Romanlar

Kutsal Cezaevi 4
Okunma: 129
Serdar Adem - Mesaj Gönder


4 Erkeklerin Tanrısı

Akıl fikir sahibi bir varlığın, yani bir insanın hangi yaş ya da bedende olursa olsun, kendi hayatını yönlendirme kuvvet ve kudretinden mahrum bırakılması ne kadar affedilemez ve bir o kadar da kabul edilemez bir faciaydı. Elbette bunu yaşayan bilirdi. Anlatmaya kelimeler yetmezdi. Böyle bir toplumda yaşamak zorunda olan insanların neredeyse tamamı az çok, belki değişik şiddet ve tarzlarda bu dayatmaya maruz kaldığı için bu faciayı biliyor kabul edilebilirdi. Buna rağmen kimse kendine dokunmayan yılana müdahale etmediği ve kendi maruz kaldığı musibetten ders alarak başkalarını anlama zahmetine katlanmadığı için bu müzmin sorun tarihi süreç içerisinde çığ gibi katlanarak büyümeye ve bir felaket boyutuna gelerek insanlığın üzerine çöreklenmeye devam etmekteydi.
Rukiye, doğduğu günden beri kendi gibi olamayan, istediği gibi yaşama zevkinden mahrum bırakılan zavallı kız, ne yazık ki yeni bir dönüm noktasına daha gelmişti. Ya eskisi gibi karşı gelmese de sessiz kalarak bildiğini okuyacak ya da gemileri yakacaktı en yakın çevresiyle.
Genç bir kızın gemileri yakması mümkün müydü? Bugüne kadar böyle bir teşebbüste bulunanların ne kadarı başarıya ulaşmıştı? Rukiye bu keşmekeş ortamında bunun muhasebesini yapacak durumda değildi. Sonun başlangıcına gelmişti. Sözün bitti yer burası olmalıydı…
Salonun bahçeye bakan tarafındaki karyolaya ayak ayak üstüne atarak tüneyen Nazmi Efendi’nin erkekliği tutmuş kükrüyordu. Arada bir içmekten çok emdiği hissi uyandıran sigaradan çektiği dumanı sert çizgiler halinde püskürtüyor, Şam kuyusunu andıran karanlık göz bebeklerini deli gibi iki yana kaydırıp duruyordu.
‘Ben onu bunu bilmem, Kör Salim babaannene çıtlatmış. Babaannen de gelsin istesin bakalım demiş.’
Nazmi her seferinde neredeyse aynı cümleyi kuruyordu. Doğru dürüst konuşma yeteneğine sahip olmayan biri için aslında bu bile yeterli sayılabilirdi.
Duydukları karşısında gözleri kararan Rukiye babasına vermek için eline aldığı bardağı düşürüverdi. Salonun orta yerine, halının üzerine devrilen bardak, parçalandı. Dizlerinin üzerinde daha fazla duramayan Rukiye, olduğu yere çöktü. Buna yıkılmak dense daha yerinde olurdu.
Gördüğü manzarayı Rukiye’nin sevincine yormak için kendini inandırmaya çalışan Nazmi, yarı şaka yarı ciddi tersledi:
‘Oha lan, zil takıp oyna bari…’
Boğazı sıkılmış gibi konuşmakta güçlük çeken Rukiye’nin dudaklarından dokunaklı bir fısıltı çıkabildi ancak:
‘Ne istemesi baba?’
‘Seni isteyeceklermiş. Kör Salim’i bilirim, fena adam değildir. Hemşerimiz değiller ama çok iyiliklerini gördüm Allah için. Oğlu da fena çocuk değil. Askerden yeni gelmiş. Eli iş tutar. Bir süre Rusya’da çalışıp birikim de yapmış çocuk. Daha iyisini bulacak değiliz ya…’
Söylediklerinin içinde belki doğruya en yakın olanı da buydu. Herkes gibi kendini adam yerine koymaya çalışsa da sonuçta mal meydandaydı. İki kelimeyi yan yana getirmekten aciz, en basitinden oturup kalkmasını, hatta giyinmesini bile bilmeyen Nazmi’nin soyunu eli ayağı düzgün, hali vakti yerinde, mektep mederese görmüş biri alacak değildi ya...Hasbelkader öyle olsa bile, en kısa zamanda karşı tarafın yaptığı hatayı anlayacağını ve başladıkları yere ama bu sefer rezil rüsva olarak dönmek zorunda kalacaklarını en iyi Nazmi biliyor, bilmekten öte hissediyordu.
Kopan şangırtı üzerine rüzgar gibi salona giren Huriye el çabukluğuyla etrafa dağılan kırıkları toplamış, yer bezi ile halıyı silmeye çalışıyordu. Rukiye çöktüğü yerden kalkamamıştı. Ne yapacağını, ne diyeceğini kestiremiyordu. Ne derse desin vicdanı kararmış, hayatında bir kere bile doğru dürüst babalık yapmamış, buna karşın üç kuruşluk bakkal hesabının üzerine yatmak için nasıl olsa elden çıkarılacak bir mal gibi, kızını kafasına estiği kişiye pazarlamaya çalışan bir adama ne anlatabilirdi ki…
Kendini mal pazarında müşterisini bekleyen bir inek ya da koyuna benzetiyordu Rukiye. Müşterisi başucunda bekleyen bir mal… Nasıl ki satılıp satılmama ya da kurban olup olmama noktasında ineğe ve koyuna danışılmıyorsa; istemediği, hatta tanımadığı bir adamın evine hizmetçi ve yatağına seks kölesi olma noktasında da sözde insan olmasına rağmen kendisine danışılmamıştı. Danışılmayacaktı... Töre böyleydi.
‘Bu yaşta…’ diyebildi ama gerisini getiremedi Rukiye.
Ama gerisini Nazmi Efendi bir güzel getirmişti. Hiç ara vermeden meselenin üzerine gitmeye kararlıydı. Bu noktada en ufak bir zafiyet, hem evdeki zaten sarsılmış otoritesini bir kere daha sarsar, hem de mahalledeki bütün karizmasını yerle bir edebilirdi. Memleketten bu yüzden kaçmak zorunda kalmışlardı. Bir ikinci badireyi kaldıracak gücü göremiyordu kendinde. Demir tavında dövülürdü. Onun için bu mesele bugün kapanmalıydı.
Meseleyi hayat memat meselesi yapan bir diğer etken de Kezban’ın yüzlerine sürdüğü kara lekeyi bir nebze olsun silme noktasında fayda ummasıydı. Sadece Kör Salim’in bir gün kızına talip olduğunda itiraz edemesin diye aylardan beri yaptığı yardımlar değildi. Örselenen erkeklik gururunu ve yerle bir olan babalık otoritesini buradaki olası başarısıyla telafi etmek niyetindeydi.
Fakat içinde bir korku da yok değildi. Sadece korkunun kaynağını tam olarak kestiremiyordu. Kezban’dan mı Rukiye’den mi? Kim bilir belki de Huriye’den...
Kezban’ın son sözleri bir başkaydı. Daha bir gerçek ve daha bir samimi... Şimdi o kelimeler tek tek harflere ayrılmış, bilardo masasındaki toplar gibi kafasının içinde dönmeye başlamıştı. Harflerden oluşan kelimelerin kafatası kemiklerine çarpıp yansımalarını kulaklarıyla da işitiyordu sanki.
‘Sıra sana da gelecek baba müsveddesi, sana da gelecek!’
Ne kadar şanssız bir baba olduğunu düşündükçe delire yazacaktı. Başkalarının kızları ne kadar terbiyeli ve ağır başlıydılar. Ana babalarının sözünden çıkmaz, olur olmaz yere itiraz etmezlerdi. Ne günah işlemişti de Allah kendisine böyle asi ve saygısız kızlar nasip etmişti.
Abdestini alıyor namazını kılıyordu. Ramazan orucunu tutuyordu elhamdülillah. Eh elinden geldiği kadar evine ekmek de getiriyordu. Bir baba, bir koca ve bir kul olarak elinden geldiğini bitamam yapmaya çalışıyordu. O halde bu cezanın anlamı neydi? Zaten bütün çocuklarını kız vererek dört kere boynunu eğmişti yüce Yaradan. Yetmez miydi bu ceza? Annesinin değer yargılarına göre beş para etmez bir de kadın nasip etmişti. Erkek evlat doğurmaktan aciz, elinden iş gelmeyen, büyüklere saygıda kusurları dağları geçen bir kadın… Hiç olmasa kızları sözünden çıkmasalardı…
Hayatın hiçbir aşamasında adam yerine konmamıştı. Fakat bu durumu kendisinin bilmesinden çok en yakınlarının biliyor olması dayanılmaz geliyordu Nazmi’ye. Buna karşın açık yeşil üzerine kalın siyah çizgili ekose gömleğinin üzerine ilk bakışta eskiciden alındığı hissi uyandıran dizleri ve dirsekleri gevşemiş, eskimekten sarısı bulanmış kadife takım elbisesiyle bu intibaı vermek için özellikle elinden geleni yaptığı izlenimi uyandırıyordu insanda.
Rukiye bu yüzden babasıyla okula gitmekten utanıyordu. Paspallıkta ondan geri kalmasa da bir gömlek daha geride olan annesini veli olarak yazdırmıştı okula. Olmadığından değildi hani. Ardiye odası üzerindeki toz katmanından neredeyse renkleri seçilemeyen bir yığın ceket, pantolon ve gömlek doluydu. Ama adamda ne görgü vardı bunu anlayacak ne kendisine ve çevresine saygıdan eser...
Doğru dürüst bir mesleği yoktu bir kere. Böyle bir gailesi de... Bulursa inşaatlara sıvacılık yapardı. O da yaz aylarında. Kışın bunu da bulamazdı. Bugüne kadar marketlerdeki kasiyerler dışında kendisine beyefendi diye hitap edilmemişti. Onlar da ‘sana bey dedirten kaderin gelmişini geçmişini’ diyerek beyefendi diyorlardı. Efendi diye hitap edilmek bile lan’a kıyasla nur nimet geliyordu Nazmi Efendi’ye. Karısı bile bir kerecik siz dememişti. Sen, lan, herif, yayılma, geviş getirme, kocöküz gibi hitaplar sıklıkla kendisi için kullandıklarıydı. Üstelik çoğunlukla anasının, çocuklarının hatta komşularının bile önünde ve çekinmeden…
Hakaret ve aşağılama, yüksek perdeden konuşmalarının vazgeçilmeziydi. Su isterken bile insanın iflahını kesen bir ısrarın tazyikiyle bağırarak istenirdi. Cehaletin dışa yansımasından başka bir şey değildi genelde kabalık ve görmemişlik şeklinde ifade edilen bu durum. Ses tonları yetmezlik batağında boğulmakta olan birinin kurtulma ümidiyle çırpınışını andıran bir ruh halini yansıtıyordu. Hayatlarının her aşamasında ezildiklerinin, horlandıklarının, hepsinden önemlisi adam yerine konmadıklarının en iyi kendileri farkındaydı. Aradaki farkı yüksek ses ve onu süsleyen hakaret kokan seslenmelerle telafi etmeye çalıyorlardı. Birbirlerine gelince duymaktan artık iyice kanıksadıkları ve neredeyse iltifat kabul ettikleri ve kişilikleriyle özdeşleşen daha özel hakaretleri layık görüyorlardı kendilerine.
Hayatta yüzde yüz kendi iradeleriyle alabildikleri tek karar kızlarını evlendirmek ve kadınlarına eziyet etmekti bu enkazın erkeklerinin. Sosyal hayatta fark edilmelerini sağlayacak kadar bile bir özellikleri yoktu. Hiçbir kararlarına, hiçbir düşünce ve isteklerine itibar edilmiyordu. Yaylım hayvanı gibi bütün gün bir şeyler atıştırıp yalbasması rehavetiyle bahçedeki kanepede ya da salondaki karyolada şekerleme tadında kemo sentez ve foto sentezi bir arada gerçekleştiren Nazmi ve benzerlerinin bini bir araya gelse akıllı varlık denen gerçek bir insana görünümleri dışında yaklaşamazlardı bile.
Kız satmak biriken borçlarını ödeme imkanının yanında kırılan onurunu bir parça onarmasına yaramaktaydı. Ama Kezban’daki başarısızlığını bir kez daha yaşamak istemiyordu. Bugün Rukiye’nin edepsizlikleri karşısında bir babanın yapması gerekenleri bitamam yapmıyor, onu ayağının altında izmarit gibi çiğnemiyorsa, bu korkusundandı. Temkinli adım atmak zorunda hissediyordu kendini. Ve ne olursa olsun Rukiye’yi satarak ezilen kişiliğini bir nebze olsun tedavi etmek istiyordu.
Evvel Allah başaracağına inancı tamdı. Tam bunları düşünürken birden belli belirsiz bir gülümsemenin yumuşak gölgeleri belirdi yanaklarında. ‘Öyle ya’ diye fısıldadı kendi kendine. ‘Tanrı da benden yana, Tanrı da...’
Sonra arayı soğutmadan kaldığı yerden devam etti:
‘Ne varmış yaşında? Onu ben bilirim, sen değil. Daha ne kadar durabilirsin bu evde? Misafirsin sen, bir gün erken, bir gün geç hiç farkı yok. Nasıl olsa satılmayacak mısın? Turşunu kuracak değiliz ya.’
Sesi bir yanardağdan çıkıyormuş hissi uyandırıyordu.
Huriye’nin gözleri büyümüş, oturduğu yerde donakalmıştı. Rukiye ise sesten hiç etkilenmemişe benziyordu. Kaybedecek neyi vardı ki etkilensin... Gözlerini kapamış, boynunu bükmüş, isyanın son basamağında alev alev gözyaşları döküyordu. Bu gözyaşları Nazmi’nin katran kuyusunu andıran kalbini yumuşatmak için değildi. Rukiye’nin yanan yüreğinin dışa vurumuydu. Hıçkırıklar içinde:
‘Ben evlenmek istemiyorum.’ diyebildi.
Bulunduğu yerden köşeye sıkışmış kedi gibi dikelip kabaran ve sağ elini tokat atacakmış gibi omuz hizasında kaldıran Nazmi, duyanda korkudan çok tiksinti uyandıran bir sesle kükredi:
‘Höööst lan, sana fikrini soran mı oldu anası kılıklı? Sen kimsin ki kabul etmeyeceksin eksik etek? Babaannen düşünmüş uygun görmüş, ben uygun görmüşüm. Bu aşamadan sonra sana bok yemek düşer. Anladın mı bok yemek!’
O sırada Satı Kadın gürültüyü işitip namazını kısa keserek içeri girdi. Namazın kazası vardı nasıl olsa. Konuyu zaten anlamıştı anlamasına da merak ettiği son durumdu. Kapıyı kapattı. Bir süre ayaküstü etrafı kontrol etti, ne olup bittiğini anlamaya çalıştı.
Manzara tam istediği gibiydi. İçeriye bütün ruhunu zevkten uçuracak derecede yoğun, negatif bir hava hâkimdi. Bu imkândan fazlasıyla yararlanabilmek için salonun havasını doya doya içine çekti. Önünde gerçekleşen kurban merasimi yılların ezilmişliğine, hor görülmüşlüğüne ve kenara itilmişliğine bir ölçüde çare olacaktı. Öyle umuyor, öyle olmasını bekliyordu Satı Kadın.
Genç kızlık diye bir dönemin nasıl olduğunu bilmiyordu. İlk adetini bile söz kesildikten sonra görmüştü. Geri dönme imkanı olsa bu duyguyu yaşayabilmek için neleri feda etmezdi, neleri... Bu mucizevi dönemi fark etmeye fırsat bulamadan kucağına çocuk vermişlerdi. Sonra her iki yılda bir yenisini…
Karısına sert muamele etmeyi erkeklik sayan bir kocayla, Tanrı’dan korkmadan geçmişin ahını çocuk yaşta bir gelinden çıkarmaktan çekinmeyen bir de kaynana eklenince; Satı Kadın maziyi hatırlamaya bile korkar hale gelmişti. Kendi yaşayamadığı çocukluk ve genç kızlık çağlarını başkasının yaşama ihtimali bile Satı Kadın’ı kırmızı görmüş boğa gibi deli etmeye yetiyordu.
Kıskanıyordu işte. Kendisine itiraf etmekten çekinse de bal gibi kıskançlıktı içini yakıp kavuran fırtınanın adı. Kimsenin, en yakınlarındakilerin bile, hatta en çok da onların kendinden daha iyi yaşaması ihtimaline tahammül edemiyordu.
Kıskançlık salgın hastalıklar gibi en yakındakilere bulaşan bir psikolojik rahatsızlıktır. Kişi kendi dairesinde, kendi çizgisinde kısacası kendi ayarında ve çevresinde görmediği kişileri kıskanma gereği duymaz. Önemsemez onları çünkü. Onların hayat şartlarını kendine rakip görmez. Bu yüzden nazar etmez ve kıskanmaz.
Satı Kadın kendi gibi kadın olan ve kendi neslinden gelen gelinleriyle özellikle kız torunlarını köpek gibi kıskanıyordu. Bunu kendisine bile itiraf edememişti bugüne kadar. Etmesi mümkün değildi. Ama bu durum gerçeği değiştirmiyordu. Satı Kadın ölümüne kıskanıyordu yanındaki kızları, kadınları. Gelinine kötü muamele etmesinin temelinde yatan hastalık buydu.
Bazen evdekilerle tatmin olamadığında komşu kadınları kızları kıskanıyor. Onları da kendine benzetmek için dedikodu silahını acımasızca kullanmaktan çekinmiyordu. Hayatlarındaki en ufak bir konfor, en küçük bir imkân ve fırsat delirmesine yetiyordu.
Ayaküstü şahit olduğu manzaranın tadını bir iyice çıkardıktan sonra, başköşeye Nazmi’nin yanına doğru yöneldi.
Huriye ne zamandan beri kırılan bardağı toplamakla meşguldü. Dalgın bakışları halının ilmik âleminde kaybolmuştu. Baktığını görmüyor, gördüğünü anlamıyordu. Parmak uçlarıyla ağır hareketlerle halıyı yokluyordu.
Rukiye sulu gözleriyle düştüğü yerden kalkma ümidini yitirmiş, diz üstü çökmüş kalmıştı. Sadece iki kelime söyleyebildi. Onu da mağaradan geldiği hissi uyandıran korkunç bir hırıltıyla:
“’Baba ben okuyacağım. Evlenmeyeceğim!’
Nazmi ağzına geleni söylemek üzere derin bir nefes almıştı ki, Satı kadın gerisini getirmesine izin vermedi. Bu önemli konu hakkında çorbada tuz kabilinden de olsa payı olsun istiyordu. Onun için kendi karşıladı Rukiye’nin isyanını:
‘Tövbe estağfurullah, bir de bu çıktı başımıza. Okumak da neymiş kızım? Kız kısmı okur muymuş? Kız kısmı balık gibidir, bekletmeye gelmez. Fazla bekletirsen kokar. Kokarsa yedi mahalleye zararı dokunur.’
Sonra bütün hıncını Huriye’ye yönelterek devam etti:
‘Bütün bunlar senin eserin gelin. Kına yakarsın artık. Bak Kezban’ı okusun kendini kurtarsın diye yaktın. Hapislerde çürüyor zavallı kız. Şimdi de bunu yakmak istersin. Sen nasıl vicdansız, insafsız bir anasın ki öz çocuklarını göz göre göre ateşe atarsın?’
Huriye susmakla yetindi. Suçu kabullenme anlamına geleceğini bile bile sessiz kalmayı tercih etti. Böyle bir ortamda konuşması her şeyi berbat ederdi. Varsa bile en ufak bir kurtuluş umudu, ebediyen yok edebilirdi. Satı Kadın bu tür sahneleri bilerek ve isteyerek tertiplerdi. Asıl amacı bir gramlık beyinle bitkisel hayat süren Nazmi’yi karısına karşı kışkırtmaktı. Üzerine bir güzel dayak da attırabilirse o gece keyfinden sabaha kadar deliksiz uyurdu. Tabi bu tür entrikalar da siyasi entrikalar gibi aynı zamanda aile hayatını ilgilendiren birtakım radikal kararların alınmasına sebep olurdu. Rukiye’nin başını örtme kararı gibi… Her ne kadar henüz tam olarak uygulanamamış olsa da…
Huriye hiçbir şey demedi önce, diyemedi. Demeye gerek görmedi. Ne dese aleyhinde kullanılacağını bildiği için diyemedi. Yalnız bakışlarını tam karşısındaki Rukiye’nin gözlerine çiviledi. Bir süre bakışlarıyla olanı biteni, demek isteyip de diyemediklerini anlatmaya çalıştı. Sonra eliyle sağ kolunu hafifçe tuttu. Belli belirsiz bir şeyler fısıldadı:
‘Bu bizim kaderimiz kızım, kendini boş yere heba etme. Erkeklerin Tanrısı böyle yazmış kara yazgımızı. Ne yapsan, hatta kendini yırtsan nafile… Kadın olmanın geri dönüşü yoktur. Gemileri yakmaktır kadın olmak. Bizim dünyamızda hiç olmaktır kadın olmak. Kölelikten daha zordur, kurbandan daha acımasızdır, kadın olmak. Yani kadın olmak illettir, rezalettir, felakettir güzel kızım. Çaresi yok, dayanacaksın artık. Benim dayandığım gibi en azından...’
Rukiye biraz olsun kendine gelmişti. Annesinin elini incitmemeye çalışarak hızla doğruldu yerinden. Garibin söyledikleri aklına yatmamıştı. Sadece yatmamakla kalmamış son derece aptalca bulmuştu. Ama bunlar onun sözleri değildi. Onun bu işte varsa eğer bir suçu, kurbanlık koyun gibi boynunu bıçağa büyük bir huşu ve teslimiyetle uzatmış olmasıydı. Şu anda karşısında kendisini teselli etmesi bile en az diğerleri kadar affedilemez bir başka kusuruydu. Ama nedense onu suçlamak gelmiyordu içinden.
Sorsan sevdiğinden böyle davrandığını söyleyecekti büyük ihtimal. Babası sevdiğinden körpecik kızlarını üç beş kuruş dünya malına satmıştır. Babaannesi sevdiğinden böyle bir kurban ve köle pazarlığına göz yummuştur. Canından bir parça taşıdığı annesi ise hepsinden daha kötüsü sevmek adına kızının başına gelecekleri en iyi bilen kişi olarak selden kaçmak yerine yağmurdan ıslanmaması için çaba sarf ediyordu.
Olmaz olsundu böyle sevgi. İnsanlar ya sevmeyi bilmiyorlar ya da sevgi denen duygu sanıldığı kadar masum değildi. Tanrı bile sevdiği kullarına güya imtihan adına bu dünyada sıkıntılarla terbiye etmekte değil miydi? Nemenem bir duyguydu sevmek dedikleri? Ne yardan ne serden geçemeyen Rukiye ikisi arasında karar vermekte zorlanıyordu.
Sözleri annesine hitaben olmakla birlikte ortaya gözdağı vermeye çalışan Rukiye, haykırarak cevap veriyordu :
‘Hayır anne, hayır. Bunun adı kader olamaz! Bunu Tanrı yazmış olamaz’ Hangi Tanrı kullarının yarısını kendi fikrine danışmadan eksik etek olarak yaratıp, ömrünün sonuna kadar kendi kararlarını vermekten alıkoyar? Böyle bir adaletsizliği Tanrı yapamaz anne!’ Tanrı adına konuşarak Tanrı’ya iftira attığınızın farkında bile değilsiniz!’
Satı Kadın gelinden ümidini kesmişti. Ne varsa oğlunda vardı. Hala avucunda oynatabiliyordu. Ama bu zamane kızları pek fenaydı. Hele kendi kızlarını Allah düşmanıma vermesin diye sürekli dua ve niyazda bulunurdu. Orospudan bin beterdi evlerden ırak. Orospu bile gün gelir yaptığı hatayı anlayıp, pişman olurdu. Onlar bile diz çöküp teslim olurdu. Ama o çıbanbaşı Kezban var ya, o hınzır imkanı yok adam olmaz, hak yoluna girmezdi. Onun günahını orospu işlememiştir.
Kezban’ı da Rukiye’yi de yoldan çıkaran okuldu. Kim bilir bu günah yuvası daha kimleri yoldan çıkaracaktı… Kendi zamanlarında olsa kadere başkaldırır mıydı genç kızlar? Ana baba kimi uygun görmüşse, boyun eğer gerisini düşünmezlerdi. O zamanki medreseler şimdiki gibi fitne fücur öğretmez, genç dimağları ifsat etmezlerdi.
Kadere karşı gelmek ne demekti? Görülmüş şey miydi bugüne kadar? Alınyazısını reddetmek, dinden imandan çıkmaktan başka neydi? Kıyamet bundan daha ne kadar yaklaşabilirdi insana? Eli kulağındaydı yerin göğün birbirine karışmasının. Evlerden ocaklardan ırak… Ne yazık ki korktukları başlarına gelmişti.
Annesi koluna girmiş vaziyette, kendi odasına doğru sürüklenirken, kapı ağzından son sözlerini söylemeye çalışıyordu Rukiye:
‘Bu nasıl babalıktır ki, doğduğum günden beri beni hep fazlalık olarak gördü. Eksik etek dedi horladı, kaşık düşmanı dedi dışladı. Bir gün olsun baba evinde huzur bulamadım. Bir gün bile... Madem insan muamelesi yapmayacaktınız ne diye dünyaya getirdiniz insafsızlar? Bir babanın para için kızının bir avuç etini satması hangi kitapta yazar baba? Bir baba kendi elleriyle öz kızını üstelik çocuk yaşta beş para etmez bir ipsizin yatağına keyfine göre tecavüz etsin diye atar mı? Hangi kitap yazar bunu? Hangi baba!!!’
Sözünün devamını getiremedi. Satı Kadın’ın ortamı savaş alanına çeviren narasının etkisiyle kendinden geçen Nazmi kaşla göz arasında yerinden zıplamış Rukiye’yi ayağının altına almıştı bile. Neredeyse bütün gününü kahve köşelerinde ya da karyolada tünemek suretiyle hareketsiz geçiren Noterdam’ın Kamburu görünümlü, cüceye yakın kısa boylu Nazmi’den kimse bu kıvrak hamleyi beklemiyordu. Mesele namus olunca Allah tarafından bir güç, bir kuvvet gelmişti. Olayın vahameti anlaşılıncaya kadar geçen birkaç saniye içinde Rukiye’nin yüzünün coğrafyası eskiye nazaran tanınamayacak derecede değişime uğramıştı.
Huriye araya girmeye çalıştıysa da ilk zaman bunda başarılı olamadı. Olayın vahametini anlamakta geç kalan Satı Kadın bile bir süre sonra kadınlık vicdanı sızlamaya başlayınca dayanamayıp araya girdi. Nazmi kendini kaybetmiş sağlı sollu girişiyordu. Düşmana vurur gibi, gavura vurur gibi vuruyor da vuruyordu. Arada bir Huriye de nasibini alıyordu bu şefkat tokatlarından. Toplumda adam yerine konulmayışının acısını Rukiye’den, sözünün geçtiği tek kişiden karısından, kızından çıkarmaya çalışıyordu insan müsveddesi Nazmi. Tekme tokatların kimisi Huriye’ye hatta Satı Kadın’a bile isabet ediyordu.
Çok geçmeden nasıl ettilerse Huriye ile Satı Kadın Rukiye’yi kendi odasına atmayı başardılar. Fakat onun son sözlerine engel olamadılar:
‘Ablam çıksın, sıra sana gelecek baba!’
Daha başka şeyler de söylemişti. Öyle olmalıydı. Kendisine hâkim değildi. Can havliyle ne söylediğini kendisi de bilmiyordu. Sadece son cümle… Belki son değil, aradaki cümlelerden biriydi. Her neyse sadece herkesin aklında kalan o sözdü.
‘Sıra sana gelecek!’
Bir insan dayak yemekten zevk alır mı? Mümkün müydü bu? Rukiye’nin durumundaysanız neden olmasın… Rukiye bütün acı ve sızılarına karşın gayet memnundu bu dayaktan. Yediği bu dayak sayesinde görücülerin gelmesi bir süre gecikecekti. Zaman kazanacaktı yani. Önünde üç dört aylık bir zaman vardı aşması gereken.
Bu yaraların mümkün olduğu kadar geç iyileşmesi için elinden geleni yapacaktı. Ne kadar süre kazanabilirse, kardı onun için. Bu yüzden acıları her ne kadar dayanılmaz olsa da, sevinmişti Rukiye. Annesinin de sevindiğini düşünüyordu. Gerçek anneyse sevinmesi gerekiyordu. Böyle hissediyordu Rukiye. Böyle…













Serdar Adem



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6203
2 Firari Fırtına 4265
3 Mustafa Ermişcan 3484
4 Hasan Tabak 3348
5 Nermin Gömleksizoğlu 3041
6 Uğur Kesim 2935
7 Sibel Kaya 2767
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2596
9 Enes Evci 2469
10 E.J.D.E.R *tY 2226

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:2812 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com