Romanlar

Kutsal Cezaevi 6
Okunma: 126
Serdar Adem - Mesaj Gönder


6 Kurşun Gibi

Huriye burnundan alev saçarak market denen bakkala daldı. Yüzünden düşen bin parçaydı. Sabahın erken saatleriydi, kendi halinde birkaç müşteri alışveriş yapıyordu. Salim Huriye’nin bu sefer alışveriş için gelmediğini yüzündeki ifadeden anlamıştı. Şimdilik görmezden gelmekten başka çıkar yol bulamadı. İçinde tarifi imkansız korku fırtınaları esmeye başlamıştı. Müşterilerle daha yakından ilgilenmeye başladı. Böylece biraz zaman kazanarak nasıl davranması gerektiğini kestirmeye çalışacaktı.
Dikdörtgen biçimli dükkâna sağ tarafından genişçe bir kapıdan giriliyordu. Kısa kenarı dört metreye yakındı, uzun kenarı yaklaşık iki katıydı. İçeride sol taraftan iki metrelik bir kısım yazıhane şeklinde ayrılmıştı. Bir bakkalın sınırlarının ötesinde ürün çeşitliliği olması ve daracık mekânın göstermelik birkaç reyona ayrılması dükkâna zorlamayla da olsa market havası vermişti.
Huriye sol tarafa döndü. Ekmek dolabını geçtikten sonra süt ürünlerinin bulunduğu tarafa yöneldi. Alacağı bir şey yoktu. Bu aşamadan sonra bir kuruşunu bile bu adama kaptırmaya niyeti de... En fazlasından ihtiyaca binaen birkaç ekmek alabilirdi. Onu da elinde tuttuğu deftere veresiye yazdırmak kaydıyla…
Her ikisi de yan gözle birbirlerini süzüyor, büyük karşılaşma için en uygun zamanın gelmesini kolluyorlardı. Müşteriler alışverişlerini tamamlayıp birer ikişer çıktılar. Son müşteri de gittikten sonra Salim kendini dar attı kasaya. Oturup ayak ayak üstüne atarak bir sigara yaktı. Böylece onu pek umursamadığı havası vermek istiyordu.
Huriye ağırdan alarak tezgâha doğru yaklaştı. Derin derin nefes alıp verişine bakılırsa geçen zamana rağmen sakinleşemediği anlaşılıyordu. Böyle bir problemi yoktu zaten. Tek bir meselesi vardı. Ve ne pahasına olursa olsun, onu halletmeden çıkmamaya kararlıydı.
Salim İstanbul’a geleli neredeyse on beş yıl olmuştu. O zaman mahallede tek tük evler vardı. Onlar da ayakta durmakta zorlanan kendi halinde gecekondulardı. Taşı toprağı altın demişlerdi, bu hevesle kapağı İstanbul’a atmıştı. Gelirken doğru dürüst bir planı yoktu. Ne olacaksa şansa bırakmıştı.
Köyünde durumu fena sayılmazdı. Kendi yağıyla kavrulan cinsinden… Aynı meslekle uğraşıyordu. Köyün meydanında bir bakkalı vardı. Büyük sayılmasa da köyün iki bakkalından biri olduğu için ticaretin yarısını yönetiyordu.
Akıllı adamdı Salim’in babası. Ticarete kafası eriyordu. İnsafsız ve acımasızdı. Geleceği önceden tahmin edebiliyordu. Kaz gelecek yerden tavuk esirgemiyor, böylece işine yaraması muhtemel insanları elinde tutabiliyordu. Hatta bazılarını maymun gibi oynatabiliyordu. Güçlüye dokunmuyor, mümkün mertebe onlarla istemese de aynı safta görünmeye gayret ediyordu. Birebir ilişkilerinde hep nabza göre şerbet veriyor, insanları bir şekilde kendine bağlamayı beceriyordu.
Salim böyle bir ticari zekânın elinde, kışladan yetişmeydi. Öyle bir miras devralmıştı ki, hiçbir şey yapmasa ömrünün sonuna kadar fazlasıyla yeterdi. En azından ilk zamanlar öyleydi. İşleri tıkırındaydı. Fakat babası Selahattin Efendi’den ayrılan bir tarafı vardı. Şımarıktı ve daha kötüsü gözü dışarıdaydı. Belki hazır bulduğu rahat hayat yoldan çıkmasına sebep olmuştu. Selahattin Efendi bu farklılığı gördükçe kahroluyordu. Oldukça yaşlanmış olduğundan son zamanlarda pek bir şey yapamıyordu. Allah bilir ya büyük ihtimal Salim’in hakkında köyde kulaktan kulağa dolaşan dedikodular erkenden öbür tarafa göçmesine sebep olmuştu.
Asker arkadaşı Yusuf’un çok yardımını görmüştü İstanbul’a geldiği ilk aylarda. O olmasaydı, belki bu kadar çabuk toparlayamazdı kendini. Ticaretten anlasa da İstanbul, öyle hayalinde canlandırdığına pek benzemiyordu Adeta bir arenaydı. Daha fenası belki… İstanbul’da tek başına gözü açıklık yeterli olmuyordu. Biraz çevre, biraz da halden anlayan yardımcılara gerek duyuluyordu. Her iki durumda da Yusuf’un açık çek yardımını görmüştü. Bu vakte kadar bol keseden kullanarak tükettiği bu referanslardı aslında.
Huriye elinde bir poşet ekmekle tezgâhın önünde duruyor, söze nasıl başlayacağını kestirmeye çalışıyordu. Gözleri tezgâhın üzerine bir noktaya takılmıştı. Durumun pek iç açıcı olmadığını anlayan Salim, hakkında orta yerde bir yığın olumsuz laf dolanırken hengamenin kendi işyerinde çıkmasını göze alamayacağını anladı. Alttan almanın yollarını aramaya başladı.
Konuyu yönlendirebilmek için söze başlaması gerektiğinin bilinciyle hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi bodoslama ortaya atıldı:
‘Buyurun Huriye Hanım, başka bir isteğiniz var mı?’
Başka bir isteğinin olmayacağını, eldeki imkânlar göz önüne getirildiğinde böyle bir şey arzulansa bile olamayacağını ikisi de çok iyi biliyordu. Salim’deki belki tek fark bu sefer karşısındaki insanın fakirliğiyle alay etmeyişiydi. Gerçekten çok nadir görülen bir durumdu bu. Ses tonunda böyle bir renk ve koku hissedilmiyordu. Öyle bile olsa Huriye bunu anlayacak durumda değildi. Bütün sezgileri felç olmuş, duyguları donmuştu. Düşündüğü bir şey vardı sadece...
‘Buyuracak bir şey yok Salim Efendi. Ben buraya iki çift sözümü söylemeye geldim. İlk ve son sözümü...’
Salim karşısında sinirinden titreyen kadının ne söyleyeceğini az çok tahmin etmekle beraber, içinde tarif edemediği bir şüphe yangınıyla mücadele etmeye çalışıyordu. Bir şeyler söylemek istedi, söylemek zorundaydı ama bir türlü başarılı olamadı. Bunun başka bir yolu olmadığının bilinciyle kendini olabildiğince zorladı. Sesi titriyordu:
‘Seni dinliyorum Huriye Hanım.’
‘Kızımın peşini bırak Salim Efendi! Çek elini kızımın yakasından.’
Kulaklarına inanamıyordu Salim. Duydukları karşısında şüpheleri telaş titremelerine döndü. Bir an için dizlerinin bağının çözüldüğünü hissetti. Kısa zamanda kendini toparladı.
Zaten adı çıkmıştı doksana, üstüne bir de kızı yaşındaki biriyle adının anılması hiç iyi olmazdı. İstanbul’da yaşam telaşı içinde insanların mezhebi genişlese de bir yere kadar… Dışarıdan bakınca İstanbul sayılsa da sonuçta burası Anadolu’nun bir köşesinden farksızdı. Memlekete tekrar dönmeyi göze alamazdı. Ne olursa olsun bu yaftadan kurtulmak zorundaydı. Gerekirse kimsenin olmadığı şu an olayı kapatabilmek adına Huriye’nin ayaklarına bile kapanabilirdi.
‘Hâşâ Huriye Hanım, Allah’tan kork! Başımı belaya sokma benim. O nasıl kelime? İşine git kadın, mübarek gün. Töbeeeee... Aslını astarını bilmeden kara çalma milletin alnına.’
Böyle düşünmekle beraber işe inkarla başladı. Önce inkar edecekti. Yanlışta olan herkesin yaptığı gibi. Gittiği yere kadar inkar... Bu aşamada zaten kaybedecek bir şey yoktu. Bugüne kadar denenmiş en iyi yol buydu. İnkar...
Ayaküstü geçen zaman içinde böyle bir durumda bile birtakım avantajlarının olabileceğini fark ederek biraz olsun sakinleşmişti. Yüzüne şeytani bir gülümseme yayılmaya başladı. Gözlerini Huriye’ye çevirdi. Asıl ilgilendiğinin kendisi olduğunu belli etmeden hissettirmek istiyordu. Kızında da gözü yok değildi ama mahalle baskısına karşı koyamayacağını anladığı için kısa sürede bu fikrinden vazgeçmişti. Ondan istediği sadece marketin arkasındaki zula odaya atabilmekti. Yoksa ciddi manada bir şey düşünmemişti. Aralarındaki sebebini anlayamadığı buzlar bir eriyiverse, uzun süre kendisinden yararlanabileceğini düşünüyordu.
Mesele Huriye olunca mahalle baskısını aşabileceğini tahmin ediyordu. İnce dudaklarının üzerinde dalgalanan şeytani gölgelerin sebebi bu ihtimaldi. Para ile satın alamayacağı neredeyse kimse yoktu. Kendi safına geçiremediklerine de yine maddi gücüyle gözdağı verebilecek imkanlara sahipti. Ticaret hayatı hiçbir şey öğretmediyse en azından herkesin mutlaka bir fiyatı olduğunu göstermişti Salim’e.
Satın alınamayacaklarını söyleyenlerin de kaybedecekleri güzellikler dikkate alınarak mutlaka anlayacakları bir dil olduğunu... Bu ortamda Huriye’nin kendisine karşı yapabileceği hiçbir şey yoktu. Salim’in bu kadar ihtiyatlı davranmasının sebebi bir hengame çıkmasından çok, çıkacak hengamede mahallelinin gözünün açılması ihtimaliydi. Daha beteri kanunun müdahale etmesiydi. Hepsiyle mücadele edecek güç ve kudreti kendisinde hissediyordu evelallah. Ama bu mücadele onu tahmin edemeyeceği kadar yıpratabilirdi. Üstelik bir kadın için bu kadar cephe açmaya ne gerek vardı? Onun için bir yere kadar alttan alacaktı.
‘Benim kızım okumak istiyor Salim Efendi! Bize bu fırsat verilmedi, koca elinde çektiğimizi bir biz biliriz, bir Allah!’
Salim sesini biraz daha yumuşatarak Huriye’yi uzaklaştırmaya çalışıyordu:
‘Okusun hanım, okusun, engel olan yok. Peygamber efendimiz mademki buyurmuş ilim müslümanın yitik malıdır diye. Elbette okuyacak. Sen bakma mahallelinin kız kısmının okumasını istemediğine... Madem senin kızın okumak ister, varsın okusun. Engel olan mı var?’
‘Böyle dersin de ne demeye dünürcü gelmek istersin? Hangi dediğine inanayım?’
Son duydukları karşısında derin bir nefes aldı. Kendine güveni geliyordu yavaş yavaş. Boşa telaşlandığını fark etti. Huriye’nin isyanının sebebi tahmin ettiği gibi değildi. Kalktı yerinden. İki adım ötedeki soğutucudan iki meyve suyu çıkardı. Ağır hareketlerle kapaklarını açtı. Birini kendi önüne koydu, diğerini Huriye’ye uzattı. Huriye’nin bir adım gerileyerek ikramını reddetmesi üzerine ulaşabileceği şekilde tezgâhın üzerine koydu.
Eli rahatlamıştı en azından. Bu da bir şeydi. Büyük bir badireden kurtulmanın iç huzuruyla bir yudum aldı meyve suyundan. Bu arada yan gözle Huriye’yi süzüyor, ne düşündüğünü anlamaya çalışıyordu.
Huriye’nin parlak, pembe ve ince dudaklarındaki gerginlik azalmaya mı yüz tutmuştu ne… Biraz daha dikkat etti. Taze, küçük bir zeytini andıran göz bebeklerinde saklı heves yakamozlarını görür gibi olmuştu. Biraz önce söylediği ve içinde bulunduğu hayattan şikâyet eden serzenişiyle birtakım güzelliklere aşeren bakışlar… Başını döndürmeye başlamıştı Salim’in. Öküz möküzdü ama kadın ruhundan anlardı. Üstelik kıro da olsa mahallenin en varlıklı kişisiydi.
Konuşurken mantosu açılmıştı. Farkında değildi. İnce beline çıkartma kâğıdı gibi yapışmış siyah eteği ve elma büyüklüğündeki sıkı göğüslerini ortaya çıkaran kırmızı penyesi ayaküstü Salim’in aklını başından almaya yetmişti. Bu güzellikleri daha önce nasıl fark etmediğine hayret etti.
Ama nasıl fark etsindi? İlk defa mantosunun önü açılmıştı. İlk defa bu kadar uzun süre karşı karşıya gelmişlerdi. Alışverişi genellikle koca karıyla Rukiye yaptığı için bu güzellikleri fark etmekte gecikmişti.
Salim köyden göçeli kendisinin bile inanmakta zorlandığı büyük bir evrim geçirmişti. Hani eski hanzoluğundan eser kalmamıştı dense yeriydi. İstanbul’a gelip değişmemek olur mu dememek lazım. Yıllardır bu şehirde yayılıp da, öküzlüğünden fedakârlıkta bulunmayan, bütün yenileşmelere kapılarını sıkı sıkı kapayan birçok insan vardı. Osmanlı zamanında adı yedi iklime yayılan İstanbul beyefendileri nerede, bu tipler neredeydi.
En azından Nazmi öyleydi. Köyde neydiyse, geldiğinden beri burada öyleydi. Ne uzamış, ne kısalmıştı. Giyimi kuşamından, oturup kalkmasına kadar onda en ufak bir değişme görmek mümkün değildi. Bu durumdan en çok mağdur olan şüphesiz karşısında duran ve içinde bulunduğu ortamdan memnun olmadığı her halinden belli olan Huriye olmalıydı.
Huriye söyleyeceğini söyledikten sonra bir parça kendine gelmişti. Mantosunun önünün açık olduğunu o sıra fark etti. Nasıl böyle bir hata yaptığını anlayamamıştı. O kadar dikkat ederdi halbuki... Dile düşmemek için mahallelinin üzerine titrediği bir hususta nasıl olmuş da hata yapmıştı? Vakit kaybetmeden hatasını düzeltti. Nedense bunu utandığından yapmadığını hissediyor ve bu yüzden içini kemiren çelişki dalgalarından bunalıyordu. Kendisine bile itiraf etmekte zorlandığı bu durumun üzerine daha fazla gitmedi. Yeri ve zamanı değildi. İşi oluruna bıraktı.
Salim tansiyonu düşürmek için mesajı aldığını belli etmekte gecikmedi:
‘Nasıl istersen öyle olsun Huriye Hanım. Senin gibi hoş ve güzel bir hanımı kırmak istemem. De ki yanlış yapmışız. Eşeklik bizde olsun... Biz yaptığımız yanlıştan dönmesini de biliriz.’
Huriye birkaç dakika geçmesine rağmen saatlerce orada olduğunu sandı. Lafı fazla uzatmadan, kimseye de görünmeden görüşmeyi bitirmek istedi. Aceleyle çantasını açtı. El çabukluğuyla bir avuç para çıkardı. Tezgâha koydu, yanına da hesap defterini. İkisini birden Salim’e doğru iteledi.
‘Hesabı kapatmaya yetmez bilirim. Ama hesabın kabarıklığı tamamen bizim suçumuz değil. Hangi akla hizmetse gerek kaynanama, gerekse bedava için canını vermekten çekinmeyen kocam olacak herife istediğinden fazlasını vererek hesabı şişiren sensin Salim Efendi. Ben üzerime düşeni yaptım. ‘
Gözlerinden iki damla süzülürken sözünü bitirdi:
‘Kızımın çeyizi için sakladığım bir bileziğim vardı. Anamdan kalma. Manevi değerini tahmin edebilirsin. Ne pahasına olursa olsun satmayacaktım. Ama baktım ki babası ve senin gibi akbabalar, kendi sefil zevkleri için kızımın eti üzerinde pazarlığa tutuşmuşlar. Bir anne olarak göz yumamazdım buna. Kızımdan önemli mi deyip sattım. Bu da onun parası. Al hemen, düş hesaptan. Gerisini belediyeden isteyeceğim. İnşallah şu dünyada karşılıksız hayır yapan insanlar kalmıştır.’
Son sözü kurşun gibi tesir etmişti. Bu sefer yüzünün kızarmasına engel olamamıştı Salim. Doğruluk payı vardı çünkü. Sapık da olsa babayı sonuçta... Duydukları karşısında babalık damarı kabarmış, istemediği halde vicdanını yakan bir sızının etkisi altına girmişti. Haklıydı karşısındaki kadın. Yerden göğe kadar haklıydı annelik içgüdüsüyle vahşileşen bu kadın. Hesabın bu kadar kabarık olmasının sebebi Marshall yardımıyla kendi keyfinden başka şey düşünmeyen Nazmi’yi ve gelin düşmanlığını torununa da yansıtmaktan geri kalmayan Satı Kadın’ı Rukiye’yi vermeleri noktasında anlaşmaya zorlamaktı.
‘Bir ananın evlatları için neler yapabileceğini tahmin edebilirsin sanırım. İşte ben de kızım Rukiye için, bütün evlatlarım için her fedakârlığı yapmaya hazırım. Her fedakârlığı… Gözümü dahi kırpmam böyle bir seçenekle karşı karşıya kalırsam. Emin ol gözümü dahi kırpmam.’
Her türlü fedakârlık sözü, Salim’in iç dünyasında anlamını çözemediği bir fırtınanın kopmasına sebep olmuştu. Baştan aşağı bir titreme dalgasının soğuk bir dil gibi bütün vücudunu yaladığını hissetti. İrade dışı hareketlerle saçlarını parmak uçlarıyla taramaya, üzerine çekidüzen vermeye çalıştı. İçinde karşılıklı mücadele eden duyguları çözümlemekte zorlanıyordu. Korku mu, pişmanlık mı, vicdan azabı mı?
İçten içe bir sızı göğsünü mengene gibi sıkıyor, nefes almasını zorlaştırıyordu. Huriye haklıydı galiba. Haddini açmış, amacına ulaşmak için Nazmi’nin elinin darlığını koz olarak kullanmıştı. Evet belki bunu hiçbir zaman diliyle ikrar edecek cesareti bulamayacaktı. Ama kendisinden bile gizlemeye çalıştığı bu hatayı burnundan getiren bu sızı, anlaması gerekeni fazlasıyla anlatıyordu.
Artık bunlara gerek kalmamıştı. Huriye ile nedenini çözümleyemediği içgüdüsel bir sürüklenişle ortak bir noktada buluştuklarını hissediyordu. Ayaküstü gerçekleşen birkaç dakikalık söyleşi Salim’de tahmin edemeyeceği bir etki bırakmıştı. Sebebini şimdilik kendisi de bilmiyor, zihninde dolaşan birtakım şüphe ve tereddüt kıvılcımları gerçeği tam anlamıyla aydınlatmaya yeterli olmuyordu.
Huriye sert bir hareketle geri döndü. Kapıya doğru yöneldi. Kaç dakikadır burada olduğunu kestirmeye çalışıyordu. Bu süre zarfında yeni bir müşterinin gelmemiş olmasının kendisi için bir şans olduğunu düşünüyordu. Çıkmadan önce son bir defa daha uyarmak istedi:
Salim ayakta hareketsiz duruyordu. En ufak bir canlılık belirtisi yoktu halinde. Donmuş kalmıştı adeta. Gözleri kapıya doğru, Huriye’de takılıp kalmıştı. Saydam ve boş bakışlarındaki mana, içini ürpertmişti Huriye’nin. Bir süre ne söyleyeceğini bilemedi. Boğazına bir şey düğümlenmişti sanki. Son bir hamle yapabilmişti sadece:
‘Çek elini kızımdan Salim Efendi. Bir ana olarak sana bunu ilk ve son defa ihtar ediyorum. Çek!..’
Sert bir hamleyle kendini dışarı attı. Ardından aynı sertlikte gelen kapı sesi bir süre orta yerde başıboş yankılandı.
Salim olduğu yere çöktü. Uzun süre öylece kalakaldı. Zihni değişik düşünce ve duyguların anlamsız mücadelesine sahne oluyordu.








Serdar Adem



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6202
2 Firari Fırtına 4265
3 Mustafa Ermişcan 3483
4 Hasan Tabak 3347
5 Nermin Gömleksizoğlu 3041
6 Uğur Kesim 2934
7 Sibel Kaya 2766
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2593
9 Enes Evci 2468
10 E.J.D.E.R *tY 2226

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:3952 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com