Romanlar

Düğün Gecesi Cinayeti 4
Okunma: 76
Serdar Adem - Mesaj Gönder


4. Basının Aşırı İlgisi


Umulmadık bir gelişme zaten konuyla ilgilenen basın ve medyanın ilgisini son noktaya ulaştırmıştı. Reyting uğruna sidik yarışına giren basın ve medyanın baştan önüne geçilemezse, olaylar kontrolden çıkabilirdi. Davacı avukatlar bu kadarını beklemiyordu ve bu durum hiç hoşlarına gitmemişti. Bu aşamadan sonra istediklerini yapma imkanları neredeyse kalmayacak gibiydi.
Bir de Timur belası çıkmıştı. Son anda öğrendikleri bu değişiklik beyefendinin hoşuna gitmeyecekti. Hangisinin hoşuna gitmişti ki? Baro gönderebileceği en militan ruhlu avukatı göndermişti. Bunun karşısında savunma yapmaları zordu. Ayşe’ye hiç benzemedi. İyi ama köprüden geçerken at değiştirilmez. Mahkeme sürecinin ortasında bu da nereden çıkmıştı? Kulaklarına çalınan tehdit olayının bu kadar derin değişikliklere sebep olmaması gerekirdi.
Avukat Şahin de yeni öğrendiği bu gelişme karşısında şaşkındı. Durumu beyefendiye haber vermesi gerekiyordu. Arkadaşlarını kimseye belli etmeden bir köşeye çekti. Kısa bir durum değerlendirmesi yaptı. Bugünkü savunma görevini Recai’ye verdi. Recai kendisinden on yaş kadar küçük olmakla beraber polemiğe müsait yapısı ve hırçın karakteriyle Timur’a karşı en doğru rakip olacaktı.
‘Beyefendi, işler sarpa sarıyor, beyefendi.’
‘Ne oluyor avukat, nedir bu heyecanın?’
‘Basın ve medya beyefendi, burası ana baba günü. Bütün memleket bizim davaya yöneltmiş sanki dikkatini. Bu aşamadan sonra gerek bizim savunmamız, gerekse hakimin karar vermesi süreci sıkıntıya girecek gibi görünüyor.’
‘Derdin buysa üzülme avukat. Ayrıca böyle şeylerin telefonda konuşulmasından hoşlanmadığını biliyor olmalısın.’
‘Biliyorum efendim ama acil bir durum...’
Sözünü tamamlamaya fırsat vermedi beyefendi. Daha fazla yüz göz olmak istemiyordu. Şahin yaptığı hatanın efendisi katında hoş karşılanmayan bir hareket tarzı olduğunu biraz geç fark etmişti. Üstelemedi.
‘Biz neyin altından kalkamadık avukat? Evvel Allah bunu da hallederiz. Sen şimdi git ne olup bitiyor onu takip et. Dava sürecinde görevin neyse, ne yapman gerekiyorsa onu yap. Hem de fazlasıyla… Anlatabiliyor muyum?’
‘Evet beyefendi.’
‘Gerisine karışma.’
‘Anlaşıldı efendim.’
Meydan gittikçe kalabalıklaşıyordu. Doğruca arkadaşlarını bıraktığı yere yöneldi. Saate göre duruşmaya daha on beş dakika vardı. En azından on beş dakika. Bu on beş dakika mahkeme salonunda geçecek on beş saate denk gibi görünüyordu Şahin’e. Ne pahasına olursa olsun kazanmak zorunda oldukları bu dava basın ve medyanın burnunu sokmasıyla şimdiden batağa saplanmıştı.
Gazeteci ve televizyoncuların ilgisi Ayşe üzerindeydi. Çevresine birkaç daire olacak şekilde çevrelenmişler, soru sormak için birbirleriyle yarışıyorlardı. Yanında da şirretliğiyle meşhur Timur… Şahin bu resimde Timur’un ne sıfatla bulunduğunu anlayamıyordu. Aklına birkaç olasılık gelmiyor değildi. Acaba ikisi birlikte mi katılacaklardı duruşmaya? Yasal olarak olması mümkündü de… İyi ama hani Zeynep savunma istemiyordu? Üstelik avukatlık ücretini ödeyecek durumda değildiler.
Öyle olsa kendilerinin de duyması gerekmez miydi? Şu aşamada yapılacak tek şey olayları yakından izlemek ve kendileri aleyhinde oluşabilecek bütün sabotajları daha başından itibaren önlemeye çalışmaktı. Bu düşüncesini avukat arkadaşlarıyla ayaküstü süratle paylaştı ve yapması gerekenleri kısa ve açık bir dille ihtar etti. Bu aşamadan sonra kimsenin hata yapma ihtimali ve hakkı yoktu. Ona göre atacaktı herkes adımını.
‘Ayşe Hanım, davadan çekilmenizde tarafınıza gönderilen bir tehdit mektubunun rolü olduğu söyleniyor. Bu durumu bizimle paylaşır mısınız? ‘
Ayşe bu davada değil tek başına tüm mahkeme heyetiyle bir olsalar Kara çetesinin hakkından gelemeyeceğini biliyordu. Onun için bu tehdit mektubu bulunmaz bir fırsattı. Sonuna kadar değerlendirecekti. Olayı ne kadar büyütürse, basın ve medyayı olayın içine ne kadar çekebilirse Kara belasından kurtulmaları ve yasalar çerçevesinde öngörülen en düşük cezayı almaları o kadar mümkün olabilirdi. Yoksa para her kapıyı açıyor ve davalar ne yaparlarsa yapsınlar, karşı tarafın istediği Şekilde sonuçlanıyordu.
Kalabalığa daha yakın duran Recai kulaklarına çalınanlar karşısında birden heyecanlandı:
‘Şahin Bey, Şahin Bey… Ayşe davadan çekilmiş.’
Ortam bir anda buz kesmişti. Şahin ilk başta cevap veremedi. Sadece ne olup bittiğini anlamak için diğerleri gibi kulak kabartmakla yetindi.
Basın ve medya da sağlam pabuç değildi. Sonuçta onlar da kırk altı kromozomlu yağlı lekelerdi. Diğerlerinden farklı değildi yani. Uzaydan gelmemişler, başka bir Tanrı tarafından yaratılmamışlardı. Kendilerinden biriydiler. Doğalarına uygun davranıyorlardı. Reyting için olayı kaşıdıkça kaşımaları bundandı. Yarayı ne kadar büyütürlerse ekstra kazançlarının artacağını çok iyi biliyorlardı. Recep Kara hepsini ortadan kaldıramayacağına göre ikinci ihtimali devreye dolacaktı. Bu da bitlerinin kanlanması demekti.
Demokrasinin bekçisi oldukları, kamuoyunu bilinçlendirme ve halkın karar alma sürecine katılması gibi görevleri olduğu kağıt üzerinde kalan süslü kelimelerdi sadece. Alıcı kuşlar gibi üzerine atıldıkları olaylardan kendilerine nasıl imkanlar devşirdiklerini bilmeyen mi vardı? Aslında herkes her şeyi biliyordu memlekette ama kimse kendi düzeni bozulmasın diye ses çıkaramıyordu. Çıkarmak isteyenler de kendilerinin daha temiz olmadıklarını bildikleri için susmak zorunda hissediyorlardı kendilerini. Tencere dibin kara meselesi…
Avukat arkadaşları bir yağlı kemik uğruna katil, cani, tecavüzcü demeden nasıl aklamaya çalışıyorsa, aynı şeyi basın ve medya piranalarının yapmasına da şaşmamak gerekirdi. Ağzı olanın konuştuğu, kimsenin mangalda kül bırakmadığı, tek başlarına müseccel birer ahlaksız olan insanın bir araya geldiğinde ahlak ve namustan dem vurduğu anlayan için kuşku götürmeyen bir gerçekti. İnsan uygarlığının içyüzü buydu. Ayşe bunu teknik olarak açıklayamamakla beraber, hissikablelvuku kabilinden tahmin ediyordu. Ve şu an uygulamaya koyduğu proje de aslında hislerinin yönlendirmesi sonucu ortaya çıkmıştı.
Bugün yani Karalar daha uyanmadan, uyanıp tedbir alamadan basın yayını ayaklandırabilirse, yarın davacı taraf için çok geç olacaktı. Bütün basın ve medyayı susturması kolay değildi. İçlerinde arkalarını siyasi örgütlere dayayanlar, birbirleriyle rekabete girenler vardı ki, bunları susturması kısa vadede mümkün değildi. Ok yaydan çıkmıştı. Ayşe dava sürecinde bu aşamadan sonra rüzgarın kendilerine döndüğünü fark ediyor, bundan inanılmaz keyif alıyordu. Karaların işi artık eskisi kadar olmayacaktı. Olmasındı zaten. Her şeyi parayla halletmeye alışan zalimlerin hadlerinin bildirilmesi gerektiğine inanıyordu.
Birkaç gün içinde reklam adı altında elde edecekleri yağlı kemiklere kanarak olayı unutacaklardı. Balık hafızalı vatandaş desen ne verilirse onu yerdi. Kaçınılmaz sondu bu. Bu yüzden sıcağı sıcağına ilgileri ne kadar çekilebilirse ve ilk gün halka ne kadarı ulaşırsa, Karaların işi o kadar zorlaşacaktı.
‘Evet duyduklarınız aynen doğrudur. Birkaç gün önce davadan çekilmem noktasında gayet diplomatik bir dille kaleme alınmış bir mektup aldım. Belgenin aslını savcılığa verdim.’
‘Affedersiniz avukat hanım, mektupta tam olarak ne yazıyor. Yani bizimle paylaşmak ister misiniz bahsettiğiniz mektubu?’
‘Elbette paylaşacağım. Belgenin fotokopileri asistanımda… Şimdi isterseniz birer adet verecek size. Birazdan mahkeme huzurunda da okunacak bu mektup.’
‘Peki efendim, davadan çekildiğiniz söyleniyor. Bu doğru mu? Doğruysa aldığınız mektup ile bir ilgisi var mı? Bizi biraz aydınlatır mısınız?’
‘Doğrudur. Sonuçta bu davaya görev icabı gelmiştim. Yani isteğimle değil. Başlangıçta yani. Ancak sanık Zeynep’i tanıdıkça ve davayı anladıkça bunun görevden öte özveri isteyen bir iş olduğu kanısına vardım ve elimden gelenin çok daha fazlasını yapmak için çalışmaya başladım.
‘Sadece ölen kocasıyla değil, annesiyle babasıyla gelenek, görenek ve törelerle mücadele etmek zorunda kalan ve sadece on dokuz yaşında olan başta okuma hakkı olmak üzere irade ve aklını kullanma hakkı elinden alınan bu masum kıza acilen bir yardım eli uzatılmalıydı. Ben de bir kadın olarak elimden geldiğince, gücüm yettiğince yardım etmeye çalıştım. Hepsi bu.
‘Ama benim de yetki ve gücüm bir yere kadarmış. Yani buraya kadar… Sizin de ifade ettiğiniz gibi davadan çekildim. Çekilmek zorunda kaldım. Çünkü okuma hakkını alarak, istemediği bir evliliğe müebbet mahkum edilen Zeynep’in alına yazılan makus kadere isyan etmesi, birilerinin işine gelmedi. Ve birileri birkaç gün önce bana ayağımı denk almam noktasında beni ihtar eden bir mektup gönderdi. Mektubun gönderilmesinden çok, demokrat ve modern olmakla övündüğümüz ülkemizde, hem de yirmi birinci yüzyılda böyle bir şeye cüret edilmesi altı çizilmesi gereken nokta bence.’
Kaşları çatılan Şahin:
‘Yalanını sevsinler, demokrasi ve uygarlık havarisi şıllık.’ diye mırıldandıktan sonra konumuna bakmadan elindeki izmariti kalabalığa yakın düşecek şekilde fırlattı.
‘Senin hakkından bir gelen olur elbet…’
Gazeteciler de at sineği gibi bırakmıyorlardı olayın peşini. Deştikçe deşiyorlardı.
‘Ayşe Hanım Zeynep’in dava sürecinde yerine kim bakacak? Belli oldu mu?’
‘Elbette belli oldu. Mektubu alır almaz ilk işim davadan çekilmek ve barodan yerime başka bir arkadaşın gönderilmesini istemek oldu. Yerime bundan sonra şu an yanımda olan avukat arkadaşım, Timur Bey bakacak. Kendisi baromuzun en cevval avukatlarındandır. Eminim benden çok daha iyi bir savunma sergileyecektir.’
‘Eminim öyledir. Baronun en cevval avukatıymış. En anarşist de sen ona… Göreceğiz bakalım cevvallik ne kadar işe yarayacak. El mi yaman bey mi yaman yakında belli olur.’
İçinden böyle demekle beraber Şahin’in içi hiç de sanıldığı kadar rahat değildi. Olamazdı da zaten. Timur Ayşe’ye hiç benzemiyordu. Baronun da savcılığın da Zeynep’ten yana olduğu açıkça belli oluyordu bu görevlendirmeyle. Yoksa böyle baş belası birini karşılarına dikmezlerdi.
Timur Ayşe gibi kendi halinde biri değildi. Aşırı sol örgütlerle bağlantılı ve çalkantılı bir öğrencilik dönemi geçirdiği baroda sıkça konuşmalara meze oluyordu. Dili de uzun ve sivriydi. Kolay kolay kimse karşısına çıkmak istemezdi yani. Üniversite yılları polis copu ve biber gazı yemekle geçtiği için biraz kaçık olduğu da herkesçe söyleniyordu.
Ayşe en çok direnişçi tarafına güveniyordu Timur’un. Eskiden beğenmediği ve onu dinsizlikle suçladığı tarafına… Normal zamanda yanına pek yaklaşmazdı. Zaten kimse yaklaşamazdı. Art niyeti olduğundan ya da malda mülkte gözü olduğundan filan değil. Aksine suya sabuna karışmaz, üzerine gelinmediği sürece kimsenin kalbini kırmazdı.
Sorgulayıcı bir yapıya ve empatik düşünme özelliğine sahip olması hoş karşılanmıyordu çevresi tarafından. Ne yazık ki kendisi de aynı fikirdeydi. Avukat olmasına rağmen… Güya hukuk fakülteleri öğrencilerini sınava girenler içinde en yüksek puan alanlardan seçiyordu. Bu yüzden avukatların toplumun en zekileri arasında yer aldığı söyleniyordu. Şimdi bir avukat olarak buna kendisi bile inanmıyordu. Düşünmeyi unutmuş, inanmaya ve toplumun yazdığı senaryoda kendisine biçtiği rolü oynamaya programlanmış bir robot olarak görüyordu kendini. Bu yaptığını keşfedildiği söylenen yapay zekalı robotlar da yapabilirdi. Hayatı sorgulama ve olaylara empatik bir bakış açısıyla bakmanın neresi kötüydü?
Kolay değildi işler bundan sonra. Timur’un arkasında her ne kadar aralarında organik bir bağ olmasa da sorgulayıcı ve hatalar karşısında eyvallah demeyen marjinal sol örgüt ve dernekler vardı. Tümünü birden karşılarına almak, basın ve medyanın olayla bu kadar ilgilendiği bir çağda hiç akıllıca olmayacaktı. Ne yapacaklarsa tereyağından kıl çeker gibi sessiz sedasız yapacaklardı. Karıncanın ırzına geçecek ama belini incitmeyeceklerdi. Böyle düşünüyordu Şahin. Başka da bir yol gelmiyordu şimdilik aklına.
Derin bir nefes alıp, hızla püskürttü. Gömleğinin göğüs cebinden bir dal sigara çıkardı. Aceleci hareketlerle ucunu tutuşturdu. Bir süre asabi hareketlerle gökyüzüne püskürttüğü dumanların şekillerinden fal açtı. Boşa koya dolmuyor, doluya koysa almıyordu. ‘Kolay olmayacak bu iş, hiç kolay olmayacak…’ diye mırıldanıyordu sürekli. Diğerleri söyleyecek söz bulamamanın çaresizliği içinde bocalıyorlardı.
Şahin’in içine düştüğü sıkıntının farkına varan Recai kaşla göz arasında belki faydası olur umuduyla kantinden getirdiği çaylardan birini ikram etti.
‘Abi bir bardak çay iç istersen, iyi gelir.’
Bugün duyduğu en güzel sözdü bu. Şahin çayı karıştırırken yüzündeki gerginlik yumuşamaya başlamıştı.
‘Valla doğru söylüyorsun. Hızır gibi yetiştin be Recai. Sağ olasın.’
‘Afiyet olsun abi, ne önemi var?’
Çaylar içilirken bir süre konuşmadılar. Duruşmaya birkaç dakika ancak kalmıştı. Medya ve basın mensuplarının Ayşe ve Timur’a olan ilgilerinde en ufak bir azalma görünmüyordu. Buysa Şahin’in moralini daha bir bozuyordu.
‘Ne olacak bundan sonra?’ diye sordu Recai.
‘Ne olabilir Recai, bundan sonra işimiz daha zor. Hatta çok zor. Sadece onu söyleyebilirim. Daha doğrusu beyefendinin işi… Bu davada Zeynep’e müebbet giydiremezsek beyefendinin nasıl küplere bineceğini tahmin etmek zor değil.’
Bir an Recai’nin gözü kalabalığın uzak taraflarında birine takıldı. Gelenlerden birini tanır gibiydi.
‘Abi.’ dedi. ‘şu karşıdan gelenlerden en sağdakini tanıyorum galiba.’
Üçü de Recai’nin işaret ettiği tarafa döndüler. Bir süre gelenler arasından tanıdık yüzü seçmeye çalıştılar. İlk tanıyan Şahin oldu. Haklıydı Recai. Bu oydu. Ama burada ne işi vardı? Çok geçmeden meseleyi kavrayan Şahin yaşadığı şaşkınlığı yere tükürerek belli etti. Arkasından okkalı bir küfür savurdu:
‘Bir bu eksikti şimdi. Bu g.vat nereden çıktı? Ulan d.rzü daha işe başlamadan arı kovanına çomak sokmaya başladın. Başına aldığı belanın farkında değil geri zekalı.’
‘Timur denen lavuğun suyu ısınmaya başladı. Arkasındaki cıbır anarşistlere güvenmenin ne büyük bir hata olduğu anlayacak inşallah. Hem de en kısa zamanda.’
Üçü birden Şahin’i rahatlatmak için inanmasalar da tasdik ettiler.
‘İnşallah abi. İnşallah…’
Bu işin Timur’un başının altından çıktığına adı gibi emindi. Ayşe hem bu işi akıl edemezdi hem de başına gelecekleri çok iyi bilen o g.vatı ikna edemezdi. Bu iş Timur’un halt yemesinden başka bir şey olamazdı. Başka bir ihtimal göremiyordu Şahin.
‘Abi üç cephe birden açtılar. Başarılı olacak mıyız?’
‘Başarılı olacak mıyız ne demek Recai? Ne demek? Başka çaremiz mi var?’
‘Başka çaremiz mi var?’ itirafı öyle mahzun bir ses tonuyla söylenmişti ki, duyanın içinin yağı erirdi. Çığlık çığlık acziyet ve pişmanlık kokan bu ses, duyanın tüylerini diken diken etmeye fazlasıyla yeterdi.
‘Elbette beyefendiyle bu durumu görüşeceğim. Bu sadece bizim üstesinden geleceğimiz bir şey değil. Ama performansımızda en ufak bir noksan olursa, toprağımız bol olsun beyler. Bilmem anlatabildim mi? Ben elbette konunun vahameti noktasında beyefendiyi bilgilendireceğim ama biz de burada dik duracağız. Özellikle sen Recai… Özellikle sen!’
Adı ortaya düşen Recai heyecanlı karakterini konuşturdu farkında olmadan. İki adım attı, yarım vücut hareketiyle ‘Ne bekliyorsunuz gelsenize peşimden.’ diyen gözlerle ileri atıldı:
‘Bu adam içeri girmemeli!’
Şahin yaşından beklenmeyen atik bir hareketle kolundan yakaladı:
‘Ne yaptığını sanıyorsun sen? Bir çuval inciri berbat edeceksin.’
‘Ama bu adam içeri girerse…’
Sözünü tamamlayamadı. Diğerleri Buda heykeli gibi oldukları yerde hareketsiz kalmış, ne yapacaklarını bilemez haldeydiler. Bildikleri tek şey, olayın bütün sorumluluğunu Şahin’in üzerine yıkmaktı. Bu işten istedikleri sonucu alamazlarsa ki durum öyle gösteriyordu, başlarına geleceği tahin edebiliyorlardı.
‘Girecek artık, bu aşamadan sonra yapacak bir şey yok… Hem adliyenin bahçesi de içeri sayılır. Girmiş artık gireceği kadar…’
‘Ama beyefendi…’
İçinden ‘Beyefendi’nin aq nereden bulaştıysak bu işe?’ dediyse de hatta hepsi aynı anda aynı şeyi akıllarından geçirmiş olsa da yapacak bir şey yoktu. Ama daha ötesini Şahin’den başkası mırıldanamadı. ‘O çocuğu çükünün keyfi için ortalığı karıştıran kendisi, düzeltemeyince yaprağa yan basan biz. Eh yukarıda Allah var, elbet bir gün senin de ananı bir belleyen biri çıkar.’
Belki Timur bu beklenen kurtarıcıydı. Karaların defterini dürecek adam. Batıdan gelen beyaz…
Bunları bir açıkça söyleyebilse, ne güzel olurdu. Ama böyle bir seçeneğin hiçbir zaman gerçekleşemeyeceğini, hatta hayalinden bile geçirse başına ne geleceğini çok iyi biliyordu. Geçenki duruşmada saflığı ve temizliğiyle davalı avukatı Ayşe’ye imrenmesi boşa değildi. Madde hırsı yüzünden girdiği bu bataktan çıkmak diye bir seçeneği asla olmayacaktı. Kirli işlerin kapısı tek taraflı açılıyordu. İçeri giren bu yüzden bir daha asla çıkamıyordu. İmkan olsa onun gibi kimseye gebe olmadan yaşamak isterdi. Varsın sofrasında havyar yerine kuru soğan, pastırma yerine kuru ekmek olsundu.
Şahin’e hakim olan sara durgunluğu, sekerat sessizliği ekibini şaşırtmış, hatta biraz da korkutmuştu. Korkuları davayı kaybetmekten değildi, davada haksız olduklarının farkındaydılar. Kazanılacak bir dava değildi ki… Nereden baksan tutarsızlık... Sürekli yeni bir hata yapan Beyefendi’nin kırdığı cevizler gerek polis kayıtlarında gerekse halkın hafızasında canlılığını sürekli koruyordu. Korkuları kaybedilmek zorunda olan bu davanın ceremesini çekmek zorunda kalmaktı.
‘Zamanlamaya baksana Recai, duruşmaya beş dakika kala getiriyorlar. Yanındaki kazmaların hallerine bakılırsa polis olmalılar. Ömer’in başını önüne eğerek yürüyüşü, bu hareketin kendi kararı olmadığını anlatıyor. Onların elinden gürültü etmeden Ömer’i almak mümkünse, buyur al.’
Recai biraz sakinleşince Şahin’in doğru söylediğini anladı. Son dakikada böyle bir şey yapmak gerçekten imkansızdı. Güzel bir hamle olduğunu kabul etti. Yanındakilerin polis olma ihtimali yüksekti. Yani çatışmadan Ömer’e ulaşmak… Haklıydı Şahin Bey, evet…
‘Ne yapacağız o zaman, böyle mal gibi bekleyecek miyiz yani?’
‘Beklemeyeceğiz tabi Recai. Deminden beri ne diyorum ben? Birazdan duruşma başladığında, ne yapman gerekiyorsa onu yapacaksın. Yani Türkçesi çamura yatacaksın, tartışma çıkaracaksın aklına gelen her yolu deneyeceksin ve beyefendiye zaman kazandıracaksın. Gerisi onun bileceği iş. Anlaşıldı mı?’
‘Anladım abi...’
‘Meslek hayatının ustalığını bu duruşmada sergileyeceksin. Minder dışına çık, demagoji yap, belden aşağı vur… Ne yaparsan yap ama bize zaman kazandır. Hiçbir şey yapamıyorsan bayılma numarası çek amq. Biraz zaman kazanabilsek, kendi yöntemlerimizle işi lehimize çevireceğimizi düşünüyorum. Anlatabildim mi Recai?’
‘Anladım abi, merak etme sen.’
‘O zaman içeri geçiyoruz arkadaşlar. Durup dururken yok yere hakimle papaz olmayalım.’
Onlar içeri yollanırken Timur meydan okumaya devam ediyordu:
‘Elbette arkadaşlar hanım kızımızın hakkını maddi gücüne güvenen birkaç ensesi kalına yedirmeyeceğiz. Olur mu öyle şey hiç? Bu memlekette insan hakları var deniyorsa, demokrasi var deniyorsa bundan Zeynep’in de yararlanması gerekir. O da bu ülkenin vatandaşı, o da aynı Tanrının kulu. Bu dava sadece Zeynep davası da değil. Bu dava ezilen, horlanan, bu dünyada ve öbür dünyada ikinci sınıf muamelesine layık görülen bütün kızların, kadınların davası…
‘Birilerinin bu davada belden aşağı vurmaya başlaması haklılığımızın bir kanıtıdır. Ama sadece bu yetmez. Size değerli basın ve medya mensupları, sizlere de çok büyük görevler düşmektedir. Kadın haklarını savunduğunu söyleyen sivil toplum kuruluşlarına da… Biz birazdan kızımızın hakkını hukukunu devletin mahkemesinde savunacaksak, siz de şu andan itibaren milletin vicdan mahkemesinde aynı şeyi yapmak için gayret sarf edeceksiniz. Elinizde ne kadar kanıt varsa, ne kadar tanık varsa millete ulaştıracaksınız. Dava sonuçlanıncaya kadar asla bu konuyu gündemden düşürmeyeceksiniz…



Serdar Adem



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6171
2 Firari Fırtına 4240
3 Mustafa Ermişcan 3442
4 Hasan Tabak 3315
5 Nermin Gömleksizoğlu 3014
6 Uğur Kesim 2914
7 Sibel Kaya 2742
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2477
9 Enes Evci 2441
10 E.J.D.E.R *tY 2218

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:576 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com