Romanlar

Düğün Gecesi Cinayeti 9
Okunma: 100
Serdar Adem - Mesaj Gönder


9 Simitçi Çocuk

Maktulün babası meşhur işadamı Recep elindeki bütün olanakları kullanarak mahkeme aleyhinde bir hava esmesine neden olan ve davalı avukatı Ayşe’nin davadan çekilmesine sebep olan mektubu gönderenin kim olduğunu araştırmaya başlamıştı. Bir diğer duruşmaya yetişmek üzere neredeyse bütün adamlarını seferber etti. Ne yazık ki başlarda kesin bulgulara ulaşamadı. Bu kadar ustalıklı bir komploya kurban gitmesi sinirlerini iyice bozmuştu.
Bu mektubu kendi göndermemişti. Adı gibi emindi buna. Bir kere tarzı değildi. Recep Kara birini tehdit edeceği zaman adamlarını kullanırdı. Mektup göndermek delil bırakmak demekti. Böyle bir hatayı bundan önce yapmamıştı ki, bundan sonra yapsındı.
Öyleyse kim göndermişti bu mektubu. Rakipleri dese, ona da pek ihtimal vermiyorlardı. Bu davanın sonucu ne olursa olsun Recep Kara’nın zarar görmesi mümkün değildi. Serkan öldükten sonra daha ne zarar verebilirlerdi ona. Kendi adamlarından biri yapabilir miydi? Bu hele hiç mümkün değildi. Onu tanıyanlar Tanrı’dan daha fazla korkarlardı kendisinden. Böyle bir şeyi anladığı anda bunu yapana neler yapabileceğini kendisi bile tahmin edemezdi şimdiden.
Recep Kara ne yapsa olmuyordu. Boşa koysa dolmuyor, doluya koysa almıyordu. Çıldırmak üzereydi. Açmaza girdikçe daha çok sinirleniyor, sinirlendikçe de çevresine zarar veriyordu. Ne yapıp yapıp mektubu göndereni bulmalıydı. Onu bu halde gören adamları kendisinden çok daha fazla istiyor ve gayret ediyorlardı.
Kendi işin içinden çıkamayınca savcılığa başvurdu. Ayşe de başvurmuştu. Olay aynı olmakla beraber istek farklıydı. Recep Kara savcılıktan üzerine çamur atılmaya vesile olan mektubun kim tarafından gönderildiğinin bulunarak sebebinin ortaya çıkarılmasını talep etmekteydi. Adliyedeki adamları süreci an be an takip ediyor, araları pekiyi olmayan Nihat’ın bu işe engel olmaması için gerekli tedbirleri almalarını bekliyordu.
Nihat’ın muhalefeti kişisel değil mesleki bir rekabetten kaynaklanıyordu. Eline defalarca Recep’le ilgili soruşturma dosyası geldiği halde bir kere bile suçunu kanıtlayamamış olmasını gurur meselesi yapmıştı. Yoksa mesleği icabı onun gibi niceleri geçmişti bugüne kadar elinden. Recep Kara da kimdi onun yanında?
Mektup Kızılay’daki postane şubesinden atılmıştı. Eldeki en kesin ve şimdilik tek kanıt buydu. Ama yeterli değildi. Bu da zaten geçen duruşmada savcı tarafından mahkemeye ibraz edilmişti. Bu bilgiyle bir adım ilerlemek bile mümkün olmamıştı.
Fakat Recep Kara işin peşini bırakmaya hiç niyetli değildi. Ve olayı kendi yöntemleriyle çözeceğine inanıyordu. Gişe memurlarını birer birer sıkıştırdı. Tehdit etmedi. Başını belaya sokamazdı daha fazla. Ancak bunu saygın bir işadamı olarak kendisini aklamak adına yaptığı noktasında hepsini ikna etmeyi başardı. Ellerine memnun olacakları kadar harçlık da verince ellerinden geleni yaptılar.
Ancak bu çaba da boşa çıkmıştı. Postanede günde altı yedi bin civarında posta hareketi oluyordu. Ve bu, her gün inişli çıkışlı bir şekilde devam ediyordu. Dolayısıyla çalışanların yaklaşık bir buçuk ay önce postaya verilen bir evrakı hatırlamaları mümkün değildi. Sıradan bir olaydı sonuçta posta… Sadece Ayten o da emin olmamakla beraber sanki bir çocuk tarafından postaya verildiğini sandığını söylemişti. Pejmürde bir çocuk… Simitçi olabilirdi belki…
Ayten o kadar tereddütlü konuşuyordu ki, bu iz üzerinden gitmek ne derece doğru olurdu, kimse emin değildi. Durum beyefendiye aksettirildi. Duydukları karşısında yüzüne çoktandır ilk defa bir tebessüm yayılıvermişti. Adamları bunun üzerine derin bir nefes aldılar. Fakat samanlıkta iğne aramak kadar şans barındırmayan böyle bir ihtimale neden bu kadar önem verdiğini anlamıyorlardı. Beyefendinin kararını bekliyorlardı. Anlaşılan bu izi ciddiye almalarını isteyecekti. İstese ne değişecekti? Sarı Çizmeli Mehmet Ağa… Nasıl bulacaklardı koca Ankara’da bu çocuğu? Eğer öyle bir çocuk varsa…
Recep yanında yamacında ne kadar aylak adam varsa bu işe görevlendirdi. Ankara kazan onlar kepçe arıyorlardı. Her taşın altına bakıyorlardı. Ne yapıp edip mutlaka bir iz bulmak zorundaydılar. Özellikle postane civarında yoğunlaştılar. Mektubu veren her kimse Kızılay’a çok uzak bir semtten getirmezdi herhalde simitçi çocuğu. Sabahtan akşama kadar simitçi koşturdular.
Kolay olmuyordu tabi. Simitçi çocuklar sonuçta hayatın sillesini yemiş garibanlardı. B vitamini eksikleri yüzünden hafızaları doğru dürüst çalışmıyordu. Ne kadar zorlasalar olmuyordu. Ama Recep Kara’nın emri kesindi. Mutlaka bir ipucu bulunacaktı. Hem de mümkün olan en kısa zamanda.
Sonuçta aradıkları çocuğu bulmuşlardı. Necatibey’de bir seyyar tablacıydı. On dört, on beş yaşlarında, kara yağız, yaşından olgun gösteren bir gençti. Sattığı simitlerden kendisi bile yemiyordu anlaşılan. Gözleri yuvalarında kaybolmuş, yüzünün derisi kemiklerine yapışmış, elleri kırk yaşında bir adamınki kadar damarlı çocuk, ilk görende acıma ile korku hissini beraber yaşatıyordu.
Çocuk olayı hemen hatırlamıştı aslında. Ama sıkıntı kendisine bu postayı verenin, yani o kadının yüzünü hatırlayamamasındaydı. Böyle kalabalık yerlerde mesela Ankara’nın göbeğinde insan selinin gürül gürül aktığı bir yolda yaşayanlar bir süre sonra dikkat yeteneklerini kaybediyorlardı. O da hatırlayamadı. Bir kadındı, bütün bildiği bundan öteye gitmiyordu. Bir kadın…
Kadın olması Recep Kara’nın çok hoşuna gitmişti. Böylece avukat Ayşe’yi suçlama yolu açılmış oluyordu. Bu aşamadan sonra olayın üzerindeki sır perdesi tam olarak aralanmasa bile dert etmeyecekti kendine. Elbette bu işi sonuna kadar takip edecekti. Söz ağızdan çıkmıştı bir kere. Adamlarını bu iş için seferber etmişti. Dişe dokunur, elle tutulur bir sonuca ulaşmadan durmak diye bir olasılık yoktu onun kitabında.
Kadın simitlerinin hepsinin ücretini peşin ödemek şartıyla elindeki mektubu postaya vermesini istemişti. Acele postadan. Üstelik belki bir iki tanesi dışında simitlerini geri iade edecekti. Böyle bir fırsat kolay ele geçmezdi. Zarfın hazırlıkları tamdı. Sadece ücretini ödeyecekti, o kadar. Zarfın üzerinde ne yazdığını bilmesine imkan yoktu. Çünkü doğru dürüst okuma yazması yoktu. Önemi de yoktu zaten. Çocuk peşin parayı görünce verilen görevi hakkıyla yapmış, on beş dakika sonra elinde belgesiyle geri dönmüştü.
Buraya kadar tamamdı. Asıl mesele bundan sonrasıydı. Birçok kişiye benzettiği o kadını nasıl bulacaklardı şimdi. Çocuğun hatırladıklarından hareketle bir robot resim çizdirildi ama ortaya çıkan şey tam bir Mona Liza’ydı. Kimseye benzetemiyorlardı ki. Bu kadın her kimse, sıradan biri olamazdı. En ufak bir açık bırakmamıştı arkasında.
Recep Kara baştan beri hakime Ayça ile özellikle avukat Ayşe’den kuşkulanıyordu. Genelde hislerinde yanılmazdı. Köpek gibi güçlü bir duygu dünyası vardı. Şimdi de yanıldığını hiç sanmıyordu. Bir taşla iki kuş vurmayı hedefliyorlardı akıllarınca. Eğer bir kanıtlarsa var ya, o zaman tüm Ankara adliyesi Recep Kara’nın kim olduğunu öğrenecekti. Ve bunu kimseyi incitmeden, adeta tereyağından kıl çeker gibi yapmak istiyordu.
Böyle bir olayı çözmek normal bir insan olsa Recep Kara için çocuk oyuncağı sayılırdı. Savcıdan daha çabuk ve net bir şekilde çözebilirdi meseleyi. Recep Kara’nın ricası hatta hediyesi bile tehdit kabul ediliyordu bu alemde. Ama karşısındaki muhtemelen oldukça akıllı biri olmalıydı. Açık vermiyordu çünkü. Adımlarını son derece dikkatli attığı her aşamada belli oluyordu. İşte bu yüzden mektubu hakime Ayça ya da avukat Ayşe tarafından gönderildiğine inanıyordu. Bu sonuca mektubun Zeynep’e yaramasından da ulaşıyordu ayrıca.
Saçları kızıl ya da kızıla çalan bir renkteydi ve omuz hizasındaydı. Ayşe’nin saçları siyah ve omuz hizasındayken, Ayça’nınki ondan çok daha uzun fakat kızıl renge boyanmıştı. Gözlerinden emin değildi. Gözlüğünün üzerinden hatırladığı kadarıyla renkli olmaması gerekti. Boyunu orta gibi hatırlıyordu. Ama ayağında yüksek topuk ayakkabı var mıydı bilmiyordu. Tıpkı peruk takmış olabileceği gibi… Bu da normaldi. Alt tarafı simit tezgahıydı burası, görücü hamamı değil. Bir müşterinin karşısında kalma zamanı en fazlasından bozuk para olmasa bile üç dakikayı pek geçmezdi. Zaten alnını kapatan sarı fötr şapka ve neredeyse yüzünün yarısını işgal eden koyu renk güneş gözlüğünden doğru dürüst bir şey görememişti.
Vitrinlerin albenisi, araç gürültüleri ve seyyar homurtuları olan dikkatini de dağıtıyordu insanın. Dur bakayım. Evet kolunda bir de çanta vardı. Ne renkti bakayım. Hatırladım tamam. O da kırmızıydı galiba. Uzun bir zincir askısı vardı. Boynuna asmıştı. Bir de parayı verirken gördüm sanki. Uzun tırnakları vardı, kırmızı…
Uzun zincir askılı çantayı ikisi de kullanmıyordu. Ayşe’nin daha asri olması hasebiyle uzun tırnaklar ondaydı. Ayça’nın kırmızı ojesi vardı ama tırnakları kısaydı. Üstelik şeffaf ojeliydi. Melon şapka kullandıklarını da gören olmamıştı çevresinden öğrendiği kadarıyla. Güneş gözlüğü ikisinde de vardı.
Bütün bunların hepsi boşa uğraştı aslında ama bunu beyefendiye anlatamıyorlardı. Herif eski kafa, üstelik bu dünyada kendisinden daha zeki bir olabileceğini kabullenemiyordu bir türlü. Mektubun içeriği zeki birinin yazmış olduğunu ihtar ediyordu zaten. Böyle birinin bu eylemi gerçek kimliğiyle gerçekleştirmesi mümkün müydü? En azından Recep Kara böyle bir eylemi gerçekleştirmek isteseydi, kullanacağı kişinin gerçek kimliğiyle adım atmasına izin verir miydi?
Peruk takmış olabilirdi. Uzun kirpik ve tırnak hatta renkli lens bile takmış olabilirdi. Ayakkabıları da uzun topuklu… Bu durumda ne saçı, ne kirpikleri, tırnakları hatta göz rengi gerçek olamazdı. Şapka ve çanta değişken aksesuarlardı. Kolaylıkla temin edilip, imha edilebilirdi. Dolayısıyla bu tür benzerliklerden net olarak kimseyi suçlamaları yasa önünde mümkün değildi. Kadın olması avukat Ayşe ya da hakime Ayça olduğunu kanıtlamaya yetmezdi. Bu kadın Recep Kara’nın adamı da olabilirdi. Öyle demişti dilekçelerini işleme koyan nöbetçi savcı.
Burada tıkanmıştı araştırma. Son olarak ses kayıtları dinletildi. Çocuk ona da tam bir teşhis koyamadı. Kadının ağzında sakız vardı ve ortam çok gürültülüydü. Sadece avukat Ayşe’yi andırıyor demişti. Hepsi bundan ibaretti. Bu kadarlık bir kanıt ile bir yere varılamayacağını söyleyen avukat Recai ve Şahin Bey Recep Kara tarafından bir güzel azarlandı.
Yapacak bir şey yoktu. Ertesi gün hazırladıkları dosya ile Ayşe hakkında suç duyurusunda bulunuldu. Ayrıca devam eden Zeynep duruşmasında Recep Kara hakkında oluşturulmaya çalışılan olumsuz havanın dağıtılması amacıyla Ayşe’nin sanığa yardım ettiği suçlamasıyla dinlenmesi isteğinde bulunuldu. Böylece dava uzamış olacaktı…



Serdar Adem



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6202
2 Firari Fırtına 4265
3 Mustafa Ermişcan 3484
4 Hasan Tabak 3348
5 Nermin Gömleksizoğlu 3041
6 Uğur Kesim 2935
7 Sibel Kaya 2767
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2596
9 Enes Evci 2469
10 E.J.D.E.R *tY 2226

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:2723 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com