Romanlar

Düğün Gecesi Cinayeti 5
Okunma: 72
Serdar Adem - Mesaj Gönder


5. Sermaye Düşmanı Gominis

‘Sayın hakim müsaade buyurursanız tutuklu durumunda bulunan ve huzurlarınızda muhakeme edilen sanık Zeynep’in vekaletinin baro marifetiyle halefim Ayşe Hanım’dan alınmasına ve tarafıma tevdi edilmesine sebep olan mektubu sesli olarak huzurlarınızda okumak istiyorum.
Mahkeme başkanı hiç bekletmeden baş işaretiyle onaylarken sözlü olarak da ayrıca kararını takviye etti:
‘Buyurun, söz sizin.’
‘Cürmü meşhut olan suçunu açıkça itiraf eden ve muhakemesi sırasındaki hal ve hareketleri ile kamu vicdanını yaralayan bir insanlık düşmanını sebebi bizce malum olan bir hararetle savunmanız, sizin gibi genç ve ilim sahibi bir hanımefendiye yakışmamaktadır. Sanık savunmayı bile gerek görmeyecek kadar suçun ve günahın içine batmışken, gereksiz yere ve haddinizi aşarak neredeyse aklama çabasına girmeniz hukuk açısından da bir facia arz etmektedir. Gereksiz yere haddinizi aşmaya devam ederseniz sonuçlarına katlanmak zorunda kalacaksınız. Sizin gibi ilim ve irfan sahibi bir hukuk insanının yukarıda arz ettiğimiz ikazı anlayacağınıza ve menfaatinize muvafık hareket edeceğinize itimat ediyoruz.’
Mektubu dava dosyasında daha önce görerek inceleyen mahkeme başkanı, cevabı aşağı yukarı tahmin etmekle birlikte son anda muhtemel bir gelişme olabileceği zannıyla sormadan edemedi:
‘Nereden ve kim tarafından gönderildiğini öğrenebildiniz mi?’
‘Maalesef öğrenemedik sayın hakim. Mektup tarafımıza ulaştığı andan itibaren Ayşe Hanım tarafından zaman kaybedilmeden savcılığa iletilmiştir. Yapılan ön inceleme sonucu Ankara Kızılay postanesinden gönderildiği anlaşılan mektupla ilgili posta çalışanlarının ifadelerine başvurulmasına karşın elle tutulur bir bilgi edinilememiştir. Kimin gönderdiği bilinmemekle beraber kimin gönderebileceği hakkında ciddi şüphe ve tahminlerimiz elbette bulunmaktadır.’
‘İtiraz ediyorum sayın hakim, Timur Bey elinde kesin deliller olmadan müvekkilim ve ailesini itham altında bırakmaya çalışmaktadır. Timur Bey müvekkilim ve ailesi hakkında istifham yaratacak sözlerine derhal ve huzurlarınızda açıklık getirmelidir.’
Recai’nin bu ilk çıkışı göz doldurmuştu. Şahin başına gelecekleri bilmenin heyecanıyla nasıl da canla başla mücadele ediyor diye düşündü. ‘Aferin!’ dedi kendi kendine. On üzerinden on vermişti. Beyefendinin de aynı notu takdir edeceğini tahmin ediyordu. Öyle olmasını umuyordu daha doğrusu. Başka çareleri yoktu çünkü. Davacı avukatların dördü de beyefendinin her zaman ve her yerde gözü kulağı olduğunu biliyorlardı. Bu salonda büyük ihtimal seyirciler arasında bir adamı vardı. Geçenki duruşmada rüzgar kendi arkalarında olduğu için bu durumu pek önemsememişlerdi. Ama bu sefer farklıydı. Seyirciler sadece sanık sandalyesinde duran Zeynep’in ecel terleri döktüğünü sanıyordu. Ama aldanıyorlardı. Kendilerinin durumu Zeynep’ten berbattı. Devlet Zeynep’e acımak için fırsat kolluyordu. Ama aynı opsiyonu beyefendi kendileri için asla tanımazdı.
‘Timur Bey, davacı tarafın bu noktada haklı olduğunu anlatmama gerek yok. Sözlerinizdeki kapalı ifadeleri hemen burada ya açın ya da geri alın. ‘
Mahkeme başkanı bu sözü inandığı için değil yasa emrini uygulamak amacıyla, yine içinden gelerek değil zorunluluktan söylemişti. İçinden böyle bir şeyi kimin işine yarıyorsa onun yapması gerektiği kanaatinden hareketle Karalardan başkasının yapmasına ihtimal vermiyordu. Elbette onlardan başkası yapamazdı. Bu kadar hukuki cümleleri onlardan başkası yazdıramazdı kimseye. Ayşe’nin gitmesi kimin işine yarayacaktı? Karaların tabi ki... Çünkü o tehditten sonra Zeynep’i savunmaya kimse yanaşamazdı. Allah’tan baro bu sefer gözü pek ve biraz da şirret bir avukat göndermişti. Timur en azından diğerlerine göre daha uzun süre dayanabilirdi Zeynep’i savunmaya. Hiç hesapta yokken bu sonuca varmış olmak Salih’i biraz olsun rahatlattı. Biraz da şansı yaver giderse, en azından müebbet almasını önleyebilirdi. Bu bile şimdilik önemli avantaj kabul edilebilirdi.
‘Kimseyi itham etmiyorum sayın hakim. Bu mektubun yarattığı sonuçtan kim istifade edecekse, onun elinden çıkmış olabilir demek istiyorum.’
‘İtiraz ediyorum sayın hakim. Davacı tarafın yani beyefendinin böyle basit bir oyuna ihtiyacı olmadığı gün gibi ortada… Huzurunuzda sanık pozisyonunda bulunan Zeynep zaten yaptığı menfur eylemin sonunda cürmü meşhut olarak güvenlik güçleri tarafından yakalanmış olup, olayın soruşturma aşamasında da sanık itiraz etmeyerek hiçbir baskı ve zor altında olmadan suçunu kabul etmiştir. İşbu durum malumunuz olup, böyle bir durumda mektup gibi basit oyunlar peşinde koşmamızda ne faydamız olabilir?’
Aslında evet, doğru söylüyordu galiba Recai. Bu muhakeme üzerine kafası karışmıştı başkanın. Diğer hakimlerin durumu da ondan pek farklı değildi. Bu durumu ancak savcı aydınlatabilirdi. Bu aşamada ona söz hakkı vermeden duruşmaya devam etmek pek akıllıca olmayacaktı.
‘Nihat Bey, şu malum mektup hakkında hiç ipucu yok mu? Mesele hakkında ne biliyoruz, bizimle paylaş bakalım.’
‘Ne yazık ki elle tutulur bir bilgimiz yok sayın hakim. Son derce düzgün cümlelerden oluşması ve hukuki derinliği olması bu işin içinde hukukçu parmağının olduğuna dair ciddi kuşkular uyandırmaktadır. İfadelere bakılırsa yazan her kimse, mektubunun gizlenmesinden çok açık edilmesini istiyor gibi. Oysa bir tehdit mektubunun olabildiğince gizli olması gerekir. Ancak o zaman istenen amaca ulaşılabilir. Ayrıca duruşmadan üç gün önce gelmesi de çok su götürür bir durum.’
‘Bütün bunlar ne anlama geliyor savcı bey yani?’
‘Üzerinde herhangi bir parmak izi olmayan ve postaya kim tarafından verildiği bulunamayan adı geçen belgenin hukuk dilinde tam anlamıyla bir tehdit mektubu olarak değerlendirilmesi tarafımızdan uygun bulunmamaktadır. En azında şimdilik efendim.’
Böylelikle mektup meselesi yeterli kanıt bulunamadığı için daha başından itibaren kapanmak zorunda kaldı. Ama herkesin zihninde bıraktığı izler mahkeme sonuna kadar silinecek gibi değildi. Görünürde olan Ayşe’ye oluşmuştu. Daha ilk duruşmadan sonra ayrılmak zorunda kalmıştı. Yerine baro tarafından atanan Timur da davacı tarafın hoşuna gitmemişti. Mektup olayından sonra ortalık biraz sakinleşir sakinleşmez gündeme gelmekte gecikmedi. Özellikle İzmir hukuktan devre farkıyla sınıf arkadaşı Timur hakkında yeterince bilgi sahibi olan Recai hiç memnun değildi onun atanmasından. Ve bunu açıkça dile getirmekten bir saniye bile geri kalmamıştı:
Sayın hakim üzerimize yıkılmaya çalışılan mektup olayından murat edilen amacın şu an sanık Zeynep’i savunmak üzere karşımızda bulunan ve baro tarafından özellikle gönderilmiş havası yaratan Timur Bey olmadığı ne malum? Ya da Ayşe Hanım…’
Bu fikir birden aklına gelmişti. Ama Allah için söylemek gerekirse mahkemeyi allak bullak bir fikir olabilirdi. Böyle ince buluşlarından dolayı kendisiyle ne kadar övünse azdı. Göğüslerinin gayrı ihtiyari kabardığını hissetti. Ara vermemeliydi. Surda bir gedik açmıştı ama onarılmasına imkan tanımadan bodoslama devam etmeliydi hücuma.
‘Biz Timur Bey’in Kara ailesine karşı kasıtlı olarak sanığın savunmasına görevlendirildiği kanısındayız sayın hakim.’
‘Neye dayanarak söylüyorsunuz bu iddiayı? Sonuçta Timur Bey, Ayşe Hanım ve benzerleri gibi yasa gereği baro tarafından atanmış bir avukat. Böylelikle aslında dolaylı olarak baroyu da suçlamış oluyorsunuz.’
‘Baroyu suçlamak gibi bir niyetimiz yoktur sayın hakim. Belki mensuplarını… Ancak takdir edersiniz ki basın ve medyanın haksız yere merhum müvekkilimin üzerine geldiği bu nazik dönemde, sicili bizce çok temiz olmayan birini savunma avukatı olarak ataması bize pek manidar gelmiştir. Hepsi bu kadar efendim.’
‘Sicili temiz değil de ne demek? Temiz sicile sahip olmayan birini baro kendi arasına kabul eder mi?’
‘Üniversite yıllarından tanırım kendisini sayın hakim. Sermaye düşmanları ile düşüp kalkan, dinle diyanetle ilgisi olmayan yasadışı grev, boykot ve mitinglerde sık sık boy gösteren birisinin velev ki zamanla şartlar gereği aklansa bile bizce değişen bir şey yoktur. Kuzu postuna bürünmüş bu arkadaşın fikirlerinin değişmediğine eminiz. Dolayısıyla olayı siyasi saiklerin tesiriyle basite indirgeyerek merhum müvekkilimin aleyhinde kullanacağını düşünüyor ve davadan el çekmesi için gerekli tedbirlerin acilen alınmasını arz ve talep ediyorum.’
‘Recai Bey malumunuz birbirimizi beğenip beğenmeme gibi bir hakkımız yok. Ayrıca ortada bir sorun olsa bile baro tarafından usulüne uygun olarak atanmış bir avukatı ortada elle tutulur bir sebep olmadan savunma hakkından men etmem mümkün değil. Muz cumhuriyeti değil burası evladım. Eğer gerçekten sorun olacağını düşünüyorsan duruşmadan hemen sonra doğruca baroya başvurup isteğini iletebilirsin.’
Bu arada uzun zamandan beri duruşmaya geçilememişti. Bu durum en çok Recai’nin işine yaramıştı. Zaten amacı duruşmayı sulandırabildiğince sulandırarak zaman kazanmaktı. Ancak mahkeme başkanı Salih aynı düşüncede değildi. Adalet yargılama süresi uzadıkça hedefinden sapıyordu. Bu gerçeği defalarca gözlemlemişti. Olgunluk çağında bu tür hatalara düşmek istemiyordu. Daha fazla uzatmadan duruşmaya kaldığı yerden devam edilmesini ihtar etti:
‘’Evladım o kadar çok itiraz ettin ki duruşmaya geçemedik.’
Başkan künyeyi okudu, mübaşire kendisinin çağrılmasını emretti.
‘Süleyman’dan olma, Hacer’den doğma, Eskişehir nüfusuna kayıtlı, kırk iki yaşında, Ankara’da ikamet etmekte, galericilik mesleğiyle iştigal etmekte.’
Tanık Ömer’in ifade vermek için yerini alması ihtar edildi. Ardından Ömer izleyici bölümündeki iki meçhul adamın arasından kalkarak tanık sandalyesine geçti.
Recai zaman kaybetmeden ayağa kalktı. Salih anlamıştı, gene itiraz edecekti. Gene ne vardı itiraz edecek? Bu adamın tanık olmasından rahatsız olmalarına bir sebep yoktu görünürde. Olayla ne ilgisi var, kendisi de bilmiyordu. Davacı taraf müsaade etse de öğrenebilse. Ama yok herif muhalefet olsun diye muhalefet ediyordu sanki.
‘İtiraz ediyorum, sayın hakim. Bu adamın bu dava ile ilişkilendirilmesi kabul edilemez. Başka bir davadan yargılanmış, cezasını çekmiş olabilir. Kapanmış bir defteri tekrar açmanın davaya ne katkı sağlayacak anlamıyorum.’
‘Tanıyor gibisin sanki sanığı.’
‘Evet efendim, savunmasında bulunmuştum kendisini.’
‘Siz de iyi bilirsiniz ki, mahkeme sürecinde herkes tanık olarak başvurabilir ya da taraflar tarafından tanık olarak gösterilebilir. Konuyla davayla ya da kişilerle ilgisi olup olmadığı sorgulama sürecinde, kısa sürede anlaşılır. Eğer herhangi bir ilgisini tespit edemezsem ben müdahale ederim zaten.’
Sonra Timur’a döndü. Bir süre bakmakla yetindi. Adam hiçbir şeye itiraz etmediği gibi davacı tarafın sözünü dahi kesmiyordu. Ama ne hikmetse bütün salon onun haklı olduğunu düşünüyor olmalıydı. Kendisi öyle düşünüyordu en azından.
Timur hep mi böyleydi. Baronun en cevval avukatı dedikler bu adam deminden beri bir sefer bile olaylara müdahale etmemişti. Bu durum mahkeme başkanı nezdinde sempati uyandırdığı inkar edilemezdi. Daha önceki duruşmalarını pek hatırlayamıyordu. İlk defa varlığı bu kadar sorun yarattığı için dikkatini çekmişti. Baronun ne şirret avukatı dedikler adam, karşısında süt dökmüş kedi gibi duruyordu. Bu çelişkiye pek anlam verememekle birlikte üstünde fazla durmadı. Fakat Allah için söylemek gerekirse bu bir taktikse, mükemmel bir taktik uyguluyordu bu duruşmada. Eğer karar Zeynep’in lehine sonuçlanırsa bunda Ayşe’nin olduğu kadar hatta daha fazla Timur’un etkisi ve katkısı olacaktı. Mahkeme sürecinde bir avukatın ne kadar önemli görevler aldığı bir kere daha gözler önüne seriliyordu bu duruşmada.
‘Timur evladım, tanık olarak getirdiğiniz şahsın bu davayla ne ilgisi olduğunu doğrusu ben de anlayamadım. Ben anlayamazsam davacı tarafın itirazını kabul etmek zorunda kalırım. Bize biraz anlat bakalım.’
‘Efendim kendisine birtakım sorularımız var, sorulacak. Bu süreçte konuyla ilgisi net bir şekilde anlaşılacaktır.’
Ömer her şeye hazırlıklı olduğu belli bir tavırla kendisine yöneltilecek soruları bekliyordu. Mahkemedeki herkes söyleyeceklerinin Zeynep’in işine yarayacak şeyler olacağı kuşku götürmeyen Ömer’in söyleyeceklerinden çok durup dururken Karaların gazabına karşı nasıl cesaret gösterip ortaya çıkabildiğini düşünüyordu. Ömer bu hareketiyle yağlı urganı kendi eliyle boynuna geçiriyordu. Bunu farkında mıydı? Farkındaysa hangi sebep ona bu kör cesareti vermişti? Karaların gazabını bilen kimse bu soruya açık bir cevap veremiyordu.
‘Müsaade ederseniz sayın hakim, tanığa birkaç soru sormak istiyorum.’
‘Müsaade sizin.’
‘Teşekkür ediyorum efendim.’
Sonra yönünü tanık sandalyesinde oturan Ömer’e çevirerek devam etti:
Ömer Bey öncelikle mesleğinizi öğrenmek istiyorum. Bize net olarak ne iş yaptığınız söyler misiniz?’
‘Elbette. Galericilik işleri yapıyorum. Bir şirketim var. Kısmet olursa inşaat işine de girmeyi planlıyoruz.’
Mahkeme başkanı takıldığı bir söze açıklama getirmesini istedi:
‘Çoğul ifadeyi lafın gelişi mi kullandınız, yoksa gerçekte birden fazla işyerine mi sahipsiniz?’
‘Ankara, İzmir, Antalya’da ofislerim var sayın hakim. Demin de dediğim gibi şirket olarak yapıyorum bu işi.’
Başkan bu cevabı yeterli gördü. Timur kafasına takılan soruların cevabını almayı bekliyordu.
‘Ne zamandan beri bu işle meşgulsünüz?’
‘Beş altı yıldan beri…’
‘Kısa zamanda bu kadar büyük adımlar atmanızın, böyle olağanüstü performans göstermenizin sebebi nedir Ömer Bey?’
‘Takdiri ilahi efendim. Elbette alın teriyle… Allah yürü kulum demeye görsün. Kim engel olabilir?’
Salih duydukları karşısında iliklerine kadar titredi. Kanun adamı olduğunu hatta mahkeme başkanı olduğunu unutup içinden verdi verişti: ‘Ulan teres, ben otuz yıldır hakimim, hem de en üst derece mahkemelerde görev yapmaktayım, bir ev ile arabamdan başka bir şeyim yok. Bankada da birkaç kuruş… Adamı dinden çıkarmaya mı niyetlisin? Aynı Tanrı bize neden yürü demez? Biz de onun kulu değil miyiz? Alın teriymiş. S.kt.r p.z.venk. Seninki alın teri de bizimki idrar tahlili mi?’
Hakim olarak karşısında milletin gözünün içine baka baka yalan söyleyen bu herifi iki dakikada mat edebilirdi. Ama mahkeme başkanı olarak tarafsızlıktan ayrılmamakla yükümlüydü. İlk defa bir kanun adamı olarak görevini ve sorumluluklarını bir kenara bırakıp ‘Amq tarafsızlık dedikleri melanetin.’ diye mırıldandı. Sonra Timur’a döndü. Yine tarafsızlığını unutarak baronun verebileceği en cevval avukata kurtarırsa bu açmazsan ancak kendisinin kurtarabileceğini ima eden müşfik bakışlarını yöneltti. Bu bakışlarda ‘Yürü şu şerefsiz herifin üzerine, arkanda ben varım’ manası alev alev tütüyordu. Ama bunu sadece bakışlarını üzerine diktiği Timur anlayabilirdi. İnsanların birbirlerinin içinden geçeni okuyamaması ne güzel bir noksanlık diye düşündü. Öyle olmasa tarafsızlık, eşitlik gibi yasal hata ve kusurlar yüzünden kimseyi tam anlamıyla yargılaması mümkün olamayacaktı.
Timur Recai’nin ürkek ama bir o kadar da nefret dolu bakışlarına aldırış etmeden aldığı görevi yerine getirmenin heyecanıyla devam ediyordu.
‘Daha önce neredeydiniz, yani beş altı yıl önce?’
Aslında özellikle Recai ve Timur nerede olduğunu çok iyi biliyorlardı. Ama burada bir kere daha tekrar edilmesi gerekiyordu. Seyircilerin ama özellikle de mahkeme heyetinin önünde.
‘Cezaevindeydim.’
‘Ne maksatla cezaevindeydiniz.’
‘Trafik kazası, efendim. Ölümlü bir kazaya karışmıştım istemeden.’
‘Sonra, ne kadar hüküm giydiniz?’
Ömer’in bakışları gayrı ihtiyari Recai’ye kaydı. Recai anında bakışlarını ondan kaçırdı, herhangi bir şaibe olmaması için. Salih olanları anlamamakla beraber burnuna kötü kokular geldiğini hissediyordu.
‘Peki ölen kişinin şu anda davası görülen merhum işadamı Recep Kara’nın imam nikahlı eşi olduğunu biliyor musun?’
‘İtiraz ediyorum sayın hakim. Gerçeğe uymayan ifadelerle olay kasıtlı olarak saptırılmaya çalışılıyor.’
‘Gerçeğe uymayan ifade hangisi, devam et bakalım.’
‘Merhum müvekkilimin elim bir trafik kazası sonucu hayatını kaybeden kadın ile evli olduğu gerçeği yansıtmamaktadır. Buradan hareketle davalı avukatı kendince mantık sınırlarını zorlayan sonuçlara varmayı hedeflemektedir.
‘Yapmayın Recai Bey, gazetelere bile çıktı ölmez aşkları.’
‘Tamam işte rahmetli Tülay Hanım, üniversite öğrencisi güzel ve çalışkan bir kızmış. Yani hakkında yaptığım araştırmalardan aklımda kalanları nakletmeye çalışıyorum. Ama maddi durumu kendisine bu kadar insaflı davranmamış. Birtakım sorunlarla ayağı yere basmayan hayallerin peşinde sürüklenerek Ankara’nın gecekondu semtlerinden birine kapağı atan fakir bir ailenin kızıdır Tülay. Hafızam beni yanıltmıyorsa, çevresinde oldukça ihtiraslı bir kişiliğe sahip olduğu söylenen bir genç kız. Merhum müvekkilim ise olgunluk çağında ve mesleğinin zirvesinde yakışıklı, güçlü kuvvetli bir işadamı. Gelecek vaat eden biri yani. Gerisini tahmin edebilirsiniz.’
‘Bütün bu serencam evlilikle sonuçlanır genelde. Sanırım siz de tahmin edebiliyorsunuz?’
‘Evet belki ama bu sefer öyle olmamıştı. Merhum müvekkilim kısa zamanda Tülay kızımızın şifresini çözdüğü için adımını dikkatli atmayı tercih etmiştir. Bu yüzden de nikahları olmamış, yani resmi olarak karı koca olmamışlardı. Rahmetli müvekkilim bu iş için zamana ihtiyacı olduğunu düşünmekteydi. Elim trafik kazası olmasaydı da rahmetli yaşasaydı belki mutlu bir evlilikleri olacaktı. Ne yazık ki kader bunu bilmemize izin vermedi.’
‘Ne kaderi, ne eceli bizzat ben aldım canını. Hem de bilerek ve isteyerek.’ Ama bu itiraf Ömer’in sadece hafızasından film şeridi gibi geçti. Şimdilik bunu diliyle ikrar edecek durumda değildi. Evet emeğinin karşılığı olarak eline hatırı sayılır bir servet geçmişti. Doğru ama isterse piyangodan tarihin en büyük ikramiyesi geçsin kişinin eline, kurtlar sofrasında bir adım bile atamazdı. Önünde sonunda o para suyunu çeker, gene eskisi gibi hatta eskisinden çok daha beter bir şekilde don gömlek ortada kalırdı. Kalmaya mahkumdu.
Ömer ince ve kıvrak zekası sayesinde bu alemde bir ağırlık sahibi olmuş, kolayca yok sayılamayacak bir yer edinmişti. Ama henüz Kara çetesiyle göğüs göğüse cephe savaşı verecek kıvama gelmemişti. Yani en azından kendini buna hazır hissetmiyordu şimdilik. Bir kere elinde büyük bir koz varken. Biraz önce bir kere daha arşivin tolu raflarından indirilerek tekrar gündeme gelen trafik kazası meselesi özellikle Karalar tarafında kaşındığı takdirde ucunun kendisine dokunması mümkündü. Buysa bir çuval inciri berbat eder, onlarla mücadele gücünü önemli ölçüde kırabilirdi.
Buraya gelmesi de aslında kendisi açısından büyük riskti. Buraya gelmesinde en büyük sebep yaptıklarından gerçekten pişman olmasıydı. Etme bulma dünyası dedikleri doğru çıkmıştı. En azından kendi açısından… Öyle yorumluyordu içine düştüğü açmazı. Evlendiklerinin ilk yıllarında dünya güzeli bir kızları olmuştu. Zübeyde. Daha sonra hiçbir tıbbi sebep olmadığı halde başka çocukları olmamıştı. Gitmedikleri hastane, eşiğine yüz sürmedikleri hekim kalmamıştı. Ama yok işte, başka çocukları olmuyordu. Çaresiz kaderlerine razı oldular. En azından elindekiyle yetinmeye karar verip, bütün sevgilerini Zübeyde’ye harcadılar. Ama kara kader yakalarını bırakmamıştı. On sekiz yaşına bile varmadan kara toprağa vermek zorunda kaldılar. Akıl sır ermeyen bir trafik kazası sonucu kaybetmişlerdi güzel Zübeydelerini. Yeni söz kesmişken… Okulunu bitirip evlenecek. Birbirinden güzel torunlar verecekti dedelerine.
Bir süre yaşadıklarının ruh dünyasında yarattığı travmanın etkisinde ne yaptığını bilemedi Ömer. Hatta en yakınındakiler delirdiğine bile hükmettiler. Ama o, sanılanın aksine delirmemişti. Zamanla durulmaya, sakinleşmeye başladı. Yalnız artık eskisi kadar neşeli değildi. Sadece ilk günlerin korkutucu ruh halinden eser kalmamıştı. Her şeyi sorgular olmuştu. Kendini, hayatı, dünyayı, kısacası her şeyi…
Kaybedecek pek bir şeyi yoktu. Mal mülk hevesi kalmamıştı. Belki eskisinden daha fazla çalışıyordu. Evet ama bunu mal mülk sevgisinden değil, intikam aşkıyla yapıyordu. Onu bu hale getiren Kara çetesinden öcünü almak için yaşıyordu. Şimdilik bu niyetini açıkça belli edemezdi. Mahkeme sürecinde biraz yıpranması ve memleketin diline düşmesini istiyordu. Sonra belki bir altın vuruş… Çünkü hiçbir mahkemenin tam anlamıyla masumların hakkını teslim edemeyeceğini düşünüyordu. Bunu en azından kendi cinayetinden sonra bizzat kendi gözleriyle müşahede etmişti Ötesi var mıydı?
Zamanla başına gelenlerin hepsinin yine kendi eseri olduğuna karar verdi. Bu karar kısa süre içinde onu tanık olarak mahkemeye sürükledi. Olayı basından duymuştu. Fazla üzerine gitmemeleri şartıyla tanık olabileceğini Timur’a ileten de kendisiydi. Böyle yaparsa tövbe eden bir inanır gibi günahlarından kurtulacağını umuyordu.
‘Öyle ya da böyle sayın hakim. Merhum Tülay Hanımın yine merhum Recep Kara ile adının aynı anda anılması bile bizim için yeterli. Evlilik resmi olmadığı için şu an için kanıtlamamız mümkün değil. Müsaade buyurursanız bir soru daha yöneltmek istiyorum.’
Hakim karar vermekten çok merakla akışı bozmamak için eliyle devam et işareti verdi.
‘Yanılmıyorsam Ömer Bey, daha önce Karalara ait bir galeride ayakçı pozisyonundaydınız. Elinize geçen ücret bahşiş, prim derken bir memur maaşını belki bir parça geçiyordu. Bunda mutabık mıyız?’
‘Doğrudur efendim.’
‘O halde bu aşamadan sonra ne soracağımı, ne sorulması gerektiğini ve benim yerimde kim olsa ne soracağını tahmin ediyorsundur.’
‘Doğrudur.’
‘O zaman bize net bir cevap verebilecek misin, bir anda bu kadar büyük çaplı işlere nasıl kalkışabildiğiniz noktasında?’
‘Borç aldım, diyelim. Bir arkadaştan.’
‘Öncelikle borç aldığınız kişinin Karalarla bir yakınlığı var mı?’
‘Elbette efendim, bizzat rahmetli Recep Beyin talimatıyla verilmiştir.’
‘Resmi ya da imam nikahlı far etmez, hatta sevgilisi bile olsa yakınındaki bir kadının ölümüne sebep olan birine bu k kadar bonkör davranarak borç vermesi size mantıklı mı?’
‘Öyle görünmekle beraber mesleğimde gösterdiğim başarı yüzünden diyelim.’
‘Sayın hakim Abdullah Bey’in gerekse Ömer Bey’in Kara ailesinden aldıkları borçlara gösterdikleri sebep mesleklerindeki başarı olarak gösterilmektedir. Kendilerinin korkudan itiraf edemeyişlerine aldanmamak gerek. Bu konudaki şahsi kanaatim her iki menfur olayın arkasından aynı olayın meydana gelmiş olması inandırıcı değil. Durumu takdirlerinize arz ediyorum.’
Ömer bir açık kapı bırakmış ancak daha ileri gitmemişti. Recep Kara’nın yerin dibine batmasını istiyordu ama bunu gerçekleştirecek gücü elde edinceye kadar temkini elden bırakmamak gerektiğine inanıyordu. Sonuçta bu işin sonunda hayatını kaybetmek vardı. Korkusu aslında ölmek değil intikamını alamamaktı.
Recai son sözlerin aleyhine kullanılacağını düşünerek itiraz etti. Kabul edilince devam etti:
‘Davalı avukatının Recep Kara aleyhine olarak her iki olayı da azmettirmiş havası yaratmasına itiraz ediyorum sayın hakim. Öyle bir şey olsaydı eğer Ömer Bey şimdi tanık sandalyesinde oturmaya cesaret edebilir miydi?’
Bu söz açıkça Ömer’e meydan okumaydı ama mahkemede Ömer’den başka anlayan olmamıştı.
Mahkeme başkanı bu sefer Timur’dan sözlerine açıklık getirmesini istedi. Timur bunun böyle olacağını ve olması gerektiğini tahmin ettiği içi bekletmeden söz aldı:
‘Sayın hakim dikkat buyurursanız inandırıcı değil dedim. Yani kesin bir hükme varmadım. Kesin hüküm duruşma sonunda yüce mahkemeniz tarafından verilecektir. Davacı vekili avukat kardeşim bu ince ayrıntıyı kaçırmış olmalı.’
Evet bu ince ayrıntı yüzünden daha fazla ileri gidemedi ve bu durum hiç de hoşuna gitmemişti. Timur da son bir soruyla sözlerini tamamlamak istedi. Başkanın devam işaretiyle kaldığı yerden devam etti:
Peki Ömer Bey bu hayırsever her kimse ben istesem bu meblağda bir borcu ya da sayın hakim istese yine düşünmeden bize de verir miydi?’
‘Vermezdi herhalde.’
‘Benim başka sorum yoktur tanığa, sayın hakim.’
‘Sayın hakim müsaadeniz olursa tanığa biz de soru yöneltmek isteriz.’
Hakim bekletmeden izin verir. Recai yaptığı mallığa kızmakla beraber keskin zekasıyla ortama hakim olan fena havayı kendi lehine çevirmeyi umuyordu.
‘Ömer Bey, aldığınız borcu ödediniz mi?’
‘Hem de fazlasıyla.’
‘Elinizde bunu kanıtlayacak bir belgeniz var mı? Mahkemeye sunabileceğimiz…’
‘Hayır. Olamaz da zaten. Alırken senetle sepetle almadım.’
‘Peki Recep Bey sizin neyinize güvendi de böyle bir riske girdi? Ya ödeyemeseydiniz mesela?’
‘Öyle bir şey olabilir mi? Borç. Namustur. Biz borcuna sadık insanlarız. Bunu en iyi rahmetli bilirdi. Yıllarca yanında çalıştım. Üstelik son zamanlarda yani cezaevine girmeden önce şubelerinden birinin yönetimi bendeydi. Beyefendi orada keşfetmiş olmalı bendeki cevheri. Yoksa parayı sokakta mı buluyor ki hayrat gibi ona buna dağıtsın.’
‘Ya ödeyemeseydiniz mesela.’
Ömer acı acı güldü. Bakışlarında vahşi bir istihza alazlanıyordu.
‘Hiç öyle bir şey olabilir mi? Piyasada görülmüş duyulmuş mudur saygın bir işadamının hakkının yendiği? Çarpılır maazallah böyle bir ihtimali aklından bile geçiren. Ayrıca rahmetli beyimiz insan sarrafıydı. Ödemeyeceğini sezdiği kişiye elbette vermezdi. Ama eğer vermişse, bu alan kişi için ne erişilmez bir şerefti…’
‘Sayın hakim Ömer Bey’in ifadelerinden anladığımız kadarıyla aldığını ve ödediğini söylediği borcun somut bir kanıtı bulunmamaktadır elinde. Dolayısıyla böyle bir delile itibar edilmesi beklenemez. Eğer itibar edilecekse kime borç vereceği noktasında Recep Kara’nın insan sarrafı olduğunu ortaya çıkaran bu ifadenin dikkate alınmasını arz ederim.’
Başkan savcıdan tanığa sorusu olup olmadığını sordu. Olmadığını öğrenince yeni bir tanığın sorgusu için duruşmaya ara verdi.



Serdar Adem



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6171
2 Firari Fırtına 4240
3 Mustafa Ermişcan 3442
4 Hasan Tabak 3315
5 Nermin Gömleksizoğlu 3014
6 Uğur Kesim 2914
7 Sibel Kaya 2742
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2477
9 Enes Evci 2441
10 E.J.D.E.R *tY 2218

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:543 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com