Romanlar

Kutsal Cezaevi 8
Okunma: 143
Serdar Adem - Mesaj Gönder


8 Kurt Taksimi


Umut ve kuşku, sevinç ve nefret arasında kelimenin tam anlamıyla alabora olan Rukiye’nin ayakları geri geri gidiyordu sanki. Yaşadığı bu hale bir anlam veremiyor, içinde bulunduğu durumun açıkça bir tarifini yapamıyordu. Bildiği, belki bilmekten öte hissettiği tek şey bugün eve erkenden gitmek istemediğiydi.
Evden daha çok yarı açık cezaevini andıran o harabeye nasıl olsa gidecekti. Tilkinin dönüp dolaşıp geleceği yer yine kürkçü dükkanıydı. Tilki kürkü yüzünden, Rukiye dünyanın en lezzetli eti yüzünden aynı kaderi paylaşıyorlardı. Ne bir eksik ne bir fazla...
Aralarındaki tek fark tilkiyi istemediği bu vahşi ve insafsız kadere mahkum eden kendi türünden biri değildi. Bu yönüyle tilki bile kendinden daha şanslıydı. En azından ağaç gibi sapı benden diye sitem edeceği biri yoktu hemcinsleri arasında. Ama kendisinin durumu öyle miydi? Hiç değil... Ondan bin beter bir durumdu. Rukiye sadece kendi türünden biri tarafından değil, en yakını canından bir parçası, yani babası tarafından acımasızca pazarlanmak isteniyordu.
Bu taksimi elbette kurt yapmazdı kuzulara şah olsa. Ama o çemen kokan kasketi, pörsümüş kadife takımıyla insanlıkla görünüm olarak pek ilgisi olmayan, üstelik böyle bir kaygı taşımayan babası tarafından en az kendi kadar insanlıktan nasibini almamış para babası bir kıroya pazarlanmak isteniyordu.
Bazılarına göre hala çocuk sayılsa da evlilik hakkında az çok bilgi sahibi olmuştu. Özellikle ilk gece olmak üzere, bir kadının aile ocağında karşılaşacağı durum ve muameleleri yeterince bildiğine inanıyordu. Babası denen çıkar ve keyif düşkünü adam elbette kendisinden çok daha fazlasını biliyor olmalıydı. Buna rağmen bir parça çıkar için kendi kızını nikahlı tecavüz anlamına gelen evliliğe mahkum etmesi ana baba sevgisine bile güvenilemeyeceğini gösteriyordu. Böyle bir komploya karşı ne yazık ki, mahkemedeki bir suçlu kadar bile savunma hakkı yoktu.
Bu zihinsel aydınlanmanın bir adım ötesinde Rukiye, aslında Tanrıların kullarına karşı sevgi ve merhametinin de aslında aslı astarı olmayan birer masal olduğunu düşünmeye başladı. İçinden geçenleri Tanrı’nın basar ismiyle işitebileceğini düşününce derin bir nefes almıştı. Babasına meydan okuduğu günkü zevki tekrar hissetmeye başladı. Sus, sus da nereye kadar… Baba dersin seni sapık birinin yatağına mahkum eder. Tanrı dersin sana sormadan güya giden gelen gören duyanın olmadığı bir öbür alem rüşvetiyle seni en ağır işkence ve zulümlere mahkum eder. Bütün bunlar sevgi ve merhametin sonucu oluyorsa, sevgi ve merhamet de en azından kin ve nefret kadar zararlı duygular olmalıydı.
Yaşadığı evrenden, doğduğu günden, doğuran anadan hatta kendisini yaratandan bile nefret ediyordu Rukiye. Nefretten bile öteydi içini yakıp kavuran duygu fırtınasının adı. Tam olarak kendisi bile tanımlayamıyordu. Böyle bir hayatı istemediği halde neden yaşamak zorunda bırakılmıştı. İçinden bir ses o zaman öldür kendini dese de bu o kadar kolay değildi. Üstelik neden kendini öldürmek zorunda bırakılıyordu? Suçu neydi? Kendi istemediği ve doğmadan önce bilmediği yasaklı bir organla dünyaya gelmiş olmak mıydı suçu? Rukiye bu seçeneği kendi isteğiyle talep etmemişti ki. Aşağı tükürse sakal yukarı tükürse bıyık... Ne kadar uğraşsa yaratılmak ya da doğmak denen muammayı çözemiyor, yaşamak denen bataktan kurtulamıyordu.
Gerçek bir Tanrı böyle bir saçmalığa imzasını atmazdı herhalde... Tanrı sevgisi ana babadan çok daha öte bir anlam ve derinlik ifade etmeliydi. Mademki Tanrı’ydı... Kerem hocanın anlattıkları doğru galiba diye düşündü. Tanrı insanı yaratmamış olsaydı bile insan Tanrı’yı zaten yaratacaktı. Kralını, ağasını yarattığı gibi... İnsanın çevresine hükmetmek için kullanacağı soyut bir güce her zaman ihtiyacı olmuştu. Akıl ile çıkarcı içgüdüler bu sonucu zorunlu kılmıştı. Tarih boyunca dünya üzerinde yaşanmış ve yaşanmakta olan bütün kavga ve savaşların en önemli bahanesi ağalar ve Tanrılar olmamış mıydı?
Simitçinin önünden geçerken canı simit ve çay çekti. Birkaç adım ileride durakladı. Geri dönecek cesareti gösteremedi. Mübarek ne güzel kokuyordu. Yanında çay da olunca tadına doyulmuyordu. Üstelik ne zamandan beri kursağından geçmemişti bu ikili. Formasının ceplerini karıştırdı bilmesine rağmen bir şeyler bulma ümidiyle. Yanında birbirinden lüks otomobiller geçit resmi yaparken, Tanrı ve zenginler için son derece basit olan birkaç kuruş bulmak ümidiyle ceplerini karıştırıyordu. Sonunda bir tane elli kuruş üç de yirmi beş bulabildi. Bununla sadece bir simit alabilirdi. O da kuru kuruya gitmezdi.
Tuvalete bile arabayla giden, su gibi para harcayıp vatan millet, din iman edebiyatıyla örümcek ağında uyuşturulmuş böcek gibi içini emip posasını hayali bir cennete vakfeden sözde kendi inancının kendi soyunun insanlarının hatta ana babaların bu çetin mücadeleyi görmemeleri, farkında olmamaları ne kadar acı ve bir o kadar da yalandı. Sadece çevresindeki kendi inancından, kendi soyundan olduğunu söyleyenler değil, bütün insanlık yalancıydı. Hem ne yalancı...
İlla ki ayaklarına düşürüp istetecekler. Bu kadar adiydi işte iki ayaklı yağlı gölgeler. İstetecekler ki kendilerini bir bok sanıp havalara girebilsinler. Sadece bu kadarla yetinseler Rukiye ayaklarına bile kapanabilirdi. Yeter ki babası her vesileyle parasızlığı bahane edip okuldan almaya çalışmasın. Okumayı seviyor, kendi ve bütün kızların okumaktan başka seçenekleri olmadığını gayet iyi biliyordu. Evet ayaklarına kapanabilirdi, okumak adına burs alabilmek için. Ama çoğunlukla bunun bir devamı oluyordu.
Kimse kimseye dilinden düşürmediği Tanrıların rızasını kazanmak için günahını bile vermiyordu. Herkesin kendi çıkarlarına göre bir hesabı vardı. Sadaka, sevap bunlar kendilerini ve çevrelerini uyutmak, uyutarak kandırmak için bin yıllardan beri kullandıkları hipnotik kelimelerdi sadece. Bundan beş bin yıl önce bu sülük ne niyetle kullanmışsa, şimdi birlikte yaşamak zorunda olduğu toplumda da aynı niyetle kullanılıyordu.
Bir an Asuman canlandı gözlerinin önünde. Asuman ne güzel bir insandı. Bir o kadar saf... İstanbul’da kendilerine göre biraz daha eskiydiler. Onlar da kendileri gibi Anadolu’nun ücra bir köşesinden göçmüşlerdi. Tek farkla ki, kaçmak için değil, İstanbul’un taşı toprağı altın diye... Kısa zamanda yaptıkları hatayı anlamışlarsa da geri dönüş imkanları kalmamıştı.
Birkaç sokak ileride oturmalarına rağmen iyi tanıyordu. Sadece o mu tanıyordu. Kahveci Rasim, bakkal Kör Salim, mahalle bekçisi Ömer de tanıyordu. Mahallenin malı olmuştu çünkü. Aklı fikri oynaşta bir kız değilmiş eskiden. Yani tanıdığı kadarıyla öyleydi. Dersleri de oldukça iyiymiş. Onu bu hale getiren Arma Alışveriş merkezlerinin sahibi Fethi’ydi. Burs vermek adına önce sohbet halkasına eklemiş, daha sonra da yatağına...
İşin ilginç tarafı bu adamı ne mahalleli ne onu tanıyanların hiçbiri eleştirmiyordu. Aksine mahalleli ağız birliği etmiş gibi Fethi’nin abdestli namazlı, hayırsever bir işadamı olduğunu geveleyip duruyordu. Herkes Fethi’nin böyle bir şey yapmayacağına, velev ki şeytana uymuşsa bile bunun sebebinin Asuman olduğuna görmüş gibi inanıyordu. Mahalleli çakallar bu şekilde farkında olmadan kendisine Asuman’ı hediye eden Fethi’ye olan şükran borçlarını ödüyordu. Fethi olmasaydı Asuman kucaklarına düşmeyecek, isteyenin etinden yararlandığı orta malı olmayacaktı.
Fethi o kadar hayırsever bir adamdı ki burs verdiği, yardım ettiği kişiler o kadar çoktu ki, bu sayede yakın çevresini kadına kıza doyurmuştu. Onun için çevresi tarafından el üstünde tutulurdu.
Uzun süre hiç bir kızla oyalanmaz, vaktini boş yere heba etmezdi. Burs süresi dolduğunda büyük ihtimal çoktan kapısından uzaklaştırmış olurdu. Asuman’ın durumu da aynen öyle olmuştu. Sohbet ve cariyelik derken Asuman’ın başarısı hızla düşmüş, üniversite sınavını da kazanamamıştı.
Alıştığı hayattan kopamayan Asuman bir süre bakkal Kör Salim’le oynaştıktan sonra kendini mahalleye vakfetmişti. İşin ilginç tarafı mahallede aklı oynaşta olan herkesin yatağına misafir olduğu halde, en namuslu kadınlara iftira atmakta olimpiyat dereceleri kıran mahalleli, Asuman noktasında tek kelime bile kaçırmıyordu ağzından.
Diri ve seksi bedeni sayesinde Arma şirketinde göstermelik bir sekreterlik kapmayı başaran Asuman ek işiyle beraber babasına her ay ağzını kapayacak kadar para veriyordu. İnşaat işçisi Sadık durumdan gayet memnundu. Kızını evlendirmeyi de düşünmüyordu.
Evlendirse en iyi ihtimal kendi gibi inşaatlarda sürünen biriyle evlendirebilirdi. O zaman bu bolluğu kaybederdi. Zaten müşteri de çıkmıyordu. Neden müşteri çıkmadığına kafa yormuyordu bile. Nasıl olsa kızı çalışıyor, eve para getiriyordu ya, gerisinin ne önemi vardı. Hem evlense yuvadan uçacaktı. Ondan sonra bir kuruş para alamazdı. Elin oğlu yedirir miydi parasını? Onun için gittiği kadar sesini çıkarmayacaktı ne mahalleli, ne Sadık. Şaşı Asuman bir işgüzarlık etmezse herkes halinden memnundu.
Rukiye ayaküstü bir çözüm bulamayacağını anlayıp yoluna devam etti. Belli bir hedefi yoktu. Midesinin isyanına rağmen alışveriş merkezlerini gezmek istiyordu. Beş parasız yapabilecek başka bir seçeneği yoktu. Tek bildiği eve biraz daha geç gitmekti. Bugün tanık olduğu güzelliklerin iç dünyasında tadını çıkarmak istiyordu.
Bir ara Asuman’ın çalıştığı iş hanının önünden geçtiğinin fark etti. Neden olduğunu anlayamadığı bir duygu, yukarı çıkmasını istiyordu. Asuman’ı tanıyordu. Ayaküstü sohbetleri olmuştu. Sadece o kadar. Ama arkadaşlık edecek kadar zamanları olmamıştı. Dolayısıyla samimi değillerdi. O zaman yanına çıkıp ne yapacaktı? Bir türlü içini kemiren bu sorunun makul ve mantıklı bir cevabını bulamadı. Zaten vakit epey ilerlemişti. Neyse dedi, devam etti, belki başka zaman...
Az ileride büyük bir mağaza vardı. Ne zamandan beri içine girmemişti. İlk ışıktan sağa döndü. Zaten uzak sayılmazdı. Birkaç dakika içinde kapısına varmıştı. Burası yedi katlı büyük bir plazaydı. En alt kat market olmak üzere her kat başka bir ürüne ayrılmıştı. En üstte bir sinema, bowling salonu ve birbirine bitişik tez tadım dükkanları yer alıyordu.
En üst kata çıkmaya hiç niyeti yoktu. Açık havada simit kokusuna dayanamazken, orada lezzet noktasında birbiriyle yarışan envai çeşit yiyeceğin kokusuna nasıl dayanacaktı? Yok o kadar uzun boylu değildi. Görmeyince, hissetmeyince açlık o kadar rahatsız etmiyordu en azından.
Üçüncü kata çıktı. Ayakkabı dükkanlarının olduğu kata. Ayakkabısının yüzüne bakılacak gibi değildi. Ne zamandan beri ucuzcudan alınmış bej rengi babet ayakkabı kullanıyordu. Genelde tek ayakkabısı olduğu için çok kısa zamanda dağılıyordu. İkinci bir ayakkabısı olduğunu hiç hatırlamıyordu. Bunu bile okul bahanesiyle zoraki aldırıyordu Huriye, Nazmi efendiye. Kızlarına bir şey aldırma noktasında üzerine gidemiyordu kimse. Köşeye sıkıştı mı ‘Onu da kocaları alsın artık. Beslediğimiz yetmiyor mu?’ diye kesip atıyordu.
Vitrinde o kadar güzel ayakkabılar vardı ki, insan bakmaya kıyamazdı. Bir değil, iki değil üstelik. Kim bilir nasıl yakışırdı giyebilse... Sıcacık tutardı ayaklarını... Özellikle kışın sıkıntı yaşadığı için ayakkabı deyince ilk aklına gelen güzelliğinden çok sıcak tutup tutmaması oluyordu. Öyle bir ayakkabı giymek kısmet olacak mıydı? Hiç sanmıyordu.
Babasının her fırsatta burnuna kaktığı koca evinde bu imkana kavuşacağını hiç sanmıyordu. Bu sonucu en azından çevresinde yaptığı gözlemlerden çıkarabiliyordu. Varoş kültürünün hakim olduğu, sosyal evrimlerini becerememiş sürü zihniyetli kişilerden oluşan mahalle sakinleri ve akrabaları arasında karısına güzel bir şey alanına hiç ama hiç rastlamamıştı. Bir kere kadının güzel giyinmesi en hafifinden oynaklığa yoruluyordu. Dahası erkeğim diye gezinen insansı varlıklar kendileri giyinmesini ve yaşamasını bilmiyorlardı ki, eşlerine böyle bir imkanı yaratabilsinler.
Kör Salim’in karısına nasıl hayvan muamelesi yaptığını mahallede görmeyen, bilmeyen bir Allah’ın kulu yoktu. Oğlunun da ondan farklı olacağını kim iddia edebilirdi? Armut dibine düşermiş..
Hepsi bir yana kendisine talip olan evrimleşememiş varlık iyi bir insan olmaya karar verip medeni ve insani davranmaya çalışsa bile mahalle ve en yakın akraba, arkadaş çevresi kazan kaldırırdı. Erkekliğe bok sürdü diyerek...
Rukiye koca evinde farklı bir muamele ile karşılaşamayacağına iyice ikna olmuştu. Bir babanın çocuğundan esirgediğini, hatta bir Tanrı’nın kuluna çok gördüğünü koca ikram eder miydi? Böyle bir şey belki cicim aylarında mümkündü. Varoşlarda ve kırsalda yapılan evliliklerde gece yarısı çabuk olurdu. Ve saat on ikiye geldiğinde yeni gelin Külkedisi’ne dönüverirdi. Bir daha geri dönmemek üzere...
Vitrinde gördüğü cicili bicili ayakkabılardan hiçbirini, belki hiçbir zaman giyemeyecekti Rukiye. Hatta belkisi bile fazlaydı. Kesinlikle giyemeyecekti. Madem yaratan çevresindeki hiçbir kıza insan gibi bir ömür nasip etmemişti, sıra kendisine geldiğinde fantezi yapacak değildi ya. Zavallı anası giyebilmiş miydi? Düğün günü giydiği albenili uyduruk pabuçlar dışında... Aynı şekilde yaşayamadıkları yüzünden kafayı sıyıran nenesi giyebilmiş miydi?
Rukiye buğulu bakışlarla bir vitrinden diğerine sekiyor, gördüklerine belki hiçbir zaman sahip olamamanın hüznüyle gözleri doluyordu. Ara sıra elindeki mendille göz pınarlarını yakan isyan akıntılarını kuruluyordu.
Bu şekilde ne kadar zaman geçtiğinin farkında değildi. Kulağının dibinde aniden çınlayan bir sesle daldığı hayal aleminden uyandı. Hiç beklemediği bu durum karşısında birden sıçramıştı.
‘Yardımcı olabilir miyim küçük hanım?’
Kısa zamanda kendini toparlamayı başaran Rukiye sesin geldiği tarafa döndü. Karşısında aşırı bir özgüvenle yılışık bir adam, avını yemek üzere olan yırtıcı bir kaplan sinsiliğiyle ona bakmaktaydı. Kırmızı zengin yanaklı, şımarık etli dudaklı otuz, otuz beş yaşlarındaki bu adam hiç güven vermemişti Rukiye’ye. Bir adım geri çekildi.
‘Hiiiç, öylesine bakıyordum amca.’ diyebildi.
Adam ısrarından geri adım atacağa benzemiyordu. Ayağına gelmiş kısmeti kaçırmak istemeyen bir avcı saldırganlığıyla hız kesmeden devam etti:
‘Beğendiğin bir ürün varsa, yardımcı olurum. Çekinmene gerek yok. Senin gibi güzel bir hanımı eli boş gönderecek kadar anlayışsız biri değilim.’
Adam niyetini nezaket ve yardım perdesi ardından açıkça belli ediyordu. Rukiye adamın sinsi niyetini ses tonundaki şehvete dayanarak sezmişti. Azıcık meyli olsa vitrindeki istediği ayakkabıya sahip olabilirdi. Hatta daha fazlasına... Bir an için borcunu ödemek üzere alıp gitmeyi bile düşündü. Nasıl olsa burası İstanbul’du ve istemese bir daha kolay kolay bulması mümkün değildi.
Sırnaşık adam daha önce yaşadıklarından elde ettiği tecrübeye dayanarak doğru yolda olduğunu hissediyordu. Rukiye’nin yüzündeki bir anlık çözülmeyi fark etmişti çünkü. Rukiye’yi ele geçirmeye ramak kalmıştı. Üzerine üzerine gitse başaracağına emindi. Bugüne kadar kaç kızı böyle elde etmişti. Kaçın kurasıydı o...
Öyle de yaptı. Elini yavaşça omuzuna dokundurarak Rukiye’yi tatlı bir ses tonuyla içeri davet etti. Eğer içeri sokmayı bir başarabilse, çok geçmeden yatağına atacağını adı gibi biliyordu. Yaşının küçük olması filan hiç önemli değildi. Başı belaya girdiğinde kaç babayı anayı parayla ikna etmişti. Para önünde eğilmeyecek baş olamayacağını en iyi bilenlerdendi. Zamanlamayı doğru yaptıktan sonra para ile aşılamayacak tek bir mesele olamazdı. Olay büyüse bile anında kapanırdı. Şehrin sözü geçen bürokratlarıyla, siyasetçileriyle içli dışlı olmuştu. Rukiye’yi ağına bir düşürse vefa borcu olan abilerine de tattırabilirdi. Daha önce yapmadığı şey değildi ya...
‘Gel istersen içeri. Bir çayımı iç, sakinleş. Hem beğendiğin ürünlere bakarsın bu arada. Alıp almaman sorun değil. Alsan bile birincisi bizden olsun. Her müşteriden para alacak değiliz. Kiminin dostluğu daha önemli bizim için.’
Rukiye bir ara kendini kaybeder gibi oldu. Hatta bir iki adım atmıştı ki, kısa zamanda toparlandı. Ani bir hareketle gittikçe omuzlarına yayılan kollardan kurtulduğu gibi arkasına bile bakmadan uzaklaştı. Avını kaybetmenin asabiyetini yaşayan adamın çığlıkları gittikçe sönükleşiyordu.
‘Hediyemiz olsun hanım kız...’
‘Her şey para değil...’
Bir alt kata indi. Burası da yukarıyı hiç aratmazdı ihtişam ve gösterişte. Yan yana sıralanmış birçok dükkan sadece giyim kuşam üzerineydi. Merdivenin karşısındaki ilk dükkandan başlamak istedi. Bir iki adım sonra vitrinin önündeydi. Bir süre boş gözlerle bakakaldı. Çok geçmeden eski keyfinin geri yerine gelmeyeceğini hissederek çıkışa yöneldi.








Serdar Adem



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6202
2 Firari Fırtına 4265
3 Mustafa Ermişcan 3484
4 Hasan Tabak 3348
5 Nermin Gömleksizoğlu 3041
6 Uğur Kesim 2935
7 Sibel Kaya 2767
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2596
9 Enes Evci 2469
10 E.J.D.E.R *tY 2226

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:2724 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com