Romanlar

Düğün Gecesi Cinayeti 6
Okunma: 83
Serdar Adem - Mesaj Gönder


6. İç Hesaplaşma

Mahkeme başkanı ikinci tanığın künyesini okumaya başlar:
‘Osman’dan olma Hürrem’den doğma, Ankara nüfusuna kayıtlı, otuz altı yaşında, şoför, Ankara’da ikamet etmekte olan tanık İsmet Bey çağrılsın.’
Mübaşir emri bekliyordur zaten. İkiletmeden yerine getirir. Çok geçmeden İsmet kendisine ayrılan bölümde yerini alır.
Bu sefer rüzgar Recai’den yana esmektedir. Adam gibi bir yönlendirme yapabilirse, davadan istenen neticeyi alamasalar da beyefendinin hışmından bir ölçüde kurtulmaları mümkün olacaktı. İlk soruyu karşı tarafın sorması kendisine elverişli bir ortam yaratacaktı. Bu yüzden bir süre beklemeyi uygun gördü.
İki taraftan da ses çıkmayınca Salih tanıktan o gece yaşanan olayları en küçük bir ayrıntıyı bile atlamadan anlatmasını istedi. İlk defa mahkeme karşısına çıkmanın şaşkınlığı içinde bocalayan İsmet bir süre ne diyeceğini bilememenin anaforlarında yutkundu. Recai’den medet uman bakışlarını ona doğru çevirdi. Recai içinde bulunduğu durumun farkındaydı. Tanıkların çoğunda sıklıkla yaşanan bir durumdu bu. Uçak korkusu, gemi tutması gibi bir şeydi. Recai belli belirsiz bir baş hareketiyle devam etmesini ihtar etti. İsmet bu hareketten adlığı cesaretle söze başladı:
‘Düğün gününden önce de böyleydiler aslında. Yani araları limoni gibiydi. Merhum Serkan Bey ile Zeynep’in yıldızları pek barışmıyordu yani. Daha dünya evine girmeden bu kadar çabuk anlaşmazlığa düşmelerini anlamak mümkün değildi. Sebebini ortalıkta dolaşan dedikodulardan duymuştum ama doğrusu bana pek mantıklı gelmemişti. Sanırım mal mülk meselesiymiş. Kız genç tabi diyerek bazen hak vermiyor değildim. Hatta rahmetliye kızdığımız bile oluyordu. Versin gitsin, bir evden ne çıkar diyorduk.’
Recai tam zamanı diyerek araya girdi:
‘Mal mülk derken neyi kastediyorsun. Biraz açabilir misin bize?’
‘Bir şeye dikkatinizi çekmek istiyorum sayın hakim.’
Sadece mahkeme başkanı değil herkes şaşırmıştı bu söze. Daha fazla uzatmadan izin verdi:
‘Neymiş o bakalım?’
‘Sayın hakim tanık doğrudan doğruya konuya daldı. Bu da sanki ifadesinin önceden ezberletildiği izlenimi uyandırdı bende. Takdirlerinize arz ediyorum.’
Evet aslında biraz düşününce konuya bodoslama dalması ve beklenen cevaptan başlaması… Neden olmasın diye düşündü. Ama bunun da ispatı yoktu. Mahkeme başkanı olarak delilsiz hiçbir şeye itibar edemezdi. Olsa olsa dikkate alabilirdi. Öyle de yaptı:
‘Öyle bir ihtimal varsa birazdan anlarız. Hemen acele etme Timur Bey.’
Biran önce sözlerini bitirip oturduğu sandalyeden kaçmak isteyen İsmet bulduğu ilk boşlukta devam etti:
‘Yani aslında hem var hem yok diyebilirim. Çünkü bütün bilgilerim dedikodular kadardı. Ama aklımda kaldığı kadarıyla Dikmen Vadisinde, oldukça lüks bir yermiş. Bir ev yani… Benim gibilerin rüyasında bile göremeyeceği kadar da pahalıymış. Eğer bu kız genç de olsa fark etmez, böyle bir isteği ben bile kabul etmezdim. Sonuçta para yoldan bulunmuyor. Öyle yüz bin dolardan fazla bir evi, insan ne olursa olsun kimseye vermek istemez. Gömü bulan kardeşlerin bile arasına nifak sokan bu para hırsı, böyle bir istek karşısında karı koca arasına da girebilmekte. Nitekim öyle de olmuştu.’
‘Aralarındaki soğukluk ya da senin tabirinle limonilik sürekli bir durum muydu, yoksa arada bir mi olurdu? Sen bunu nasıl anlardın? Sana açıkça dert yanmazlardı herhalde?’
‘Olur mu hiç öyle şey hakim beyim? Elbette benimle açıkça hiçbir şey konuşmadılar. Ben kimim ki beyefendinin yanında? Ama mesleğim gereği yani özel şoförü olarak gün içinde birçok defalar karşılaşırdık tabi. Evlilik hazırlıklarından sonra gelin hanıma da rastlamaya başlamıştım beyefendinin yanında. Hele son zamanlar neredeyse hiç ayrılmıyorlardı.’
‘İtiraz ediyorum sayın hakim, tanık gerçekleri bilerek ya da bilmeyerek çarpıtıyor. Müvekkilimin bizzat kendi ifadesinde merhumun evine ya da işyerine tek başına hiç gitmediği yer almakta. Birkaç sefer gitmişse babasını zoruyla ve yine onun yedeğinde kısa süreler halinde gitmiştir.’
‘Asıl davalı taraf polemik yaparak gerçekleri saptırmaya çalışıyor sayın hakim. Tanık henüz kendisine soru yöneltilmeden başından geçenleri bütün içtenliği ve doğallığıyla anlatmaktadır. Üstelik dava dosyasında bir nüshası ekli olan ifadesiyle de aynen örtüşmektedir şu an huzurunuzda söyledikleri.’
‘Evet.’ dedi başkan. ‘Teknik açıdan Recai Bey haklı… İfadesini inceliyorum. Neredeyse birebir tutuyor. Sanki ezberlemiş… Ama şu da bir gerçek ki sözlü ve yazılı her türlü beyanlar ancak kanıtlarla desteklendiği kadar doğru ve gerçek kabul edilebilir. Bu yüzden soruyorum. İsmet Bey anlattıklarınızla ilgili kanıtınız var mı?’
‘Aslında tam olarak var diyemem. Yani böyle belge halinde… Kabul ederseniz birkaç resim var. Recai Bey’e teslim ettim. İnsan böyle olacağını önceden tahmin edemiyor ki kanıt arasın. Hem ben kimim ki elimde makine özel hayatlarını resimleyeyim. Yakışık almaz bir kere. Ama eğer yeterli kabul ederseniz bir de beyefendinin anne, babası ve hizmetkarları şahitler olaya.’
‘Neyse gerek olursa onları da çağırtır, onlara da sorarız böyle bir şey olup olmadığını. Sen şimdi o günü ve akşamını anlat. Yani taze çift arasında herhangi bir olumsuzluk yaşandı mı? Kavga ettiler mi mesela? Ettilerse ağız dalaşı şeklinde mi oldu, yoksa daha öteye vardırdılar mı?’
‘Yok eğer saç saça baş başa diyorsanız Allah için gelin arabasına binene kadar görmedim. Yani gelin hanım somurttu, beyefendi belli etmeden kızdı mızdı ama daha öteye götürmediler.’
‘İsmet Bey bize açık söyle. Gelin arabasında merhum Serkan Bey gelin hanımı darp etti mi? Etmesiyle düğün fotoğraflarında gelinin yüzünde görülen morlukları açıklayabilecek bilgin var mı?’
‘Yok öyle ciddi bir şeye şahit olmadım. Arabaya bindiğinde yüzündeki morluklar ve yara bereler zaten vardı. Bunu gün boyu herkesin gözü önünde olan beyefendi yapmış olamaz. Kim yaptı o zaman derseniz kesin emin değilim. Akşama doğru bir ara ortadan kaybolduğunda olmalı. Tuvalete gittiğini sandım önce ama bu kadar uzun sürmeyeceğini düşünerek kararımdan vazgeçtim. Sonra da aklımdan çıkıp gitti hakim bey. Düğünün cafcafı içinde onu her an aklımda tutamazdım. Hem kimin aklına gelirdi, günün bu şekilde sonlanacağı? Önceden tahmin edebilsek ben de giderdim belki peşinden. Yalnız bırakmazdım yengemiz olacak bir bayanı. Olduysa o izler, bu arada olmalıydı. Kim yaptı derseniz tekrar söylüyorum emin değilim. Aynı esnada babası da ortada görünmüyordu. Babasıyla aralarındaki gerginliği bildiğim için babasının yapmış olabileceğini tahmin edebilirim sadece.’
‘Seninki de çok ihtimalli formül gibi. Böyle ucu açık ifadelerle kesin yargılara ulaşmayız ki evladım. Sen istersen babasıyla arasının neden limoni olduğunu anlat. Biliyorsan yani?’
‘Onu herkes biliyordu evde hakim bey. Mal meselesi yani... Babasına beyefendi gereken iyiliği yapmış, üç yüz milyarlık bir tırı, kendi işini kurması için cazip bir fiyat ve uygun ödeme şartlarıyla vermişti zaten. Ama gelin hanım bunu kabul etmiyor ve sürekli tekere taş koymaya çalışıyordu. Gelin hanım aslında haksız da sayılmazdı. Sonuçta babasının bugüne kadar baba olarak çocuklarına ve karısına ne hayrı dokunmuştu ki bundan sonra olsundu… Kazandığını yine kumara, içkiye yatıracağı gün gibi açıktı. Oysa gelin hanım Dikmendeki neredeyse altı yüz milyarlık daireyi kendi ve daha çok da bir çocukları olursa onların geleceğini kurtarmak adına istiyordu. Hal böyle olunca olay çıkmaza giriyordu. Beyefendi bu sorunu yine babasının çözmesinin en münasibi olduğunu düşünerek Abdullah Bey’e son derece ciddi bir dille söylemiş. Yanında olmadığı için sadece duydum. Bana göre elindeki tırı kaybedeceği korkusuna kapılan Abdullah Bey, o akşam yani kayboldukları sırada yapmış olmalı. Her ne kadar gözümle görmemiş olsam da yaşadıklarım ve tanık olduklarımdan bundan başka sonuç çıkmıyor hakim bey.’
Timur anlatılanlara tam inanmamıştı. Duydukları doğruysa Zeynep’in nikah kıyıldıktan sonra yani artık geri dönüş imkanı tükendikten sonra, kocası rolündeki Serkan’ı öldürmemesi gerekiyordu. Gözünü mal hırsı bürümüş biri, böyle bir servete varis olmuşken neden öldürmeye kalksın velinimetini?
‘Sayın hakim müsaade ederseniz tanığa benim de sorum olacak. Zira takdir edersiniz ki anlattıklarında mantık sınırlarını zorlayan çok ciddi açıklar bulunmakta.’
Hakim heyeti de aynı düşüncedeydi. Onun için başkan hiç bekletmeden izin verdi.
‘İsmet Bey anlattıklarını ibret ve dehşetle dinledim. Baştan sona kadar ve en ufak bir ayrıntıyı bile atlamadan. Nedendir bilmem ama bana pek mantıklı gelmedi anlattıkların. Sebep sonuç ilişkisi açısından tutarsızlıklarla dolu bir kere... Onun için sorularımı sizinle paylaşmak istiyorum. Yani bu konuda sizin de fikrinizi almak istiyorum.’
İsmet için sorulacak hiçbir sorunun önemi ve değeri yoktu. Tanık ol demişlerdi, o da olmuştu. Hepsi bu kadar… Ne merhum gibi ölüm vardı yolun sonunda ne de Zeynep gibi ömür boyu hapis ihtimali. Onun için bir an bile tereddüt etmeden kabul ettiğini başını önüne eğerek ima etti. Timur da kaldığı yerden devam etti. Mahkeme başkanı gözlerini İsmet’e dikmiş, pürdikkat sorulacak soruları bekliyordu.
‘İsmet Bey bir genç kızın babasından darp gördüğü halde yeni nikah kıydığı kocasını öldürür mü sizce?’
İsmet kelime oyunlarını anlamayacak kadar saf ve cahildi. Hele araya birkaç hukuki terimi sıkıştırınca aklı karışıyordu.
‘Öldürmez herhalde…’
‘Bir baba düğün günü herkesin göreceği şekilde ve gerdek öncesi kızını şiddetle darp eder mi?
‘Ne bileyim avukat bey, etmemesi gerekir herhalde.’
Timur sorularını ilk basamakta bitiriyor, yoruma fırsat ve olanak tanımıyordu. Ardından yeni bir soru. Bu teknik çok sefer işine yaramıştı. Ama bundan pek memnun görünmeyen biri vardı: Recai. İsmet’in bu tür polemik kokan soruların altından kalkabilecek bir zihinsel altyapıya sahip olmadığını biliyordu. Yanlış bir cevap vererek bir çuval inciri berbat edebilirdi.
‘İtiraz ediyorum sayın hakim. Tanık ucu açık sorularla ters köşe edilmeye çalışılıyor. Olasılıklara dayanarak kesin sonuçlara ulaşılamaz.’
‘Öyle bir niyetim yoktu sayın hakim. Ama bana göre olayın akışında sebep sonuç ilişkisi açısından ciddi bir boşluk var. Bunların aydınlanması açısından normal şartlarda anlatıların anlatan kişi açısından makul ve mantıklı olup olmadığını anlamaya çalışıyordum. Bu arada bir sorum kalmıştı. İzninizle bitiriyorum.
‘İsmet Bey son bir soru: Bir kadın evlendikten sonra elde edeceğini yani boşansa bile veraset yoluyla elde edeceklerini bildiği halde bir ev ya da araba vermedi diye kocasını öldürür mü? Öldürse bile cezaevine gireceğini ve suçu sabit olduğu takdirde elindeki bütün imkanları kaybedeceğini bile bile bir cinayet işler mi? Yani velinimeti kocasını…’
‘Elbette öldürmemesi gerek. Yani bana göre.’
‘Soracağım başka soru yok sayın hakim.’
Tanık ifadeleri kafaları iyice karıştırmıştı. Son iki tanık kalmıştı dinlenmesi gereken. Zeynep’in anne ve babası… Mahkeme başkanı Salih’in aklına yatan tek ifade Zeynep’in ifadesiydi. Ama söylediklerini destekleyecek geçerli kanıtları yoktu. Diğer ifadeler zorlamaya ve ezbere dayanıyor gibiydi. Karar aşamasında kitaba göre Zeynep’in aleyhinde karar vermek zorunda kalacaktı. Bunun başka çıkar yolu olmadığını çok iyi biliyordu. Onun için Zeynep’in lehine bir şeyler arıyordu ifadelerde. Hakim de olsa böyle bir davada tarafsız olmayı hiç düşünmüyordu. Mazlumun aleyhine tarafsız kalmakta ısrar, adaletin katledilmesinden başka bir anlam ifade etmiyordu nazarında.
Davayı aldığından beri her aşmada Özge geliyordu gözlerinin önüne. Özge Zeynep’ten her yönden şanslıydı. En azından Abdullah gibi dünyaya getirdiği günden utanan ve bu utançla onu bir an önce elden çıkarılması gereken defolu bir mal olarak gören cehalet abidesi bir babası yoktu. Kendisi hayatta olmasa bile avukat olan annesi en azından kızını, Özgesini muhannete muhtaç etmezdi.
Kızlarını okutmayan anne ve babaların onlara nasıl içinden çıkılmaz bir kader ve işkenceyle dolu bir hayat piyesi hazırladıklarını düşününce Zeynep’e ceza vermek gelmiyordu içinden. Sadece bir hakim olarak değil bir baba hatta bir insan olarak bu kızın ceza almamasından yanaydı. Bedensel olarak Tanrı tarafından, toplumsal olarak da kendi türü tarafından her türlü savunma mekanizmasından aciz bırakılmış bu masum kız, iradesi dışında yazılmış kader senaryosunda kendisine biçilen rolün gereğini yapmıştı. Yapmak zorundaydı bütün kızlar, kadınlar gibi. Başka çaresi yoktu çünkü. Başka bir ihtimal… Eğer onda bir hata aranacaksa öncelikle alnına kara çamur gibi yazılmaktan çok sürülen kaderin kendine biçtiği rolün dışına çıkmak suçundan cezalandırılmalıydı. Tarihin karanlık çağlarında yapıldığı gibi… Zindanlara sokulmalıydı ömür boyu, vahşi hayvanların kafesine atılmalıydı, asılmalıydı belki, hatta taşlanmalıydı. Tanrının kalemi ondan bir kız olarak erkek kararlarına karşı çıkmamasını istemişti.
Bir kadın okumadığı sürece insanlıktan nasibini almamış baba rolü oynayan sünepelerin, daha sonra da bayrağı teslim alan ezik kişilikli kocaların oyuncağı olmak zorundaydı. Ve böyle bir adaletsizliği, böyle bir haksızlığı Tanrı yapamazdı. Adaletin son noktası, sevginin madeni Tanrı böyle bir işkenceye rıza gösteremezdi. Velev ki Tanrı emri diye yutturulmaya çalışılsa bile kabul edilemezdi.
Bir kadının ömür boyu güneş görmeden baba evinden koca evine sürüklenmesi aklın mantığın alabileceği bir muamele değildi. Bir kadının yine ömür boyu kendi hayatı, hatta kendi bedeni üzerinde karar verme ve uygulama hakkından mahrum bırakılması vahşetlerin en büyüğü olarak kabul edilmeliydi. Ve ana baba olacak ahmakların kızlarını böyle bir işkenceye maruz bırakmaktansa doğduğu anda boğmaları çok daha yerinde olurdu.
Bir hakim olarak bunları düşünmekle doğru mu yapıyordu? Cahiliye dönemi Araplarının yaptığı gibi kızların doğduğu anda boğulmaları kendileri açısından en doğru hareket olmalıydı. Belki bu uygulamayı Araplar kız çocuklarından utandıkları için yapıyordu. Ama Salih o fikirde değildi. Ömür boyu işkence ve baskı altında yaşayacağını bilen birine sorsanız, elbette yaşamak yerine ölümü tercih edecektir. Bir kızın küçük yaştan itibaren istemediği bir hayvan tarafından gerdek denen kutsal yatakta defalarca ırzına geçilmesini doğumdan itibaren ölmekten iyi gören ya manyak olmalıydı ya da cinsi sapık. Bu fikirde olan bir kadına ancak ‘Altıma yatar mısın?’ demek isterdi. ‘Madem ırzına geçilmesinden bu kadar memnunsun bir de ben bakayım tadına.’ Aynen böyle diyeceğine emindi mahkeme başkanı Salih. Ama bu hayalini bir hakim olarak değil, bir erkek olarak kuruyordu. Belki bedeni şu anda iki hakimin ortasındaki başkanlık makamında olabilirdi ama ruhu kesinlikle mahkeme salonundan çok uzaklardaydı.
Geçmişte devlete de egemen olarak kadınların neredeyse tamamını insanca yaşama hak ve fırsatından mahrum bırakan erkek milletinin tarih kitaplarını süsleyen şatafatlı zaferleri kazandıran savaşlarda iddia edildiği gibi değil adalet ve eşitliği savunduğu bunlara inandığını bile düşünmek ne kadar saçma geliyordu şimdi.
Bayan hakim Ayça Hanım başkanın verdiği ara sırasında sadece ne kadar şanslı olduğunu düşünüyordu. Eğer babası ki binde bir kişiye nasip olurdu böyle baba, köylerinden İstanbul’a gelmemiş olsaydı bu imkanlara kavuşması mümkün değildi. Sadece bu da değil, İstanbul’a gelip de yıllar sonra odunluğunu koruyan hödüklerden de değildi. Evet bunda kendisinin de payı vardı. Son zamanlarda cumhuriyetin kız çocuklarına tanıdığı imkanları kullanamayan ve özgürlüğü elinin tersine iten o kadar çok kız vardı ki etrafında. Onlara acımıyordu doğrusu. Okumak yerine fingirdemeyi tercih ederek cehalete ve atalete teslim olan bu kızlardan olsaydı Zeynep, hiç şüphesiz kararını müebbet hapisten yana verecekti. Çünkü o zaman kendi kaderini ana babasıyla beraber kendisi de hazırlamış olacaktı. Son noktada sebebi bilinmez şekilde kocasını öldürmesi affedilecek şey değildi. Böyle bir senaryoda bir bayan olarak merhum iş adamı Serkan’dan yana olacaktı.
Eğer İstanbul’a göçmemiş olsalardı bugünleri göremeyecekti büyük ihtimal. Babası nasıl olmuşsa bir şekilde ortaokul mezunu olduğu için, o devirde ortaokul diploması çok bulunmayan bir nimetti, memuriyete girmişti. Annesi de aydın bir kadındı. Evet okumamıştı, sıradan bir ev kadınıydı. Ama Allah için söylemek gerekirse nice okumuş cahilden çok daha ileri görüşlüydü. Çünkü o zamanın çevresel şartlarına göre bir kızın okuması, hatta evden dışarı adımını atması bile namuslara halel getirebilecek süreçlerin başlangıcı sayılıyordu. Annesi de nenesi gibi güneşi görmeden büyümüştü. Baba evinden dışarı at sırtında koca evine giderken o da duvak altından görmüştü güneşi en yakından. Buna rağmen o her zaman kızının okuma için mücadele etmişti.
Savcı hepsinden daha büyük bir şaşkınlık içindeydi. Görevi icabı sanık yerinde bulunan Zeynep isimli kızı en ağır ceza alması için itham etmesi gerekiyordu. Öyle de yapmıştı. Kanun kitapları böyle buyuruyordu. Ama vicdanı hiç de bu fikirde değildi. Aradaki bu farkı kapatmanın bir yolu yok muydu? Olsa kullanmaktan çekinmeyecekti.
Yüz hatlarına bakılırsa Zeynep’in ifadesine hepsinden daha çok inanmak gerekiyordu. Tertemiz bir yüzü vardı. Yüz ifadesinde değil öldürecek vahşetten bir eser, maddeye tamah edecek bir çizgi, yalana dolana dair bir gölge eseri bile yoktu. O zaman tanıklar yalan söylüyordu. Başka bir olasılık gelmiyordu aklına. Çocuklara melek derler. Zeynep çocukluktan yeni çıkmış bir genç kızdı. Bir iki yılda yüz seksen derece değişerek şeytanlaşması mümkün müydü?
Bu kızcağızın kurtulması ya da en azından daha az ceza alması için tek bir yol geliyordu aklına. Bir psikolog raporu... Evet mahkemeye teklif edecekti. Belki böylece daha az ceza alması için bir ihtimal doğardı. Ve hemen harekete geçti:
‘Sayın hakim iddia makamı olarak davanın seyrine etki edeceğini umduğumuz bir önerim var yüce mahkemeye.’
‘Buyur savcı bey.’
Buyur dedi ama içinden de iddia makamı olarak Zeynep’in aleyhinde olması gereken savcının önereceği her neyse inşallah kızcağızın aleyhine olmaz diye de düşünmekten edemedi.
‘İki duruşma boyunca deliller, tanık ifadeleri, sanık ifadesi ve sorgu tutanaklarını dikkatle takip ettim. Bende net bir kanaat oluşmadı. En azından sanık ifadesinin doğruluğu noktasında olay anında cürmü işlemesine etki eden ruhsal saikleri tespit etmenin duruşmanın seyrine faydalı olacağı kanaatindeyim. Bu amaçla sanığın tam teşekküllü bir hastanede psikolojik testten geçirilmesi ve cezai ehliyeti olup olmadığının tespitini arz ve talep ediyorum efendim.’
Bu harika bir fikirdi. Aslında birçok mahkemede bu baştan istenirdi. Ama bu sefer olayın cürmü meşhut olması ve sanığın işlediği suçu itirazsız kabul etmesi yüzünden gerekli görülmemişti anlaşılan. Ne olursa olsun bu bir fırsat olabilirdi Zeynep’in kurtuluşu açısından.
Başkan duruşmaya yine ileriki bir tarih vererek son verdi. Son duruşmada hem bu rapor hem de sanığın anne babasının dinlenmesine karar verdi. Eğer ekstra bir gelişme olmazsa gelecek duruşma son olacaktı.
Duruşma sonunda hakim arkadaşlarına kendileriyle ayaküstü bir durum değerlendirmesi yapmak istediğini söyledi. Savcıdan da vakti varsa gelmesini istedi. Duruşma salonunun arkasındaki hakim odasında beklemelerini söyledi. Hazırlıklarını tamamladıktan sonra söylediği yere geçti.
Amacı aslında tam olarak durum değerlendirmesi değildi. Bu bahaneyle hakimlerin ve savcının Zeynep’e bakış açılarını öğrenmek istiyordu. Ona göre serbest bile bırakılmalıydı. Ama tek başına ısrarla vereceği böyle bir karar sorun yaratabilirdi. Basın ve medyanın gözleri mahkemenin üzerindeyken yanlış bir adım atmak istemiyordu.
Hakim savcı da olsa insandı sonuçta. Çiğ süt emmişti. Hatta Zeynep’in babası gibi birtakım şahsi çıkarlar ya da tehdit ve şantajlara boyun eğerek adaleti yanıltabilirlerdi. Nitekim basından gördüğü kadarıyla akli dengesi olmayan bir kıza tecavüz eden canavara kravat taktığı için, ne olduğunu bilmeyen kız tecavüz sırasında karşı gelmediği için iyi hal indirimi uygulayan hakimler oluyordu. Böyle bir şeyi aklı mantığı kabul etmemekle beraber, eğer böyle kararlar alınıyorsa yine bu kararları verenlerin Zeynep’in babası gibi birtakım beklentiler içinde olduğunu düşünüyordu. Aptal olsalar o görevlerde olamazlardı. O zaman tek seçenek kalıyordu geriye, menfaat elde etmek… Yoksa böyle saçma bir kararı vermek için yıllarca hukuk okumaya ne gerek vardı? Sıradan bir bakkal bile bundan daha doğru ve yerinde bir karar verebilirdi.




Serdar Adem



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6171
2 Firari Fırtına 4240
3 Mustafa Ermişcan 3442
4 Hasan Tabak 3315
5 Nermin Gömleksizoğlu 3014
6 Uğur Kesim 2914
7 Sibel Kaya 2742
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2477
9 Enes Evci 2441
10 E.J.D.E.R *tY 2218

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:574 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com