Romanlar

Düğün Gecesi Cinayeti 7
Okunma: 102
Serdar Adem - Mesaj Gönder


7 Dejavu

Son iki tanık kalmıştı. Zeynep’in anne ve babası... İlk duruşmada aslında dinlenmeleri gerekirken, Merve Hanımın aniden fenalaşması üzerine ancak üçüncü duruşmaya gelebilmişti. İlk duruşmada kızının ağzından çıkan kelimeler üzerine zaten hassas olan bünyesi dayanamamış, fenalaşmıştı Merve Hanım.
Şeker hastalığı da olan Merve Hanıma duruşma esnasında yüksek tansiyon ters köşeden darbe indirmiş ve uzun süre kalkamayacak şekilde hasta bırakmıştı. Evet uzun bir süre hastanede yattı. Kısmi felç geçirmişti. Sağ tarafında tamamen olmasa da kısmen bir duyarsızlık ortaya çıkmış, ani müdahale ve sıkı takip sonucu eskiye nazaran düzelmeye başlamıştı.
Hastanede uzun uzun düşüne imkanı bulmuştu. Belki kendini ölüme en yakın hissettiği bu zamanda kendisini hesaba çekme fırsatı elde etmişti. Bir an yaşadığı sekerat hali, ona yaşadığı hayatın bütün gerçekliğini görmesini sağlamıştı.
Zeynep haklıydı. Ona gerçek bir annelik yapamamıştı. Annelikten ziyade hatta düşmanlık bile etmişti. Sonuç ortadaydı işte. Gözünün bebeği olarak gördüğü, güya üzerine titrediği Zeynep’i ağır ceza mahkemesinde yargılanıyordu. Daha ötesi mi vardı bunun? Anne gibi bir anne olsaydı kızı burada ve bu halde olmazdı herhalde… Daha ne olsundu? Ölsün müydü? Kim bilir belki ölümüne sebep olsa bu kadar zarar veremezdi ona.
Üzülürdü belki ardından. Belki değil üzülürdü elbette ölseydi. Ama kendi açısından düşününce kurtuluşu demekti bu son. Kendisi bir kadın olarak insan gibi bir hayat yaşayabilmiş miydi ki kızı yaşasındı. Ona böyle bir imkanı doğumundan itibaren anne baba olarak vermemişlerdi. Haydi babası bir yana ama bir anne olarak kendi türüne, kendi kızına bu kadar ihanet etmiş olması karşısında Zeynep’in gelecekte yaşanabilir bir hayat imkanı bulması mümkün değildi.
Ağacın baltaya dediğini hatırladı birden Merve: Ben senin beni kestiğine değil, sapının benden olmasına üzülüyorum. Merve annesi gibi, annesinin annesi gibi kadınların başına çorap ören bu kara düzenin, bu makus kaderin bir parçası, destekçisi, yatakçısı olarak baltaya benziyordu. Okumasa, okuyamasa Zeynep’in de olacağı bundan farklı olmayacaktı. Ama o direniyordu gencecik yaşına karşın. Direnmişti. Annesine rağmen… Eğer bu şanlı mücadelesinde bir anne olarak yanında olmayı becerebilseydi bugün burada olmazdı belki.
Merve iç dünyasında kendisiyle hesaplaşırken mahkeme başkanının kalın sesiyle içinde yuvarlandığı kabustan bir anda sıyrılıverdi. Şaşkın gözlerle etrafına bakındı. Boş bakışlarla etrafına göz gezdirdi bir süre. Birbirinden farklı bir sürü insan vardı etrafında. Gözleri kırmızı dik yakalı hakimlerin olduğu yüksek kürsüye geldiğinde iliklerine kadar irkildiğini hissetti. Yavaş yavaş nerede olduğunu anlamaya başlamıştı.
‘Hasan’dan olma Hürü’den doğma, Çankırı nüfusuna kayıtlı, otuz dokuz yaşında, ümmi, ev kadını. Gel bakalım hanım bir de senin ağzından dinleyelim olanları. Bize ne olduysa en küçük bir ayrıntıyı bile atlamadan ve doğrudan sapmadan anlat bakalım.’
Mahkeme başkanının sesi mesleği gereği ne kadar babacan olsa da kara cüppenin içinden kızgın bir lav yakıcılığıyla fışkırdığı için duyanın yüreğinin yağını eritiyordu. Hele ki Merve gibi hayatı boyunca neredeyse tek başına bahçe dışına çıkmamış ümmi bir kadın için… Zavallı kadın devletin bu haşmetli yüzü karşısında ne diyeceğini şaşırmış, eli ayağına dolaşmıştı. Ne yapacağını, ne yapması gerektiğini bilemez haldeydi.
Durumu fark eden Timur hafif bir baş işaretiyle başkandan izin alarak yardımına koştu. Koluna girerek bulunması gereken yere kadar refakat etti. Aralarında talkın veren imamla meyyit gibi ayaküstü kısa bir konuşma cereyan etti. Kendine geldiğine iyice emin olduktan sonra tekrar yerine geçti.
‘Hakim Beyim bildiğim ne varsa aynıyla anlatacağım inşallah. Anlatacağım ki vicdan azabından kurtulayım.’
Merve’nin umulmadık çıkışı Recai’nin hiç hoşuna gitmemişti. ‘Kim bilir ne saçmalayacak…’ diye iç geçirdi. ‘Adaleti yanıltacak kaltak!’ diye de devam etti. Özellikle istemişlerdi onu. Durup dururken çark etmenin manası neydi şimdi? ‘Kesin Timur p.z.venginin işi...’ diye düşündü. Fakat bu aşamadan sonra engellemesine imkan yoktu. Şimdilik işi oluruna bırakmanın en doğrusu olduğuna karar verdi.
‘Her şey geçen sene başladı. Bizim bey günübirlik çalışanlardan. Sigortası yok bir şeyi yok. İki gün çalışır beş gün borca yer cinsinden yani. Borçlular kapıya dayanınca zahmet edip tekrar bir işe girer. Evlendik evleneli bu böyle. Dört çocuğum var bu yaşımda, daha doğru dürüst bir gün gördük diyemem.
‘İkisi kız, çocuklarımın. Zeynep ikinci çocuğum. Babası olacak adam doğduğu günden zaten pek mutlu olmamıştı. Soyunu devam ettiremeyeceği için kız çocuğunu sevmiyordu. Kesilesice soyunda ne varsa? Devlet zorlamasa okula bile göndermeyecekti. Evin bütün ağır işleri onun üzerindeydi. Oğullarını paşa diye çağırırken onu ve kardeşi Büşra’yı eksik etek, kaşık düşmanı gibi sözlerle dışlardı. Zavallılar baba evinde bir gün bile insan yerine, adam yerine konmadılar hakim beyim. Sanki anaları kondu mu? Neyse ben bunca eziyetten sonra canımdan da rahatımdan da geçmişim. Yeter ki istemeden dünyaya getirdiğim çocuklarım eziyet çekmesin.
‘Ama bu da mümkün değil hakim beyim. Bir gün bana Serkan’dan bahsetti. Durup dururken yani… Öyle bir ballandırdı ki benim de aklımı çeldi. O an için en doğrusunun bu olacağını düşündüm. Allah’tan önce kızım affetsin ama ben ne yaptımsa iyiliği için yapmaya çalıştım. Görünen o ki bunda başarılı olmamışım. Yoksa koklamaya kıyamadığım kızım bugün karşınızda bir cani gibi yargılanır mıydı?
‘Adamın hali vakti yerindeydi. Kocanın iyisi olmaz düşüncesine kapılalı çok olmuştum. Serkan’ın da iyi bir koca olmayacağını tahmin ediyordum. Ama kız kısmı eninde sonunda biriyle evlenmek zorunda kalacaktı. Evlendirmeyip bekletsek bizim mahallenin yabanilerinden biri kaçırıp hepten heba edebilirdi kızımı. Kulağıma çalınan dedikodulara bakılırsa bu ihtimal hiç de uzak değildi eşiğimize.
‘Bir gün nasıl olsa evlenecekse benim herif gibi boş gezenin boş kalfasıyla evleneceğine en azından elini sıcak sudan soğuk suya değdirmeyecek imkanlara kavuşsun istedim kızımın. Yoksa kocalığından hayır geleceğinden değil…
‘Doğrusu kızıma sormamıştık ama onun bu kadar tepki göstereceğini de düşünmemiştik. Ben de düşünmemiştim. Bizim zamanımızda böyle değildi tabi. Biz babamız kimi isterse onunla evlenirdik. Değil karşı gelmek, içimizden acaba sorusunu bile geçiremezdik. Dışımızdakini babamız duyarsa, içimizdekini de Allah duyardı. Babaya karşı gelmek töreye karşı gelmek demekti. Babaya karşı gelmek topluma ve hepsinden fenası Allah’a karşı gelmek demekti. Ne bileyim işte, kızımın da böyle olduğunu sanmışım demek ki. Yani kabul etmese bile biraz mırın kırın ettikten sonra unutur gider diye düşünmüştüm. Demek yanılmışım.
‘Biraz benim herifin acele etmesi olayı bu kadar gerdi. Daha dereyi görmeden paçayı sıvamış hakim beyim. Biz ne bilek? Altındaki tırı üzerine almış. Borca tabi. Eee bu devirde kim kime hayrına bir şey verir ki hakim beyim. Hem bunun hayırlık tarafı da yok. Milyarlık mal. Doğrusu böyle borçlandığını bilmiyorduk. Yani o evde Zeynep’in bulduğunu söylediği borç kağıdını, adını unuttum benim okumam yazmam olmadığı için fark edemedim. Belki gördüm ama ne yazar görsem de okuyamam ki… ‘
‘Hakim Bey.’ diye söz istedi Timur. Başkanın kafa sallamasıyla devam etti: ‘Bir sorum olacak tanığa.’
‘Merve Hanım kızınız hakkında hayatının dönüm noktası olacak bu kararı alırken hiç kendisinin fikrine danıştınız mı? Daha önce dediniz ama bir daha düşünün. En azından bir anne olarak…’
‘Allah beni kahretsin ki danışmadım. Diyorum ya bizim adetimizde kıza danışmak diye bir olasılık olmadığı için belki. Başımıza taş yağar diye bildik, kızın fikrine danışırsak… Hem danışsak bile bende bu mankafa olduktan sonra naz yapıyor der, gene inanmazdım. Sonra yine kafamın dikine giderdim. Allah kimseyi benim gibi cahil ve aciz yapmasın beyim. Bilemezsin ne büyük felaket olduğunu cehaletin... Onun iyiliğini düşünmem yeterli sandım. Benim de iyiliğimi düşünen babamım annemin hatta onları yöneten amcalarımın beni iyilik adıyla nasıl bir belaya soktuklarını bildiğim halde…’
Mahkeme başkanı sonunda patladı:
‘Hanım gözün var, kulağın var. Yaşın var, başın var. Hiç mi ders almazsın yaşadıklarından? Başına ne gelmişse iyiliğini düşünmelerinden gelmiş. Buna rağmen aynı hatayı nasıl yaparsın? Hem aklının çalışmadığını söylüyorsun hem de kızının iyiliğini düşündüğünü. Bu nasıl bir çelişki? Madem aklın yok, olmayan aklınla bir insanın iyiliğini nasıl düşünebilirsin? Konuşmayayım dedim ama dayanamadım.’
Merve hakime olan korkuyla karışık saygısından cevap vermeye cesaret edemedi. Göz yaşlarıyla tasdik etti hakim beyin yerden göğe kadar haklı olduğunu. Yine hıçkırıklarıyla itiraf etti analık görevini yapmaktan aciz bir günahkar olduğunu. Salih önceki duruşmada fenalık geçirdiği aklına gelince üzerine fazla gitmedi. Başına bela almak istemiyordu. Bu kadar azarı yeterli buldu. Eliyle Timur’a kaldığı yerden devam etmesini ihtar etti:
‘Peki en azından kızınızın insan olabileceğini de akılınızdan geçirmediniz mi hiç?’
‘İtiraz ediyorum sayın hakim. Davalı avukatı cahil bir kadının açığından demagoji yapmaya çalışıyor.’
‘Bana da biraz öyle geldi. Ne dersin Timur Bey?’
‘Evet efendim öyle görünüyor. Ama bunu sormak zorunda hissediyorum kendimi. Bir genç kızın arkasında annesi yoksa başka kimin olmasını bekleyebiliriz? Anne sevgisi Tanrı sevgisinden sonra en güçlü, en temiz ve saf sevgi olarak bilinir. Ayrıca daha önce aynı yoldan geçmiş bir anne, nasıl olur da ikinci defa aynı hatayı yapar? Bu sorular sanık sandalyesinde oturan Zeynep’in işlediği cürmü aslında kendi hür iradesiyle işlemediği, bilakis çevrenin özellikle de ailenin baskı ve yönlendirmesi sonucu bir çeşit cinnet haliyle işlemiş olabileceği kanımı güçlendirmektedir. Annesini yanında göremeyen bir kızın kaybedeceği bir şey kalmamış demektir. Bu durumda ne yapsa mazur görülür. Duruşma başlamadan önce yüce mahkemenize arz edilen adli tıp raporu da bunu bilimsel olarak teyit ediyor zaten.
‘Başka sorum yok efendim.’
‘Devam et sen de hanım.’
‘Ben iyiliğini düşünüyordum hakim bey. Belki gizli bir öçtü bu. Belki kıskançlık. Ama öyle işte... Bir anne nasıl böyle düşünür derseniz, anne olup olmadığımdan emin değilim, insan olduğumdan da… Kızımın insan olup olmadığına da belki bu yüzden ihtimal veremedim. Benim hayatımı da iyiliğimi düşünenler bu hale getirmişlerdi. Zeynep gençti, toydu. Doğruyu düşünemezdi. Biz onun hakkında doğruyu düşünüyorduk. Bizim adımıza da birileri zamanında doğruyu düşünmüştü hakim bey. Bugünlerimizi onlara borçluyuz. Ben bile neden böyle yaptığımı bilmiyordum. Böyle olmuş ve alışılmıştı. Zamanı gelince açan çiçekler gibi biz de zamanı gelince değişiyorduk birden. Ve sonra zaman içinde anlayamadığımız çok şeyi yapıyorduk.
‘Zeynep’e bu yüzdendir ki danışmadım. Ama o bana sürekli memnun olmadığını anlatmaya çalıştı. Evet buysa sorunuzun cevabı, hissettim istemediğini. En son, mart ayıydı sanırım. Recep Kara haber göndermiş bizim herife hayırlı bir iş için geleceklermiş. Bir de bu hayır çıktı hakim bey. Başıma ne geldiyse hayırlısı budur diye öyle bir alıştırdılar ki, artık başıma kötü bir şey geldiğinde hayır işlediğimi düşünerek kendimi Tanrıya daha bir layık görmeye başlıyordum.
‘Recep Kara ailesinin hayır işi için geleceğini duyunca evde buruk bir bayram havası esmişti. Biz inanmaya alıştırılmıştık hakim beyim. Hayır-şer, sevap-günah gibi kelimeleri ne zaman duysak tüylerimiz diken diken olur, manevi bir iklime gireriz. Ne yapacağımızı düşünemez, yıllarca ne öğretildiyse öyle yapardık. Robot gibi yani…
‘Aynı zamanda ne zaman başımıza kötü bir şey gelse içinde hayır aranması içimizi burkar. Hayatımızda en hayırlı iş buydu. Ve ben bu hayır yüzünden yıllarca yatak odamda tecavüze uğruyorum bu herif tarafından. İşte burkuntumuz, bulantımız bu yüzdendir hakim beyim. Ama inanmamaktan başka çıkar yol bırakılmamış bizler için bunu dillendirmek Tanrı’ya isyan etmek anlamına geldiği için hep içimizde saklarız. Onun için de gören hayırlı işlerden mutlu olduğumuzu sanır.
‘Zeynep duyar duymaz bağırmaya çağırmaya başladı. O böyleydi işte. Hayır mayır dinlemez isyan bayrağını açardı hemen. Bu tarafını imrenmeyle karışık beğenmekle beraber ona bu sefer destek veremiyordum. Ne yapacağımız bilmez haldeydim hakim bey. Bu böyle olmazdı. İsyanı bastıramazsam akşam başıma gelecekleri bir ben bilirdim. Bir kadını baba, koca ya da abi fark etmez erkek elinden Tanrı bile kurtaramaz hakim beyim. Bunu en iyi benim gibi okutulmamış, mantar gibi gölgelerde yaşamaya mahkum bırakılmış işsiz güçsüz kadınlar bilir. Yıllarca ellerimizi göklere açıp karşılığını alamayınca anlarız bunun böyle olduğunu…’
Merve Hanım öyle içten ve duygulu bir şekilde anlatıyordu ki, kimse sözünü bölmeye cesaret edemiyordu. Duruşma salonunda katibin klavyesinden mahkeme duvarlarını tokatlayan utangaç çıtçıtların sesinden başka canlılık belirtisi hissedilmiyordu. Mahkeme heyeti uzun yol şoförlerine dönmeye başlamıştı. Gözleri süzülen süzülene… Biri bu sessizliği bozmazsa uyuyup kalacaklardı neredeyse. Allah’tan davacı avukatı Recai, ayağa fırladı. O da bunalmıştı. Biraz mola vermek gerektiğini düşündü. Cevap butonuna basıp da cevabı unutan yarışmacı gibi ortada kaldı sonra. Neye itiraz edecekti.
Recai’nin itiraz etmesiyle başkan derin bir nefes aldı. ‘Hay Allah razı olsun ya, kırk yılda bir sen de işe yaradın.’ diye iç geçirdi. Hiçbir şey söylemeden yerine otursa kızmayacaktı. En azından üzerlerine çöken ölü toprağını silkelemişti ya, o da yeterdi.
Recai’nin de dikkati diğerleri gibi dağılmıştı. Başkanın izin verip vermediğine bakmadan devam etti.
‘Tanık gereksiz ayrıntıya girerek konuyu dağıtmakta ve yüce mahkemeyi oylamaya çalışmakta sayın hakim.’
Bir başkası yapsa mahkeme başkanı itiraza hak verip, tanığı huzurundan kovabilirdi. Ama bu sefer ki bir başkaydı. Evet fazla ayrıntıya giriyordu. Recai haklıydı yerden göğe kadar. Hatta kendince felsefe yaptığı bile söylenebilirdi. Ama her ayrıntı Zeynep’i bu eylemi yapmaya sevk eden sebepleri gözler önüne sermesi açısından ayrı bir değer taşıyordu. Yine de başkan olarak itirazı kabul etmiş görünerek olayı geçiştirmek zorunda olduğunu biliyordu. Öyle de yaptı:
‘Hanım sen de biraz da berrak konuşmaya çalış istersen.’
Aslında Merve de kendini kaptırmış gidiyordu. Bir çeşit dejavu hali yaşıyordu. Aynı şeyleri birkaç kere söylemesi bu sebeptendi. Bu uyarı kendine gelmesine yardımcı olmuştu. Üstelik o utangaç haliyle bu kadar kişinin önünde nasıl bu saate kadar konuşabildiğine hala hayret ediyordu. Bir kadın olarak daha önce bir yığın erkeğin önünde bu kadar uzun konuştuğunu hatırlamıyordu. Haklıydı galiba hakim. Bir an önce kestirip yerine oturmalıydı. Kadın başıyla konuştuklarına zaten kim değer verecekti ki? Bugüne kadar onu önemsemeyenler, bundan sonra mı dikkate alacaklardı onu…
‘Hata bende hakim beyim. Kız isyan ettiydi. Belliydi istemediği. Hele istemeye geleceklerini öğrenince. Ama ben onu karşıma almadım adam gibi, karşısına geçtim bir düşman gibi. Anlattık bağıra çağıra. Anladı mı derseniz. Anlamadı. Köpüklenerek akan gözyaşları zamanla duru akmaya başladı sadece. Ama hala ağlamaya devam ediyordu. Kendisini kurban etmesini istedim. Bu ailenin kurbanı da oydu. İsmail’e inen koç gibi. Eğer kendini kurban ederse annesini ve üç kardeşini kurtarması mümkündü.
‘Babası o altındaki milyarlık oyuncağı borca almıştı. Ben o senet midir nedir onu bilmem hakim bey. Ama bizim beyin ağzından işittiğimi bilirim ben. Bana kaç kere boyundan büyük borca girdiğini, ne yapıp yapıp Zeynep’i ikna etmesini söylemişti. Gerekirse döve döve gebertecekti ama Serkan Kara’nın koynuna sokacaktı. Bunun başka yolu yoktu. Yoksa ya hapse girecekti ya da parçasını bile bulamazdı kimse. Ben bunu tek bir harfini atlamadan anlattım Zeynep’e. O ne düşündü bilmem. Sustu sadece. Susuşunu kabul etmek sanıp müjdeyi verdim bizim herife.’
‘İtiraz ediyorum sayın hakim. Parçasını bırakmayacak olanın kim olduğunu kanıtlarıyla açıklamalı tanık. Böyle ucu açık söylemlerle merhum müvekkilimi zan altında bırakmaya hakkı yok.’
‘Avukat haklı hanım, kimi kastettiğini açık söyle.’
‘Karalar hakim bey. Benim herif dedi. Aha bu kulaklarımla duymuşum kaç kere.’
‘Sayın hakim tanığın kanıtı var mı iddiasını kanıtlayacak? Yoksa ifadesini geri almasını talep ediyorum. Mahkemeyi yanıltmaya çalışmasın gerçek dışı beyanlarıyla.’
‘Duydun işte, söyle bakalım Merve Hanım, kanıtın var mı söylediklerine bizi inandırmak için?’
‘Ne kanıtı hakim bey? Ben kimim ki kanıt bulayım. Sordunuz söyledim. Kocam olacak adamın ağzından işittim. Benim yalan uyduracak kadar aklım olsa kadın olmazdım hakim beyim. Zeynep kabullenemedi bir türlü evlenmeyi. Birkaç sefer Serkan’a göstermek istemesi de hileydi zaten. Zavallı kızı ayakkabı almak yalanıyla kandırdı.
‘Zamanla Zeynep durulmuş fakat kabullenmemişti. Her vesile ile karşı geliyordu babasına. Ben ikisi arasında kalmış ne yapacağımı bilmez hale gelmiştim. Kaç sefer dayak yedi zavallı kızım babasından. Hem ne dayak hakim beyim. Okula gidemiyordu ertesi gün. Dayak yedikçe durgunlaşıyordu. Öğretmenleri bile fark etmişti ondaki farkı. Biz yani daha doğrusu ben yarım aklımla bu durgunluğu bile evlilik öncesi olgunlaşma olarak görüyordum. Ama nasıl olduysa okumaktan geri kalmıyordu. Yahudi gibi çalışıyordu. Ezildikçe bileniyor, daha çok anlıyordu galiba.’
‘Öğretmeni derken kimi kastediyorsun Merve Hanım?’
‘Adı Feride miydi, tam hatırlamıyorum. Tam da öğretmen değil galiba. Okulun doktoru gibi…’
‘Tamam anladım. Yaz kızım Zeynep’in rehber öğretmeninin tanık olarak dinlenmesine…’
Sonra Merve’ye döndü:
‘Haydi artık bitirelim istersen. Son sözlerini söyle de…’
‘Bir imtihana girecekmiş. Meğer oymuş bütün beklediği. Sakinliği ondanmış. Serkan’ın babası Recep o sınava sokarsan kızını kaybedesin demiş. Gözü açılır artık seni dinlemez olur demiş. Ne yaparsan yap, engelle demiş.’
‘İtiraz ediyorum hakim bey. Merhum müvekkilim ve ailesi okumaya düşman olarak gösterilmekte. Kara ailesinin şehrimize kazandırdığı okullarla eğitime katkıları ortada. Basın yayını takip eden herkes bilir. Böyle bir ailenin okumaya karşı olması düşünülemez. Tanık mahkemeyi yanıltmaya çalışıyor. Sözünü geri almasını talep ediyorum.’
İçinden ‘Hastir yalaka’ demekle beraber ne yazık ki görevi icabı bunu açık etmesi mümkün değildi. Ve bu imkansızlık Salih’i yiyip bitiriyordu. Yaptırdığı okullar birçok sözde hayırsever gibi vergiden düşülerek yapılıyordu. Bunun neresi eğitime katkı olabilirdi? Ama bunu yüzüne karşı söyleyemezdi. İspatı yoktu çünkü sahtekarlığın, riyakarlığın. Bir şekilde kitabına uydurmasını bildikten sonra… Hal böyle olunca karşısında iki büklüm duran şu zavallı kadından nasıl isteyecekti sözlerini kanıtlamasını? Yalakalığın, y.vş.klığın belgesi, kanıtı olmazdı ki…
‘Hanım bunu da kanıtlayamazsın biliyorum. O zaman biraz daha ölçüp de konuş sözlerini.’
‘Bunlar nasıl kanıtlanır hakim beyim? Aramızda geçen konuşmalar. Biraz Allah’tan korkuyorsa kocama sorun söylesin.’
‘Merak etme hanım sıra ona da gelecek. Ben notlarımı alıyorum. Savcı bey de alıyor bak. Mahkeme tek taraflı kanıt ve tanıklarla karar almaz. Merak etme. Sen devam et.’
‘Ne yaparsan yap deyince, bir gün önce odaya kilitledi Zeynep’i. Babası yani. Valla tuvalete bile salmadı. Sınav geçinceye kadar… Aç susuz. İnsafsız… Öyle yapınca çileden çıktı kız tabi. Kim çıkmaz ki ama Zeynepim farklıydı hakim beyim. O daha başka geçti kendinden. Doğuştan böyleydi. Haksızlığa dayanamazdı. Yürekliydi de. Üç kuruşluk dünya menfaatine eğilip bükülmez, zoru görünce çekinip kaçmazdı. Benim gibi değildi yani… Öyle de yaptı zaten. Duvarları tırmaladı, kapıları tekmeledi, bağırıp çağırdı. Sonra da bitkin düşüp sızdı. Hele ondan sonra artık Zeynep eski Zeynep değildi. Karşılık vermeyi de bırakmıştı. Uzaklara bakıp düşünüyordu sadece. Kuyucaklı Yusuf gibi… Ölmeyecek kadar yiyor, babasının peşinden kuru bir yaprak gibi sürükleniyordu. Ve biz bunu da kabul ettiğine yoruyorduk. Ama bu halin büyük bir felakete sebep olacağını hissediyordum sanki hakim bey. Nasıl olduğunu açıklayamam ama öyle hissediyordum. Herife kaç kere dediysem de o, zorun insanı adam edeceğine inandığı için önemsemedi. ’Merak etme sen benim kaldığım yerden kocası devam eder. Adam olur sonunda o da. Benim seni adam ettiğim gibi… Biraz geç olsa da olur. Başka çaresi mi var?’ diyordu başka bir şey demiyordu. Sonra olanlar oldu tabi.
‘Düğün günü de aynı sessizliğiyle dünyadan ayrı sürükleniyordu peşlerinden. Kimi zaman babasının, kiminde kocası olacak adamın... Hakim bey düğünden sonra da büyük bir felaketin yaşanacağını artık tahminden öte görüyordum. Zeynep bambaşka biriydi çünkü. Dünyalı değildi sanki. Cansız bir ceset gibiydi. Ve bu hal normal değildi. Fakat artık söylenecek söz kalmamıştı. Söylesem bile o aşamadan sonra kimse dikkate almazdı. Ne zaman adam yerine koymuşlardı ki beni…
‘Düğün, düğüne benzemiyordu. Zeynep vitrindeki bir mankenden farksızdı. Sadece nefes alıyordu. O öyleydi çünkü. İstemediğini yaptırırsanız kilitlenirdi. Yine öyle olmuştu. Ama ne kocası olacak adam, ne babası olan hayırsız bunu kabullenmiyorlardı. Onun bir insan olduğunu ve kendileri gibi bir ruh taşıdığını asla kabul etmiyorlardı. Bir robottu en fazlasından. Ne derse yapmak zorundaydı. Kızların kendi kararlarını kendi vermesi nerede görülmüştü? O gün de bir iki kere tokatladığı halde yok, değişen hiçbir şey olmamıştı. Tokatladı dediysem herhangi bir iz bırakacak cinsten değil. Baba şefkatiyle dedikleri türden… Son dakikasında sanırım vahşi bir hayvanda bile olan babalık duygusu ağır basmıştı. Sonrasını ben de bilmiyorum. O arabaya bindikten sonrası meçhul. Serkan’ın öldüğünü saatler sonra söylediler bana da.’
Şükür sonunda bitmişti. Ama mahkemedeki herkesi beraberinde bitirmişti. Kimsenin başını önünden kaldıracak hali kalmamıştı. Merve’nin anlattıkları yenilir yutulur cinsten değildi.
Başkan ara vermeden önce geçen duruşmada istediği adli tıp raporunu okumasını istedi savcıdan.
Metin oldukça ayrıntılıydı. Üstelik ağır bir dille kaleme alınmıştı. Tümünün okunmasına gerek yoktu. Öyle de yaptı zaten. Duruşma öncesinde altını çizdiği yerleri biraz daha sadeleştirerek okumaya başladı.
‘Asosyal bir kişiliğe sahip hasta hayatını insanlardan uzak, kendi aleminde yaşamaktadır. Hayattan kendi gayreti ve çabası dışında bir şey beklemeyen ve yaşadığı ortamda insanları hiçbir şekilde yargılamayan Zeynep’in normal şartlarda sadece bir insana değil hiçbir canlıya zarar vermesi ihtimal dahilinde görülmemektedir. Ancak kurallara uymakta sıkıntı yaşamayan bu tip kişiler dışarıdan kişiliklerine bir müdahale olduğunda önce kendi iç dünyalarına çekilmekte, müdahale şiddetlendiği ölçüde sabırla mukavemet etmekte, ancak son noktada kendi canına kastetmeye varacak ölçüde kontrolden çıkmaktadır. Bir başka cana kastetme durumu çok nadir olmakla beraber, Zeynep olayında bu durum kişiliğini, kimliğini kaybetme tehlikesine karşı gelişen ve kontrol edilmesi neredeyse imkansız içgüdüsel anlık bir tepki olarak ortaya çıkmaktadır…’
Rapor böylece bir süre daha devam eder. Raporun içeriği davacı tarafın hoşuna gitmemekle beraber, duruşma salonundaki istisnasız herkesin derin bir nefes almasına sebep olduğu yüz ifadelerinden belli olmaktaydı. Hakimlerin de hoşuna gitmişti…



Serdar Adem



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6202
2 Firari Fırtına 4265
3 Mustafa Ermişcan 3483
4 Hasan Tabak 3347
5 Nermin Gömleksizoğlu 3041
6 Uğur Kesim 2934
7 Sibel Kaya 2766
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2593
9 Enes Evci 2468
10 E.J.D.E.R *tY 2226

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:3879 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com