Romanlar

Kutsal Cezaevi 5
Okunma: 133
Serdar Adem - Mesaj Gönder


5 Selamun Kavlen

Yedi cücelerin odasını andıran küçük odayla uyum içindeki minyatür sedire kapaklanmış ne zamandan beri ağlıyordu. Belki bu ağlayışın etkisiyle vicdanlarını saran acıma duygusu yüzünden ilk defa annesiyle babaannesi bir cephede ittifak etmiş görünüyorlardı. Ne kadar süre etkisini devam ettireceği belli olmayan bu yakıcı duygu, şimdilik bu iki rakip kadını bir paydada buluşturmuştu.
Satı Kadın yüzyıllar öncesini andıran gelinlik çağını hatırlamıştı. Hatta hatırlamaktan öte o çağa dönmüştü. Henüz on dört yaşındaydı. Yıllarca süren anlamsız savaş yıllarında yaman bir çocukluk dönemi yaşamıştı. Ne oyuncak görmüştü doğru dürüst, ne bir horozlu şeker yiyebilmişti. Horozlu şeker bile o devirde oldukça lüks yiyeceklerden sayılırdı çocuklar için. Tarhana, buğday ve erişteyle beslenilen yıllarda başka bir şey beklemek ne mümkündü...
Ağlamış mıydı? Tam olarak hatırlayamıyordu o günleri. Ama büyük ihtimal ağlamamıştı. Hem ağlanacak ne vardı ortada? Koca evine gitmek, evlenmek ne demek, o yaşta bir kız çocuğu bilmezdi bunları. Bilemezdi çocuklar öyle ayıp ve günah şeyleri. İnsan bilemediği, kestiremediği fenalıklara ağlayamazdı ki...
Ağlayacak noktaya geldiğinde çoktan iş işten geçmişti. Yine ağlayamamıştı. Her şeyi oyun sanıyordu. Görücüleri misafir sanmıştı. Müstakbel kayınbabasının elini öpüp harçlık bile almıştı. Koca adayını da sahne boş kalmasın diye orada bulunan bir figüran sanmıştı. Aldanmıştı. Köpek gibi aldanmıştı ama ne çare, artık çok geçti.
Kocası olacak adam kendisinin bile tam olarak tanımakta geciktiği bedenini soyarken utanmamıştı. Böyle bir duyguyu tanıyacak yaşta değildi. Her şeyi oyunun bir parçası sanıyordu. Hatta üzerine çıktığında duyduğu acıyı iki sene önce evin hayatında köpek ısırdığında yaşadığı olaya benzetmişti. Korkmuştu ama bir daha o yatağa çıkmazsa, aynı hayata girmediğinde köpekten kurtulduğu gibi kocasından da kurtulacağını sanmıştı. Yine aldanmıştı. Köpek nerede yakalarsa orada ısırıyordu. Isırmaktan zevk alıyordu. Zamanla başına gelenleri anlamıştı ama ısırılmaya alıştığı için yine ağlayamamıştı.
Okumamış, okutulmamıştı. Okumayı isteyememişti bile. Okumanın nasıl bir şey olduğunu tasavvur dahi edemiyordu o çağda. Bütün gününü yemek hazırlamak, hazırladıklarını tüketmek, çamaşır bulaşık yıkamak, ev bahçe süpürmek, namaz kılmak ve uyumak olan çevresindeki örnek kadınların yanında bir çeşit staj yapmakla görevlendirilmişti. Düşüneceği hiçbir derdi ve gailesi yoktu. İstenmedik bir durum olsa bile kendi yerine düşünen birileri mutlaka çıktığı için bu zahmetli ve meşakkatli yükün altına girmesine gerek olmuyordu. Bu yüzden kafası kelimenin tam anlamıyla bomboştu. Bu haliyle zihni örümcek ağları ve yarasa yuvalarıyla dolu bir mağarayı andırıyordu. İç dünyası terk edilmiş perili bir ev gibi kuruntu ve hayallerle çalkalanıyordu.
Krize girdiği anlarda özellikle birinci derece ilişkisi olan kişilere saldırarak içindeki fırtınayı dindirmeye çalışıyordu. Gelin ve torunlarıyla hatta komşularıyla girdiği mücadelenin özü özeti buydu.
Aklını hiç kullanmadığı ve hemen her zaman içgüdüleriyle hareket ettiğinin kendisi belki farkında değildi ama çevresinde ona göre daha sağlıklı düşünebilenler bu acı gerçeğin farkına varabiliyorlardı. Bu durum Satı Kadın’ın bulunduğu bütün meclislerde küçük düşmesine ve arkası sıra acınmasına sebep oluyordu. Satı Kadın ahmaklık düzeyindeki aymazlığı yüzünden ne yazık ki bunun farkında bile değildi. Battıkça batıyor, alçaldıkça alçalıyordu.
Alışkanlıkların zıddına Rukiye’nin odasında gelin kaynana arasında ve tamamen bilinç dışı bir şekilde gerçekleşen bu yakınlık birbirlerini fark edinceye kadar sürecekti. Bunu odadaki herkes birbirinden iyi biliyordu. Şimdilik bu duruma tek engel Rukiye’nin gözyaşlarına eşlik eden hıçkırıklarıydı.
Rukiye bir şekilde içeri atıldıktan sonra kapı üzerine kapanmıştı. Kimin kapattığı o esnada anlaşılamamıştı. Nazmi o heyecanla tekme vurup içeri girmeye ve kaldığı yerden devam etmeye niyetliydi aslında. Gözü hiçbir şeyi görmez bir haldeydi.
Rukiye’nin kulaklarında çınlayan son sözleri buna engel oldu. Sıra ona gelecekti, ablası çıktıktan sonra… Bu nasıl bir kaderdi yarabbi. Ne asi, ne saygısız, ne şirret kızları vardı. Zaten kız oldukları için, doğdukları günden beri bir gün olsun alnı yerden kalkmamıştı. Bu eza, bu cefa yetmiyormuş gibi, bir de başkaldırmaları hangi kitapta yazıyordu. Bunlara bu utanç verici terbiyeyi kim vermişti?
Ani bir hareketle geri döndü. Pencerenin yanındaki karyolaya doğru yöneldi. Gözleri sigara paketini aramaktaydı. Sigaraya annesinin memesini özleyen bebek kadar muhtaç olduğunu hissediyordu. Bir an önce arka arkaya içebildiği kadar içmek istiyordu. Belki böylece kafatasının içinde ucu sivri bilyeler gibi çarpışan şüphe ve tereddütlerinden kurtulacağını sanıyordu. Sonra birden mutfağa yöneldi. Buzdolabında akşamdan kalma içki olup olmadığını kontrol etti. Yarım şişe rakıyı kaptığı gibi, bir sürahi de su olduğu halde doğru karyolaya attı kendini. Eğik beli, nasırlı ensesi, yarı açık alnı ve buruşuk yüzüyle insanlıktan çıkmıştı.
Rukiye’nin haklı olma ihtimali bütün direncine rağmen benliğinin bilinmeyen derinliklerinden kızgın dalgalar halinde adeta fışkırıyordu. Markete olan borcunu sildirmek ve birkaç yıl rahat edecek bir başlık almak için mi satmıştı kızını? Hayır demek istiyordu, avazı çıktığı kadar hayır demek… Ama ankebut basmış gibi dilini kıpırdatamıyordu. Bütün vücudu buzdan heykele dönmüştü.
Kasımdan bu yana doğru dürüst iş tutmamıştı eli. Yazdan ne kaldıysa onunla idare etmek zorundaydılar. Hazıra dağ mı dayanır? Sonuçta koca ev, üç koca insan üç de çocuk. Ne girerse mutfağa değirmen gibi öğütüyorlardı. Zaten kursaklarına giren de bir şeye benzeseydi hani, makarna, erişte, tarhana ve şehriye çorbası. Ekmeğe bile hasret kalmışlardı yufka yemekten…
Salim hayvanı lafı ağzında gevelemese, belki daha önceden düşünecekti. Rukiye’yi kendine mi istiyor oğluna mı anlamakta zorlanıyordu Nazmi. Böyle bir mesele alenen sorulmazdı. Beklemesi bu yüzdendi. Yoksa evlenmek sünnetti, böyle bir karar vermekle aslında Rukiye’yi onurlandırmıştı. Ama Rukiye’de bunu anlayacak kafa neredeydi? Zamane kızları hep mi böyleydi, yoksa Allah geçmiş günahlarına karşılık olsun diye sadece kendisine mi böyle bir evlat takdir etmişti, karar veremiyordu bir türlü.
Hali vakti yerinde olmasında ne kusur vardı da Rukiye kendisini para için sattığı şeklinde saldırıda bulunmuştu? Ne yani kendisi gibi bir çulsuza verse daha mı iyi olurdu? Evet çulsuzdu, ne yazık ki beş parası yoktu. Onun için hiçbir toplulukta kendisine önem vermiyorlardı. Sadece bu kadar olsa gene iyi… Hiçbir şeyin yenisine ve kalitelisine sahip olmamışlardı bugüne kadar. Bunu Rukiye de biliyordu.
‘Elini sıcak sudan soğuk suya sokturmayacak bir koca adayı bulduğu için, Rukiye kendisine yatıp kalkıp dua etmesi gerekirken şu yaptığı edepsizliğe bak’ diye söylendi. ‘Edepsiz kız edepsiz.’
Rakı yavaş yavaş etkisini göstermeye başlamıştı. Üçüncü izmariti de kül tablasında ezdiğinde iyice kendine gelmişti. Artık haksızlık yaptığına, hele ki biricik kızını para için pazarladığına inanmıyordu. Bir baba olarak kızına eldeki imkânlar içinde en iyi koca adayını bulduğu için kendisiyle gurur duymaya bile başlamıştı. Rukiye’ye biraz zaman tanımaya karar verdi. Çocuktu ne de olsa... İnşallah en kısa zamanda ayakları yere basınca babasının yaptığı büyük fedakârlığı anlayacak hatta belki ayaklarına kapanacaktı. O günleri gerçekten görebilecek miydi acaba?
Odanın görünümü gerçekten görülmeye değerdi. Rukiye daracık karyolaya boylu boyunca serilmiş, derin hıçkırıklarla ağlamaya devam ediyordu. Huriye kapıya daha yakın olmak üzere kaynanası ile ortadaki minyatür halının üzerine oturmuşlardı. İkisinin de başları önlerindeydi. Olayı bilmeyen biri odaya girmiş olsa, ortada bir cenaze olduğunu zannedebilirdi.
Huriye hareketsiz duruşu ile tıpkı bir Buda heykelini andırıyordu. Başını önüne eğmiş, hiçbir şey düşünmüyor; düşünemiyordu. Onun durumunda olan biri için düşünecek ne olabilirdi? Canından bir parçanın alevler içinde mahsur kaldığını gören ve kurtarmak için yaptığı mücadelede yenilen birinin elinden ne gelebilirdi?
Huriye, kızının başına gelecekleri kestirebiliyordu. İnfaz kararı doğarken verilmiş, kız doğmuştu. Sadece kız olduğu için doğduğu andan itibaren kendi hayatını yaşaması haram kılınmış, kendi kendini yönetmesi ömrünün sonuna kadar yasaklanmıştı. Hayatın son ve belki en ağır cezasını da yine babası vermişti. Ve kalemini kırmıştı.
Bundan sonrası yoktu. Bundan sonrası diye bir ihtimal bile yoktu. Baba ya da koca, bir kadının efendileriydi. Kul, nasıl Tanrısız olamazsa kadın da erkeksiz, efendisiz olamazdı. Böyle bir kadının toplum içinde huzur içinde yaşayabilmesi büyük bir şanstı. Tamamen imkânsız olmasa da oldukça zorlu ve tehlikeli bir süreç gerektiriyordu.
Sonra birden sessizliğe teslim oldu herkes. Saniyeler dakikaları, dakikalar saatleri yutmaya başladı. Ölü toprağı serpilmiş gibi kimsede ne bir ses, ne bir hareket… İşitilen sadece gittikçe derine kaçan ve solan Rukiye’nin hıçkırıklarıydı. Buharlaşan su damlası gibi gittikçe rengini soluğunu yitiren hıçkırıklar…
Ve birden, bir şimşek yalımının gecenin zifiri karanlığını ortadan ikiye böldüğü gibi Rukiye’nin ela gözleri parladı odanın ortasında. Başını gömüldüğü yataktan kaldırmış, kezzaptan acı, karanlık ve derin bakışlarla babaannesine çevirmişti sitem çakan gözlerini:
‘Sana babaanne, sana asla hakkımı helal etmeyeceğim. Asla. Ne cenazene gelirim benden önce ölürsen, ne de tek bir hayır dua okurum arkandan. Allah şahidim olsun.’
Satı Kadın bir an ciğerine sivri ve keskin bir hançerin saplandığını hissetti. Hançer saplanmakla kalmıyor, Rukiye konuştukça kıvrıla kıvrıla içine işliyordu. İçinde neyi var neyi yoksa parçalıyor, doğruyordu. Derin ve içli bir hıçkırıkla sıçradı. Bütün vücudu sarsılmıştı bu sıçrayışta. Sarsıntı korkusunu bir kat daha derinleştirmiş, iç dünyasını kasıp kavuran pişmanlık hissi bütün benliğini titretmişti.
Yalvarır gözlerle cevap vermeye çalıştı:
‘Ben ne yaptım sana güzel kızım? Nedir bana garezin? Senin iyiliğinden başka bir şey mi düşünürüm sanırsın?’
Rukiye’nin en büyük kusuru düşünen bir beyne ve sorgulayan bir vicdana sahip olmasıydı. Şimdi bir kere daha zihni soru fırtınasına tutulmuştu. Arka arkaya ortaya çıkan sorular bir cevap bekliyordu.
Düşünmeyi unutmuş, paket programlarla düşündüğünü sanan insan görünümlü yağlı lekelerin doğru yanlış, iyi kötü gibi göreceli kavramları birbirine dayatmaya çalışması gittikçe dayanılmaz bir hal alıyordu.
Başkasına iyilik, güzellik ve doğruluğu zorla ve güç kullanarak benimsetmeye çalışanların aynı durumun kendilerine yönelmesini kabul etmeyecekleri bir gerçekken, bu tutumlarında ısrar etmeleri hastalıklı ve kusurlu bir kişiliğe sahip olduklarını gösterirdi. Rukiye’nin bu gerçekleri göremeyen iki ayaklı sürüngenlerle aynı evrende yaşamaktan nefret edişini yüzündeki çizgilerden okumak mümkündü.
Satı Kadın yaptığı savunmanın yeterli olmadığını ve bu haliyle vicdanının isyanlarını bastıramayacağını fark etmişti. Ters giden bir şeyler vardı. Bu durum alabora olmasına sebep olabilirdi. Sezgileri ona bunu ihtar ediyordu. Aynı sezgileri her zaman olduğu gibi bir nevi günah çıkarma kastıyla hedefi saptırmaya çalışmasını da ihtar ediyordu. Öyle de yaptı zaten:
‘Yoksa bu şeytani fikirleri anan mı öğretir sana?’
Huriye artık alıştığından mı önemsemediğinden mi bilinmez, bu saldırıya cevap vermek istemedi. Allah’ından bulsun diye iç geçirdi. Aslında sadece Allah’ından bulmayacağını, Kezban’ın günü gelince onun da hakkını avucuna koyacağına inancı tamdı. Artık öyle her şeyi kuru kuruya Allah’a havale etmiyordu. Rukiye hız kesmeden devam etti:
‘Koca kadınsın, bir ayağın çukurda, aklın fikrin şeytanlıkta. Ciğeri beş para etmez bir adama, üç beş kuruş nasiplenmek adına torununu pazarlıyorsun. Senin bu yaptığına ne derler biliyor musun Nene?’
Zavallı kadın bu sert çıkışa hak vermiyor değildi. Sonuçta o da bir insandı, üstelik bir kadın ve etini pazarlamaya çalıştığı kızın babaannesi… Fakat hayat şartları onu bu hale getirmişti. Bu kadar acımasız olmasında içinde yaşadığı akıl almaz imkansızlıkların birinci derecede rolü vardı. İnsanlar kendi çıkarları, kendi yakınlarının çıkarları için bazen hayvandan daha vahşi eylemlere imza atabiliyorlardı.
Bu taraftan bakıldığında temiz insan görmek neredeyse mümkün değildir. Dolayısıyla makarna, erişte, tarhana ve şehriye çorbasına talim eden Satı Kadın’ın daha uygun yaşam koşullarına kavuşmak adına birtakım değerlerinden ödün vermesi insan denen ahmak varlık cephesinden gayet normaldi.
Rukiye bu çıkışıyla kendi geleceği açısından çok fazla bir değişiklik olacağına dair ümit beslemiyordu. Zaten genç yaşta feleği şaşan ve evde sıfır hükmünde olan annesinden hele hiç bir şey beklemiyordu. Etkisiz elemandı çünkü. Babası dersen, toplumun dolduruşuna göre hayatını düzenleyen, kendini bilmezin biriydi.
Tek beklentisi cephede bir süreliğine de olsa şaşkınlık yaratmaktı. Bu ortamdan yararlanarak evlilik belasını bir süreliğine bertaraf etmekti. Bu olmasa bir başkası çıkacaktı karşısına. Bunun farkındaydı. Kız çocuğundan utanan bir babanın defolu malını elinden çıkarmaya çalışan bir esnaf gibi eninde sonunda kızından kurtulmanın bir yolunu bulacağını biliyordu. Küçük yaşına karşın çevresinde bunun birçok örneğine kaç kere şahit olmuştu.
‘Sen Salim denen pisliğin niyetini bilmiyorsun galiba? Hani bilsen de pek değişeceğini sanmıyorum ya… Mal hırsı bürümüş gözünü. Sen ve senin gibiler yüzünden biz kızların boktan kaderi hiçbir zaman düzelmeyecek. Tamam belki elinden bir şey gelmiyor olabilir. Bir yere kadar anlarım. Ama en azından destek verme gencecik kızların mal gibi alınıp satılmasına. En azından mücadeleme engel olma, nene! Anlıyor musun beni? Engel olma, o bile yeter şimdilik.’
Geveleye geveleye nene deyişinde ince bir alay, derinlere işleyen bir sitem hissetmişti Satı Kadın. Ve bu his, içinde tarifi imkânsız bir sızı gibi dolanmaya başlamıştı. Bu durumdan rahatsız olan Satı Kadın göz ucuyla gelinine baktı. Yaptığı bütün fenalıklarına rağmen torununun evlenmesi gibi bir hayırlı işte ona destek vermesini bekledi. Fakat bekleyişi boşaydı. Huriye başını eğmiş buzdan bir heykel gibi duruyordu. Duygusuz hatta ruhsuz bir şekilde…
Satı Kadın köşeye sıkışmıştı. Nazmi yanında olmadığı için iyice çaresiz kalmıştı. İçinde bulunduğu açmazdan kurtulma umuduyla Huriye’nin yumuşak karnını okşayacak şekilde Salim’in fena bir adam olmadığını anlatma gayretine girdi:
‘Nesi varmış Salim Efendi’nin? Günahına girme adamın. İşinde gücünde bir adam… Abdestinde, namazında…’
‘Yaa ne demezsin…’
‘Çıkar ağzındaki baklayı. Varsa bir bildiğin, söyle biz de bilelim.’
‘Bildiğim şu ki nene, bu adam ne zamandan beri bana asılır.’
‘Selamun kavlen! Ağzından çıkanı kulağın işitmez olmuş senin zahir?’
‘Yoooo ne dediğimi gayet iyi biliyorum nene. Bu Salim denen cibilliyetsiz, belki altı aydan beri bana cilve yapar. Onun için market dediğiniz bitli bakkala gitmek istemem işte. Ama siz ısrarla beni sürersiniz ortaya. Günde on kere gitmemi istersiniz. Babam da sen de… Sanki adamın önüne atarsınız. Sonunda istediğiniz gibi oldu işte. Adam niyeti bozdu. Belki kendi için isteyecekti beni.’
Satı Kadın battıkça batıyordu. Şeytanın bile aklına gelmeyecek bu serzeniş karşısında ne söyleyeceğini, ne söylemesi gerektiğini şaşırmıştı. En kötüsü de Rukiye’nin haklı olmasıydı. Yerden göğe kadar haklıydı. Satı Kadın’ın kokuşmuş vicdanı bile bu gerçeği gizlemekte yetersiz kalıyordu. Salim’den bahsettiği için bin pişman olmuştu. Ne çare ok yaydan çıkmıştı bir kere. Durumun kötüye gittiğini fark ederek sinirlenme rolüne büründü:
‘Sen iyice çıldırmışsın kızım. Evlenmen hakmış. Doğru iş yapmaktaymışız. Şimdi daha iyi anladım. Adam kendine isteyecekmiş de, sonra vazgeçmiş de… İyice saçmalamaya başladın sen.’
‘Aslında sen de biliyorsun da suçlu duruma düşmemek için hedef saptırıyorsun. Kapısına gelen fakire zırnık koklatmayan bu adam özellikle senin gönlünü almak için ne demeye sürekli bize pahalı yiyecekler gönderiyordu düşündün mü hiç? Allah rızası filan deme. Sen Allah rızası için torununun gözyaşlarından bile etkilenmezken, onun Allah rızasını düşündüğüne nasıl inanabilirsin?’
Ne acıdır ki Rukiye yerden göğe kadar halıydı. Söylediklerinin eksiği vardı, fazlası yoktu. Ne zaman Salim’in lafı edilse Huriye’nin yüzü kızarır, başından kaynar sular dökülmüş gibi olurdu. Eksiğini en iyi kendisi biliyordu çünkü. Torununa göz koyan bu şerefsizin gelinine de sulandığını bir Allah biliyordu bir de kendisi. Bu öyle bir durumdu ki, kimseyle paylaşması mümkün değildi. Kendisiyle mezara gidecek olan bu gerçeği, tam yeri gelmişken onlarla paylaşmak istediyse de beceremedi. Her zaman olduğu gibi yutkunmakla yetinmek zorunda kaldı. Zaten Rukiye, Satı Kadın’ın hakkını avucuna vermişti. Şimdilik bununla yetinmek zorundaydı.
İş iyice sarpa sarıyordu. Tartışmayı götüremeyeceğini anladı Satı Kadın. Kendinden beklenmeyen bir çeviklikle ayaklandı. Bu arada kendi kendine söyleniyordu:
‘Dil pabuç gibi maşallah. Seninle laf yarışı yapıp, günaha girmeye hiç niyetim yok.’
‘Bir dakika nene, hem beni pazarlıyorsunuz, hem de konuşturmuyorsunuz. Adalet mi bu şimdi? İki çift sözüm daha var. Bizahmet kulak ver, sonra bildiğini yap.’
Satı Kadın bir an duraksadı. Geri döndü. Göz bebeklerine çöken nefret dolu bakışlar, Rukiye’nin bir an bocalamasına sebep oldu. Fakat Rukiye bu fırsatın bir daha ele geçip geçmeyeceğinden emin değildi. Vakit kaybetmeden toparlandı. Sitem, isyan ve nefret kokan bir sesle devam etti:
‘Kaç aydır babam çalışmıyor. Buna rağmen hiçbir şeyimiz eksik olmuyor. Babam senin gibi Salim’in gazına gelip kızının etiyle gününü kurtarma peşinde. Ama yukarıda Allah varsa, ben de size hakkımı helal etmiyorum. Seninle de babamla da bir daha mecbur kalmadıkça konuşmayacağım. Bunu böyle bilesin.’
Şahit olduğu bu acı ve sivri sözlerden sonra Satı Kadın’da acımadan eser kalmamıştı. Bu aşamadan sonra Salim değil oğluna, babasına istese kendi elleriyle vermeye hazırdı. Yüzleşmekten korktuğu suçluluk duygusu onu bu çözüme doğru karşı konmaz bir kuvvetle itmekteydi.
Kapıya yöneldi vakit kaybetmeden. Çıkarken söylenmeden edemedi:
‘Anasının kızı işte... Anasının kumaşı ne ki, kızından fistan dikilsin…’
Satı Kadın odayı terk ettikten sonra, Huriye uzun bir uykudan uyanır gibi başını kaldırdı. Acıma ve hayranlık dolu bakışlarını kızına dikti. Satı Kadın’ın ağzının payını verdiği için nasıl teşekkür edeceğini bilmiyordu.
Rukiye onu bu sıkıntılı durumdan kurtarmak ister gibi konuya girdi:
‘Gördün mü anne kabak gene senin başına patladı. Sen ki bu evin en sessiz, hatta en etkisiz elemanısın. Sana benzesek bizim hiçbir şeye itiraz etmememiz gerek. Ama buna rağmen vur abalıya hesabı, fatura hep sana çıkarılıyor. Keşke sen de biraz direnç gösterebilseydin. Belki her şey bugünkünden çok daha iyi olurdu.’
Huriye dalgın bakışlarını kızına çevirdi. Yüzünde belli belirsiz alaycı tebessüm çizgileri belirmişti. İçinden geçenleri kelimelere dökmeye cesareti yoktu. Bakışlarından anlamasını bekliyordu. Sandığı gibi kaderine boyun eğmek taraftarı değildi Huriye. Onun da bir bildiği, bir düşündüğü vardı. Bunu dillendirmesi mümkün değildi. Belki buna gerek de yoktu. Bazı şeylerin söylenmesindense yaşanması tek seçenekti onun gibilerin dünyasında. Yaşanması, gittiği yere kadar…
Yine de bir şeyler söylemesi ve kızının yanında olduğunu hissettirmesi gerekiyordu. Öyle de yaptı. Akşam esintisi gibi hafif ve ferahlatıcı bir ses, Rukiye’yi duraklattı.
‘Keşke hiç evlenmeseydim. Böyle bir imkânım olsaydı. Ya da en azından biraz daha olgunlaştıktan sonra… Gözümü açmama fırsat vermediler ki kızım. Bir avuç kızdım babana vardığımda. Başıma geleceği tahmin edebiliyordum. En azından bu kadarlık bir avantajım vardı. Ama ne yapabilirdim ki, töre denen çam sakızı karanlık üzerime karayılan gibi çöreklenmiş, etrafımda hurafelerden dipsiz ve korkunç hendekler kazılmış, başımda baban ve babaannen gibi iki zebani… Ne yapabilirdim ki…
‘Belki de Kezban ablam en doğrusunu yaptı.’
Huriye, Rukiye’nin de başını yakmamak için fikrini açıkça söylemedi. Ama ona öyle bir baktı ki, anlayan için o bakışta neler yoktu ki…













Serdar Adem



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6202
2 Firari Fırtına 4265
3 Mustafa Ermişcan 3484
4 Hasan Tabak 3348
5 Nermin Gömleksizoğlu 3041
6 Uğur Kesim 2935
7 Sibel Kaya 2767
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2596
9 Enes Evci 2469
10 E.J.D.E.R *tY 2226

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:2749 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com