Romanlar

Düğün Gecesi Cinayeti 2
Okunma: 68
Serdar Adem - Mesaj Gönder


2. Zeynep’in Yaşadıkları

‘Aslında o kadar bilindik bir hikaye ki sayın hakim. Bir kere daha anlatmak ağırıma gidiyor.’
‘Olsun kızım sen anlatacaksın biz dinleyeceğiz ki karar verelim.’ Hem işin orasını bize bırak istersen… Önündeki dosyayı kastederek devam etti: ‘Daha önce savcılığa anlattıkların önümde duruyor. Mahkeme böyle olur. Kendini savunmak istememen, benim sana soru soramayacağım anlamına gelmez. Ben bu salondaki herkese soru sorabilirim. Ve sorduklarıma adaletin tecellisi adına herkes cevap vermekle yükümlüdür. Aynı zamanda doğruları söylemekle... Zanlı olduğun için ilk sırayı sana veriyorum. Anlat bakalım. Bir kere de senin ağzından dinleyelim olanları. Belki böylece daha önce anlattıklarında unuttuğun, bilmeden atladığın ya da bizim göremediğimiz noktalar varsa, ortaya çıkar.’
Salih bugün bir ağır ceza hakimi gibi davranamıyordu. Ağır ceza hakimi gibi davranmak içinden gelmiyordu daha doğrusu. Mahkeme heyeti hemen fark etmişti bu durumu. Zeynep’in yerinde bir başkası olsa, yerin dibine sokardı. Ne demek bir daha anlatmak zoruna gidiyormuş? Röportaj mı yapıyoruz burada tiyatro mu diye başlar, eşekten düşmüşten beter ederdi.
Ağrı cezada yargılanan tutuklular bazen çekecekleri cezanın bir kısmını mahkeme salondaki muamele ile öderlerdi. Bugün böyle olmuyordu ama. Davacı tarafın dışında belki salonda bulunan herkes kanuna rağmen Zeynep’in yanındaydı. Ve yine herkes olmayacağını bile bile hakimin beraat kararı vermesi için dua ediyor ve Tanrı’dan bir mucize bekliyordu.
‘Liseyi bitireli bir yıl oluyor. Okulda gayet başarılı bir öğrenciydim. Ama boyu devrilesi o herifin bana göz koyduğunu anladığım andan itibaren daha bir asıldım okula. Tek kurtuluşumun iyi bir bölüm kazanmak olduğunu biliyordum. Kazanabilirsem alıp başımı gidecektim buradan. Devlete sığınacaktım. Bu aşkla okul ikincisi olarak mezun oldum.’
Salih gülmemek için kendini zor tutuyordu. Boyu devrilesi dediği adamın boyunu bizzat kendisi devirmişti. ‘Daha neyi devireceksin be kızım?’ diye kendi kendine mırıldandı.
Sadece Salih değildi o esnada gülen. Seyircilerin içinde bayan olanların hemen hepsinin yüzlerinde acı bir istihza belirmişti. İyi okunduğunda bu çizgiler ‘Nereye gideceksin kızım?’ diyordu. ‘Kız başına sana izin verir mi ahlak ve namus havarisi geçinen bu toplum?’ Son cümlede yüzlerde tükürecekmiş gibi bir karanlık belirmişti. ‘İki günde aç köpekler gibi parçalar seni erkek milleti. Bakma sen onların namus cinayetleri işlediklerine…’ Ama bütün bu derin anlamlar yüzlerde kaldı. Kimse mırıldanamadı bile.
Davacı avukatı Şahin, sanık Zeynep’in merhum müvekkili hakkında biraz önce sarf ettiği edebe aykırı söz üzerine itiraz etmeye yeltendiyse de mahkeme başkanının yüzündeki alaycı ifadeden çekinerek şimdilik dinlemede kalmayı daha uygun gördü. Ama içinden ‘Hoşuna mı gitti lavuk?’ demeden de kendini alamadı.
‘Amacım üniversite okumaktı dediğim gibi. Girdiğim deneme sınavlarından o kadar yüksek puanlar alıyordum ki, öğretmenlerim bana kesinlikle kazanır gözüyle bakıyorlardı. Hukuk okumak istiyordum hakim bey. Belki ileride sizin gibi hakim olmak.’
Nezle olmuş birini andırmaya başlayan sesine duygusal bir boğukluk geldiği için konuşmakta zorlanıyordu.
‘Benim ne günahım vardı hakim bey? Benim ne eksiğim vardı? Doğuştan suçlu mu yaratılmıştım? Kendi kararımı kendim veremeyeceksem, yaşamanın ne anlamı vardı? Okumak istiyordum sadece. Hırsızlık yapmak, namussuzluk yapmak ya da cinayet işlemek değil. Ama bu nasıl kaderse bugün ağır ceza mahkemesinde yargılanan bir tutuklu olarak bulunuyorum karşınızda.’
Başını önüne eğdi. İçli içli ağlıyordu. Omuzlarındaki ürkek dalgalanmalar ağlamaktan utandığını ihtar ediyordu salondaki şaşkın bakışlara. Gördükleri manzara karşısında bütün gözler bulutlanmıştı. Bundan en çok da başkan sıkıntıya düşmüştü. Bir şey söyleyecekti ama tarafsızlığına halel gelmemesi için ses tonundan etkilendiğini kimsenin anlamaması gerekiyordu. Yasalardaki boşluklardan biri de hakimin tarafsızlığı meselesiydi. Böyle bir olayda tarafsız olmak başlı başına adaletin ırzına geçmekten başka ne anlama gelirdi?
Salih bir süre önündeki dosyayı karıştırdı. Önemli bir şey arıyormuş gibi ciddi bir hava takınmaya çalışıyordu. Böylece içinde kopan fırtınayı bastırabilmek için zaman kazanmaya çalışıyordu. Savcı ve diğer hakimler de başlarını önlerine eğmişlerdi. Onların durumu da pek farklı sayılmazdı. Gözlerinden sızan isyan çığlıklarını adalete gölge düşmemesi için gizlemeye çalışıyorlardı.
‘Dualarım bile kabul olmadı hakim bey. Halbuki öyle içten dua etmiştim ki, hem de günlerce. Mazlumun duası kabul olur diye duymuştum. Ben mazlum değil miydim? Benim duam kabul edilmeyecekse kiminki kabul edilecekti? Dualarım kabul olmadığına göre belki kız olduğum için mazlum değildim. Çünkü erkeğin cennetten kovulmasına sebep olan şeytanın yoldaşı olarak yaratılmıştım. Tanrı bile beni sevmediği için dualarımı kabul etmiyordu. Sonuçta hakim bey benden on beş yaş büyük azgın bir tekenin yatağına tecavüz mahkumu olarak gidiyordum. Benim hükmüm doğarken verilmiş, ilahi adalet kalemini kırmıştı. Bana yüce mahkemeniz ne ceza verirse versin, kaderin kestiği cezanın yanında hükümsüz kalır. İşte onun için kendimi savunmak istemedim hakim bey. Onun için…’
Şahin söz aldı, heyecanla ayağa kalkarak: ’İtiraz ediyorum sayın hakim. Maktul hayatta olmayan ve kendisini savunamayacak olan müvekkilime hakaret etmektedir.’
‘Tamam, kabul edildi. Kızım sen de kelimelerini biraz seçmeye çalış. Biliyorum senin yaşında birinin yaşadıklarının altından kalkması çok zor ama burası da mahkeme.’
Kızın haklı olduğunu bile bile böyle bir çıkış yapmak zorunda olmak, Salih’in mesleğine olan saygısını tüketiyordu. Artık emekli olma zamanı geldi diye düşündü. Daha fazla dayanamayacaktı yorgun yüreği, yanlış kararlar vermeye.
‘Özür dilerim hakim bey. Dikkat ederim bundan sonra. Okutmadılar beni hep birlik olup. Ben kafama koymuştum okumayı ama olmadı. Eğer üniversite sınavına girebilseydim, direnecektim sonuna kadar. Ama sınav günü eve hapsettiler beni. Kapıyı üzerimden kilitlediler. Çıkamadım dışarı, giremedim sınava.’
Bu sefer iri damlalar halinde yaşlar dökülüyordu gözlerinden.
‘İtiraz ediyorum sayın hakim, sanık duygu sömürüsü yaparak yüce mahkemeyi aldatmaya çalışıyor.’
Şahin’in bu sefer itirazı kabul edilmedi.
‘O kadar da değil, itiraz kabul edilmemiştir. Bu kız tiyatrocu değil ki istediği zaman ağlasın. Anlattıklarına bakılırsa ağlaması gayet normal… Kızım sen de duygularına hakim olmaya çalış. Ağlayacak daha çok zamanın olacak.’
‘Biliyorum hakim bey, ömrümün donuna kadar cezaevinde ağlayacak daha çok vaktim olacak.’
Başkan kullanmış olduğu bir kelimenin henüz yargılaması bitmemiş bir davanın sonucunu hissettirmesinden memnun olmadı. Yanlış anlaşılma olasılığını kaldırmaya çalıştı:
‘O anlamda demedim evladım, sen de hemen yanlış anlama. Beni de sıkıntıya sokarsın sonra. Bak daha mahkemenin başındayız. Biz hakimler bile mahkemenin sonucunu tam olarak kestiremeyiz. Kitap mahkeme yöntemini göstermiş. Tanıkları dinleyeceğiz. Şikayetleri ve savunmaları dinleyeceğiz. Kanıtları inceleyeceğiz. Kitabın gösterdiği yoldan giderek bir karara varacağız. Üstelik tek başıma da vermeyeceğim kararı. Mahkeme heyetiyle birlikte… Ben mahkeme sabaha kadar sürmeyecek, bir süre sonra bitince ağlarsın ya da istersen gülersin demek istedim.’
‘Ziyanı yok hakim bey. Beni bu aşamadan sonra hiçbir şey ağlatamaz da üzemez de. Yargılama sonucu sadece iki seçeneğim olduğunu herkes biliyor. Biri idam diğeri ağır hapis... İdam cezası infaz edilmediğine göre… Daha neden etkileneyim, neden üzüleyim? Sonuçta şeriatın kestiği parmak acımazmış. Devlete de boynumuz kıldan incedir. Yeter ki devlet vatandaşları arasında eşit olsun, adil davransın…’
‘Biz onu için varız yavrum. Bak devlet sadece senin için kaç kişi görevlendirmiş. Katipten mübaşire, güvenlikten avukata, savcıdan hakime kadar. Hatta böyle zorlu mahkemelerde devlet sadece bana da bırakmamış kararı, üç hakim görevlendirmiş. Sen şimdi bunları bir kenara bırak bakalım da konumuza dönelim. Seni kim ve neden hapsetmişti eve? O olayı anlat bakalım bize.’
‘O günün bir gün öncesinden beni eve kilitlediler. Annemle babam yani… Çünkü kafama koyduğumu yapacağımı biliyorlardı. En iyi onlar biliyordu. Ama onların niyeti beni bir tecavüzcünün gerdek yatağına müebbet mahkum etmekti. Ama olmadı işte. Olmadı. Bundan sonra da olmayacak!’
Bir süre gülme kriziyle çalkalandı. Hakimler ve savcı birbirlerine baktılar. Hepsinin gözü başkandaydı. Fakat başkan on dokuz yaşında bir kızın yaşadıkları karşısında iç dünyasında çıkması muhtemel fırtınaları tahmin edecek olgunluktaydı. Bir süre sesini çıkarmadı. Eğer akli dengesini kaybetmediyse nasıl olsa bir süre sonra geçerdi. Öyle de oldu. Zeynep herhangi bir uyarıya meydan vermeden devam etti:
‘En azından bunu becerdim. Elde edeceği menfaatin hayaliyle sarhoş babam ve hayatı boyunca onun sözünden çıkmayan ve kendi olmayı beceremeyen garip anama rağmen becerdim. Dualarımı kabul etme tenezzülünde bulunmayan, bununla yetinmeyip başıma gelecekleri bildiği halde bana en ufak bir kurtuluş umudu bırakmayan bunların Tanrısına rağmen başardım. Benden sonrakilere ders olsun. Bundan sonra hiçbir sapık parasına ve gücüne güvenerek gencecik kızlara tecavüze yeltenmesin! Eğer bu korkuyu tecavüzcülerin yüreğine koymayı başarabilirsem, isterseniz asın beni hakim bey. Darağacı benim için cennetten gönderilmiş armağan bir gül dalı olabilir ancak.’
‘İtiraz ediyorum sayın hakim. Sataşma var. Sanık müvekkilime hakaret ederken toplumun inançlarına da saygısız bir ifade kullanıyor.’
Neden olduğu çözemediği halde başkanın içinden yükselen bir ses Zeynep’in haklı olduğunu haykırıyordu. Fakat o kadar yıl okumasına rağmen karşısında sanık sandalyesinde oturan lise mezunu kız kadar cesur değildi bu konuları irdelemeye.
Evet bir yanı hak vermiyor değildi. Ortada bir mazlum varsa o da bu kız olmalıydı. Evlenmek gelenek olmuştu. Bir yere kadar gerekliliğini kabul ediyordu ama aradaki bu kadar yaş farkı göz ardı edilemezdi. Üstelik insanı insan yapan özelliklerden biri de iradesiydi. Ceza takdir ederken bile sanığın suçu iradesiyle bilerek mi kazaen mi işlediğine bakarak karar veriliyordu. İradesini kullanamayanların ceza sorumluluğu kalkıyordu. Bu kızın iradesi ve gönlü evlenmek olsa bile maktulden yana değildi. Okumak istemesi ise hiçbir şeye değişilemezdi. Buna rağmen zorla evlendirilmeye çalışılması karşısında ettiği duaları Tanrı neden kabul etmemişti? Şimdi iyi mi olmuştu yani? Tanrı’nın dağıttığını temizlemek kendilerine düşüyordu. Ve bundan hakimlerin hiçbiri memnun değildi. Masum bir genç kızın duasını kabul etmek Tanrı’ya ne kaybettirirdi? Bu durumda sadece Kara ailesi kaybederdi. Bu da Tanrı’nın işine mi gelmiyordu.
Böyle şeyleri düşünerek sanıkla aynı günahı işlediğini fark eden Salih, tekrar kendine gelmişti. Daha ılımlı düşünmeye çalışıyordu artık. Ama bunu becerebildiğine pek inanmıyordu. Başaramayacaktı galiba… Manzara hiç de iç açıcı değildi. Siciline cinayet işlenen ve namusu kirlenen bu kızın bundan sonra normal biri olarak yaşaması mümkün müydü? Tanrı mutlu muydu şimdi? Her şeyde bir hayır varsa bir cinayet ve tecavüzden oluşan bu sahnede nasıl bir hayır olabilirdi? Her işte bir hayır varsa, bu kızı zorla yatağına mahkum eden sözde kocası bir hayırsever miydi yani? Biz insanlar mı çok salağız ya da inandıklarımızın aslında gerçekle ilgisi mi yok? Bir insan olarak bu işin içinden çıkarmıyorsa, hakim olarak nasıl çıkacaktı?
Başkan meslek hayatında çok nadir yaşamıştı bugün iç dünyasında yaşamak zorunda kaldığı fırtınayı. Bir kanun adamı, kız babası ve insan olarak içinden çıkamadığı mücadelelere sahne oluyordu zihni. Çok geçmeden kanun adamı tarafı ağır bastı. Davacı taraf haklıydı yasa önünde.
‘Kızım kendini savunurken elbette birilerini suçlaman normal. Ama kantarın topuzunu kaçırma. Tüm toplumun değerlerine karşı gelme. O başka bu başka.’
Zeynep cevabını bir süre sükut ederek vermeyi tercih etti. Sonra kaldığı yerden devam etti. Gülme krizi artık epey geride kalmıştı.
‘Bütün isyan ve çabalarıma rağmen hakkımda hüküm verildi, yani bu herifle sözümüz kesildi. Fakat benim elde tutulamayacağımı anladıkları için iki taraf da süreci hızlandırma noktasında karar almışlardı. Konu komşuya rezil olmuştuk. Ayrıca eğer her şeye rağmen beni evlendirirlerse kendimi öldüreceğimi anne babamın yüzüne bütün samimiyetimle haykırdığım için… Ben bir şey demişsem mutlaka yaparım. Çok iyi bildikleri için eline geçecek yağlı kemikten mahrum kalmamak isteyen babam, bir ay içinde düğünümüzü yapma kararı verdi.’
‘Yağlı kemik derken neyi kastettiğini biraz aç bakalım kızım.’
‘Babam uzun yol şoförüdür hakim bey. Son beş yıldan beri Karaların şirketi için çalışıyordu. Zaten tanışmaları oradan geliyor. Öğrenciyken lisede yani, beni güya gezdirmek bahanesiyle Karaların şirketine götürmesi de pazarlamaymış aslında farkına varamamıştım o zaman. Herif beni fark edince Mondros anlaşması için müzakereler başlamış. Okul ve derslerimle meşgul olduğum için onu da fark edemedim tabi. Ama eğer annem fark etti de engel olmaya çalışmadıysa ona hakkımı asla helal etmiyorum. Bunu yüce mahkemenizin huzurunda açıkça söylüyorum. Anlaşma sağlanınca iş beni baş göz etmeye razı etmekteydi. Ben okumak istiyordum, evlenmek değil. Edemeyince zora ve hileye başvurdular. Sonuç işte ortada… Ha bu arada babama verdikleri yağlı kemik kendi sürdüğü tırı satın almak oldu. Uydurma bir satma tabi hurda fiyatına ve çok uzun vade ile.’
Daha fazla devam edemedi. Mahkeme salonu birden bağırış çağırışlarla çalkalandı. Olaya hemen müdahale eden görevliler Zeynep’in annesi Merve Hanım’ı hastaneye kaldırmak üzere salondan dışarı çıkardılar. Babası Abdullah da hakimden izin alarak refakatçi olarak peşinden seğirtti.
Kadının durumunu iyi görmeyen başkan Zeynep’e kendini iyi hissetmiyorsa ara verebileceğini söyledi. Fakat böyle bir araya yanaşmadı Zeynep. Pek umurunda değildi doğrusu annesi. Anlamıştı çünkü neden fenalaştığını. Mahkemedekiler de anlamıştı. Hakim her şeye rağmen annesine böyle davranmasının haksızlık olduğunu düşünüyordu. Ne olursa olsun annesiydi… Bu durum hakkındaki iyi niyetin erimesine sebep olabilirdi.
Belli etmemek için insanüstü bir gayret göstermesine rağmen Zeynep de etkilenmişti olanlardan, ayrıca yorulmuştu. Bir an önce bitmesini istiyordu şu seremoninin. En iyisi kaldığı yerden devam etmekti. Devam etmek ve bir an önce bitirmek…
‘Ne olduğunu anlayamadan kendimi nikah masasında buldum hakim bey. Zaman o kadar hızlı akmış, olaylar o kadar hızlı gelişmişti ki. Fırsatını bulsam kendimi öldürecek ya da kaçacaktım. Nereye, nasıl bilmiyorum ama kaçmaktı ilk planım. Fırsat vermediler. Her an başımda nöbet beklediler. Sonunda nikah da bitti.
Hayatımı ikiye ayırmak gerekirse gelin arabasına binmeden önce ve sonra diye ikiye ayırabilirim. Çünkü o arabaya bindikten sonra hayal ettiğim ve planladığım ancak bazen imkansızlıktan bazen de cesaret edemediğim için yapamadıklarımı nasıl yaptığımı anlayamayacak derecede kendimi kaybederek yapabildim. O aşamadan sonra artık hakim bey, ben, ben değildim. Bir daha da olamayacağımı biliyorum.’
‘Gelin arabasında seni bu kadar yoldan çıkaracak ne oldu?’
‘Ben somurtuyordum. Ta baştan beri böyleydi. Bir gelinin böyle yapması elbette güzel bir şey değil. Ama zorla ve satılarak evlenen biri olarak zil takıp oynayamazdım. Siz olsanız istemediğiniz bir halde ve zamanda gülebilir misiniz?’
Zeynep cevap almak için sormamıştı. Onun için ara vermeden devam etti. Hakim de cevap veremeyeceği bir soruyla daha yüz yüze gelmekten kurtulduğu için derin bir nefes aldı.
‘O arabaya binmem bile sadece annemim ve kardeşlerimin rahatı bozulmasın diyeydi. Ama nereye kadar hakim bey. Herkesin bir tahammül sınırı var.’
‘Sayın hakim imza attıktan sonra gelin arabasında ne sıkıntı olabilir? Duygu sömürü yapıyor. Hem ağlar, hem gider hesabı yani…’
‘ Dur bakalım, söylesin de öğrenelim ne olduğunu. Söyle kızım nasıl bir sorun olabilir gelin arabasında?’
‘Söylemeye söylerim de nasıl inandıracağım onu bilmiyorum. Şahidim yok ki.’
‘Şoför yok mu? Al sana şahit.’
‘O Karaların adamı. Doğruyu söylemez. Söyleyemez. Parçası kalmaz böyle bir hata yaparsa.’
‘İtiraz ediyorum sayın hakim. Müvekkilimi öldüren kendisi… Bir de nasıl tehdit ve şantajla itham edebilir. Bu yaptığı başlı başına bir suç.’
‘Bak bunda haklısın. Böyle bir şey varsa kanıtlanması gerek. Kızım duydun değil mi konuşulanları? Ya söylediklerini kanıtla ya da suçlayıcı ifadeler kullanma.’
‘Kanıtlayamam sayın hakim. Onun için kendimi savunmak istemiyorum. Siz sordunuz diye söyledim. Yoksa beni ne kanun ne Tanrısal adalet kurtaramaz. Daha önce olduğu gibi… Kanıtlayamam ama açıklamaya çalışırım. Karaların polis ve adliye kayıtlarına bakarsanız nasıl karanlık işlere bulaştıklarını görebilirsiniz. Bu kadar kısa zamanda bu kadar servet edinmek sadece alın teriyle açıklanamaz. Takdiri ilahi de diyemezsiniz. O zaman Tanrı’nın kulları arasında taraf tutuğunu ima ederek Tanrı’ya iftira atmış olursunuz. Geriye tek bir seçenek kalıyor. Onun ne olduğunu eminim buradaki herkes benden iyi tahmin edebiliyordur. Elindeki maddi imkanlarla menfaat için köpekleşen adamlarına istediğini yaptırabilirler. Bir onlar değil ki dünyanın neresine giderseniz gidin aynı durumla karşılaşırsınız. Para karşısında devletin yapacağı bir şey de yok. Kendileri suç işlemezler. Maşaları işler, sonra kendi ayağıyla gelir, teslim olur. Buraya benim yerime getirilir. Siz de kanun kitabına ve düzmece kanıtlara ve yalancı tanıklara bakarak suçlu görünen ya da suçu üzerine alan kişiyi mahkum edersiniz. Gerçek suçlu yine dışarıda kalır. Böylece adalet yerini bulur sanırsınız. İnanmasanız da buradan öteye gidemezsiniz. Gitmek isteyen bir devlet memuru şeytanın aklına gelmeyen iftiralarla perişan edilir. Böyle olaylarla eminim defalarca karşılaşmışsınızdır.’
Ne yazık ki doğru söylüyordu karşısındaki bacak kadar kız. Üstelik söyledikleriyle kırk yıllık bilgi birikimini, deneyimini yerle bir edercesine… Savcı da dahil hakim heyetinin hepsi hemen hemen aynı düşüncedeydiler. Sadece efendisinin kemiğini yalayan ve kemik yalamayı matah sanan davacı avukatları aynı fikirde değildi.
Özellikle savcı Nihat, Kara ailesinin bütün kirli işlerine vakıftı görevi gereği. Dediği gibi bir yığın alengirli işleri vardı. İçinde faili meçhul de dahil. Ama yine sanığın dediği gibi her seferinde ilgisiz biri gelip teslim oluyor, fındıkkabuğunu doldurmayan bahanelerle suçu üzerine alıyordu. Yani bir türlü punduna getirip deliğe tıkamıyordu, kendi ifadesiyle gavatı.
Salih kravatını gevşetmek zorunda kaldı. Bir ara duruşmaya ara vermeyi bile düşündü ama sona bu kadar yaklaşmışken aynı gün bir kere daha bu çileyi çekmeyi göze alamadı. Çaresiz devam edecekti.
‘Kızım sen bize şu gelin arabasında olanları anlat bir ara verelim duruşmaya. Daha gerdek gecesini anlatacaksın…’
‘Arabaya binince hakim bey, nasıl olsa kimse duymuyor diye bağırıp çağırmaya başladı. Arabanın camları film kaplı... Bağırmak çağırmak değil, dilim dilim kesse kimsenin görmesi, duyması mümkün değil. Neden somurtuyormuşum, onu millete şirretliğimle rezil rüsva etmişim, buna hakkım yokmuş, bu kadar edepsizlik yetermiş, şımarıklığında ısrar ederse haddimi bildirmesini bilirmiş ve daha neler neler… Ben de asıl şımarığın kendisi olduğunu, inanmıyorsa aynaya bakmasını söyledim. Dahası evlenmekle haddimi zaten bildirdiğini daha ne yapabileceğini, kendisine sormadan zorla evlendiğini, böyle bir şeyin insanlıkla, insafla ilgisi olamayacağını ekledim. Hatta onun yaptığını en vahşi hayvanların bile yapmayacağını söyledim. Sanki dediklerimde hata varmış gibi sinirleri tavan yaptı öküzün.’
Davacı taraf son söz üzerine itiraz edecekti ama hakimin bir el işaretiyle vaz geçtiler. Son sözler olduğu için hakim kesmeyi uygun görmedi. Davacı avukat da ısrarcı olmadı.
‘Sinirlenince tokatladı beni. Boğazıma sarıldı. Nefessiz bıraktı beni. Ben de yüzünü çizdim tırnağımla. Can havliyle ne yaptığımı bilemeden. Bu sefer küplere bindi. İçinde ne varsa kusmaya başladı. Kenar mahalle gülüymüşüm. Çöplük prensesiymişim. Bir yandan da tokat yumruk ne gelirse esirgemiyordu. Ağzım açlıktan kokuyormuş. Sayesinde ben ve ailem adam sınıfına dahil olacakmışız. Ama kadir kıymet bilmiyormuşuz. Anam da ben de yani. Seni altıma aldığım gibi ananı da alacağım, hiç merak etme o… Para için beni satan godoş babam anamı da gümüş tepsiyle kendisine verirmiş. Zehirli oktan beter bu sözler kulaklarımda değil, sanki beynimin içinde yarasalar gibi uçuyordu. Gözlerim kararıyor, midem bulanıyordu. Zaten ağzım burnum kan içindeydi. Baştan ayağa kasılmaya başlamıştım. Şerefsiz herif hala konuşuyordu. Senden sonra ananı da belleyecem hiç merak etme or.spu seni. Son sözden sonrasını hatırlamıyorum. Sanırım yine tırnaklarımı yüzüne geçirmişim. Ayıldığımda gerdek odasındaydık. Kafam gözüm yara bere içindeydi.’
Son sözler salonda duş etkisi yaratmıştı. Davacı taraf bile söyleyecek söz bulamamıştı. Efendisi, velinimeti Karaların kemiğini yalamakla şereflenen davacı avukatlardan özellikle Şahin, anlatılanların neredeyse tamamının doğru olduğunu biliyordu. Hem de köpek gibi biliyordu. Ama köpek karakteri gereği efendisine bir şey diyemiyordu.
Sadece başkanın uzak köşesindeki savcı sessizce o… çocuğu dedi. Fakat kelimelerin şiddeti biraz yüksek gelmiş olmalı ki yanındaki bayan hakime hanıma baktı yüzü kızararak. Evet ne yazık ki Ayça Hanım duymuştu. Yüzündeki ifadeye dayanarak yapıyordu bu tahmini. Adalet dağıtan bir devlet adamı olarak en azından resmi görevi sırasında, yani duruşmada böyle bir söz sarf etmemesi gerektiğini en iyi kendisi biliyordu. Velev ki sözün muhatabı şimdi olduğu gibi bunu hak etse bile. Fakat Ayça Hanım’dan ne mesleğine ne de kadınlığına uymayacak bir cevap aldı. Sessizce savcıya yaklaşan bayan hakim daha kısık bir sesle ‘yerden göğe kadar haklısınız savcı bey.’ dedi. Başkan ve yanındaki hakim duymasa da hissetmiş gibi başlarıyla tasdik ettiler bu tespiti. Salondaki herkes içinden ya küfrediyor ya da beddua ediyordu. Fakat kanun kitabı öyle demiyor, sanık da son sözleriyle savunmasını bitiriyordu.
‘Tanık ve kanıt ararsanız o gece çekilen resimlerime müracaat edebilirsiniz. Düğün resimlerine yani. Aynı zamanda Karaların tanımadığı, olayla ilgisi olmayan ama bir şekilde orada bulunanlardan dayak yeyip yemediğime dair bilgi alabilirsiniz. Tabi elinizi çabuk tutmanız şartıyla.
‘Gecenin ilerleyen anlarında bütün çabalarıma ve kaplumbağa gibi içime kapanmama rağmen döve söve sahip oldu. Ardından bir kere daha… Arada sürekli diriliğinden güzelliğinden dem vurduğu anamı da aynı şekilde bu yatakta ağırlayacağını söyleye söyleye. Buna hangi can dayanır hakim bey? Ben de kendimi kaybetmişim. Ne zaman ve nasıl oldu hiç hatırlamıyorum. Kendime geldiğimde aynı odada polislerin arasındaydım. Başkaca bir diyeceğim yoktur hakim bey. İdam etseniz bile umurumda değil…’
Duruşma salonunda zaman durmuştu. Kimsenin davacı tarafın bile söyleyecek sözü yoktu. Sözün bittiği yer burasıydı işte.
Hakim sanığın ne demek istediğini anlamıştı. Daha fazla konuşmasına gerek görmedi. Savcıya döndü. Ne yapması gerektiği noktasında başıyla ihtar etti. Savcı çoktan not almaya başlamıştı bile. Arkasından duruşmaya şahitlerin dinlenmesi için yarım saat ara verdi. 



Serdar Adem



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6171
2 Firari Fırtına 4240
3 Mustafa Ermişcan 3442
4 Hasan Tabak 3315
5 Nermin Gömleksizoğlu 3014
6 Uğur Kesim 2914
7 Sibel Kaya 2742
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2477
9 Enes Evci 2441
10 E.J.D.E.R *tY 2218

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:574 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com