Romanlar

Kutsal Cezaevi 2
Okunma: 97
Serdar Adem - Mesaj Gönder



2 Makul Şüpheli

Nisan ayının sonlarına gelindiği halde kuzine, odanın başköşesindeki yerinde saltanatını sürdürüyordu. Bu yıl havalar yeteri kadar ısınmadığı için her ihtimale karşı kaldırılmamıştı. Yağışlı geçen günlerde kıyıda köşede kalan çalı çırpıyla tutuşturuluyor, ısınma problemi bu şekilde geçiştirilmeye çalışıyordu.
Kapının karşısında muşamba kaplı dört sandalyenin çevrelediği bir masa, üzerinde yarıya kadar suyla dolu bir cam sürahiyle yanında biri ters çevrilmiş iki su bardağı duruyordu. Odanın uzun kenarında karşılıklı iki karyola vardı. Karyolaların duvar tarafına ikişer ot yastık yerleştirilmiş, üzerlerine yarıya kadar beyaz zemine kırmızı lale işlemeli, çevresi ince sıra dantelli örtüler serilmişti.
Sağ ayağını altına alarak sağ dirseğiyle ot yastığa yaslanan Nazmi, üç günlük kırçıl sakalı, çökmüş omuzları ve kamburu çıkmış sırtına bakılırsa pekiyi görünmüyordu. Sararmış parmaklarından düşmeyen sigaradan körük gibi çektiği nefesler ilk bakışta elde edilen izlenimin doğruluğu noktasında şüphe bırakmıyordu.
Boş bakışları terk edilmiş hissi veren bahçenin kuytu köşelerinde donup kalmıştı. İç geçirmeyi andıran derin nefesler iç dünyasında kopan fırtınaların belirtileri gibiydi. Parmaklarından düşürmediği sigarayı içmiyor, yiyordu adeta. Vakit akşama yaklaşıyordu. Nisan heyecanından mahrum mahallede perde arkalarına pusu atmış meraklı bakışların etkisiyle zaman durmuş hissi uyandırıyordu.
Gün batmaya hazırlanırken yalnız mahallede değil, evde de en ufak bir hayat belirtisi görülmüyordu. İkindi rehaveti saltanatını devam ettiriyordu anlaşılan. Ne bir seyyar satıcı gereksiz yere bağırıyor ne de yıkık bahçe duvarını paylaşamayan kedi ve köpekler kavga ediyordu. Yoksa kıyamet mi kopmuştu? Neden olmasın ki? Nazmi’nin annesi Satı Kadın ile karısı Huriye dalaşmaya ara vermişse, kıyamet yanında masal kalırdı. Bu durum hiç hayra alamet değildi.
Sigara içtiği zaman boşta kalan eline geçirdiği siyah boncuk tespihin asabi titremelerine eşlik eden tiktaklar ve şiddetli bir kış atlatmış soba borusunu andıran ciğerlerinden sızan hırıltılar yaprak kıpırdamayan ortamın ağılığına bir de korku boyutu ekliyordu.
Huriye öğle yemeğinden sonra el çabukluğuyla bulaşıkları yıkayıp günlük ev işlerine soyunmuş, ikindiyi aradan çıkardıktan sonra bir süre daha oyalanmak maksadıyla bir avuç evin ağır işleriyle uğraşmaya devam etmişti. Bu şekilde bir süre kuytularda zaman öldürdükten sonra akşam namazına doğru biraz olsun nefeslenmek üzere oturma odasına girmişti. Her zaman olduğu gibi gölge sessizliğiyle içeri süzülmüş; kapı menteşelerinin paslı inlemelerini ne uykudan başını kaldıramayan Satı Kadın ne de iç âlemine dalarak bahçenin bilinmeyen noktalarında kaybolan Nazmi fark etmemişti.
Yirmi beş yıllık kocasının huyunu suyunu iyice ezberleyen Huriye, ondaki garip hali hissetmekte gecikmedi. Ama önemsemedi. Yaklaşan fırtınayı hisseden sezgileri böyle olmasını uygun görüyordu. Kaçınılmaz sonu ne kadar geciktirebilse kardan sayıyordu. İstese de başka seçenek yoktu bir kadın için. Ve Huriye hepsi bir yana kızı olduğu gün Tanrı’yla cebelleşen birinden merhamet bekleyecek kadar aklını kaybetmemişti.
Nazmi dünyayı umursamayan bir adamdı. Hayatta hiçbir beklentisi olmamıştı. Geniş adamdı yani. Alabildiğine geniş... Ama nadasa bırakılmış bir genişlikti bu. Bütün bildikleri yakın çevresinden duyduklarından öteye geçmezdi. Ötesini istemezdi de. Onun için önemli olan bildiklerinden çok bildiğini sandıklarıydı. Ayrıca mektep medrese görmemiş biri olmasına karşın, gereksiz ayrıntıyı hatırlama noktasında hafızası şaşırtıcı derecede kuvvetliydi. Allah vergisi kuvvetli çenesiyle benzeri sıradan bir cahil gibi girdiği bütün tartışmaları çirkefliğiyle bastırabiliyor; bu da ona inanılmaz ve aşılamaz bir özgüven veriyordu. Buna bir de geleneklerin ve göksel inançların erkek kimliğine verdiği sınırsız ve sonsuz destek eklenince yakın çevresinde Nazmi’nin karşısına çıkabilecek kimse kalmıyordu.
Yanına birisi gelmeye görsün başlardı konuşmaya. Konunun hiç önemi yoktu onun için. Hemen her konuda konuşacak sözü mutlaka olurdu. Bu yüzden Nazmi’yi yakından tanıyanlar onun kapsama alanına girmemeye özel gayret sarf ederlerdi. Bu işin şakası yoktu çünkü. Bir kere yakalanırsanız, hele bir de gaflete düşerek konu açarsanız, artık bir iki saat konuşur; konu açmazsanız bile bu sefer aklına gelenlerden potpori yapıp deli gibi kendi kendine konuşup dururdu. Böyle bir durumda cevap vermenizi de beklemez, kendi sorularını gene kendi cevaplardı.
Deniz nasıl dalgasız olmazsa, Nazmi de konuşmadan, ahkâm kesmeden duramazdı. Hakkında kelam edemeyeceği hiçbir konu yok dense yeridir. Bir bakmışsınız sahabe döneminden rivayet devşiriyor, bir bakmışsınız parlamentoda koalisyon seçenekleri üzerinde ahkâm kesiyor. Bir konu olacak da Nazmi iki kelam edemeyecek… Böyle bir şey imkan sınırlarının çok ötesindeydi. Mutlaka ama mutlaka konuşacaktı. Konuşuyordu da zaten. Hatta çoğu zaman söylediklerinin sırf kendi ağzından çıktığı için son derece önemli olduğunu sanmanın yarattığı kısır bir özgüvenin sarhoşluğuyla yanından birer birer kirişi kıranların farkına varamaz uzun süre salak gibi kendi kendine konuşmaya devam ederdi. Yani kimseyi bulamazsa kendi kafasının ırzına geçerdi.
Fakat bugün bir hal vardı üzerinde. Huriye odaya girdiği halde onu fark etmemişti. Ve hiç hayra alamet değildi bu... Kapı gıcırtısını duymaması mümkün değildi. Üfürükten bir bahane bulup sırf konuşmuş olmak için Huriye’ye sövmemesi mümkün müydü? Ev içindeki varlığını Nazmi’nin hakaretleri ve kaynanasının eleştirileriyle hissetmeye alışan Huriye’nin içinde hüzünle karışık bir şüphe sızısı yayılmaya başladı. ‘Hayırdır inşallah.’ diye mırıldandı kendi duyacağı şekilde. Yoksa yaşına rağmen kulakları gavur gibi keskin işitmekteydi. Bu işte bir iş var diye düşündü Huriye. Kesin bir iş var…
Üzerine gitmeye cesaret edemedi. Doğrusu boka bulaşmak istemiyordu. Evin tartışmasız reisi, yirmi beş yıllık kocası Nazmi dışarıda bir izmarit kadar değeri olmadığı ve bunu en çok da kendisi bildiği halde, kaynağını bayatlamış erkek kişiliğinden alan otoritesiyle karısına karşı her daim patlamaya hazır bir barut fıçısını andırıyordu. Nasıl davranması gerekiyorsa öyle davranıyordu. Bu ona kaderin yazdığı bir senaryonun gereğiydi. Aynı zamanda toplumsal gelenek böyle davranmasını istediği için... Aksi takdirde erkekliği tartışmaya girerdi. Bu yüzden kocalık ve erkeklik rolünü bir görev zorunluluğuyla yapmaya çalışıyordu. Bu görevi yerine getirirken vicdanını sızlatacak en küçük bir insaf damlasının toplum içindeki saygınlığına gölge düşüreceğini sanıyor, hatta daha ötesi böyle bir hatanın erkeklik şerefini yerle bir edeceğine saplantı derecesinde inanıyordu.
Normal zamanda kızacak, sinirlenecek bir bahane bulmakta zorlanmaz, sonra bu sebebe dayanarak hakaretler yağdırırdı. Bu alemde bir kadının kocasının gözünde makul şüpheliden zerre kadar farkı yoktu. Çoğu zaman önce karısını acımasızca cezalandırır, sonra gerekçeli kararını bildirirdi. Karısına ve çocuklarına en tavizsiz şekilde hükmederek toplum içinde sıfırın oldukça altında sürünen kişiliğini bir nebze olsun kurtarmaya çalışırdı.
Huriye’nin evdeki konumu kaynanasının koca zulmüne yardım yataklık etmesi sebebiyle köleden farksızdı. Fakat Huriye için çok önemi yoktu bunun. Çevresinde bir kadın için bundan başka bir ihtimal ya da seçenek görmemişti. Hatta duymamıştı. Görüp duymadığı için böyle bir kurtuluş ihtimali aklının ucundan bile geçmemişti ki şikayet etsin...
Bu, kadının evrenin hakimine onaylattığı, bu yüzden de ibadet derecesinde kabullendiği bir hayat tarzıydı. Ana babasından böyle görmüştü. Kart kaynanalardan böyle bellemişti. Onun için nasıl ki eşeğe semeri ağır gelmiyorsa, yaşadığı eziyetler ve horlamalar da Huriye’ye ağır gelmiyordu.
Tek dileği bu noktada belki kızlarının bu makus kaderden kurtulmalarıydı. Ne yazık ki bu ihtimal bile Nasrettin Hoca’nın fener ışığında yemek pişirmesi kadar uzak görünüyordu. Çünkü bir ana olarak evde en küçük bir ağırlığı yoktu. Nazmi kızlarını değil kocaya satmak, üzerine benzin döküp yakmak istese, bir damla su dökme hakkı ve yetkisi yoktu. Daha beteri buna karşı bir direnci de... Kadındı çünkü kadın… Eksik yaratıldığına, Tanrı’nın bile kendisini önemsemediğine olan inancı saplantı boyutlarındaydı.
Acaba rahmetli anası Mürüvvet, kızını yani kendisini gelin ederken aynı şeyleri düşünmüş müydü? Ya da nenesi, nenesinin anası... Evlenmek denen gayya kuyusuna kızlarını yuvarlarken, şimdi kendisinde olduğu gibi vicdanları sızlamış mıydı? Sızlamışsa hatta kanamışsa buna nasıl razı olmuşlardı. Sonra aklına gelen bu saçmalıklardan dolayı güldü. ‘Salak’ dedi, kendi kendine. ‘Sen ne yapabildin ki?’
Karyolanın bitişiğindeki yer minderine otururken zaman zaman içini yakıp kavuran pişmanlık duygusu bir kere daha Huriye’nin bütün benliğini sarmaya başlamıştı. Kezzaptan farkı olmayan bu duygu ne zaman benliğini sarsa kendinden nefret etmeye başlıyordu.
Bir değil iki değil tam dört kız çocuğu dünyaya getirmişti. Dört tane bahtsız köle… Erkek bile olsa bu dünyaya çocuk getirmek cinayetlerin en büyüğü olarak kabul edilmeliydi. Onları satamasa da çocuk yaşta para kazansınlar diye inşaatlarda ameleliğe göndereceklerdi. Toplumun bu katmanında geçerli olan toplumsal yasa buydu. Hele bu çocuklar kızsa, bu töreye karşı gelmek diye bir imkan ve ihtimal bile olamazdı.
Acımasız ve vicdansız töre yüzünden, ne yazık ki hayatlarının hiçbir aşamasında görüşleri alınmayacak, fikirlerine danışılmayacak dört zavallı çocuk... Adam değil insan yerine bile koymadan kendisine sahip olan ve sırtını nikâha dayamak suretiyle yirmi beş yıldır her istediği vakit acımasızca tecavüz eden örümcek kafalı bir koca müsveddesinin verdiği hükümle dünyaya getirmişti zavallıları. Yine onun emir ve kararıyla dünya evine girecek ve ömürlerinin sonuna kadar büyük bir ihtimalle yüzüne bile bakamayacağı kadar iğrenç bir adamın yatağına müebbet mahkûm edileceklerdi.
Bu, artık kadının bile kanıksadığı bir kaderdi. Başka bir şey değil. Öylesine alışılmış, öylesine kanıksanmış… Törelerle karışmış, geleneklerle uzlaşmış ve inançlarla anlaşmış… Karşı gelmek demek topluma karşı durmak demekti, atalar kültünü ayaklar altına almak demekti, dolayısıyla Tanrı’ya asilik etmek demekti.
O vakitler karşı koymak kadının aklından bile geçmezdi. Nasıl geçsin ki, fark edildiği an, anında bastırılırdı. En akla hayale gelmedik şekilde ve en acımasız tedbirlerle… Etraf başka hiçbir işi olmadığı için milletin namus havariliğine soyunan, evrimin ilk etabında sınıfta kalmış bir yığın erkek nöbetçiyle doluydu. Babalar, abiler, dayılar, amcalar ve kocalar… Ama yetmez bir de mahalleli ve komşular vardı. Bir yığın evrimdışı araform...
Kadın için hayatı asıl yaşanmaz kılan hiçbir akıl fikir sahibinin asla açıklayamayacağı bir muammayı ifade eden ve erkeğin durumdan vazife çıkarması sonucu kendine layık gördüğü namus bekçiliğiydi. Aslında bu açmazı şehvet denizinde yüzen bir avuç beyniyle erkeğin anladığı da söylenemezdi ya...
İstemediği bir adamın hizmetine girmenin ne demek olduğunu kadınların çok büyük bir kısmı bilirdi aslında. Ne yazık ki korku tabyalarına gizlenmiş bu bilginin kadına en ufak yararı olmamıştı bugüne kadar. Bundan sonra da olmayacağı gün gibi açıktı. Koca denen imtiyazlı varlığın her gece ter kokulu bir yatakta üzerinde pis bir ankebut gibi gezinmesi ve kendinden bile sakındığı bedeninden babasının isteğiyle babasının malı gibi istediği hoyratlıkta yararlanması… Bunun adı evlilikti işte. Ne yazık ki öyle... Sınırları müebbetle çizilmiş nikahlı tecavüz... Ana babanın kararıyla kurulan sözde kutsal aile ocağı…
Bir gün daha perdesini indirmek üzereydi. Kızıla çalan gün, karşısındaki gecekonduların çatılarının arkasında kaynağına çekilen su gibi yavaş yavaş silinmeye başlamıştı. Bir perde daha kapanmak üzereydi. Yer yer sıvaları dökülmüş bahçe duvarının tepesine tüneyen ve akşamı huzur içinde karşılamaya hazır bir kedi tatlı tatlı yalanıyor; iki tavuk son bir kırıntı bulma ümidiyle duvar diplerinde kendi halinde eşeleniyordu. Hafif bir rüzgar sağda solda küçük kümeler oluşturan kurumuş yaprakları dağıtıyor, sonra bin bir gayretle tekrar eski haline getirmeye çalışıyordu.
Nazmi derin bir nefes aldı. Hırıltılar eşliğinde pencereye doğru nefretle püskürttü. Tül perde bir süre yorgun gölgelerle dalgalandı. Perdeye yapışmış karasinekler havalandı. Tekrar yerlerine konmak için perdenin sakinleşmesini bekledi. Bir tanesi Nazmi’ye musallat oldu. Kırçıl sakallarına konmak istediyse de başaramadı.
Nazmi rahatsız olmuştu. Eliyle kovalamak istediğinde sigarasını fark etti. Kül tablasına söndürmeye çalıştı. Fakat ağzına kadar dolu olduğu için söndüremeden içine attı. Hırsını alamamıştı. Orada olup olmadığını önemsemeyen bir ses tonuyla gibi Huriye’ye çıkıştı:
‘Alsana kız şunu önümden. Kör müsün garı?’
Huriye daha sözün sonu gelmeden anlamış gibi fırladı yerinden. ‘Bugün bizim herifte bir hal var ama ne?’ diye söylene söylene dışarı seğirtti. Daha fazla cinlenmesini istemiyordu. Huriye ne yaparsa yapsın kendisini beğendiremez, bir ton azarlamasına mani olamazdı. Konuşmadan duramazdı ki boyu devrilesice... Sakin zamanında bile olabildiğince kaba ve görgüsüzdü. Bir de asabileşti mi Allah saklasın hiç çekilmez oluyordu.
Kaşla göz arasında kül tabağını temizlemiş getiriyordu. Üstelik bu sefer elinde bir bardak çay da vardı. El çabukluğuyla ikisini de önüne bıraktı. Aynı hızla yerine geçti. Nazmi’nin ne yapacağı hiç belli olmazdı çünkü. Kafası esti mi tokatlayıverirdi. Sapına kadar erkekti. Erkek olmak için karısına karşı tavizsiz olmak gerekti. Toplum içinde beş paralık değeri olmayan bir insan müsveddesi için gururunu kurtarmak adına kadına egemen olmak tarifi imkansız bir zorunluluktu. Ne yazık ki sadece erkeğe verilmiş bir şanstı bu. Kader denen lotarya bu şansın yarısını bile kadına vermeyi çok görmüştü. Yedek parçadan yaratılan kadın denen varlığın bu kadarcık bile hakkı yoktu.
Evet hiç gözünü bile kırpmazdı. Vurdu mu oturturdu. Kafa göz demez, nereye vuracağını hesap bile etmezdi. Nazmi her dayağında sadece eşeğin sudan gelmesiyle yetinmez, aynı zamanda müşteri memnuniyetini göz önünde bulundururdu. Eli de bir ağırdı ki, vurduğu yer iki gün sızım sızım sızlardı.
Dayak cennetten çıkmaydı. Onun için attığı dayağın Huriye için bir ödül olduğunu düşünür, bundan dolayı kendiyle gurur bile duyardı. Koca dayağı ne demekti, herkese nasip olmazdı. Hatta bunu dillendirmekten geri durmazdı, diğer erkekler gibi. Kahve köşeleri, mahalle araları erkeklerin kadın dövme ve baskı derecesi noktasında sıklıkla sidik yarıştırdıkları yerlerdendi. Eğer erkek çevresindeki karı kızı kesmiyor, siyaset yapmıyor ya da futboldan konuşmuyorsa, kesinlikle hakim olduğu kadın üzerinde ahkam kesiyordur.
Böyle görmüş, böyle duymuştu çevresinden. Haydi erkeklerden duyduklarına bir şey demiyordu, sonuçta törelerden inançlara kadar her şey erkeğin elinde şekillenmekteydi. Ama kaynanasının bu durumu teşvik ve tahrik etmesini bir türlü aklı almıyordu Huriye’nin. Bu noktada onu, ağacı kesen baltaya benzetiyordu.
‘Anam ne yapıyor lan garı? Sesi soluğu duyulmuyor.’
‘Adı batsın ananın, ne yapsın kafamın etini yedi bitirdi. Şimdi de komşununkini yemeye gitti.’ diyemedi tabi. İçinden geçirmekle yetindi. Bütün kadınların yaptığı gibi… Belki bu yüzden zamanla kadınlarda kendi kendine konuşma huyu baş gösteriyordu. Dedikodunun temel sebebi derdini açıkça dile getirememeleri olmalıydı. Önce baba evinde, ardından koca evinde konuşmasına izin verilmeyen kadın ne yapsındı? Dedikodu yapmasa sabır taşı gibi çat diye ortadan yarılması işten bile değildi.
‘Ne yapsın, Zülfiye’ye gitti.’
‘Bu vakitte Zülfiye mi olurmuş? Derdi neymiş ki?’
‘Ne olacak herif, darlandı zahir bizden.’
Nazmi pike üzerindeki paketi aldı. Tespihi dizlerinin dibine attı. İşaret parmağını içine sokup bir süre arandı. Kıyıda kalmış son sigarayı çekti içinden. Dudaklarının arasına sıkıştırdı. Paketi buruşturup Huriye’nin önüne fırlattı. Böylece onun bu evde bir hizmetçi kadar değeri olduğunu bir kere daha vurgulamak istedi.
Huriye alışmıştı bu davranışlara, gocunmadı bile. Kendini bilmese mutlu olduğunu bile sanabilirdi hani... İnsan zamanla kötü kokuya, gürültüye alıştığı gibi kendisine yapılan fena muamele ve işkenceye de alışıyordu. Kadının makus kaderi alışılmışlıktan başka ne olabilirdi? Hatta kadın zamanla kendisine reva görülen işkence ve eziyetleri olmazsa olmaz kabul edecek kadar kanıksayabiliyordu. Dolayısıyla karısını her fırsatta it yerine koymak, erkekliğin gereğiydi. Sabretmekse kadının... Vakit geçirmeden paketi alıp, yeleğinin cebine yerleştirdi.
‘Darlanacak ne varmış lan? Bir bok mu yediniz yoksa…’
Huriye’nin bir mesele üzerinde diğer kadınlar gibi en tabii ve en insani duruşu bile bok yemek olarak görülüyordu. O bir kadındı. Doğru düşünemez, mantıklı hareket edemezdi. Ne yapsa mutlaka az ya da çok bir hata olurdu içinde. Bildiğimiz makul şüpheli…
Huriye bu hakaretlere alışmıştı. Diğer kadınlar gibi… Alışmak zorundaydı. Tarih boyunca bu böyle olmuştu, bundan sonra da böyle olacaktı. Yaşadıkları ortamda bir kadın için başka bir seçenek yoktu. Böyle bir seçenek ve ihtimal rüyada dahi nasip edilmezdi bir kadına.
‘Ne yemesi herif? Her zamanki mesele işte... Bilmez değilsin ya…’
Her zamanki mesele dediği Satı Kadın’ın torunu Rukiye’yi satma noktasında yaşadığı hezimeti kaldıramamasından başka bir değildi elbette. Ve bu durum Nazmi için neredeyse kan davasına dönmüş, istediği gibi halledemediği için de kangren haline gelmişti.
‘Rukiye mi gene?’
‘Başka ne bekliyorsun ki?’
‘Haksız mı kadın yani şimdi? Eğri oturup doğru konuşmak gerek. Kız kısmının okuması da ne demekmiş? Biz böyle mi gördük anamızdan atamızdan?’
Huriye eğri ne, doğru ne diye bir süre düşünmeye çalışsa da bir karara varamadı. Boşa koysa dolmuyor, doluya koysa almıyordu. Bu işin içinden nasıl sıyrılacağına bir türlü karar veremedi. Kendisine göre doğru olan, Nazmi’ye göre yanlıştı. Aynı şekilde Nazmi’nin yanlış diye dayattığı ona basbayağı doğru geliyordu. Ne yazı ki bundaki hikmeti hiçbir zaman anlayamayacaktı Huriye. Düşünmeye alıştırılmamıştı ki… Beyni iki adım öteye gitmeden su kaynatıveriyordu.
Orman kanunu gereği hayata hâkim olanda ne yazık ki doğru ya da yanlışlık aranmıyordu. Güçlü ne diyorsa, ona göre doğru neyse, oydu gerçek doğru olan. Ve güçlü erkekti. On binlerce yıldan beri tek güçlü erkekti. Bütün mutlak doğrular doğal olarak erkeğin çıkarlarına paralel bir şekilde ortaya çıkmıştı. Tarih boyunca bütün mistik yasalar erkek lehineydi. Bu konuda soru sormak şeytan işiydi. Hele karşı gelmek mi, öyle bir ihtimali bile yoktu kadının.
Böyle durumlarda vicdanın sızısı iki damla ateşten gözyaşı olarak yanaklarından süzülürdü. Son zamanlarda bu özelliğini bile kaybetmeye başlamıştı. Huriye’nin en saf çocukluk çağlarından beri Tanrıya yönelttiği dualardan hiç bir sonuç alamamış olması, bir kadın olarak Huriye’yi yanlış ve kusurlu olarak yaratıldığı hissine sürüklemekteydi. Bu da göz pınarlarını besleyen bütün kaynakların kurumasına sebep olmuştu.
Mesele Rukiye’nin okuması meselesiydi. Boyu devrilesiceye göre yani kaynanası Satı Kadın’a, kız kısmı okumazdı. O da cahil cühela anasından böyle görmüştü. İlla ki devlet zoruyla okumak zorundaysa ilk mektebi bitirmesine izin verilmeliydi. Yoksa bunun günahı vebali ana babanın boynuna olurdu.
Kız kısmı elalemin erkeklerinin yanında okuyacak ha, buna ocaklardan ırak, günahın kuyruklusu derler. Öyle bir şey olamazdı Satı Kadın’a göre. Kız kısmına okumak değil, evde kocasını beklemek yakışırdı. Çeyizini düzmeyen, yemek yapmasını, çamaşır bulaşık yıkamasını bilmeyen; kocasının evini çekip çeviremeyen kıza kız mı denirdi? Dense bile kim inanır da alırdı?
Okumak şeytan işiydi. Kız okudukça birtakım sorularla kafası karıştırılırdı. Kafası karışmış kızın önce babaya, sonra kocaya asi olması yani Allah muhafaza şeytanın yoluna girmesi kolaylaşırdı. Bu durumdaki bir kızın ne kocasına faydası olabilirdi, ne çocuklarına.
Ne çare kaynanası Satı Kadın’ın doğrusu bu yöndeydi. Ve Huriye bunun tam anlamıyla doğru olmadığını düşünüyordu. Daha doğrusu böyle olması gerektiğine inanmak istiyordu. Kendisi için hiçbir ümit ışığı yoksa da kızı Rukiye için bunun böyle olmasını istiyordu. Kendinden bile sakındığı dünya güzeli Rukiye’nin vahşi bir hayvandan farkı olmayan sözde kocası tarafından defalarca eziyet ve işkence eşliğinde tecavüze uğramasına bir anne olarak dayanması mümkün değildi. Değil dayanmak aklına geldikçe eli ayağı titriyordu Huriye’nin.
Huriye’nin gecesi gündüzü kullarına oku emriyle hitap eden Tanrı’ya duayla geçiyordu. Duaları yan yana dizilse, buradan gökyüzüne yol olurdu. Böyle hissediyordu Huriye. Kendisi için değil, sadece kızlarının okuması ve insanca yaşam koşullarına kavuşmaları içindi bütün dua ve niyazları. Huriye bütün kaderciliğine rağmen, zaman zaman kadının lehine olan duaların kabul olmadığı zehabına kapılıyordu.
Küçücük ve kırık yüreğinde her zaman şüphe ve korkular mücadele halindeydi. Şüpheleri duvarı yıkan nem gibi vicdanını kemiriyordu. Kendinden, bedeninden, insan olduğundan ve insanca yaşama hakkı olup olmadığından şüpheleniyor ve ölmenin bile kadın adına yaşamaktan çok daha hayırlı olacağını düşünüyordu. Çok defa kendini öldürmeyi planlamış, hatta bir seferinde Kezban olayından sonra yani, gaz ocağını açmak suretiyle denemişti. Fakat çok kısa bir süre içinde aklı başına gelmiş, daha doğrusu korkuları vicdanına galip gelerek bu eyleminden vazgeçmişti. Her şeye rağmen kendisine bir kere bile yardım etmediğine inandığı Tanrı’nın vaat ettiği cennet ve cehennem ikilemi ağır basmıştı.
İçinden bir ses Rukiye’nin okumasının kendisi için çok daha hayırlı olacağını haykırıyordu. Ama hayır ve şer konusunda da kafası karışıktı. Erkeklere göre özellikle de mesela kocası olacak Nazmi’ye göre hayır olan kadın kesimine göre şer gibi görünüyordu. Şer neydi o zaman, hayır ne? Yoksa her şey insanların çıkarlarından beslenen sanrılarının bir sonucu muydu?
Okursa evvel Allah Rukiye’nin kendisini kurtaracağına inanıyordu. Aslında olmayacak bir dua gibi görünmüyordu bu düşüncesi. Çevresinde kendisine kıyasla çok daha özgür ve insanca yaşama şartlarına kavuşabilmiş nice kadın vardı. Herkes gibi o da gözleriyle görüyor, kulaklarıyla duyuyordu nasıl özgür olduklarını…
Zaman zaman mesela öğretmen, avukat ve doktor hanımlar gibi kadınları gördüğünde, onların bu konumlarına okumak suretiyle kavuşabildiklerini anlamakta zorlanmıyordu. Bu başarıyı büyük ihtimalle İstanbul’da başta koca ve kaynana eziyeti olmak üzere, mahalle ve çevre baskısından olabildiğince uzaklaşmış olmalarına bağlıyordu. Parasal güce hiçbir zaman erişemeyecekti. Bu, güneş kadar yalın, somut ve inkâr edilemez bir gerçekti. Ama okumak suretiyle bir yerlere gelme ihtimali bütün kadınlar için vardı. Başlarındaki baba, koca ve kaynana postuna bürünmüş zebanileri alt etmeyi başarabilirse tabi…
Kızında bu imkân ve yeteneği görmekte hiç zorlanmıyordu Huriye. Aklına geldiğinde göğsünü kabartan büyük kızı Kezban, kızlarının nasıl bir cevher taşıdıklarını dosta düşmana göstermişti çok şükür. Az bir destek ve gayretle Rukiye’nin de kendini kurtaracağını adı gibi biliyordu. Ona bu desteği verecekti. Hayatı pahasına olsa da verecekti.
Kir ve nasırdan katmerlenmiş ensesine konan iki sinekten birkaç hamlede kurtulamayınca küplere binen Nazmi, hıncını karısından çıkarmak istedi. İçinde yaşadığı ortamın raconu buydu. Bunun için bir sebep aramaya hiç gerek yoktu. Canın mı sıkıldı, bağır çağır karına. Hızına alamazsan iki şamar patlat ensesine. Yeterli görmezsen al karını ayağının altına bir güzel çiğne. Sebep için kendini hiç yorma. Nasıl olsa bulursun bir bahane. Bulamasan bile, ne önemi var? Kadın soracak değil ya…
‘Bir şey değil, heba olacak kız diye korkuyorum.’
Bunu derken iki damla gözyaşı süzüldü göz pınarlarından. Kaynar kazandan sıçramış yağ damlası gibi yakıcı ve tespih tanesi büyüklüğünde iki damla gözyaşı…
Al işte, kör ister bir göz, Allah verir iki göz. Fırsat ayağına düşmüştü. Bir annenin gözyaşları bile erkek ve baba rolüyle ezik kişiliğini, silik kimliğini kotarmaya çalışan sıradan bir aile reisinin vicdanını yumuşatmaya yetmemişti. Yumuşatmak bir yana, hatta asabiyetinin iyice köpürmesine sebep olmuştu.
‘Kes lan zırlamayı! Almayayım ayağımın altına. Heba olacak ne varmış ortada? Sen okumadın da heba mı oldun Ermeni dölü?’
‘Öyle ya olmadım değil mi? Olmadım…’
‘Yediğin önünde, yemediğin arkanda... Sendeki rahat kimde var nankör it!’
Nazmi yetinmedi oturduğu yerden sağ elini kaldırdı. Tokat atacakmış gibi gerindi. Bir süre öylece kalakaldı. Ne yapacağını kestiremiyordu. Biraz önce üfürdüğü gibi kalkıp ayağının altına almayı düşündü. Bu sefer bahanesine pek güvenemedi. Biraz da Huriye’nin serzenişi dokunmuştu galiba. Ayrıca akşam ezanın eli kulağındaydı. Zaten yarım yamalak kılıyordu, kıldığı namazın bir tutamlık sevabını heba etmek istemedi. Elini tekrar eski yerine indirdi. Kol saatine baktı. Zamanı kestirmeye çalıştı. Yeterince zaman olduğuna kanaat getirdikten sonra bir sigara yerleştirdi dudaklarının arasına. Başını sallamak suretiyle boş çayı tazelemesini istedi.
Üç şekeri aheste karıştırırken sesine biraz yumuşama hakim olmaya başlamıştı sanki:
‘Neyin eksik hayırsız? Babanın evinde olup burada bulamadığın ne var? Aç değilsin, açıkta değilsin. Hem anam da yanında… Başın dara düştü mü yaşına başına bakmadan elinden geleni yapmaya çalışıyor. Çarpılacaksın tövbe de!’
İlk defa içinden yaptığı eğer günahsa, ki öyle olduğunu düşünmüyordu, tövbe etmek gelmemişti. Neyine tövbe edecekti? Yalan değildi ki söyledikleri, hatta yalan bir yana abartı bile değildi.
Tamam belki baba evi de bundan farksızdı. Zaten bir kızın kötü kaderi baba evinde yazılmaya başlıyordu. Babası olacak adam da en azından kocası öküz Nazmi kadar düşüncesiz ve vicdansızdı. Baba olarak saygıya elbette layıktı. Bunda kusur ettiğini sanmıyordu Huriye. Ama bir insan olarak kesinlikle aynı düzeyde değildi. On beşine basmadan evlenme bahanesiyle kapı dışarı eden adamın akıl ve vicdan sahibi olduğunu düşünmek kadar saçma bir şey olamazdı. Acaba baba denen adamın kutsallık tabyasına saklanması, bir erkek olarak işlediği günahları gizlemek için miydi? Sonra birden fikrini değiştirerek içinden geçen ve muhtemelen şeytanın vesvesesi olan aptalca düşüncelerden dolayı tövbe diye mırıldandı.
Huriye’nin tabiriyle Nazmi öküzü bu tövbe zincirinin biraz önce söylediklerinden dolayı söylendiğini sanarak kendince tatlı bir gurur rehavetine kapıldı. Şimdi biraz daha sakinleşmişti. ‘Demek’ diye iç geçirdi, ‘demek bizim avradın hala içinde Allah korkusu varmış...’
Koca evinde başına ne gelmişse sebebi baba eviydi. Daha ötesi erkek olarak dünyaya gelmemiş olmasıydı. Toplum tarafından dışlanan ve adam yerine konmayan kadının koca evindeki nasibi farklı olacak değildi ya…
‘Rukiye’yi de unuttuğumu sanma ha. Onun da suyu ısındı. Yakında hakkını avucuna vereceğim onun da. Okumak neymiş görür bakalım.’
Bu sözler Huriye’yi can evinden yaralamıştı. Bağrına bir hançerin saplandığını, kıvrıla kıvrıla içini kanattığını hissetti. Kim bilir ne haince planlar yapıyor diye düşündü. Çok değil bir yıl kadar önce de bunun bir benzerini yaşamışlardı. Ve anlaşılan olanlardan ders almamıştı Nazmi Efendi.
Derin bir iç geçirdi. ‘Göz göre göre bu kızın da kanına girecek boyu devrilesice’ diye söylendi. ‘Bunu da telef edecek. Bunu da cibilliyetsiz…’
Ama bu sefer buna izin vermeyecekti. Eğer Rukiye’de başarılı olursa diğer iki kızını da birkaç kuruş dünyalık için gözünü kırpmadan onun bunun yatağına peşkeş çekerdi. Boşnakları katlederken Sırpların vicdanları nasıl sızlamamışsa, aynı şekilde Nazmi’nin katran kuyusundan farkı olmayan vicdanı da sızlamayacaktı.
‘Ne yaparsan yap, bu sefer sana kızımı yedirmeyeceğim, kızımın kanını sütü bozuklara içirmene izin vermeyeceğim. Anlıyor musun Nazmi. Gerekirse çocuklarımı alır giderim. Sen de ananla başbaşa kalırsın.’
Sonra söylediklerine kendisi de inanamadı. Toplumun en alt kesiminde bir kadının, hem de okumuş yazmışlığı olmayan, işsiz güçsüz bir kadının kocasına böyle cesaretle karşı çıkması görülmüş şey değildi. Başımıza taş yağacak dedikleri şey işte bu olmalıydı. Erkek kutsaldı, toplumun en değerlisiydi. Baş tacıydı. Kulların da Tanrı’nın da…
Ona karşı gelmek gelenek, göreneklere, törelere karşı gelmek demekti. Atalar kültüne karşı gelmek demekti. Hepsinden önemlisi Tanrı’ya karşı gelmek demekti. Dolayısıyla affı düşünülemezdi. Bu tür davranışlar başta aile olmak üzere toplumun selameti açısından en kısa zamanda ve en sert şekilde cezalandırılmalıydı. Ailenin selameti açısından böyle yapılması gerekiyordu. Bugüne kadar hep böyle olagelmişti. Bir kadın olarak Huriye bile bundan farklı olabileceğine inanmadığı gibi, işkenceye alışmış bir mahkûmun işkenceye aşermesi gibi cezalandırılmak istiyordu sanki.
Bu aşamadan sonra sadece kocası Nazmi’nin insaf mahkemesinin sonucunu beklemek ve o kutsal mahkemenin kararına saygılı olmaktan başka bir seçeneği kalmamıştı. Erkeğin karanlık vicdan mahkemesinin kanlı sayfalarında merhamet denen şey varmış gibi... Hafifçe boynunu büktü ve beklemeye başladı.
Nazmi beklenenin aksine bir süre öylece kalakaldı. Koskoca Nazmi, Ateş ailesinin reisi dört baş kız çocuk, bir karı ile ananın efendisi Nazmi duraksamıştı. Eskisi gibi esip kükremiyor, burnundan dumanlar dudaklarından köpükler saçarak evin altını üstüne getirmiyordu. Başta Huriye’den başlamak üzere eline geçeni tekme ve tokat manyağı yapmaya çalışmıyordu.
Huriye odaya ilk geldiğinde onda ne görmüşse, doğru görmüştü. Tam isabet ettirmişti üstelik. Sonuçta bir erkeği en iyi ya anası ya karısı bilirdi. Hatta karısı, çoğu zaman anasından bile iyi bilirdi. Huriye’nin yirmi beş yıllık kocasını bu kadar iyi bilmesi de normaldi.
Nazmi derin bir sessizliğe gömülmüştü. Davranışları hiç normal değildi. Gücü sadece evdeki kadınlara kızlara yeten, onlara hükmettikçe adam olduğunu sanarak serinleyen Nazmi, şimdi üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi hareketsiz duruyordu karşısında. Hiçbir hayat belirtisi göstermeden...
Onun bu kararsız hali Huriye’yi fazlasıyla korkutmaya başlamıştı. Bu durumu fırtına öncesi sessizliğe yoran Huriye tepeden tırnağa titrediğini hissetti. Bir bahane bulup odadan çıkmak, hatta çıkmaktan çok kaçmak istiyordu. Bu seferki patlama öncekilere hiç benzemeyecekti. Öyle hissediyordu.
Nazmi gözlerini artık ayrıntıları silinmeye başlayan bahçenin kuytu bir köşesine dikmişti. Parmak uçlarındaki sigaranın ateşini bile hissetmiyordu sanki. Onu bu hale getirenin ne olduğunu anlayamamak Huriye’nin korkusunu dayanılmaz hale getiriyordu.
Oysa Nazmi gözlerinin önünde Kezban’ın hayali, yüreğine çöken korku ve şüphe dağlarının altında nefes almakta bile zorlanıyordu. ‘Keşke seni de öldürseydim.’ diyen gözlerle bakan Kezban’ın hayali bütün nefretiyle karşısındaydı.
Sigaranın parmaklarına ulaşan ateşi biraz olsun bulunduğu ortama dönmesini sağlamıştı. Yakaları tiftimiş kareli gömleği ve dizleri eskimiş kirli sarı kadife pantolonuna uygun yılgın bir sesle perdeyi kapattı:
‘İleğeni ıbrığı hazırla lan. Abdest alacam. Ezan okundu okunacak.





Serdar Adem



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6171
2 Firari Fırtına 4240
3 Mustafa Ermişcan 3442
4 Hasan Tabak 3315
5 Nermin Gömleksizoğlu 3014
6 Uğur Kesim 2914
7 Sibel Kaya 2742
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2477
9 Enes Evci 2441
10 E.J.D.E.R *tY 2218

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:587 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com