Romanlar

Kutsal Cezaevi 3
Okunma: 98
Serdar Adem - Mesaj Gönder


3. Makûs Kader

Üşüdüğünden değil, üşüdüğünü sandığı için lahana gibi giyinirdi Satı Kadın. Aslında ufak tefek bir kadındı. Belki bir Çinli’den az gelişmiş bir vücuda sahipti. Gençliğinde elbette biraz daha görkemliymiş. Ne çare yaşadığı yetmiş küsur yıl, zımpara gibi bedenini eritmiş, ilkokul kitaplarındaki Cin Ali’ye çevirmişti.
Giyinik olduğu zaman olduğundan iki misli iri görünmesinin sebebi buydu. İçlik, yünlü çamaşır, penye, süveter, yelek, entari ve daha neler neler... Mevcut elbise varlığının üçte birini her daim üzerinde bulundururdu. Çamaşır makinesinin çalıştırılması için bir kere elbise değiştirmesi yeterliydi. Onun için Satı Kadın’ın elbiseleri hep ayrı yıkanırdı.
Bazı şeyler vardır ki insan bizzat görmeden mümkün değil inanamaz. Satı Kadın’ın giyimi başta olmak üzere gündelik hayatı da böyle bir şeydi işte. Nevi şahsına münhasır bir kadındı yani... Onun için kendisini tanımayana ne anlatılsa abartı sanması gayet doğaldı. Onu yakından tanıyanlar Satı Kadın hakkında duyduklarının hiç de abartı olmadığını kısa zamanda anlıyordu. Söylenenler gerçeğin ta kendisiydi. Keşke onu görmüş olsaydınız demek isterdim ama düşman başına… Görmediğiniz çok daha iyi, emin olun…
Ömrünün yarısını yatarak geçirdiyse, kalan yarısını da hastane kapılarında geçirmişti. Hem hastane kapısından ayrılmaz hem de doktor beğenmezdi. Hasbelkader bir hastalık geçirmişse, artık ondan kurtuluşu yok zanneder, ömrünün sonuna kadar verilen reçeteyi üzerine fazlasıyla ekleyerek sürdürmeye çalışırdı. Çocuklarını evlendirip Kamber Ağa’yı öbür tarafa gönderdikten sonra içine düştüğü yalnızlık bunalımını yanından ayırmadığı ilaç torbasıyla atlatmaya çalışıyordu. İlaç bağımlılığı Satı Kadın’ın vazgeçilmezi olmuştu.
Satı Kadın muayene olmadan önce doktorla bir ön görüşme yapılır, hasta olsun olmasın kendisine mutlaka ilaç yazması rica edilirdi. Yoksa ya doktorla dövüşür ya da daha kötü olduğu hissine kapılarak ev halkına hayatı cehenneme çevirirdi. İlaçlarının yarısının çocuk şekerlerine benzemesi bu yüzdendi. Doktor korkudan Satı Kadın’a ciddi bir hastalık tanısı bulduğunu söyler, yazdığı vitaminleri çok önemli bir ilaçmış gibi kullanmasını tavsiye ederdi. Bu halde bile geri kalan ilaçlar böbreklerinin yakında iflas edeceğinin işareti sayılabilirdi.
Bazı hastalıkları ciddiydi çünkü. Evliliğinin ilk ayları dışında kadınlığını tatmamış, yarım asırdan beri ne babasından, ne de kocasından hatta çevresindeki hiç kimseden insanca muamele görmemiş Satı Kadın’ın psikolojisi telafisi mümkün olmayacak derecede yara almıştı. Hıncını, öfkesini gelininden hatta torunlarından çıkarmasının sebebi bundan başka bir şey olamazdı. İçine düştüğü bu saplantı, gerçeği görmesine engel oluyordu. Ne alelusul kıldığı namazlar, ne annelik içgüdüleri onu insanlıktan çıkaran bu saplantıyla mücadele etmesine yeterli olmuyordu.
Sürekli gittiği doktorlar ona alışmıştı. Alışmaktan başka çareleri yoktu. Bir zaman sonra teşhiste bulunmayı da bıraktılar. Satı Kadın ne olduğunu sanıyorsa o yönde karar bildiriyorlardı. Çoğu zaman tam anlamıyla muayene etmeye gerek bile görmüyorlardı. Böyle bir şey zaman israfından başka bir şey değildi çünkü.
Bir kere soyunması on dakikayı buluyordu. Onu tanıyan doktorlar Satı Kadın soyunmaya başlarken bir sigara yakıp, yardımcı hemşireyle birlikte evrak eksiklerini gidermeye çalışıyorlardı. Sakalı şerif gibi kırk bohçaya bürünen Satı Kadın, soyundukça yeni bir kıyafetle ortaya çıkıyordu. Bu yönüyle Satı Kadın’ı matruşkaya benzeten doktorlar haksız sayılmazlardı.
Erkek doktorun önünde bir süre devam eden soyunmak caiz değil direnişini de sayarsak basit bir muayene bile neredeyse yarım saati buluyordu. Bu ise sırada bekleyen diğer hasta ve hasta yakınlarının isyanına sebep oluyordu. Bu yüzden birkaç kere poliklinikte kavga bile çıkmıştı Satı Kadın yüzünden.
Kendi kendine hastalık uydurma Satı kadının evde bir köşeye atılmışlığının yarattığı önemsenmeme saplantısına karşı kullandığı ve Nazmi gibi anne sevgisinin manasını anlamaktan aciz, tek başına düşünme yeteneği olmayan zavallıların yönlendirilmesi noktasında oldukça etkili bir yöntemdi.
Çok çetin bir çocukluk ve gençlik dönemi geçirmişti. Yetmişini geride bıraktığı şu günler belki en rahat edeceği bir dönem sayılabilirdi. En azından ne çamaşır yıkıyordu ne bulaşık. Ne yemek yapıyordu ne sil süpür işi… Hani şu evlenmeden önce kadınlara yalan yere verilen bir söz vardır ya, ‘elini sıcak sudan soğuk suya değdirmeyeceğim’ diye, aynen o durumu yaşıyordu Satı Kadın oğlunun evinde. Bunun hakkını bitamam veriyor muydu derseniz, o konuda herkesin çok ciddi şüpheleri vardı.
Yaşadıklarından ders alarak hemcinslerinin bundan sonra daha rahat bir hayat yaşaması noktasında elinden geldiği ölçüde yardımcı olabilirdi. En azından kendi soyundan gelen gelini ve torunları için bunu yapabilirdi. Ne yazık ki içine düştüğü şüphe ve tereddüt anaforlarının yarattığı korku duygusu ona başka türlü hareket etme imkan ve ihtimali bırakmıyordu Bu haliyle Satı Kadın, kendi gibi olamıyor, kadınların üzerine çöken geleneksel makus kaderi yırtıp parçalama noktasında bir aile büyüğü olarak deneyimlerinden yararlanamıyordu.
Korkusundan çok daha çetin bir duygunun elinde oyuncak olmuştu çünkü Satı Kadın. Tarih boyunca kardeşi kardeşe düşman eden kıskançlık ve çekememezlik duygusu... Satı Kadın bu duygu fırtınasından kendisini kurtaramamıştı bugüne kadar, bu aşamadan sonra kurtaramayacaktı.
Gerçekten çok ama çok çetin bir genç kızlık dönemi yaşamıştı. Ve sadece Satı Kadın’a has bir kader değildi yaşadıkları. Kadının makûs kaderiydi. Neredeyse dünyanın bütün coğrafyalarında egemenliğini az çok sürdüren bir yazgı...
Geçmişin karanlık çağlarından beri çok yavaş da olsa hafifleyerek devam ediyordu erkek tarafından kaleme alınan bu senaryo. Bir kadının yaşamak zorunda bırakıldığı bu makus kaderden tamamıyla kurtulması mümkün müydü? Bugüne kadar kendisine danışılmadan karalanan bir alınyazısıyla mücadele etmeye cüret eden kadınların ne kadarı zaferle çıkmıştı bu savaştan?
Bu soruları hiçbir kadın aklının ucundan bile geçirmemiştir. Hatta denebilir ki böyle bir ihtimale cesaret dahi edememişti kadın denen zavallı. Sorular şeytan işiydi. Sabi çağından beri aldıkları toplumsal dolduruş bu yöndeydi. Dolayısıyla böyle bir şeye cüret etmek bile en azından yaşadıklarının karşılığında kadına söz verilen cenneti kaybetmek demekti. Doğrusu hiçbir kadın bu dünyadaki bulgurla meşgul olurken, öbür taraftaki pirinçten olmak istemiyordu. Esarete ve kötü muameleye karşı gösterdikleri sabır ve metanetin yegane sebebi bu olmalıydı.
Doğum tarihi kesin olmamakla birlikte birinci dünya savaşının fırtınalı dönemine rast geliyordu. O devirde köyde kadın olmak, maden ocağında işçi olmaktan onlar defa daha meşakkatliydi. Köyün on dakika dışından sırtında güğümle helkeyle su getirmek, taşıma suyla değirmen döndürmek, mala bakmak, kerme karmak kadının baş etmek zorunda olduğu imtihan şekillerinden sadece birkaçıydı. İnsan nasıl ki kendisine sorulmadan imtihan edilmek üzere dünyaya gönderilmişse, kadın da aynı şekilde akıl almaz zorluk ve güçlüklerle mücadele etmek ve erkeğin hizmetinde bulunmak üzere ayrıca koca evi dedikleri bir süreçle imtihan edilmekteydi.
Daha oyuncaklarıyla oynamaya doymadan istemediği, hatta büyük bir ihtimalle daha önce hiç görmediği bir erkeğin yatağına nikâh kelepçesiyle müebbet hapse mahkûm edilmek ne demekti bunu ancak yaşayarak anlamak mümkündü. Buna bir de hemen hemen aynı çocukluk ve genç kızlık döneminden geçerek dengesini kaybetmiş bir kaynana ile onun ağzının içine bakan ezik bir kocayı eklediğinizde durumun facia boyutundaki manzarası bir ölçüde anlaşılabilirdi. Üstelik bütün bunların kendisini en çok sevdiği ve canından aziz bildiği söylenegelen anne ve babanın rızasıyla yapılıyor olması, kadının ruhunda telafisi hiçbir zaman ve hiçbir şekilde mümkün olmayacak derin yaralara sebep olmaktaydı.
Günyüzü görmedi dense abartılmış olmazdı. Kürek mahkûmunu andıran bu hayat Satı Kadın’ın ruh sağlığını son derece olumsuz etkilemişti. Çok küçük yaşlardan itibaren kalın çullara sarılması ve namusuna halel geleceği korkusuyla doğru dürüst bahçeye bile çıkamaması yüzünden güneşe hasret kalmıştı. Hastalık adına bugünkü sıkıntılarının önemli bir kısmı kaynağını o dönemden almaktaydı.
Tam rahata erecekken kocasını kaybetmesi onu iyice yalnızlığa ve terk edilmişliğe itmişti. Artık evde eskisi gibi ağırlığının kalmadığını hissediyordu. Bu hissin sevkiyle bütün hıncını gelini Huriye’den çıkarmaya çalışıyordu. Akla hayale gelmedik hırçınlıklar sergiliyor, aile içinde değerini iyice iki paralık ediyordu.
Bütün iradesiyle bastırmaya çalıştığı gerçekler derin sızılar halinde su yüzüne çıktıkça, bataklığa düşen birinin telaşıyla iyice bocalıyor, bocaladıkça daha da batıyordu.
Böyle bir kadının evinde gelin olmakla, kürek mahkumu olmak arasında ne kadar fark olabilirdi? Üstelik mektep medrese görmemiş, kırsalın yoğun ve koyu cehalet denizinde sadece bedenini kullanarak yaşama tutunmuş Nazmi gibi bir de kocayla yaşamak, tanımı yapılamayacak bir facianın ifadesiydi.
‘Sizden ana baba olacak da, hey yavrum hey!’
Boş durmamak için kazak üstüne kazak örmek zorunda kalan Huriye birden irkildi. Kucağındaki yumak yere düştü. Satı Kadın’a doğru bir süre hedefsiz yuvarlandı.
Biraz kendine geldiğinde kısa bir muhakeme yaparak ne kusur ettiğini anlamaya çalıştı. Çoğu zaman olduğu gibi geçerli bir sebep bulamadı. Evin makul şüphelisiydi bir kere. Suç işlemek onun karakterinde vardı.
‘Gene ne oldu, Satı Anne?’
Bir kaynananın gelinine torununa ya da bir kocanın karısına, kızına kızması hatta onları ayaklarının altına alıp bir güzel çiğnemesi için önceden bir sebep olmasına gerek yoktu. Bu hakkı onlara gerek töreler, gerekse inançlar fazlasıyla vermişti.
Ayrıca kadının dünyaya gelmesi zaten suçların en büyüğü ve en affedilmesiydi. Bir de bunun üzerine suç aramaya gerek yoktu. Varoşta bu kader sadece kaynana pozisyonunda kadının lehine düzelme eğilimi gösterebilirdi. O da kadınlık kimliğinin izin verdiği çerçeve içinde gerçekleşebilirdi.
‘Ne olacağı mı kaldı gelin? Bilmez gibi konuşup günaha girme!’
Huriye gerçekten somut bir sebep bulmakta zorlanıyordu. Bir kadın olarak doğuştan eksik ve kusurlu yaratıldığının farkındaydı. Üstelik bunu inkar etmek gibi bir niyeti de yoktu. Ama yine de gönül bu, kırılmadan duramıyor, gerçekten uluorta kızılmasına, hakaret edilmesine sebebin ciddi ve gerçekçi bir sebep olmasını arzuluyordu.
Satı Kadın kendi aleminde söylenip duruyordu. Belki şu an için biraz önce neden ve kime kızdığını, köpürdüğünü bile hatırlayamayacak durumdaydı. Zaten doktor bunun boş yaşamanın doğal bir sonucu olduğunu ve bu psikolojik sapmalarından onu bir şekilde oyalamak suretiyle kurtarabileceklerini söylemişti. Hem de altını çize çize...
Elbette kimse ondan kitap okumasını beklemiyordu. Cumhuriyetin kuruluşunu hayal meyal de olsa hatırlayan Satı Kadın yaşadığı olağanüstü şartların etkisiyle okumak lüksünden mahrum kalmıştı. Sonra da gencecik yaşta koca eline verilince bu imkân tamamen muhale havale edilmişti.
Bütün gün Aristo gibi düşünceli görünmesi gerçekten düşündüğünü göstermezdi. Saatlerce salonun bahçe tarafına açılan penceresinin önündeki karyolaya oturduğu esnada kafasından geçirdikleri bilardo masasının üzerindeki topların sayısı kadardı ancak. İlkel bir insanı andıran zihni bilardo masası gibi düz, sınırları belli ve engebesizdi.
Gün boyu yün yatak üzerine pike serili karyolada hareketsiz dururken sığ ve gevşek zihninden basit bir hikayeye konu olabilecek sıradan yaşantı epizotları geçit resmi yapardı. Bu sırada unutulmanın etkisiyle kokuşan, küflenen ve yumuşayan beyni fokur fokur kaynar, akla hayale gelmedik kuruntu ve hayaller üretirdi.
Bir gün gelinin yemeklere zehir katarak kendisini öldürmeye çalıştığı kuruntusuna saplanır. Başka bir gün gelinin beceriksiz ve saygısız olduğuna takar kafasını. Bir diğerinde kız torunlarının adam gibi yetiştirilmediğiyle uğraşır dururdu.
Satı Kadın en ufak bir taviz verdiği anda hâkimiyeti elinden kaybedeceğini biliyordu. Bugüne kadar şahit oldukları az da olsa gelin zulmüne maruz kalan kaynanalar olabileceğini ihtar etmekteydi. Böyle bir ihtimale dayanacağını sanmıyordu. Daha fenası, dizginleri kaybettiği anda evden atılma ve yapayalnız kalma ihtimali vardı. Zehirlemek istiyor kuruntusuna tutulduğu zamanlar bunu kullanmak suretiyle oğlunu Huriye’den ayırmayı bile aklından geçirmişti. İstese becerebilirdi de... Ama yeni gelecek geline söz geçirecek enerjiyi kendinde göremediği için bu fikrinde çok fazla ısrar etmemiş, edememişti.
‘Sizden ana baba olacak da ben göreceğim. Hay yavrum hay! Şu kızın ev işlerine bulaştığı mı var? Koca kız oldu. Yakında görücüler damlar kapıya. Ere vardığında hangi iş gelir elinden? Ne çamaşıra bulaşığa soyunur, ne yemeğe karışır. Kıçını devirip yatar bütün gün.’
‘Okuyor ya kız, başka ne yapsın ana?’
‘Peh, okumak da neymiş kız kısmına? Nasıl avrat olunduğunu mektepte öğretirler mi?’
‘İstanbul’da o kadar inceye bakmazlarmış ana, dert etme sen. Hele bir liseyi bitirsin. Öğrenir bakalım.’
‘Kezban’a da öyle dediydin, ne oldu sonra? Yediği haltı kırklasak çıkaramayız şimdi, yalan mı? Bak sizin bu şeytan işi okuma sevdanız yüzünden köyümüzü, toprağımızı terk etmek zorunda kalmadık mı?’
‘Ne yapayım ana şimdiki kızların üzerine fazla gitmeye gelmiyor. Kendin de söyledin biraz önce, Kezban’ın yaptığını yani. Ya Rukiye de bir delilik yaparsa?’
‘Korkunun ecele faydası mı var gelin? Ne olacaksa şimdi olsun. Bekledikçe bela çığ gibi büyür, altından kalkılmaz olur.’
‘Öyle ama, bilmem ki…’
‘Neyi bilmezmişsin gelin? Bilmediğin halt mı var senin? Mübarek gün kötü kötü söyletme adamı. Çağır kızını, oturt dizinin dibine, anlat sonra yapması gerekenleri. Bildiklerini yapsın, bilmediklerini öğrensin.’
‘Hani devlet hastanesine gitmiştik ya geçen ay.’
Satı Kadın konunun birden değişmesinin aleyhine olacağı şüphesine kapılsa da üzerinde fazla durmadı:
‘Ne için?’
‘Romatizmaların için canım, hatırlamadın mı?’
‘Eee hatırladım da ne olmuş romatizmalarıma?’
‘Seni muayene eden bir doktor vardı, Emine Hanım. Onu da hatırladın mı? Çok sevmiştin doktor hanımı.’
Satı Kadın o kadar çok doktora gidiyordu ki, hatırlayabilmek için bir süre hafızasını yoklamak zorunda kaldı. Evet bir siluet geliyordu gözlerinin önüne ama ne ilgisi vardı şimdi? Dur bakayım yirmi beş otuz yaşlarında bir kızcağızdı. Pek tatlı dilli biri olarak hatırlıyordu.
Elleriyle dizlerini yokladı. Kendisini dinledi bir süre. Evet işinin de ehliydi maşallah. O günden beri ayaklarındaki ağrı sızı dinmişti. Eskisinden çok daha rahat yatıp kalkabiliyor, hatta yürüyüşe bile çıkabiliyordu.
Sonra birden yüzüne neşeli bir tebessüm yayıldı:
‘Hatırlamaz mıyım kız! Allah razı olsun. Pek bilgili kızmış hani, baksana eskisi gibi ağrımıyor ayaklarım.’
‘İşte diyorum Satı Ana, bizim kızımız da madem okumayı bu kadar seviyor. Bıraksak onun gibi bir doktor ya da ne bileyim koca eline bakmadan yaşayabileceği bir meslek sahibi olsa, bizi de kurtarsa fena mı olur yani?’
Satı Kadın bir an için şeytana uyup gayrı ihtiyari ‘neden fena olsun, nerede bizde o şans’ diyecekti, zor tuttu kendini. Sonra derin bir estağfurullah çekerek ağzından çıkması muhtemel yanlış sözlere karşı kendisini korumaya çalıştı.
Bir genç kız için yaşama benzemeyen o sıkıntılı süreçte yaşadığı bütün haksızlıklar ve yanlışlıklar gözlerinin önünden geçit resmi yaptılar. Bütün bunlar yaşanmayabilir miydi? Bir kadın olarak, bir kız olarak istediği gibi bir hayat sürebilir miydi? İstanbul’da çevresinde gördüğü erkeklerle eşit şartlarda özgür yaşayan kadınlar gibi istediğiyle evlenip, istediği yerde ve istediği gibi yaşayabilir miydi?
O kadınların kendi gibilerden farkı neydi? Okumuş olmaları mı sadece? Görücü beklemeyen, azgın kokonalar gibi erkenden kocaya varmayan, kuluçka makinası gibi her sene çocuk doğurmayan, önce görmemiş ana baba sonra cahilliği yetmezmiş gibi bir de insafsızlığı eklenen koca ve kaynana kahrı çekmeyen kızlardı onlar. Belki biraz şanslıydılar ama bu yetmezdi bir kadın için. O kadınlar şanslarını biraz da kendileri yaratmışlardı. Zamanlarını ilkel adet, töre ve kokuşmuş anlayışlarla heba etmemiş ve alınlarına yazılan makûs kadere koyun gibi boynunu uzatmamış, sonuna kadar direnmiş kızlardı.
Okumuş ve meslek sahibi olmuşlardı. Yaşları otuza merdiven dayamasına karşın evlenmek gibi bir hükümlülüğe tevessül etmemişlerdi. Bu sayede kendileriyle kıyasla çok daha kaliteli, saygın, seviyeli ve rahat bir hayat sürmekteydiler.
Üstelik eğer annesi babası aydın insanlar olsalardı, doğduğu günden beri kaşık düşmanı olarak horlanmazdı kendi evinde. Öz ana babası tarafından idam fermanından farkı olmayan bir faciaya, genç yaşta istemediği biriyle nikahlı müebbede mahkum edilmezdi. Dolayısıyla büyük bir ihtimalle kendi ayarındaki kadınların yüzde doksanına musallat olan psikolojik sapmaların çoğundan korunmuş olabilirdi.
Okumanın neresi kötü olsun ki? Hem sağda solda duyduklarına bakılırsa dinimiz de emretmiş okumayı aslında. Buraya kadar hepsi tamam ama yine de içine sinmeyen bir şeyler vardı.
Yaşadıkları ortada kalamazdı. Gözlerinde buğulanan yaşantı izleri kirpiklerinin kenarında yuvarlak, esnek ve ateşli birer damlaya dönüşerek buruşuk yanaklarından süzülüyordu.
Bugün kör olduğu halde badem gözlü, kel olduğu halde sırma saçlı olan rahmetli kocası Kamber Ağa ile geçirdiği ilk geceyi hatırladı. Gözyaşları sel oldu ardından. Hacı Rüstem’in oğlu Kara Ali’yi seviyordu oysa. Her gece rüyalarına girecek kadar. O kadar ki gençlik döneminin bulanık havasında bir yolunu bulmuş gavur bağlarında ayaküstü koklaşmışlardı. Üstelik bugüne göre çok daha karanlık bir çağda yapabilmişlerdi bunu. Batıl inançların köylerin üzerine ölü toprağı gibi serpildiği o karanlık dönemde bile nasıl olduysa bu imkânı elde edebilmişlerdi. Ve açıkçası tadı damağında kalmıştı ikisinin de…
O ilk gece neydi yarabbim? Kemal Paşa’nın ordusunun önünden kaçan Yunan askerinin İzmir’i terk ettiği sıralarda yaptıkları işkenceler hakkında gazilerden dinlediklerinin bir benzerini Satı Kadın o ilk gece kendisi bizzat yaşamıştı. Üstelik bir değil iki değil. Yunanlılar bile bir süre sonra çekip gittikleri halde, Satı Kadın’ın belalısı zebellah gibi ölene kadar başına dikilmişti. Kamber Ağa’nın malıydı artık. Atı gibi, eşeği gibi… İstediği zaman istediği şekilde kullanmaktaydı. Hizmetçi, köle ve karı… Bütün görevler iç içe geçmişti.
Aman yarabbi o ilk gece, ne dayanılmaz bir kabustu. Kâbustan öte kabullenilmez bir faciaydı. Defalarca yaşamak zorunda olduğu ve kurtuluş ümidi bile olmayan gerçek bir facia... Toplumun kutsadığı, kendi canı ciğeri bildiği ana babasının vazife kabul ettiği, gelenek ve törelerin mühürlediği mide bulandıran bir gerçek…
Bugüne kadar hiçbir mahkûmun kaçamadığı meşhur Sinop cezaevinde müebbet yatan hükümlülerin bile kaçma ya da affedilme noktasında küçük de olsa bir ümidi vardı. Belki hiçbir zaman gerçekleşemeyecek bir kurtuluş ihtimali her zaman müebbet mahkumların hayal aleminin bir köşesinde yeşermeyi beklerdi. Ne yazık ki özellikle Satı Kadın’ın gençlik çağında kocaya varan bir kadın için geri dönüş diye bir seçenek asla yoktu. Olamazdı böyle bir ihtimal. Mümkün değildi. Tanrı bile yazamazdı bu aşamadan sonra. Kadın, koca yatağı denen işkence masasından ancak mezar denen ebedi kurtuluş durağını tercih etmekle kurtulabilirdi. Buna kurtuluş denebilirse, on dört, on beş yaşlarında koca yatağına kürek mahkûmu olarak infaz edilen bir genç ve tecrübesiz kızın tek kurtuluşu, bu seçenekte olabilirdi. Cesaret edebilirse tabi...
Kaçmak mı? Kutsal koca evinin kapısında tek bir kilit bulunmazdı mahkûma karşı, yine mahkumun koluna kelepçe, ayaklarına pranga da takılmazdı. Kutsal koca, evden çok ama çok uzaklarda çalışsa bile kürek mahkûmu kadın için kaçmak diye bir ihtimal söz konusu olamazdı. Şeytan bile kocadan kaçmak kurtulmak gibi bir vesveseyi kadının aklına düşüremezdi.
Velev ki zavallı kadın böyle bir günaha gençlik hevesiyle tevessül etse bile, bu sefer güzelliği ve körpeliğini kaybedene kadar genç kadının civarında nöbet bekleyen namus bekçisi mahallelinin oyuncağı olurdu. Mahallenin namus havarisi başıbozukları uçmaya hazırlanan kuşların yuvasının dibinde bekleyen aç kediler gibi gözüne kestirdikleri kadınların peşinde dolanırlardı gölge misali. Ve kadın bunu bilirdi. Her şeyden iyi bilirdi. Koca evinden bin beter bir sonun kendisini beklediğini yüreğinin en kuytu köşelerinde hissederdi.
Toprağa düşen bir cesedin önce leş yiyiciler, ardından karıncalar son olarak da bakteriler tarafından birkaç saat içinde tüketilmesi gibi kurtulma hayaliyle evden kaçarak sokağa düşen kadın birkaç gün içinde beline güvenen namus havarisi mahallelinin yatağına misafir olur. Elden ele geçer, dilden dile düşer birkaç hafta içinde dalından koparılmış bir gül gibi solar giderdi. Sözde namus bekçiliğine soyunan mahallenin namussuzları örümcek ağına düşen sinek gibi kanını emdikleri, bedenini tükettikleri kadından doyuma ulaştıktan sonra günah çıkarmak için taşlamak suretiyle yok ederlerdi.
Mahallelinin hafızası bu tür olayları anlatan ve kadının aklını başına devşirmesi için öğütler içeren öykülerle doluydu. Bir kadın ne zaman şeytana uymak istese, bu kutsal öyküler imdadına yetişirdi.
Kelimenin tam anlamıyla bebek gibiydi Satı Kadın. On dördünde bir genç kız. Köy şartlarına rağmen kendine çok iyi bakmıştı. Teri bile bebek gibi kokuyordu. Yunak damında yıkanırken keselenmeye korkardı süt beyazı tenine zarar vermemek için. Gül tomurcuğunu andıran göğüslerine dokunmaya dayanamazdı. Yavuklusu aklına düştükçe yüreği yaralı bir kuş gibi kafesinden çıkmaya çalışır, gözleri kararır, ayaklarının dermanı kesilirdi.
O ilk gece, gerdek odasında üç günlük gavur leşi gibi ekşi ter ve rakı kokan Kamber denen ankebut kendine bile kıyamadığı vücudunun üzerinde sürek avına çıkmıştı. Kutsal gerdek yatağında karanlık, kalın bir yorgan gibi üzerine abanmıştı. Kaçmak istiyordu ama ne çare parmağını bile kıpırdatamıyordu. Ankebut basmasına karşı nenesinin öğrettiği Ayetelkürsü duası aklına gelmişti birden. Bir umut okudu. Bir daha okudu, bir daha… Fakat dua filan tesir etmiyordu Kamber Ağa’ya. Ankebuttan daha güçlü olmalıydı şeytandan daha sahtekar ki, dua filan etki etmiyordu. Ve Kamber Ağa işine devam ediyordu.
Sonra birden yaralı bir domuz gibi üzerinde titremeye başladı. Sert derisi ve üzerine sokuşturulmuş kirpi oklarını andıran kılları zımpara gibi eziyor, kazıyor, yakıyordu pembe vücudunu. Haykırmak istiyordu avazı çıktığı kadar:
‘Olamaz!
‘Niye olmasın Satı anne, biz yandık bari kızımız kurtarsın kendini. Fena mı olur yani?’
Satı Kadın bir süre boş gözlerle etrafı süzdü. Neydi olamaz diye konuştukları, anlamaya çalıştı. Sanki zamanda bir boşluk vardı. Ne olup bittiğini tam olarak çıkaramasa da Huriye’nin bir sözünün kendisine sitemle atılmış bir eleştiri oku olduğu düşüncesine kapılarak sinirlendi. İnce dudaklarını kastı. Çipil gözlerini kıstı:
‘Yanacak ne varmış gelin de bakalım. Kinayeli konuşma. Bizden mi şikâyetin?’
‘Aman anne bilmez gibi ne sorarsın?’
Satı Kadın üzerine alınmıştı. Bozuldu. Böyle sitemli konuşmasının sebebi olarak işe yaramayan ve köşeye atıldığını zanneden kendini görüyordu. Kim bilir belki oğlu olmasa, onun korkusu olmasa açıkça söyleyecekti. Söylemekten öte kapı dışarı bile atacaktı. Bunun böyle olduğunu o kadar iyi biliyordu ki, bu yüzden evdeki yerini sağlamlaştırmak için sürekli teyakkuz halindeydi.
Aynı şeyleri kendisi de yaşamıştı. Elinden gelse kaynanası olacak kadını bir kaşık suda boğabilirdi. Bu fikir aklına geldiğinde tepeden tırnağa titrediğini hissetti. Aynı şeyi Huriye şimdi kendisi için hissediyor olmalıydı. Adı gibi emindi buna. Biraz önce ağzından kaçırmadı mı bunu?
Aynı yolun yolcularıydılar. Kaynanası için her namazın sonunda nasıl beddua etiğini hatırlayınca, gelinin kendisini zehirlemesine bile gerek olmadığını anladı. Allah o duaları bir kabul etse var ya, sürüm sürüm sürünürdü. Sürünmediği de söylenemezdi ya... Kaç yıldan beri bir torba ilaca mahkum olmuştu yetmez mi? Kendi dualarına nispet böyle düşünüyordu. Bunları düşünürken göğsünün üzerine bir taşın bütün ağırlığıyla çöktüğünü hissetti. Nefes almakta zorlanıyordu. Çukurlarına kaçmış kara gözleri kabarmaya başlamış, yuvalarından dışarı fırlamıştı.
Bu hal Huriye’yi korkutmuştu. Tansiyonunun yükseldiğini sandı önce. Ruhunu teslim etmesine üzüleceği yoktu. Ama evde kimse yokken böyle bir şeyin gerçekleşmesini istemiyordu. Koca karı kıymete biner, ceremesini Huriye çekerdi. Ondan sonra çekeceği vardı Nazmi’nin elinden.
Yoksa bedduasını eksik etmezdi hiç. Namazlarında bile aksatmazdı. Boyunun devrilmesini o kadar içten dua ve niyaz ediyordu ki, hiç olmasa sesi kısılsına razıydı. Ne çare günde beş vakit tekrarlamasına rağmen günler haftalar geçtiği halde durumunda hiçbir değişiklik olmuyordu.
Koca karı her daim göz boyamak ve oğlunu inandırmak için ölüyorum bitiyorum edebiyatı yapmasına rağmen eskisinden daha diriydi. İşine geldi mi atletlere taş çıkaracak kadar aktifti. Bazen dualarının kabul görmesi niyetiyle Tanrı tarafından hiç olmasa avans kabilinden çenesinin tutulmasını görebilseydi ona da razı olacaktı. Ama yok, ne mümkün… Sabahtan akşama kadar mitralyöz gibi konuşup duruyordu.
Sonunda Huriye boynunu eğip, bunun bir ceza, kendisinin de büyük bir günahkâr olduğuna hükmediyordu. Tanrı’ya isyanda devam edecek cesareti kendisinde göremediği için bütün bu yaşadıklarının ölümden sonra rahat bir hayata kavuşabilmek amacıyla çekmek zorunda olduğu dünyevi ceza olarak kabul ediyordu. Günahkardı, kadındı çünkü. Doğumunda babası sevinememiş, yaşadığı her an çevresindeki erkeklerin namus ve şereflerine halel gelme ihtimali yüzünden sürekli diken üzerinde yaşamalarına sebep olmuştu. Bütün günahı bununla kalsa gene iyi… Evlendikten sonra bir erkek çocuk doğuramamış. Böylece Satı Kadın ve kocası rahmetli Kamber Ağa’nın kutlu soyunun kurumasına sebep olmuştu. Bunun bütün kusuru ondaydı. Kaynanası başta olmak üzere kocasından oluşan aile mahkemesi böyle karar vermişlerdi. Suçlu Huriye’ydi. Cezasını çekmek zorundaydı. Ve çekiyordu.
‘Neyi bilecekmişim?’
‘Kadınlarınki hayat mı, onu demek istedimdi…’
Satı Kadın, tiksindirici bir şey yemiş gibi yüzünü buruşturdu. Sonra devam etti:
‘Peeeh, ne varmış kadının halinde be? Hele sizinkine kadınlık mı denir? Şükredin halinize, çarpılacaksınız.’
‘Aman canım’ dedi kendi kendine. Bütün bu sıkıntıların içinde aksatmamaya son derece dikkat ettiği namazlarında ettiği duaları kabul etmeyen Tanrı, böyle bir serzenişten dolayı çarpacak kadar insafsız olamaz. Önce sıradaki duaları cevaplasın diye iç geçirdi.
Huriye kendi kendiyle cebelleşirken Satı Kadın ara vermeden devam ediyordu:
‘Sizinkisi sultanlık, sultanlık!’
Sağ elini açık vaziyette aşağı yukarı bilekten sallamak suretiyle sitem ettiğini ifade ederek devam etti:
‘Biz gelinken köyün dışından sırtımızda bebekle su taşırdık su… Hem de bir günde kaç kere… Taşıma suyla değirmen döner mi diye boşa denmemiş. Çamaşır sana bakar, bulaşık sana bakar, temizlik sana… Yeter mi gelin? Yetmez, hiç heveslenme. İki ihtiyar, bir kundakta bebe eline bakar. Yeter mi? Ne gezer… Ahırda iki inek, kapıda köpek yolunu gözler. Hepsinden ayrı yatsının ardından erinin gönlünü hoş etmek de cabası… ’
‘Hiiii…’
Gerçekten şaşırmıştı Huriye. Abartısız içinin en derinlerinden titremişti. Köleliğini biliyor, görüyor ve kabul ediyordu. Bu vazgeçilemez kanıksayışı hayatının olmazsa olmazı olarak kabul etmişti. Hatta kaderi… Zaten aksini istese ne olacak? Kim ona arka çıkardı ki? Anası kara cahil bir zavallı, babası desen, toplumun erkek, baba ve koca adına sınırlarını çizerek içini hurafeyle doldurduğu törelerin gazına gelen bir Don Kişot’tan farksızdı. Çevredeki kadınlar sinmiş, erkekler desen namus havariliğiyle ağına düşecek kadının etini didiklemenin hayaliyle kendinden geçmiş…
Satı Kadın sözlerinin kısa sürede tesirini görmekten gayet memnundu. Ağzı kulaklarına vararak taşı gediğine koydu:
‘Hi, ya. Hey yavrum hey… Sizinkisi kadınlıksa bizimki neydi ya?’
Sahi neydi diye soruyu içinden tekrarladı Huriye. Bu tekrarlayışta, içinde bulunduğu durumun olumlu taraflarına karşı acıklı bir alay vardı. Sonra hiç tereddüt etmeden yine kendi verdi cevabını. ‘Kölelik ne olacak!’
Doğrusu eskiye kıyasla daha şanslı olduğunu itiraf etmekten kendini alamadı Huriye. Allah beterinden saklasın diye de temennide bulunmaktan geri kalmadı.
‘Şimdi siz kendinizi ana baba sanın bakalım, sanın. Bunun sonu nereye varacak göreceğiz. Rabbim kötüye düşmekten saklasın.’
‘Amin Satı Ana, amin.
Son sözünü o kadar içten söylemişti ki Satı Kadın bir an için geliniyle aynı safta olduğu duygusuna kapılmaktan kendini alamadı. Nedense hayal de olsa bu halin sona ermesini istemiyor gibiydi. Bu kadar yufka yürekliliği hayra alamet değildi. Haksız da sayılmazdı. İçine düştüğü şaşkınlıkta bocalamamak için kaldığı yerden devam etti.
‘Kuru kuru amin demeyle olmuyor işte gelin. Vakit geç olmadan kurtarın şu kızı kötüye düşmekten. Sonra başınızı duvara vurmak hiçbir şeyi değiştirmez, gelin.’
‘Kötü değil ki ana, okulunu bitirmeye çalışıyor kız. Bunun neresi kötü?’
‘Eee sonra, okulu bitince her şey düzelecek mi?’
‘Üniversiteyi kazanırsa, onu da okuyacak.’
‘Bok var ünves mi neyse onda. Eskiden ünives mi vardı? Mezhebiniz ne kadar geniş sizin ya, anlamıyorum. İstanbul’a gelmeden asri oldunuz başıma.’
‘Ne var bunda ana, bizden de yüksek okul bitirmiş çıksa fena mı?’
‘Çıksın da, kızın okuması neymiş? Bitirince kaç yaşına gelecek. O vakitte kim alır senin kızını?’
‘Onu merak etme ana, okuyan kızlar da erkekler de yirmi beşten önce evlenmezlermiş.’
Satı Kadın bunu duyar duymaz sağ elini yumruk yapıp, alnına vurmaya başladı. Olayı bilmeyen biri bu manzarayı görse, Satı Kadın’ın çok yakınlarından birinin öldüğüne yorabilirdi. Halbuki kendi kendine bile itiraf edemeyeceği derecede sinsi ve dehşetli bir kıskançlık nöbetine tutulmuştu.
Satı Kadın’ın dünyasında bir kız on beşini geçti mi, aç kurtlar tarafından etraflarında devriye atan, nöbet tutan ve pusu kuran erkekler tarafından her an kaldırılabilirdi. Bu durum varlık sebepleri olan namuslarının kirlenmesine sebep olurdu. Buna göz yummasını kimse bekleyemezdi ondan. Onun için genç kızların bir an önce efendisini bulması en hayırlı yoldu.
Böyle olmasa bile yeni yetmelerin genç kızlık dönemlerini doya doya yaşamaları, kendi geçmiş yaşantılarıyla kıyaslandığında içini bir dikenli tel gibi kanatan kıskançlık acısının alevlenmesine neden oluyordu. Bu rahatlığı ve genişliği onlara layık görmekte zorlanan eski kuşak, onların da burunlarının sürtülmesi için ellerinden geleni arkalarına koymaktan geri durmuyordu.
‘Vay başıma gelenler, vay! Başımıza taş yağacak taş. Bi de okuma çıktı başımıza...’
Rukiye odasında ders çalışırken, kendi yaşamları üzerine karar verme ve uygulama hakkından mahrum iki kadın, fikrine danışmaya tenezzül etmeden onun hakkında bunları konuşuyorlardı. Başucunda pazarlık yapılan kurbanlıktan ne farkı olduğunu anlamaya çalışan Rukiye, bir süre sonra oturduğu yerde kendinden geçti.




Serdar Adem



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6171
2 Firari Fırtına 4240
3 Mustafa Ermişcan 3442
4 Hasan Tabak 3315
5 Nermin Gömleksizoğlu 3014
6 Uğur Kesim 2914
7 Sibel Kaya 2742
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2477
9 Enes Evci 2441
10 E.J.D.E.R *tY 2218

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:549 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com