Romanlar

Düğün Gecesi Cinayeti 10
Okunma: 133
Serdar Adem - Mesaj Gönder


10 Gereği Düşünüldü

Gereği düşünüldü demek en kolay tarafı. Düşünülse ne olacaktı. Bugüne kadar düşünülmüştü de ne olmuştu? Yüce Türk Milleti adına deyip kararı açıklamak… Kuru kanun kitaplarının insafına göre… Alt tarafı birkaç cümleden ibaretti. Bir suçun üzerini kapamak böylece... Temyiz yolu açık olmak üzere deyip duruşmayı sonlandırmak… Sonuçta hukuk herkes için ve herkese göreydi. Adaletten üstün bir mekanizma yoktu. Öyle rivayet ediliyordu yüzyıllardan beri… Mahkemede bir karar verildi mi, her şey bitmiş demekti artık. İtirazı olan varsa bile ancak bir üst mahkemeye başvurabilirdi. Defter dürülür, perde kapanırdı.
Acaba duruşma sonunda doğru bir karar verilebilecek miydi? Doğru neydi? Yanlış ne? Madem hep doğruların peşinde koşuyorlardı kanun adamları olarak o zaman suç oranları neden gittikçe düşmüyor, tam tersine korkutucu bir artış gösteriyordu? Nedense dünyanın her tarafında din adamları, öğretmenler, devlet adamları ve kanun adamları hep doğru için çalıştıkları halde, insanlar gittikçe polis gücüyle bile durdurulamaz hale geliyordu. Kapılara kilitler, odalara kameralar yerleştirilmesi doğrunun haykırıldığı toplumlarda çok sık görülen bir korkunun dışa yansımasıydı. Demek ki ya doğru denen şey doğru değildi ya da doğru diğer değer yargıları gibi siyasete bulaştırılmıştı. Sana göre bana göre doğrular uydurularak amacından saptırılmıştı.
Başına ne gelirse gelsin, belki nefsi müdafaa hariç olmak üzere, kimseye devlet adına öldürme hak ve yetkisi vermeyen kanuna göre bu kızın ağır bir ceza alması görünene göre doğruydu. Ama ya bunun toplum içinde yaratacağı etkiler doğru olacak mıydı? Kendisine kişilik hakkı tanımayan töreler tarafından aslında kendisini öldürmekle ikinci sınıf bir insan olmak arasında tercihe zorlanan on dokuz yaşındaki bir kızın kendini aşarak özgürlüğe aşermenin yarattığı bir psikolojik kriz anında üçüncü tercihi uygulaması görünene göre yanlıştı.
Eğer savcının iddialarını doğrudan doğruya uygulamaya kalkar da hakim heyeti aynen kabul ederlerse bu kızın müebbede kadar yolu vardı. Bu ceza bundan sonra kızların satılmasına, intihar etmesine ya da bu seferki gibi üçüncü tercihi uygulamak zorunda kalacakları bir hatayı tekrar yapmasına kapı aralamayacak mıydı? Ve bu furya içinde ileride kendi nesillerinden gelecek kişilerin zarar görmesi ihtimali de vardı. İşte kanun adamlarını mesleklerinden soğutan bu çelişkiden her zaman kurtulamamaları ve zaman zaman sebebini bilemedikleri bir sızının zemheri ayazı gibi vicdanlarını acıtmasıydı.
Karar aşamasına gelince savcı son mütalaasını okuyacak, gerekirse mahkeme başkanı duruşma hakkında bildiği olan ya da yargılama sürecine katkıda bulunacağını sandığı biri olup olmadığını son defa soracak, ardından üç hakimin son bir durum değerlendirmesinden sonra mahkeme başkanı kanun hükümlerine dayanarak kararını açıklayacaktı. Bir savcı, üç hakim ve bir de kanun kitabı… Dışarıdan bakınca sarı sırmalı, kımızı dik yakalı, önü iliksiz kara cüppesiyle son derece heybetli duran ve görende saygıyla karışık korku uyandıran hakimlerin en zayıf anları karar öncesi birkaç dakikadır dense yanlış tespit yapılmış olmazdı. Yıllarca okuyup defalarca mahkeme sürecinde görev alan hukuk adamları gece başlarını huzur içinde yastığa koyabilmek, sabi çocuklarının ve ahir ömürlerini yaşayan ana babalarının yüzlerine gönül rahatlığıyla bakabilmek ve toplum içinde alnı açık gezebilmek için olabildiğince doğru karar almak zorunda olduklarının bilinciyle karar arifesinde dokuz doğururlar. Şimdi olduğu gibi…
Hakimler bir ceza takdir ederken elbette sadece kanuna dayanmazlar, kanunun çiziği sınırlar içinde vicdanlarına da başvururlar. Geleneklere, göreneklere, inanç ve törelere bakarlar en isabetli kararı almak için. İnce eleyip sık dokurlar yani. Öyle de olması gerekir. Aksi takdirde kamu vicdanı yara alır, vatandaşın adalete olan güveni azalır.
Şimdi olan bundan başka bir şey değildi. Biraz sonra karar aşamasına gelmeden önce yani, kara kara düşüncelere dalmıştı savcı ve hakimler. Kitaba göre yapmaları gereken belliydi kanuna göre belki ama onlar adaletin tecellisi adına mahkeme süreci boyunca duyduklarına, gördüklerine dayanarak en ufak bir ayrıntıyı atlamadan vereceklerdi kararlarını.
Meselenin bir de insani boyutu vardı. Bu insanların duruşma salonundan çıktıktan sonra diğer insanlardan bir farkları kalmıyordu. Etten kemikten varlıklardı. Gülen, ağlayan, seven, sevilen herhangi bir insan işte… Diğerleri gibi bir ana babanın ürünüydüler ve kendileri de anne ya da baba olmuşlardı. Yüzlerine bakmak zorunda oldukları ana baba ve çocuklarının yanında bir de eşleri vardı. Yaşadıkları çevrede akrabaları, komşuları ve arkadaşları vardı. Ve hepsinin yüzüne bakmak zorundaydılar.
Onlar nasıl çevrelerinde yanlış bir şey gördüklerinde, duyduklarında veryansın ediyorlarsa, kendileri hakkında da birileri aynı tepkiyi gösterebilirdi. Haklıydılar üstelik bunda. İnsandılar çünkü. Hakkında karar verilen kişiler kendi aralarında yaşıyordu çünkü. Komşu olarak, akraba olarak ya da arkadaş… Arkalarını dönüyorlardı birbirlerine. Güvenmek zorundaydılar aralarındakilere.
Anasının dedikleri çınlıyordu savcı Nihat’ın kulaklarında. Güneş yüzü görmeyen zavallı anasının... On iki yaşında ilkokulu bitirince ortaokula göndermemişlerdi. Namuslarına halel gelmesi ihtimaline karşı, eve hapsetmişlerdi. Başını örtmüşler, topuklarına kadar uzun elbiselere mahkum etmişlerdi. Okula değil bahçe kapısından dışarı çıkması bile caiz değildi. Bir odada sekiz kişi yatarken akıllarına gelmeyen caizlik meselesi, on iki yaşındaki Hafize için fazlasıyla uygulanıyordu.
Bir gün kardeşi Osman’ı çağırmak için balkona çıktığında erkek kardeşleri tarafından taşlandığını iki gözü iki çeşme ağlayarak anlatırdı ne zaman aklına gelse. Neymiş namuslarına laf gelirmiş. Hiç bu kadar aşağılandığımı bilmiyorum diyordu her aklına geldiğinde. On yedi yaşına kadar kızcağız köle gibi çalışmış evde. Koca leğenlerde çamaşır yıkamış. Ev süpürüp, bahçe temizlemiş. İnek sağmış, tezek karmış. Sofra kurup kaldırmış. Gücünü Tanrı’dan ve geleneklerden alan erkek milleti gevişini ve keyfini bozmasın diye.
Bir baba, iki erkek kardeşten ne var dense de öyle değilmiş. Eskiden ne halt yemeye yanlarına tünedikleri belli olmayan amcalar, dayılar ve yengelerle beraber kalınırmış. Eğer baba biraz pasif ya da aşırı düşüncesiz biriyse evin genç kızı için hayatın cehennemden farkı kalmazmış. Zavallı anasının gün görmemesi bu yüzdenmiş.
Haydi o zaman memleket daha geriydi. Okumuş yazmış insan sayısı parmakla sayılacak kadardı. İkinci dünya savaşı olanı da alıp götürmüştü. Fakirlik diz boyu, cehalet desen ayyuka çıkmış. Şimdi olanların hiç bahanesi olamazdı. Beş duruşmada yargıladıkları ve birazdan hakkında hüküm verecekleri Zeynep de anasından farklı değildi. Ona vereceği ceza aslında anasına verilmiş sayılacaktı.
Kanun kimseye kendi cezasını verme hakkı tanımıyordu. Bu kız, yani Zeynep cezaların en büyüğünü vermişti kendi elleriyle. Bilerek ve tasarlayarak değil. Bir cinnet anında... Bu durum elbette cezasında belli bir oranda indirime sebep olacaktı. Ama yine de ceza almaktan kurtulamayacaktı.
Biraz sonra dava hakkında son mütalaasını yaparken bütün bunları göz önünde bulundurarak kanunun öngördüğü cezaların yanında indirimlerin de tümünü istemek zorunda hissediyordu kendisini. Tek korkusu hakimlerden birinin ya da tamamının basın ve medyada gördüğü, duyduğu cinsten kötü örneklerden olması yönündeydi. Çocuk tecavüzcülerine kravat taktı diye ya da tecavüz ettiği kızın akli melekesini kullanamadığı için itiraz etmedi diye ceza indirimi uygulayan vicdani çürümüşlerden olmaması en büyük isteğiydi. Şu ana kadar aralarında yaşanan sözlü sözsüz iletişim bunun böyle olmayacağı yönünde içine su serpiyordu ama son ana kadar içini bir kurdun kemirmesine de engel olamıyordu.
Sanıkla maktul arasında kırgınlık bulunmakta olduğu tanık ve sanık ifadelerinden anlaşılmaktaydı. Sanığın ifadesine göre maktul gelin arabasında olduğu gibi gerdek gecesinde de her karşılaştığında sanığa hakaret etmiş ve insana yakışmayan şiddet uygulamıştı. Bu durumun herkesçe görülebilen anları tanık ifadeleriyle sabitti. Bazıları kamera kayıtları ve fotoğraf karelerine de yansımıştı.
Maktulün insan tahammülünü aşan hareketleri esnasında kendini kaybeden sanık, masa üzerindeki kalın cam sürahiyi alarak zevk yorgunluğuyla yatmakta olan maktule vurmaya başlamıştır. Sanık bu durumun ne kadar devam ettiği ve maktulün ölüp ölmediğini bilmeyecek durumdadır. İçinde yaşadığı cinnet hali tıbbi raporla sabittir. Uzun süredir tevali eden olayların etkisi altında ve öldürülenin haksız hareketlerinin oluşturduğu gazap ve şiddetli emelin tesiriyle maktulü öldürdüğü anlaşıldığından, hakkında ağır tahrik hükümleri uygulanmasını istemek üzere toplantı odasına geçer.
Ayça hanım her şeyden önce bu davada görev almış olmaktan son derece memnundu. Bir kadın olarak kader mahkumu hemcinsinin hakkını aç kurtlara yedirmeyecekti. Hal ve hareketlerinden anladığı kadarıyla diğer hakimler de Zeynep’e karşı her türlü vicdani sorumluluğu yerine getirecek kişilere benzemekle birlikte, yine de hiç biri bir kadın kadar ince ve nazik düşünemezdi.
Hakime hanım bambaşka bir alemdeydi. Düşündüğü, düşünebildiği tek şey ne kadar şanslı bir kadın olduğuydu. Haksız da sayılmazdı. Bu yüzden ana babasına kendisine böyle bir şans verdiği için ne kadar şükretse azdı. Ne yapsa haklarını ödeyemeyeceğini düşünüyordu. Bu noktada Tanrı’ya kesinlikle bir pay çıkarmıyordu. Ayça Hanım’ın mesleği gereği tanık olduğu vakalardan hareketle Tanrı’nın masum ve mazlum kızlarla pek ilgilenmediğini düşünüyordu. Bu düşüncesinde de öyle böyle değil, epey ısrarcıydı. Hani onun penceresinden bakıldığında haksız da sayılmazdı. Ne vakalara tanık olmuştu bu meslekte, aklına gelince midesi bulanıyor, tüyleri diken diken oluyordu. Genç kızlara, oğlan çocuklarına tecavüzler, işkenceler, eziyetler... Sadece bir hakim olarak tanık olduğu vakalarla tüm dünyayı kıyaslamaya kalktığında küçük dilini yutayazıyordu. Bir insan olarak bu vahşete tahammül edemezken insanlara doğruluk ve adaletten bahseden Tanrı’nın kılını bile kıpırdatmamasını aklı almıyordu.
Bu nasıl bir adaletsizlikti. Bu adaletsizlikte hakkında biraz sonra karar vermek zorunda oldukları on dokuz yaşındaki kızın suçu neydi? Böyle tembel ve sosyolojik evrimini tamamlayamamış kişiliksiz bir baba ile kimlik yetmezliği ve kişilik ezikliği arasında insanlıkla alakası hiçbir zaman olmamış bir annenin değil de kendisi gibi geniş ufuklu, açık görüşlü, modern ve demokrat bir ana babanın kızı olsaydı, yine sanık sandalyesinde olur muydu? Hiç sanmıyordu. Eğer öyle olsa hiç düşünmeden bir insana hakkı ve haddi olmadan zarar vermiş, hatta zararların en büyüğünü vererek ölümüne sebep olmuş bu kız için yaşı ne olursa olsun idama karar verebilirdi. Hem de hiç düşünmeden kırardı kalemini.
İnsanlar meslekleri ne olursa olsun önce insan, sonra toplumun bir parçası olarak hareket etmeliydi. Hakimler, savcılar da öyle. Karar verirken vicdanı sızlatacak, toplumu incitecek ve insan onurunu yerin dibine batıracak sonuçlara ulaşmaktan kaçınmalıydı. Kanun ne derse desin. Sonuçta kanunlar her şeyi göremiyordu. Yine yazılı birer kağıt topluluğundan ibaret olan kanun kitapları duygu ve mantıktan da yoksundular. Eğer sadece kanundan hareket edilecekse, insan olmanın dava sürecinde hiçbir önemi yoksa davaları bilgisayarlar vasıtasıyla da sonuçlandırmak mümkündü. Bir bilgisayar bu mahkemenin sonunda karar verecek olsa Zeynep’e en az yirmi yıl ceza biçerdi.
Kanun, madem üzerine bu kadar geldiler neden yetkililere haber vermedin de çığırından çıkıncaya kadar bekledin diyebilir. Evet şeklen bu da doğru. Zeynep’in güvenlik güçlerine ve savcılığa şikayette bulunması gerekiyordu. Babasının kendisini rızası hilafına istemediği biriyle evlendirmek istediğini, kendisinin sadece okumayı düşündüğünü belirterek devletten yardım istemeliydi. İstese ne değişecekti? Bugüne kadar isteyenlerin arkasında durabilmiş miydi aynı kanun? Devlet elbette elinden gelen her önlemi alırdı. Ama henüz işlenmemiş, hatta tasarlanmamış bir suçu mutlak surette önlemek de eşyanın tabiatına aykırıydı.
Evet çok şanslıydı Ayça. Elbette bunun tersi de olabilirdi. Bilinçsiz ve insanlıktan nasibini almamış bir anne babanın yanında dünyaya gelmiş olabilirdi. Çevresinde belki şimdi de olduğu gibi bedeninden yararlanmak isteyen aç köpekler olabilirdi. Ama o zaman bunlara karşı koyacak maddi ve manevi gücü olmayacaktı. Aynı Zeynep’te olduğu gibi… Şimdi Zeynep için takdir edeceği ceza aslında hiç suçu olmadığı halde seçme hakkı olmayan bir hayatı yaşamak zorunda bırakılan bir genç kıza şartların sevkiyle istemeden düştüğü bir hatadan dolayı verilecekti. Zeynep bunu hak etmiyordu, tıpkı onun yerinde kendisi olsa hak etmeyeceği gibi.
Osman Bey diğerlerine göre daha agresif bir tabiata sahip olması sebebiyle isyanların son perdesini oynuyordu iç dünyasında. Bu öyle bir çıkmazdı ki, bir hakim olarak vicdanının sesine uyarak masumdan olduğu takdirde çevresinde kendini adamdan sanan ne kadar hastalıklı ruh varsa üzerine geleceğini sanıyordu. Hatta biliyordu.
Özellikle basın ve medyanın demokrasi ve insan hakları bahanesiyle geçmişte hukuk adamlarının nasıl üzerine geldiklerini en iyi bilenlerdendi. İnsan mı değillerdi, akli dengeleri mi bozuktu ya da daha fenası mesleki onurlarını m satmışlardı birkaç kuruşluk dünyalık uğruna anlamak mümkün değildi. Nasıl oluyorsa basın ve medya birçok olayda ağız birliği etmiş gibi suçlunun, zalimin yanında yer alıyorlardı.
Bu seferki biraz farklıydı. Suçlu şikayetçi olmuş, mazlum sanık sandalyesinde oturuyordu. Üstelik suçlu büyük bir ekonomik servetin de sahibiydi. Her zaman olduğu gibi ne yapıp edip olayın üzerini kendileri lehine kapamanın yolunu bulacaklardı. Bu güne kadar hep böyle olagelmişti. Fakir fukaranın gözünde büyüttüğü bir kanun adamı olarak çoğunda eli kolu bağlanmıştı.
Ne yazık ki sermaye tarih boyunca yönetim erkini ve son yüz yılda da teknolojik gelişmeye paralel olarak ortaya çıkan basın ve medyayı ele geçirmişti. Yönetim katlarında yükselebilmek için olduğu kadar halkı aydınlatmak yalanı arkasına saklanarak rant tabyası haline getirilmiş basın ve medyanın altın yumurtlaması için de sermayeye ihtiyaç vardı. İnsanın yaratılışı gereği menfaat için yapamayacağı fırıldaklığın olmadığı gerçeği de hesaba katılınca sadece diğerlerine göre biraz daha bağımsız birer devlet memuru olan hakim ve savcıların işinin ne kadar zor olduğunu söylemeye gerek kalmıyordu. Aklı olan herkes anlar, vicdanı olanlar da kabul ederdi.
Aşağı yukarı aynı şey kendi kız kardeşinin de başındaydı. Bu sefer ki zorla evlenme değildi Allahtan. Ama sonuç itibariyle aynı kapıya çıkıyordu. Ne yani sarhoş ve kumarbaz bir adamın elinde akıl almaz eziyetlere maruz kalan kız kardeşi Kiraz da bir gün canına tak edip aynı hatayı yapsa kendi elleriyle dört duvar arasına mı mahkum edecekti? Ona reva görmediği bir muameleyi adı Zeynep olan bu kızcağıza nasıl layık görecekti? Böyle bir çelişkiye imza attığı takdirde başını yastığa nasıl koyacaktı her akşam gönül rahatlığı ve iç huzuruyla?
Yok olmaz, olamazdı. Böyle bir hataya alet olamazdı. Ne yapıp edip hafifletici nedenlere dayanarak bu kızın mümkünse en az ceza ile kurtulması için elinden geleni esirgemeyecekti. En güzeli hiç ceza almamasıydı. Hatta Osman’a kalsa, alnından bile öperdi. Paranın şımarttığı bir pisliğe gereken dersi verdi diye. Açıkçası Zeynep konusunda içi biraz rahattı. O kadar çok hafifletici neden vardı ki, bu noktada ne kendisi ne de diğer hakimlerin zorlanacağını sanmıyordu.
Mahkemedeki iyi hali mesela... Duruşmaların başından sonuna kadar edep ve nezaketini bozmadan durması yetmez mi? Tecavüzcüler için işletilen bu sebep pekala Zeynep’in yararına da kullanılabilirdi. İlk defa suç işlemesi, sicilinin süt kadar temiz olması, yaşının çocuk denecek kadar küçük olması ve cinayet günü ve gecesinde değil genç ve tecrübesiz bir kızın değme babayiğidin bile altından kalkamayacağı maddi manevi zulüm ve işkencelere maruz kalması, ki bunların aslında çoğu davacı tarafın itirazları kafaları karıştırmasa, gün gibi aşikardı. Yetmez miydi? Eğer bütün hakimler olaya empatik bakarak vicdani kanaatlerini de hesaba katarlarsa bu kız çok ceza yemeden kurtulabilirdi. Olan ceza da paraya çevrilebilir, kamu hizmeti olarak uygulanabilir ya da şartlı tahliye ile salıverilebilirdi.
Ama bu karar her hal ve şartta üç hakimin ortak kararı olarak çıkmalıydı. Şeklen elbette öyle çıkıyordu. Karar ne olursa olsun davacı taraf kabul etmeyecek ve temyize taşıyacaktı. Bütün suçlular gibi onlar da hatalarını kabule yanaşmıyorlardı. Davacı ensesi kalın biriydi. Şerrini bilmeyen yoktu memlekette. Onun için kimse tek başına elini taşın altına koymaya yanaşmazdı. Dik yakalı koca cüppeleriyle heybetli görüntülerine bakıp aldanmamalı. Onlar da sonuçta devletin eline bakan insanlardı. Ayrıcalıklı da olsa devlet memuruydular yani…
Gereğini düşün düşünebilirsen artık…



Serdar Adem



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6202
2 Firari Fırtına 4265
3 Mustafa Ermişcan 3484
4 Hasan Tabak 3348
5 Nermin Gömleksizoğlu 3041
6 Uğur Kesim 2935
7 Sibel Kaya 2767
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2596
9 Enes Evci 2469
10 E.J.D.E.R *tY 2226

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:2811 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com