yetinmez insan hakları ayağıyla ona bedavadan avukat tahsis eder. Yine yetinmez kanunlar arasına bir yığın hafifletici ihtimal serpiştirir. Ama Karalar için tek ihtimal vardır. Beyninize yiyeceğiniz kurşun. Hatta bazen mezarınız bile olmayabilir. Üzerinde yaşamayı planladığınız lüks bir dairenin temelinde kimsesiz bir ceset de olabilirsiniz.
Ayşe bütün bunları bilecek yaşta değildi elbette. Yirmi sekiz yaşında, mesleğinin başında bir avukattı. Bu davayı kabul etmesinin en büyük sebebi feminist tarafı olmasıydı. Bütün bunlar açıkça itiraf edilmiyor, dil ucundan kaçanlar ise alelacele ört pas ediliyordu. Kendi tarafında ümit kırıntısı denebilecek ihtimallerden hiçbiri söz konusu değildi. En azından şimdilik… Karşı cepheden şu ana kadar kapısını çalan olmaması Kara ailesinin henüz bu tarafta bir tehlike görmediği anlamına geliyordu. Doğrusu bu amansız mücadelede Ayşe de kendine pek güvenmiyordu. Tek başına nasıl mücadele edecekti karşısındaki avukat ordusuyla emin değildi. Her şey bu kadar meydandayken…
Ortama hakim olan kapkara bulutlara rağmen sanık sandalyesinde başı dik oturan Zeynep bir kahraman olarak görmekten alamıyordu kendini. Maddenin şımarttığı bir pisliğe pabuç bırakmamıştı. Az şey miydi bu? Azıcık akılları olsa hemcinsleri için ne hikmetler gizliydi bu olayda. Maddi tamahın gözünü körelttiği ahmak babalar kızlarını satmadan ve paranın gücüyle kendini her şeye layık gören şımarık pislikler nikahla gizledikleri iğrenç emellerini hayata geçirmeden önce bir kere daha düşünmek zorunda kalacaklardı. Vicdanın ve insafın bütün direnmelerine karşın böyle bir tecavüz gerçekleşse bile bu işte parmağı olanlar ölüm korkusuyla artık huzur içinde başlarını yastığa koyamayacaklardı. Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Az şey miydi bu ya?
Onun için kendini savunmayacaktı. Sonu isterse idam olsun. Umurunda bile değildi. Namusuyla yaşamış, şerefiyle ölmüş olurdu. Namus ve şeref her neyse artık…
Mahkeme başkanı daha fazla beklemenin anlamı olmadığına hükmederek duruşmaya başladı.
‘Zeynep kızım.’
Zeynep adını duyar duymaz ayağa kalktı. Mahkeme salonu tam bir ölüm sessizliğine büründü. Hazır bulunanlar nefes almaya çekiniyorlardı, şahit olacakları hiçbir şeyi kaçırmamak için. Sadece başkan ve katibin hareket ettiği salonda başkan devam etti:
‘O gün yaşadıklarını ta başından itibaren bize bir anlat bakalım.’




Serdar Adem



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6202
2 Firari Fırtına 4265
3 Mustafa Ermişcan 3484
4 Hasan Tabak 3348
5 Nermin Gömleksizoğlu 3041
6 Uğur Kesim 2935
7 Sibel Kaya 2767
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2596
9 Enes Evci 2469
10 E.J.D.E.R *tY 2226

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:2723 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com